Fransa’nın, güvenlik ile özgürlüklerin korunması arasındaki denge ikilemi

Ülke bir ‘şüpheli demokrasi’ döneminden geçerken ‘generallerin bildirisi’ cumhurbaşkanlığı seçimlerine kapıyı aralıyor

Macron, Fransa'nın ‘paralel bir sistem kurmaya’ ve ‘cumhuriyeti reddetmeye’ çalışan ‘İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele etmesi’ gerektiğini söyledi. (AP)
Macron, Fransa'nın ‘paralel bir sistem kurmaya’ ve ‘cumhuriyeti reddetmeye’ çalışan ‘İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele etmesi’ gerektiğini söyledi. (AP)
TT

Fransa’nın, güvenlik ile özgürlüklerin korunması arasındaki denge ikilemi

Macron, Fransa'nın ‘paralel bir sistem kurmaya’ ve ‘cumhuriyeti reddetmeye’ çalışan ‘İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele etmesi’ gerektiğini söyledi. (AP)
Macron, Fransa'nın ‘paralel bir sistem kurmaya’ ve ‘cumhuriyeti reddetmeye’ çalışan ‘İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele etmesi’ gerektiğini söyledi. (AP)

Sawsana Mehanna
Bugün Fransa'nın iç arenasında yaşananlar, yetmişli yılların sonlarından, yani yabancı işçilerin ülkeye göçünü düzenleyen 1974 tarihli ‘İltica ve Göç Yasası’nın yürürlüğe girmesinden bu yana yaşanan olayların genel bağlamından ayrı tutulamaz. Bu yasa, göç akışını sınırlandırırken yerini kaçak göçlere bıraktı. Fransa, Arap Mağrip (Kuzey Afrika) ülkelerinden yapılan kaçak göçlerin neredeyse kesintisiz hale gelmesinin ardından 1 Ağustos 2018 tarihinde bu durumu kontrol altına almak için İltica ve Göç Yasası’nda değişiklik yaptı. Bu değişiklik o dönem, Cumhuriyet Yürüyüşü Hareketi (LREM) Partisi’nden milletvekillerinin göç ve iltica başvurularına getirilen sert şartlar nedeniyle yasadan duydukları rahatsızlıkları ve bunun olası olumsuz sonuçlarını dile getirmesinin ardından Fransa Parlamentosu’nda tartışmalara yol açtı.

Fransa’da ‘siyasal İslam’
Avrupa'da en büyük Müslüman topluluğun yaşadığı Fransa'da giderek artan bir ‘siyasal İslam’ korkusu söz konusu. Resmi rakamlara göre Fransa’da altı milyon Müslüman’ın olduğu tahmin ediliyor. Çoğunluğunu Kuzey Afrika'daki eski Fransız kolonilerinden gelenler oluşturuyor. Ancak Şarku'l Avsat'ın The Independent Arabia’dan aktardığı habere göre gerçek rakamlar resmi verilerin çok üzerinde. Fransa’da yaklaşık 11 ila 12 milyon Müslüman olduğu tahmin ediliyor. Bu da ülke nüfusunun yüzde 18'ini oluşturdukları anlamına geliyor. Fransa'da son yıllarda en bariz ve kanlı terör saldırıları, radikal İslamcılar tarafından gerçekleştirildi. Çok sayıda Fransa vatandaşı, bu saldırılardan zarar gördü. Fransız basınında yer alan istatistiklere göre 2015 yılından bu yana ülkede yaklaşık 18 terör saldırısı gerçekleşti. Bunların başında Ocak 2015'te Charlie Hebdo dergisini hedef alan saldırı, aynı yılın Kasım ayında Paris’te gerçekleşen saldırılar, Temmuz 2016’daki Nice saldırısı, Aralık 2018'deki Strazburg saldırısı ve son olarak geçtiğimiz Nisan ayında Tunuslu bir göçmenin bir polis memuruna düzenlediği bıçaklı saldırı geliyor. Tüm bu terör eylemleri sonucunda yaklaşık 253 kişi zarar gördü. Bazıları hayatını kaybetti, bazıları yaralandı. Saldırılar, aşırılık yanlısı örgütlere bağlı veya onların izinden giden kişiler tarafından gerçekleştirildi.
Fransa İçişleri Bakanlığı 2020 yılından bu yana, 51'i cezaevi dışında olmak üzere aşırılık yanlıları listesinde yer alan 231 yabancıyı sınır dışı etme, eğitim merkezlerinde güvenliği artırma yanı sıra yurtdışından fonlanan İslami derneklere yönelik denetimi sıkılaştırma gibi tedbirler aldı. The Independent Arabia’nın edindiği bilgilere göre aşırılık yanlısı yabancıların sınır dışı edilmesi prosedürleri, normal yollardan uygulanması imkansız hale geldiğinden şuan İçişleri Bakanı Gerald Darmanin’in inisiyatifinde yürütülüyor. Bakan Darmanin, son olarak 9 Nisan'da Çeçen kökenli Rus mülteci Magomed Gadayev'i sınır dışı etmek için Rusya İçişleri Bakanı Vladimir Kolokoltsev ile görüştü.

