Paris’ten Husilere, ‘Suudi Arabistan’ın barış girişimini kabul edin’ çağrısı

Fransa’nın Aden Büyükelçisi Jean-Marie Safa, Şarku’l Avsat’a konuştu: Ensarullah ideolojisi, Yemen'i sonu olmayan bir savaşa sürüklüyor.

Jean-Marie Safa (Fotoğraf: Said el-Unzi)
Jean-Marie Safa (Fotoğraf: Said el-Unzi)
TT

Paris’ten Husilere, ‘Suudi Arabistan’ın barış girişimini kabul edin’ çağrısı

Jean-Marie Safa (Fotoğraf: Said el-Unzi)
Jean-Marie Safa (Fotoğraf: Said el-Unzi)

Fransa’nın Aden Büyükelçisi Jean-Marie Safa, Husileri sert bir şekilde eleştirerek barışla ilgili konuşmalarını ‘boş sözler’ olarak nitelendirdi. Yemen halkının mağdur olduğunu belirten Büyükelçi, Husilerin Marib’e yaptıkları saldırının ‘maskelerini düşürdüğünü’ söyledi.
Fransız büyükelçisi, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, Husileri, Birleşmiş Milletler (BM) barış planına uygun olduğunu ifade ettiği Suudi Arabistan’ın barış girişimini kabul etmeye çağırdı. Ayrıca, girişimin ana unsurunun hükümette yer alan diğer tüm Yemenli taraflarla siyasi bir çözümün müzakere edilmesi fikri olduğuna dikkati çeken Büyükelçi, bu fikrin Husileri her şeyden çok rahatsız ettiğini belirtti.
Husilerin Ensarullah ideolojisinin ülkeyi sonu olmayan bir savaşa sürüklediği konusunda uyaran Büyükelçi Jean-Marie Safa, Yemen'in sadece Husilere ait olmadığını vurguladı.
İşte Fransa’nın Aden Büyükelçisi Jean-Marie Safa’nın Şarku’l Avsat’a verdiği röportajın tam metni:

*BM ve ABD temsilcilerinin çabaları ışığında şuan Yemen'deki siyasi sahneyi nasıl okuyorsunuz? Barışa ulaşmanın önünde engel oluşturduğu düşündüğünüz bir taraf var mı
Yemen’daki çatışma tam bir trajedidir. Özellikle birçok insan bu çatışmaya dışarıdan baktığı için Husiler ile Yemen halkını karıştırıyorlar. Oysa ikisi arasında fark var. Husiler kendilerini dünyaya kurban ve mazlum olarak gösteriyorlar, ama asıl kurban ve mazlum olan Yemen halkıdır.
Yemen halkı çok acı çekiyor. Husilerin ülkede zorla kontrol sağlaması, bun acıya katkıda bulunuyor. Esasen Husilerin barışa ulaşmak istedikleri iddiası, aynı zamanda gerçekleştirdikleri saldırılarla taban tabana zıttır.
Suudi Arabistan bir barış girişimi başlattı. Husiler ise bu girişime, hem Suudi Arabistan topraklarını hem de Yemen'de bazı bölgeleri hedef alan daha fazla saldırı ile karşılık verdi. Husilerin eylemlerinin tümü savaşa, ülkenin kontrolünün ele geçirilmesine ve toplum üzerinde hakimiyet kurmaya yöneliktir. Bu durumda barışa ulaşmaktan söz etmelerinin ne anlamı var? Bunlar boş sözlerden başka bir şey değil. Çünkü tüm eylemleri savaşa sürükleyen eylemler.
Husiler, pozisyonları için her zaman bahaneler ve gerekçeler bulurlar, ancak konumları ne haklı ne de kabul edilebilirdir. Yemen halkının ilgisini gerçekten her şeyin üstüne koyarlarsa, Birleşmiş Milletler barış planına uygun tüm Suudi barış planının unsurlarını kabul etmeleri gerekir.
Husiler, kendi tutumları için her zaman bir takım bahaneler ve gerekçeler buluyorlar, buna karşın ne haklı ne de kabul edilebilir tutumları var. Eğer gerçekten Yemen halkının çıkarlarını her şeyin üstünde tutsalardı, BM barış planına uygun olan Suudi Arabistan’ın barış girişimindeki tüm unsurlarını kabul etmeleri gerekirdi.

*Husilerin, Marib'e yönelik saldırılarının devamında bu saldırıları durdurmaya yönelik tüm yerel, bölgesel ve uluslararası çağrıları görmezden gelmeleri ve saldırıların şehirdeki milyonlarca yerinden edilmiş insan üzerindeki etkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Herkes Husilerin, özellikle BM Yemen Özel Temsilcisi Martin Griffiths ve ABD'nin Yemen Özel Temsilcisi Timothy Lenderking tarafından yürütülen barış çabalarını baltaladığını anladı.
Husiler, Yemen halkının ve bölgenin çıkarlarıyla çelişen bir barış şekli ve uluslararası toplumun onları Yemen'in tek hakimi olarak tanıması için Marib'i ele geçirmek istiyorlar. Ayrıca Husilerin Marib'deki zaferi barış veya istikrar değil, daha çok acı çekilmesi anlamına geliyor.
Tüm taraflar arasındaki müzakereler aracılığıyla, Yemen'deki kötüleşen duruma bir son verebilir ve tüm Yemenlilerin ülkelerini yeniden inşa ettiklerini görebiliriz. Yemen hükümeti birçok siyasi, ekonomik ve sosyal zorluğun üstesinden gelmek zorunda. Husilerin aksine uluslararası toplum tarafından tanınan hükümet, halkın ve uluslararası toplumun nezdinde sorumluluklarını yerine getirmekten kaçmıyor. Hükümet yetkililerinin Aden’e dönmelerinin sebebi de budur. Hükümetin, Yemen’in bir parçası olan Husilerin de dahil olduğu bir diyalog başlatmasına yardım etmeliyiz.

*Bazı gözlemciler, uluslararası toplumun Husiler üzerinde baskı kuracak herhangi bir kart sahip olmadığını, Husilerin de bu yüzden Yemen halkına karşı bu şekilde hareket ettiklerini söylüyorlar. Grubun ABD’nin terör örgütleri listesinden çıkarılmasının, Husilere Yemen’deki çeşitli bölgelere yönelik saldırılarını sürdürmeleri ve Suudi Arabistan topraklarını hedef almaları için yakılan bir yeşil ışık olduğunu düşünüyor musunuz?
Husilerin başlıca düşmanı, kararları başta kadınlar olmak üzere tüm toplumu giderek daha fazla baskı altına alan Husilerin ta kendisidir. Husiler, 19 yaşındaki Yemenli sanatçı ve model İntisar el-Hammadi'nin Sana’da hapse atılması gibi eylemlerle sadece Yemen halkına nefretini çekmektedir.
Husiler bu karanlık havayı dağıtmadı. Oysa özellikle Ulusal Diyalog döneminde büyük ve ılımlı temsilcileri vardı, ama ne yazık ki bu kişiler ortadan kayboldu. Husilerin söylediklerimizi dinleyeceklerini ya da siyasi kanadın Husilerin dahi başını belaya sokan askeri kanadın önüne geçeceğini umuyoruz.
Husilerin ABD tarafından terör örgütleri listesinden çıkarılmaları meselesine gelince, askeri kanadın, Washington'ın müzakereler ve barış için gönderdiği sinyalleri yanlış okuduğuna inanıyorum. Husiler, Yemen halkının ve kendilerinin çıkarı için gözlerini açmalılar.
Husiler Yemenlidir. Yemen'e mensuplar. Fakat maalesef savaşlar ve adaletsizliklerle dolu bir geçmişleri var. Bu onların kim olduklarını anlamamız için bilmemiz gereken bir geçmiştir. Diğerini anlamadan barışa ulaşamayız. Eğer gündemleri tamamen Yemen ise, bunu Marib'e yönelik saldırıya son vererek ve diğer tüm Yemenli taraflara barış dalı uzatarak göstersinler.