‘İslamcı izolasyonculuğa direnmek’
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, geçtiğimiz yılın Ekim ayında, Pakistanlı bir genç tarafından gerçekleştirilen paralı saldırının ardından yaptığı bir konuşmada, Fransa'nın ‘paralel bir sistem kurmaya’ ve ‘cumhuriyeti reddetmeye’ çalışan ‘İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele etmesi’ gerektiğini söyledi. Bu radikal İslamcı eğilimde, cumhuriyetin kanunlarını aşmak, farklı değerlere dayalı paralel bir sistem kurmak ve farklı bir toplum düzeni geliştirmek için sistematik bir yapının yerini alma kararlılığının olduğunu belirten Macron, “İslam, bugün tüm dünyada kriz içinde olan bir dindir” dedi. Macron bu sözleri hem yurt içinden hem de yurtdışından tepki aldı.
Fransa’da 21 Nisan gecesi aralarında 20 emekli generalin (daha sonra destekleyenlerle bu sayı 23 oldu) bulunduğu bin kadar muvazzaf asker tarafından imzalanan bir bildiri yayımlandı. Aşırı sağcı haftalık Valeurs Actuelles dergisinde yayınlanan bildiri, ‘Yöneticilerimizin onurunu geri kazanmak için’ başlığını taşıyordu. Önce 20 emekli general tarafından yazılmaya başlanan bildiri daha sonra 18 bin muvazzaf askerin desteğini aldı. Bazı kaynaklar, bildirinin 1961 yılında Cezayir'in bağımsızlığına karşı çıkan generallerin Charles de Gaulle'e karşı darbe girişiminin 60’ıncı yıl dönümünde yayınlanmasına dikkat çektiler. Askeri darbe olasılığına işaret eden generaller, ‘kültürel değerlerin ve halkın’ korunması gerektiği durumlarda müdahale etmeye hazır olduklarını belirttiler. Aynı zamanda, ‘ulusu korumak isteyen’ tüm siyasi yönelimlere destek verdiklerini de teyit ettiler. Durumun böyle devam etmesi halinde iç savaş çıkabileceği uyarısında bulunan generaller bildiride, ‘Fransa'nın dağılmasından’ ve ‘banliyölerin İslamcılara teslim edilmesinden’, polisin Sarı Yelekliler'e karşı şiddet kullanmasına işaret edilerek ‘cumhuriyetçi değerlerin gerilemesinden’ ve ‘milliyetçi ruhun ötekileştirilmesinden’ bahsettiler.