*Fransa'nın BMGK’nın aktif ve önemli bir üyesi olduğu göz önüne alındığında, bu durumla karşı karşısında uluslararası toplumun önündeki seçeneklerin neler olduğunu söyleyebilir misiniz?
Özellikle BM’nin Yemen Özel Temsilcisi’nin sürdürdüğü çabalar sayesinde uluslararası toplum Yemen için hazırlık yaptı. BM Yemen Özel Temsilcisi’nin desteklenmesi konusunda uluslararası bir fikir birliği var. ABD’nin Yemen dosyasına yeni bir ivme kazandıran güçlü çabalarını memnuniyetle karşılıyoruz. ABD’nin Yemen Özel Temsilcisi Tim Lenderking'in olağanüstü çabaları ve bölgesel ve uluslararası aktörler arasındaki temasları devam ediyor.
Uluslararası toplumdaki uyumlu ruh hali, Husilerin saldırılarına verilen en iyi cevaptır. Tüm dünya onlardan Marib'e, Yemen’in diğer bölgelerinde ve Suudi Arabistan'a yönelik saldırılarını durdurmalarını, Suudi Arabistan ve BM barış girişimlerine cevap vermelerini istiyor.

*BM, Husilerin, teknik bir ekibin Safer petrol tankerinin bakımını yapmasına izin vermeyi reddettiğini açıkladı. Safer petrol tankerinin durumuyla ilgili neler söyleyeceksiniz?
Husiler Kızıldeniz'i rehin almış durumdalar. Zamanlarını uluslararası toplumu manipüle edip başkalarını suçlayarak geçiriyorlar. Tankere girişleri engellerken suçu asla kendilerinde aramıyorlar. Fransa'nın mali olarak katkıda bulunduğu BM gözlemci misyonunun çalışmalarını baltalamak için her şeyi yapıyorlar.



Meksika Devlet Başkanı, Trump'ın Küba'ya uyguladığı petrol ambargosuna diplomatik bir çözüm arıyor

Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (AFP)
Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (AFP)
TT

Meksika Devlet Başkanı, Trump'ın Küba'ya uyguladığı petrol ambargosuna diplomatik bir çözüm arıyor

Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (AFP)
Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (AFP)

Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum dün yaptığı açıklamada, Washington’un Küba’ya petrol sevkiyatını durdurma tehdidine karşı, adanın ihtiyaç duyduğu ham petrol tedarikinin yeniden başlamasını sağlamak için tüm diplomatik kanalları kullandığını bildirdi.

Küba, uzun süredir ekonomik krizin gölgesinde Venezuela’dan petrol tedarik ediyor. Ancak geçtiğimiz ay ABD’nin düzenlediği bir operasyonla Venezuela lideri devrildi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela petrolünü kontrol altına aldığını açıklayarak Küba’nın petrol erişimini engelleyeceğini ve başka ülkeler müdahale ederse gümrük vergisi uygulayacağını duyurmuştu.

Sheinbaum, Küba’ya petrol tedarikini kesme konusunda tereddütlü davrandığını belirterek, bu adımın insani bir krize yol açabileceğini vurguladı. Aynı zamanda, Meksika’yı Trump’ın gümrük vergisi tehdidine maruz bırakmamak için dikkatli hareket ettiğini ifade etti.

Geçtiğimiz pazartesi günü Trump, Meksika’nın Küba’ya petrol ihracını durduracağını açıklamıştı.

Petrol tedarikinin kesilmesi, Küba’nın 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana yaşadığı en ciddi ekonomik krizi daha da derinleştirecek.

Sheinbaum dün yaptığı açıklamada, Meksika’nın bu hafta Küba’ya insani yardım göndereceğini ve Washington ile petrol sevkiyatını da kapsayan bir anlaşmaya varmak için görüşmeler yürüttüklerini söyledi. Sheinbaum, “Trump’ın tehdit ettiği gümrük vergilerinin kapsamını inceliyoruz ve tüm diplomatik kanalları kullanıyoruz. Bu konuda henüz bir anlaşmaya varılmış değil” şeklinde konuştu.

Venezuela petrolü, Küba için hayati bir öneme sahipti; ada, karşılığında Venezuela’ya doktor, öğretmen ve diğer profesyoneller göndermekteydi.