Generaller cumhurbaşkanlığı seçimlerine kapıyı araladılar
Generaller Bildirisi’nin arka planıyla ilgili bazı bilgiler bildiriyi, Mayıs 2022'de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilişkilendiriliyor. Bu teori, cumhurbaşkanlığı adayı aşırı sağcı lider Marine Le Pen’in bildiriyi desteklemekte acele etmesiyle daha da güçlendi. Le Pen bildiriyi yayınlayan Valeurs Actuelles dergisine yaptığı açıklamada askerleri ‘Macron'dan kurtulmak’ için birlikte çalışmaya çağırdı. Le Pen’in açıklamasına tepki gösteren radikal sol lider Jean Luc Melenchon (Fas kökenli cumhurbaşkanı adayı), bildiriyi eleştirirken, bunu, Fransa ve ilkelerinin Macron döneminde karşı karşıya kaldığı tehditlerden biri olarak niteledi. Öte yandan Valeurs Actuelles dergisinin eski Genelkurmay Başkanı Philippe de Villiers tarafından kaleme alınan ‘İsyan çağrısı yapıyorum’ başlıklı bir köşe yazısını yayınlaması da dikkat çekti. Bazı kaynaklar, Pierre de Villiers'in kardeşinin önümüzdeki yıl yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olabileceğini öne sürdüler.

Askeri darbe
Cumhurbaşkanı Macron göreve, General Pierre de Villiers'in, savunma bütçesini azaltmak isteyen Macron'a karşı çıkması ve istifasını sunmasıyla ‘askeri bir isyan’ gibi görünen olayla başlamıştı. Pierre de Villiers istifa açıklamasında, “Mevcut koşullarda, bugün ve gelecekte Fransa ve vatandaşlarının korunması ve ülkemizin amaçları için gerekli olduğuna inandığım ordu modelinin istikrarını sağlayabilmek için bir pozisyonda olamayacağıma karar verdim” ifadelerini kullanmıştı.
Öte yandan bildiriyi kınayan açıklamalar yapıldı. Bunlardan biri Fransa Savunma Bakanı Florence Parly’nin Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamaydı. Parly tweetinde, ‘bildiriyi yazıp imzalayanların, Fransız ordusunu asla temsil etmeyen bir grup emekli general olduğunu ve sadece kendilerini temsil ettiklerini’ belirtti.
Ayrıca Fransız ordusunun ilkelerinin Fransa'ya karşı tarafsızlık ve sadakat ve tüm Fransızların korunmasına dayandığını vurgulayan Bakan Parly, Marine Le Pen'in bildiriyi imzalayan generalleri saflarına katılmaya davet etmesine tepki göstererek şunları dile getirdi:
“Le Pen’in açıklamaları, ordu kurumunu ciddi şekilde yanlış anladığını gösteriyor. Bu, ordunun lideri olmak isteyen biri için oldukça endişe verici. Le Pen’in önerdiği ordunun siyasallaşması, Fransa’yı zayıflatır. Ordu, seçim kampanyası için değil, Fransa’yı savunmak ve Fransız halkını korumak için var.”
Fransız ordusunun seçimlerde oy kullanma hakkına sahip olması ve son zamanlarda ordunun özellikle jandarma güçlerinin, yani oylarının yüzde 70’ini Le Pen'e veren kırsal kesimdeki askeri polisin aşırı sağa yaklaşması dikkat çekiyor. Fransız ordusuna yakın kaynaklar, The Independent Arabia'ya yaptıkları açıklamada, emekli askerlerin iç savaşın beş yıl sonra çıkacağına inandıklarını ve muvazzaf askerlerin ise 10 yıl sonra patlak vereceğini düşündüklerini söylediler.
Bu arada bildiriye destek veren aktif görevdeki 18 general, haklarında soruşturma başlatılması amacıyla Yüksek Askeri Şura'ya sevk edildiler.
Bu gelişmeler gözlemcileri, özgürlükler ülkesi Fransa’yı radikal İslamcı eğilim tarafından kuşatılmış bu duruma kimin ve neyin getirdiğine dair sorularla karşı karşıya bıraktı. Bunlara bir de Fransız yetkililer ülkedeki radikal İslamcı eğilimi olan göçmenlere karşı neden henüz katı önlemler almadı? Ya darbe girişimi başarılı olursa? Fransa’nın sivil otoritesi askeri bir sisteme mi dönüşüyor? Laik bir devlet olan Fransa, ibadethanelerin kurulmasına neden izin veriyor? gibi sorular ekleniyor.


Thierry Miguel: “Fransa, İslamcı terör tehdidiyle karşı karşıya olan tek ülke değil” (Fotoğraf: Thierry Miguel’in kişisel internet sitesi)

Eski Adli Polis Genel Müdürlüğü (DCPJ) Direktörü, Fransız Sosyalist Partisi üyesi, yazar ve politikacı Thierry Miguel, The Independent Arabia'ya konuştu.

Fransa, tarihi olarak bir özgürlük kültürünün güçlenmesine katkıda bulunmuştur
“Fransa, İslamcı terör tehdidiyle karşı karşıya olan tek ülke değil. Pek çok Avrupa ve Mağrip ülkesi aynı tehditle karşı karşıya kaldı ve halen de kalmaya devam ediyor. Buna Cezayir’de Silahlı İslami Grup- GIA'nın yaptığı katliamları örnek verebiliriz. Fransa tarihi olarak, özellikle ifade ve bu tür radikal yaklaşımların dayattığına aykırı bir yaşam biçimi açısından özgürlük kültürünün güçlendirilmesine katkıda bulunmuştur.”
Yaşananların kuşatma olmadığını, çünkü tehdidin içeriden geldiğini söyleyen Miguel, bunun daha fazla saldırı planlanmasını zorlaştırdığını, ancak eğer bir kuşatma varsa, bu, terörizmi yücelten ve içlerinden gelen şiddetin meşrulaştırmaya çalışan insanların seslerini yükselttikleri platformların çoğalması nedeniyle uluslararası ve dijital bir kuşatma olduğunu söyledi.

Kimlik krizi
Fransa’nın çeşitli alanlardaki tartışmaların artmasıyla bir kimlik krizi yaşıyor olabileceğini ifade eden Miguel, “Bu da sözlü şiddete ve bağlam dışı konuşmaya, dolayısıyla öğretmen Samuel Patti'nin korkunç bir şekilde öldürülmesine izin verdi” şeklinde konuştu. Fransa bu konuda bir istisna olmasa da, Cezayir ile ortak hafıza dosyası, özellikle sömürge tarihi meselesi gündeme geldi.
Fransa’nın radikal İslamcı göçmenlere karşı katı önlemler almadığını düşünen Miguel, “Çünkü terörizmin tarihi, sadece yasalarla değil, özellikle istihbarat kurumları başta olmak üzere terörle mücadelede uzmanlaşmış kurumlar kurulması açısından daha kapsamlı politikalarla ortadan kaldırılabileceğini göstermektedir. Fransa yasası, saldırıları engellemesini veya terörist hücreleri dağıtmasını sağlayan güçlerle kendisini silahlandırarak sürekli olarak gelişme kaydediyor. Bu mücadele için yetkili makamlar güçlendirilirken cumhuriyetçi ilkelerin hatırlatılması açısından kısa ve uzun vadeli önlemler arasında bir denge kurulmalı. Ancak Afganistan'daki bir suikast saldırısı, esasında ABD’deki bir terör saldırısının habercisi olabileceğinden, bu denge ancak küresel bağlamda kurulabilir. Fransa tek başına küresel bir sorun olan İslamcı terörle mücadele edemez” dedi.