Washington ve Tahran: Diplomasi için bir fırsat mı, yoksa saldırıdan önceki son durak mı?

ABD Donanması'na ait MH-60C Seahawk helikopteri, 30 Ocak 2026 tarihinde Arap Körfezi'nde gece uçuşu operasyonu sırasında USS McFaul gemisine iniş yapmaya hazırlanıyor. (ABD Donanması – AFP)
ABD Donanması'na ait MH-60C Seahawk helikopteri, 30 Ocak 2026 tarihinde Arap Körfezi'nde gece uçuşu operasyonu sırasında USS McFaul gemisine iniş yapmaya hazırlanıyor. (ABD Donanması – AFP)
TT

Washington ve Tahran: Diplomasi için bir fırsat mı, yoksa saldırıdan önceki son durak mı?

ABD Donanması'na ait MH-60C Seahawk helikopteri, 30 Ocak 2026 tarihinde Arap Körfezi'nde gece uçuşu operasyonu sırasında USS McFaul gemisine iniş yapmaya hazırlanıyor. (ABD Donanması – AFP)
ABD Donanması'na ait MH-60C Seahawk helikopteri, 30 Ocak 2026 tarihinde Arap Körfezi'nde gece uçuşu operasyonu sırasında USS McFaul gemisine iniş yapmaya hazırlanıyor. (ABD Donanması – AFP)

Gözlerin cuma günü Umman'ın başkenti Maskat’ta yapılması beklenen toplantıya çevrildiği bir dönemde, ABD-İran krizi nadiren kesişen iki paralel hatta ilerliyormuş izlenimi veriyor: ‘savaşın eşiği ve uzlaşmanın eşiği’. Taraflardan gelen mesajlar, çatışma yönünde kesin bir karar alındığına işaret etmese de diplomasinin artık ‘doğal bir süreç’ olmaktan çıktığını ve masaya oturmadan önce masanın şartları üzerinde bir bilek güreşinin yaşandığı ‘baskı altındaki bir sınav’ haline geldiğini ortaya koyuyor.

Bu çerçevede, ABD uçak gemisi yakınlarında bir İran insansız hava aracının (İHA) düşürülmesi olayı, sahadaki en küçük bir hesap hatasının müzakere sürecini tamamen rayından çıkarabileceğine dair ‘pratik bir uyarı’ niteliği taşıdı. Olay, İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı sürat teknelerinin Hürmüz Boğazı çevresinde bazı gemilere yönelik tacizlerde bulunduğuna dair haberlerle eş zamanlı yaşandı. Bu durum, Tahran’ın -kritik siyasi eşiklere yaklaşıldığında başvurduğu- deniz güvenliği üzerinden ‘maliyeti yükseltme’ stratejisini yeniden gündeme getirdi.

vdd
Tahran'ın merkezindeki Valiasr Caddesi'nde asılı olan ABD karşıtı bir afiş (AFP)

Ancak dikkat çekici olan, bu gelişmelerin şimdiye kadar müzakere takviminin iptaline yol açmamış olması. Aksine Beyaz Saray görüşmelerin ‘halen planlandığı gibi’ süreceğini belirtirken, ABD Başkanı Donald Trump, görüşmelerin nerede yapılacağını netleştirmeden, ABD’nin ‘İran’la şu anda müzakere halinde olduğunu’ söyledi. Yer ve format konusundaki bu kasıtlı belirsizlik, Axios ve diğer bazı medya kuruluşlarının aktardığı üzere, Tahran’ın toplantının İstanbul’dan Umman’a alınmasını ve daha önce bölgesel ülkelerin gözlemci olarak katılımının gündemde olduğu görüşmenin, yalnızca ABD-İran arasında ikili formatta yapılmasını talep etmesiyle örtüşüyor.

Tahran ve oyunun kurallarını değiştirme

İran’ın toplantının yeri ve formatının değiştirilmesini talep etmesi, protokole ilişkin bir ayrıntıdan ziyade, aylar süren askeri, siyasi ve ekonomik baskının ardından görece zayıf bir konumdan girilecek müzakereler öncesinde ‘psikolojik dengeyi yeniden kurma’ girişimi olarak değerlendiriliyor. Zira çok taraflı müzakerelerde ‘itibarın korunması’ daha zor hale gelirken, açık bir reddin maliyeti de yükseliyor.

Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü’nde araştırmacı olan Patrick Clawson, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, meselenin özünü şu cümleyle ortaya koydu: “Trump bir anlaşmayı güçlü biçimde istiyor ve söylemlerinde dile getirdiğinden çok daha azıyla yetinmeye razı olabilir.” Ancak Clawson’a göre zaman faktörü diplomasinin en büyük düşmanı. Görüşmeler kısa sürede somut sonuç üretmezse, Trump güç seçeneğine yönelebilir. Clawson, 2025 yılında yaşananları hatırlatarak, Trump’ın İran’a anlaşma için 60 gün süre tanıdığını, bu sürenin sonunda anlaşma sağlanamayınca İsrail’in 61’inci günde saldırı düzenlediğini söyledi.

Clawson, Trump’ın odağının yeniden nükleer dosyaya kaydığını; bunun, anlaşma üretmeye en elverişli alan olduğunu belirtti. Ancak füze programı, vekil güçler ve iç protestolar gibi dosyaların çözümsüz kalmasının, Trump’ı askeri seçeneğe itebileceği ya da görüşmelerin, saldırı hazırlıkları sürerken yalnızca bir ‘oyalama’ işlevi görebileceği uyarısında bulundu.

Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü’nde İran uzmanı olan Alex Vatanka ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, sürecin ‘henüz sona ermediğini’ savunuyor. Vatanka’ya göre bunun temel nedeni, tarafların kontrolsüz biçimde genişleyebilecek açık bir savaşı istememesi.

Vatanka, Trump’ın dosyayı kapatmasını sağlayacak ve ‘zafer gibi sunulabilecek’ bir başarıya ihtiyaç duyduğunu, şu ana kadar da ‘rejim değişikliği’ seçeneğini benimsediğine dair açık sinyaller vermediğini söyledi. Bu durumun, İran’ın ‘tam teslimiyetine’ varmayan bir anlaşma ihtimali için alan açtığını belirten Vatanka, buna karşın beklenti çıtasının dikkatle ayarlanması gerektiği uyarısında bulundu. Washington’un ‘açık bir teslimiyet’ dayatmasında ısrar etmesi halinde, İran’ın Trump’ın geri adım atacağı ya da savaşın rejimin ayakta kalmasına ve kendini yeniden toparlamasına yetecek kadar kısa süreceği hesabıyla, savaşı göze alabileceğini ifade eti.

Darbeyi önlemek mi, yoksa davranışı değiştirmek mi?

Bu noktada, Demokrasileri Savunma Vakfı’ndan (FDD) David Daoud’un Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede ortaya koyduğu kritik ayrım öne çıkıyor. Daoud’a göre müzakerelerin başarısı, ‘başarının nasıl tanımlandığına’ bağlı. Eğer başarı, askeri bir çatışmanın ya da ABD saldırısının önlenmesi anlamına geliyorsa, bunun gerçekleşme ihtimali ‘oldukça yüksek’. Zira Trump’ın ve danışmanlarının çoğunun içgüdüsü, Ortadoğu’daki askeri angajmanı azaltma yönünde; İran da rejimin iç dengesini sarsabilecek bir saldırıdan kaçınmak istiyor. Ancak başarı kriteri, İran’ın bölgesel davranışlarında ‘kalıcı bir değişiklik’ sağlanması (milis gruplara finansmanın durdurulması, füze programının sona erdirilmesi ya da nükleer dosyanın tamamen kapatılması gibi) olarak belirlendiğinde, Daoud’a göre başarı ihtimali ‘düşük’. Çünkü bu araçlar, rejim ayakta kaldığı sürece vazgeçilmeyen ideolojik bir mantığın parçası. Daoud, bu çerçevede Tahran’ın fırtınayı atlatmak için ‘geçici ya da sınırlı’ tavizler verebileceği, risklerin azalmasıyla birlikte ise aynı politikalara geri dönebileceği sonucuna vardı.

fvfv
ABD Senatörü Lindsey Graham, pazartesi günü ABD Başkanı Donald Trump ile birlikte çekilmiş ve üzerinde ‘İran'ı Yeniden Büyük Yap’ yazan bir şapka tuttuğu fotoğrafını paylaştı.