Fransız ordusu cumhuriyetçi değerlere bağlıdır
Miguel, darbe teşebbüsü başarılı olması halinde Fransa’daki sivil otoritenin askeri bir rejime dönüşüp dönüşmeyeceği sorusuna verdiği yanıtta, “Fransa'nın tarihine baktığımızda ülkenin darbe girişiminden çok uzakta olduğunu görebiliriz. Bu ilk darbe teşebbüsü değil, General Ernest Boulanger olayını ve yakın tarihte emekli generaller tarafından düzenlenen 1961 Cezayir darbe girişimini hatırlayabiliriz. General Charles de Gaulle'ün dediği gibi Fransız ordusu, çoğunlukta, diğer kurumlarda olduğu gibi, özellikle cumhuriyetçi değerlere, hukukun gücüne ve kurumsal çalışmaya bağlıdır” ifadelerini kullandı.
Miguel sözlerini şöyle sürdürdü:
“Fransızlar, güvenlik ihtiyacı ile bireysel özgürlüklere saygı arasında bir denge kurulmaya çalışılan şüpheli bir demokrasi sürecinden geçiyorlar. Önde gelen solcu isim Pierre Mendes France'ın bize hatırlattığı gibi, inançların gücünden şüphe eden insanlar olmaktan yorulmalıyız. Fransızlar insani değerler tehdit altında olduğunda nasıl birleşeceklerini her zaman bilirler.”
Washington'daki ABD Kongre Binası Baskı’nda yaşananlara değinen Miguel, “Donald Trump yenildiğinde patlak veren bu olaylar, demokrasinin beşiğinde dahi aşırı sağcıların ve ırkçıların yükselişe geçebildiklerini gösterdi. Bu gerçek bir tehlikedir. Fransa'ya gelince, birçok denge aracı var. Demokrasi fikri herkesin zihinlerine sağlam bir şekilde işledi. Cumhuriyet uyanışının olması kaçınılmazdır. Ancak emekli asker tarafından yayınlanan bildiri küçümsenmemeli ve mevcut şüpheli atmosferden ötürü dikkate alınmalıdır” yorumunda bulundu.
İbadethanelerin inşa edilmesine izin vermek, finansman kaynaklarının göz ardı edildiği anlamına gelmez.
İbadethanelerin kurulması konusunda ise Miguel şunları söyledi:
“Kilisenin devlet işlerinden uzaklaşmasının temelini oluşturan 1905 kanunu, ibadethanelerin devlet tarafından finanse edilmemesi ile birlikte bireyin inancı veya inançsızlığı konusunda mutlak özgürlüğünün güvence altına alınması arasında bir denge kurulmasını öngörüyor. Bu kanun, dinlerle çatışmayan, ancak herkesin kendi inancına göre yaşamasına izin veren laikliğin temelini oluşturuyor. Laik bir devlet ibadethanelerin inşasına karşı çıkamaz. Çünkü böyle bir durum, inançlara engel olacak ateizmi teşvik edecektir. Tarih, kiliselerin, tapınakların veya camilerin yıkılmasının yalnızca nefreti körüklediğini birçok kez göstermiştir. Devlet, hiçbir bireyin özel hayatına müdahale etmemeli, daha çok ulusun bir arada yaşamasını ve birliğini sağlamalıdır. Ancak ibadethanelerin inşa edilmesine izin vermek, finansman kaynaklarını görmezden gelmek ve bazı ülkelerin veya aşırılık yanlısı dini grupların Fransız siyasi yaşamını etkileme veya ulusal birliğini bozma konusundaki siyasi iradelerini sorgulamamak anlamına gelmez.”



Elijah Wood'dan Frodo mesajı: Ben varken başkası oynayamaz

Yüzüklerin Efendisi'nin Frodo'su Elijah Wood, Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) ve The Monkey'deki rolleriyle de tanınıyor (New Line Cinema/Warner Bros.)
Yüzüklerin Efendisi'nin Frodo'su Elijah Wood, Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) ve The Monkey'deki rolleriyle de tanınıyor (New Line Cinema/Warner Bros.)
TT

Elijah Wood'dan Frodo mesajı: Ben varken başkası oynayamaz

Yüzüklerin Efendisi'nin Frodo'su Elijah Wood, Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) ve The Monkey'deki rolleriyle de tanınıyor (New Line Cinema/Warner Bros.)
Yüzüklerin Efendisi'nin Frodo'su Elijah Wood, Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) ve The Monkey'deki rolleriyle de tanınıyor (New Line Cinema/Warner Bros.)

Yüzük Kardeşliği (The Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring) oyuncu kadrosu 23 yıl sonra gerçekten yeniden bir araya gelirse, Frodo Baggins biraz farklı görünebilir ama içiniz rahat olsun: Karakteri yine Elijah Wood canlandıracak.

Yüzüklerin Efendisi (The Lord of the Rings) yıldızı Wood, Andy Serkis'in yöneteceği The Lord of the Rings: The Hunt for Gollum'la Orta Dünya'ya dönmek konusunda şimdilik ser verip sır vermiyor. Ancak reddetmediği tek bir şey var: Yakın zamanda kimsenin onun yerini doldurmasını istemiyor.

Sunday Times'a konuşan 45 yaşındaki Wood, yeni filmde rolünü yeniden canlandırıp canlandırmayacağı sorulduğunda şunları söyledi:

Henüz resmi bir duyuru yapılmadı ancak geçen ağustostaki etkinlikte, Ian McKellen baklayı ağzından çıkardı. Dolayısıyla ihtimal son derece yüksek. Resmi açıklama gelene kadar bir şey söyleyemem ama yeni bir film düşüncesi bile beni heyecanlandırıyor. Orta Dünya gibi bir dünya için yeni filmler sözkonusu olduğunda insan biraz tedirgin oluyor, herkes bu evrenin bütünlüğünün korunmasını umuyor. Ancak bu hikaye eğlenceli ve sürükleyici. Gerçekten de ekibin yeniden bir araya geldiği hissini veriyor.

"Ben hayatta olduğum sürece başkası oynayamaz"

Elijah Wood, kahraman hobbit Frodo Baggins rolünde Shire'a dönüp dönmeyeceğini resmen teyit etmese de McKellen'ın "Ben hayatta olduğum sürece kimsenin Gandalf'ı oynamasını istemem" sözlerine destek verdi. 

Wood, "Bunu tamamen anlıyorum. Ben de hayatta olduğum ve gücüm yettiği sürece Frodo'yu başka birinin oynamasını kesinlikle istemem" dedi.

Vizyon tarihi ertelendi

Gişe canavarı üçlemenin yönetmeni Peter Jackson, iki yıl önce Andy Serkis'in hem yönetip hem de Gollum karakteriyle başrolde yer alacağı yeni bir canlı çekim filmin yapımcılığını üstleneceğini duyurmuştu. Başlangıçta 2026'da vizyona girmesi planlanan film, son takvime göre Aralık 2027'de gösterime çıkacak.

Serinin eski yıldızları sessizliklerini korumaya çalışsa da Ağustos 2025'te Londra'daki bir hayran etkinliğinde McKellen, beklenen müjdeyi vermişti: 

Size oyuncu kadrosuyla ilgili iki sır vereceğim; filmde Frodo ve Gandalf adında karakterler var.

Diğer yıldızlar ne diyor?

Orlando Bloom, geçen yıl sarı peruğunu takıp Legolas rolü için yeniden kamera karşısına geçmesi istenirse buna seve seve "evet" diyeceğini söylemişti. Bloom, "Legolas'ı başkasının oynadığını görmekten nefret ederim. Ne yapacaklar? Yerime başka birini mi koyacaklar?" diyerek rolüne olan bağlılığını vurgulamıştı.

Aragorn karakterine hayat veren Viggo Mortensen ise 2024'te GQ'ya yaptığı açıklamada, Gondor Kralı rolünü yeniden canlandırması için "doğru şartların" oluşması gerektiğini söylemişti. 

Mortensen, "Hikayenin tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. Bu karakteri oynamayı seviyorum ama sadece şu anki yaşıma ve karakterin ihtiyaçlarına uygunsa bunu yaparım. Aksi takdirde bu saçma olurdu" diyerek kapıyı açık bırakmıştı.