Bu ayrım, aynı zamanda Amerikan basınında görüşmelerin iki ayrı hatta bölünmesi ihtimaline dair yürütülen tartışmaları da açıklıyor: ‘bir yanda nükleer dosya, diğer yanda ise füze programı ve vekil güçler gibi daha geniş başlıklar’. Ayrıca bölgesel arabulucuların, diplomasinin olası bir saldırı öncesinde zaman kazanma aracına dönüşmesinden duyduğu kaygılara işaret ediyor. Nitekim geçen yıl haziran ayında planlanan bir toplantı öncesinde düzenlenen saldırı, bu endişeleri güçlendiren bir örnek olarak hatırlatılıyor. ABD iç siyasetinde ise bazı çevreler daha sert bir çizgi izlenmesi gerektiğini savunarak, ‘gerçek anlaşmanın’ dosyalar üzerinden pazarlık değil, rejimin kendisinin değiştirilmesi olduğunu öne sürüyor.

Bu iki yaklaşım arasında ABD yönetimi ise gri bir alanda konumlanıyor: Müzakerelerde elini güçlendirmek için askeri baskıyı artırırken, savaşın maliyetinden kaçınmak amacıyla diplomasi kapısını da açık tutuyor.

Vekil güçler için test

Vekil güçler meselesi herhangi bir müzakere sürecinde teorik bir başlık olmaktan çıkmış durumda. Bu bağlamda Bağdat ve Lübnan’daki Hizbullah, İran’ın dolaylı nüfuzunu hesaba katmayan her türlü uzlaşının ne denli kırılgan olabileceğine dair iki somut örnek olarak öne çıkıyor. Irak’ta Nuri el-Maliki’nin, Washington ile yaşanan açık tartışmalar ve ABD’den gelen geri dönüşüne ilişkin uyarılara rağmen adaylıktan çekilmeme konusundaki ısrarı ile Lübnan’da Hizbullah’ın silahlarını koruma yönündeki tutumu, Tahran’ın nükleer dosyanın kendi bölgesel etkisi pahasına yönetildiğini hissetmesi halinde, kolları üzerinden yeniden sertleşebileceğine işaret eden göstergeler olarak okunuyor. Bu durum, Maliki ya da Hizbullah’ın ‘doğrudan araçlar’ olmasından kaynaklanmıyor. Asıl mesele, İran nüfuzunun sınandığı anlarda, Tahran’ın nükleer bir anlaşma karşılığında etki alanlarını pazarlık konusu yapmaya ne ölçüde hazır olduğunun ya da bu tür bir pazarlığı en başından reddedip reddetmediğinin hızla açığa çıkması.

Cuma günkü toplantıdan ne gibi sonuçlar çıkabilir?

En gerçekçi senaryoda, taraflara zaman kazandıracak sınırlı bir ilk mutabakat öngörülüyor: zenginleştirmenin dondurulması veya aşamalı denetim düzenlemeleri karşılığında baskının hafifletilmesi ya da ekonomik ve insani bir kanalın açılması, daha zorlu dosyaların ise sonraya bırakılması. Bu çerçevede, Brookings Enstitüsü araştırmacısı Michael E. O’Hanlon’un Şarku’l Avsat’a yaptığı yorum basit ama karamsar bir çerçeve sunuyor. O’Hanlon, müzakerelerin ciddi şekilde yürütüleceğine şüpheyle yaklaşsa da ‘umudu yitirmemek gerektiğini’ vurguladı.

Özetle, cuma günü yapılacak toplantı, krizin fitilini taktiksel anlamda söndürebilir, yani olası bir saldırıyı önleyebilir; ancak cuma sonrası ne olacağı sorusuna cevap vermeyebilir: Hedef şu an savaşın önlenmesini sağlayacak bir anlaşma mı, yoksa İran’ın bölge ile ilişkilerini uzun vadede yeniden şekillendirecek bir anlaşma mı? Bu iki hedef arasındaki boşluk genellikle deniz kazaları, vekil güçler üzerinden testler ve her tarafın gücü tavize dönüştürme ya da tavizi sürdürülebilir bir siyasi ateşkese çevirme kabiliyeti ile dolduruluyor.