Independent Türkçe, Entertainment Weekly, Sunday Times, GQ


ABD, İran’ın ardından Afganistan’ı da kara listeye aldı

Taliban yönetimiyle ABD arasında yapılan anlaşma kapsamında Afganistan'daki bazı tutuklular serbest bırakılmıştı (AFP)
Taliban yönetimiyle ABD arasında yapılan anlaşma kapsamında Afganistan'daki bazı tutuklular serbest bırakılmıştı (AFP)
TT

ABD, İran’ın ardından Afganistan’ı da kara listeye aldı

Taliban yönetimiyle ABD arasında yapılan anlaşma kapsamında Afganistan'daki bazı tutuklular serbest bırakılmıştı (AFP)
Taliban yönetimiyle ABD arasında yapılan anlaşma kapsamında Afganistan'daki bazı tutuklular serbest bırakılmıştı (AFP)

ABD, İran'ın ardından Afganistan'ı da "haksız yere tutukluluğu destekleyen devlet" ilan etti.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, pazartesi günkü açıklamasında "Taliban, fidye veya siyasi tavizler elde etmek için kişileri kaçırarak terörist taktikler kullanmaya devam ediyor" dedi.

Rubio, Taliban yönetiminin "Dennis Coyle, Mahmoud Habibi ve Afganistan'da haksız yere tutuklanan tüm Amerikalıları derhal serbest bırakması" çağrısında da bulundu.

ABD'li akademisyen Coyle, geçen yıl Taliban'a bağlı güvenlik güçlerince gözaltına alınmıştı. Kabil yönetimi, 64 yaşındaki Coyle'un neden yakalandığına dair açıklama yapmamış ancak ABD vatandaşı hakkında hukuki işlem başlatılacağını duyurmuştu.

Amerikalı iş insanı Mahmoud Habibi de 2022'de Taliban'a bağlı istihbarat yetkililerince yakalanmıştı. Washington yönetimi, Habibi'yle ilgili bilgi paylaşacak kişilere 5 milyon dolar para ödülü verileceğini bildirmişti.

CNN'in analizinde Washington'ın, bu adımla Taliban'ın Amerikalıları kaçırmasını engellemeyi amaçladığı yazılıyor. Ayrıca ABD'nin, Afganistan'a seyahat kısıtlamaları getirme ihtimalinin de arttığı ifade ediliyor.

ABD, halihazırda Kuzey Kore için böyle bir seyahat kısıtlaması uyguluyor. Washington yönetimi, vatandaşlarının onay almadan ABD pasaportlarıyla Kuzey Kore'ye seyahat etmesine izin vermiyor.

Diğer yandan Beyaz Saray'ın, 28 Şubat'ta İsrail'le ortak askeri harekatı başlatmadan bir gün önce de İran için aynı kategorilendirmeyi yaptığına dikkat çekiliyor.

Afganistan Dışişleri Bakanlığı'ndan 1 Mart'ta yapılan açıklamada, ABD-İsrail harekatının İran'ın "ulusal egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ihlal ettiği" belirtilmiş, masum sivillerin öldürüldüğü vurgulanmıştı.

ABD'nin 2021'de Afganistan'dan çekilmesiyle ülkenin yönetimi tekrar Taliban'a geçmişti.

Independent Türkçe, CNN, The Hill


Mücteba Hamaney’in gayrimenkul imparatorluğu: Yaptırımları nasıl atlattı?

56 yaşındaki Mücteba Hamaney, Devrim Muhafızları'na bağlı paramiliter Besic'in başına 2009'da geçmişti (Reuters)
56 yaşındaki Mücteba Hamaney, Devrim Muhafızları'na bağlı paramiliter Besic'in başına 2009'da geçmişti (Reuters)
TT

Mücteba Hamaney’in gayrimenkul imparatorluğu: Yaptırımları nasıl atlattı?

56 yaşındaki Mücteba Hamaney, Devrim Muhafızları'na bağlı paramiliter Besic'in başına 2009'da geçmişti (Reuters)
56 yaşındaki Mücteba Hamaney, Devrim Muhafızları'na bağlı paramiliter Besic'in başına 2009'da geçmişti (Reuters)

İran'ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney'in Toronto'dan Frankfurt'a, Dubai'den Londra'ya dünyanın farklı yerlerinde emlak yatırımları yaptığı öne sürülüyor.