Rusya’ya çalışmaya giden Afrikalılar, Ukrayna cephesine gönderiliyor: Cehennem gibi

CNN'in irtibata geçtiği (soldan sağa) Charles Njoki, Patrick Kwoba ve Francis Ndarua, Rusya safında savaşan Afrikalılardan (CNN)
CNN'in irtibata geçtiği (soldan sağa) Charles Njoki, Patrick Kwoba ve Francis Ndarua, Rusya safında savaşan Afrikalılardan (CNN)
TT

Rusya’ya çalışmaya giden Afrikalılar, Ukrayna cephesine gönderiliyor: Cehennem gibi

CNN'in irtibata geçtiği (soldan sağa) Charles Njoki, Patrick Kwoba ve Francis Ndarua, Rusya safında savaşan Afrikalılardan (CNN)
CNN'in irtibata geçtiği (soldan sağa) Charles Njoki, Patrick Kwoba ve Francis Ndarua, Rusya safında savaşan Afrikalılardan (CNN)

Rusya'ya çeşitli iş fırsatları için giden Afrikalılar, kendilerini Ukrayna cephesinde buluyor. 

CNN'in irtibata geçtiği Afrikalılar, kendilerine şoförlük veya güvenlik görevliliği gibi işler teklif edildiğini, yüksek maaş vaatleri sunulduğunu söylüyor. 

Ancak Rusya'ya vardıklarında askeri sözleşme imzalamaya zorlandıklarını, yeterli eğitim almadan cepheye gönderildiklerini öne sürüyorlar. Kenya, Gana, Nijerya ve Uganda gibi ülkelerden Rusya'ya giden kişilerden bazıları pasaportlarına el konduğunu, ülkeden ayrılamadıklarını iddia ediyor.

Amerikan medya kuruluşunun görüştüğü Afrikalıların neredeyse tamamı ülkelerine dönmek istediğini söylüyor. Irkçılık, psikolojik baskı ve ağır kayıplara dikkat çeken bu kişiler, cephede Afrikalıların daha riskli görevlere gönderildiğini öne sürüyor.

Haberde, sosyal medyaya servis edilen videolarda Afrikalı askerlerin Rus ordusundaki deneyimlerinden olumlu şekilde bahsettiği de belirtiliyor. Bu videolarla genellikle genç Afrikalı erkeklerin hedef alındığı yazılıyor. 

Kenyalı Patrick Kwoba da sosyal medya paylaşımlarından etkilenerek Rus ordusuna başvuru yapmış. Orduda güvenlik görevlisi olup çatışmaya gönderilmeyeceğini düşündüğünü belirten Kwoba, Ukrayna cephesinde geçirdiği 4 ayı "cehennem" diye niteliyor. 

Bir saldırıda yaralanıp izin aldığı sırada Kenya'nın Moskova Büyükelçiliği'ne ulaşarak ülkesine dönebildiğini söyleyen Kwoba, Rus ordusuyla sözleşmesini bitirenlerin bile serbest bırakılmadığını iddia ederek şunları söylüyor:  

Rus ordusuna adım attın mı ya kaçarsın ya ölürsün. Rusya'ya gidip sağ salim geri dönmek imkansız. Sözleşmesini tamamlayanları bile kalmaya zorluyorlar.

Ukrayna'nın Kenya Büyükelçisi Yuriy Tokar ise Rus ordusunda savaşan yabancıların Ukrayna açısında düşman kabul edildiğini vurgulayarak, Afrika ülkelerine bu insan akışını durdurma çağrısı yaptı.

Ukrayna istihbaratının değerlendirmesine göre, 2022'de patlak veren savaşın başından bu yana 36 Afrika ülkesinden 1400'den fazla kişi Rus ordusuna alındı. 

Rusya Savunma Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı, CNN'in iddialara ilişkin yorum taleplerine yanıt vermedi.

Independent Türkçe, CNN, BBC