Bloomberg'ün araştırmasına göre Hamaney, yaptırımları üçüncü kişiler aracılığıyla aşarak yurtdışında 400 milyon euro değerinde "mülk imparatorluğu" kurmuş. Gayrimenkul ağındaki hiçbir varlığın kendi adına kaydedilmediği aktarılıyor.

Yeni Ayetullah'ın portföyünde Londra'daki lüks gayrimenkullerden, Dubai'de bir villa ve Frankfurt'la Mallorca'da lüks oteller yer alıyor.

Mülklerin satın alınmasında kullanılan fonların büyük ölçüde İran'ın petrol gelirlerinden elde edildiği, Birleşik Krallık (BK), İsviçre, Lihtenştayn ve Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki (BAE) finans kurumları aracılığıyla paravan şirketler üzerinden aktarıldığı belirtiliyor.

Almanya'nın finans merkezi Frankfurt'taki 5 yıldızlı Hilton Frankfurt Gravenbruch oteli, kayıtlara göre 2011'den beri İranlı iş insanı Ali Ansari'nin bir ortağıyla bağlantılı kuruluşlar tarafından işletiliyor. Otel, 2024'te Hilton'ın yönetimine geçmiş.

Hamaney'le yakın bağlara sahip bankacı Ansari, İran Devrim Muhafızları'nı fonladığı gerekçesiyle BK tarafından geçen yıl yaptırım listesine alınmıştı.

Ansari ise avukatı aracılığıyla yaptığı açıklamada, Devrim Muhafızları veya Mücteba Hamaney'le herhangi bir bağlantısı olmadığını savundu.  

Telegraph'ın aktardığına göre Hamaney, Londra'daki İsrail Büyükelçiliği'ne yakın iki lüks apartmanın da sahibi.

Ansari'nin ilk apartmanı Mart 2014'te 16,75 milyon sterline (yaklaşık 1 milyar TL), ikincisini de Kasım 2016'da 19 milyon sterline (yaklaşık 1,1 milyar TL) satın aldığı belirtiliyor.

Kensington Sarayı'na yakın mülklerin bugünkü toplam değerinin 50 milyon sterline (yaklaşık 3 milyar TL) yakın olduğu aktarılıyor.

ABD merkezli düşünce kuruluşu Washington Yakın Doğu Politikası Enstitüsü'nden Farzin Nadimi, Bloomberg'e şunları söylüyor:

Mücteba, İran ve yurtdışındaki çeşitli kuruluşlarda önemli hisselere veya fiili kontrole sahiptir. Onun finans ağı incelendiğinde, hesapların ana sahibinin Ali Ansari olduğu görülüyor. Bu da Ansari'yi bugün ülkedeki en etkili oligarklardan biri yapıyor.

57 yaşındaki Ansari, Tahran'daki dünyanın en büyük alışveriş merkezi Iran Mall'un inşaatına finansman sağlayan Ayandeh Bankası'nı 2013'te kurmuştu. Banka geçen yıl ekimde iflas etmiş, malvarlığı İran Merkez Bankası'nın kararıyla devlete ait Melli Bank'a devredilmişti.

Bloomberg'ün analizinde, Hamaney'in paravan şirketler ve üçüncü kişiler üzerinden gayrimenkul satın almasının, "İranlı elitlerin sermayesinin yurtdışında nasıl aktarıldığını ortaya koyduğu" yazılıyor.

ABD ve İsrail'in 28 Şubat'ta düzenlediği ortak askeri operasyonda İran'ın dini lideri Ali Hamaney ve Devrim Muhafızları'ndan üst düzey yetkililer öldürülmüştü.

Yeni lideri seçmekle görevli 88 din adamından oluşan Uzmanlar Meclisi'nin 8 Mart'taki açıklamasında, "ezici oy çoğunluğuyla" göreve Mücteba'nın seçildiği bildirilmişti.

ABD Başkanı Donald Trump ise Ali Hamaney'in oğlu Mücteba'nın yönetime gelmesinden memnun olmadığını belirterek, "Ona söyleyecek hiçbir şeyim yok" demişti.

Independent Türkçe, Bloomberg, Euronews, Telegraph