Fransa’nın, güvenlik ile özgürlüklerin korunması arasındaki denge ikilemi

Ülke bir ‘şüpheli demokrasi’ döneminden geçerken ‘generallerin bildirisi’ cumhurbaşkanlığı seçimlerine kapıyı aralıyor

Macron, Fransa'nın ‘paralel bir sistem kurmaya’ ve ‘cumhuriyeti reddetmeye’ çalışan ‘İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele etmesi’ gerektiğini söyledi. (AP)
Macron, Fransa'nın ‘paralel bir sistem kurmaya’ ve ‘cumhuriyeti reddetmeye’ çalışan ‘İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele etmesi’ gerektiğini söyledi. (AP)
TT

Fransa’nın, güvenlik ile özgürlüklerin korunması arasındaki denge ikilemi

Macron, Fransa'nın ‘paralel bir sistem kurmaya’ ve ‘cumhuriyeti reddetmeye’ çalışan ‘İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele etmesi’ gerektiğini söyledi. (AP)
Macron, Fransa'nın ‘paralel bir sistem kurmaya’ ve ‘cumhuriyeti reddetmeye’ çalışan ‘İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele etmesi’ gerektiğini söyledi. (AP)

Sawsana Mehanna
Bugün Fransa'nın iç arenasında yaşananlar, yetmişli yılların sonlarından, yani yabancı işçilerin ülkeye göçünü düzenleyen 1974 tarihli ‘İltica ve Göç Yasası’nın yürürlüğe girmesinden bu yana yaşanan olayların genel bağlamından ayrı tutulamaz. Bu yasa, göç akışını sınırlandırırken yerini kaçak göçlere bıraktı. Fransa, Arap Mağrip (Kuzey Afrika) ülkelerinden yapılan kaçak göçlerin neredeyse kesintisiz hale gelmesinin ardından 1 Ağustos 2018 tarihinde bu durumu kontrol altına almak için İltica ve Göç Yasası’nda değişiklik yaptı. Bu değişiklik o dönem, Cumhuriyet Yürüyüşü Hareketi (LREM) Partisi’nden milletvekillerinin göç ve iltica başvurularına getirilen sert şartlar nedeniyle yasadan duydukları rahatsızlıkları ve bunun olası olumsuz sonuçlarını dile getirmesinin ardından Fransa Parlamentosu’nda tartışmalara yol açtı.

Fransa’da ‘siyasal İslam’
Avrupa'da en büyük Müslüman topluluğun yaşadığı Fransa'da giderek artan bir ‘siyasal İslam’ korkusu söz konusu. Resmi rakamlara göre Fransa’da altı milyon Müslüman’ın olduğu tahmin ediliyor. Çoğunluğunu Kuzey Afrika'daki eski Fransız kolonilerinden gelenler oluşturuyor. Ancak Şarku'l Avsat'ın The Independent Arabia’dan aktardığı habere göre gerçek rakamlar resmi verilerin çok üzerinde. Fransa’da yaklaşık 11 ila 12 milyon Müslüman olduğu tahmin ediliyor. Bu da ülke nüfusunun yüzde 18'ini oluşturdukları anlamına geliyor. Fransa'da son yıllarda en bariz ve kanlı terör saldırıları, radikal İslamcılar tarafından gerçekleştirildi. Çok sayıda Fransa vatandaşı, bu saldırılardan zarar gördü. Fransız basınında yer alan istatistiklere göre 2015 yılından bu yana ülkede yaklaşık 18 terör saldırısı gerçekleşti. Bunların başında Ocak 2015'te Charlie Hebdo dergisini hedef alan saldırı, aynı yılın Kasım ayında Paris’te gerçekleşen saldırılar, Temmuz 2016’daki Nice saldırısı, Aralık 2018'deki Strazburg saldırısı ve son olarak geçtiğimiz Nisan ayında Tunuslu bir göçmenin bir polis memuruna düzenlediği bıçaklı saldırı geliyor. Tüm bu terör eylemleri sonucunda yaklaşık 253 kişi zarar gördü. Bazıları hayatını kaybetti, bazıları yaralandı. Saldırılar, aşırılık yanlısı örgütlere bağlı veya onların izinden giden kişiler tarafından gerçekleştirildi.
Fransa İçişleri Bakanlığı 2020 yılından bu yana, 51'i cezaevi dışında olmak üzere aşırılık yanlıları listesinde yer alan 231 yabancıyı sınır dışı etme, eğitim merkezlerinde güvenliği artırma yanı sıra yurtdışından fonlanan İslami derneklere yönelik denetimi sıkılaştırma gibi tedbirler aldı. The Independent Arabia’nın edindiği bilgilere göre aşırılık yanlısı yabancıların sınır dışı edilmesi prosedürleri, normal yollardan uygulanması imkansız hale geldiğinden şuan İçişleri Bakanı Gerald Darmanin’in inisiyatifinde yürütülüyor. Bakan Darmanin, son olarak 9 Nisan'da Çeçen kökenli Rus mülteci Magomed Gadayev'i sınır dışı etmek için Rusya İçişleri Bakanı Vladimir Kolokoltsev ile görüştü.

‘İslamcı izolasyonculuğa direnmek’
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, geçtiğimiz yılın Ekim ayında, Pakistanlı bir genç tarafından gerçekleştirilen paralı saldırının ardından yaptığı bir konuşmada, Fransa'nın ‘paralel bir sistem kurmaya’ ve ‘cumhuriyeti reddetmeye’ çalışan ‘İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele etmesi’ gerektiğini söyledi. Bu radikal İslamcı eğilimde, cumhuriyetin kanunlarını aşmak, farklı değerlere dayalı paralel bir sistem kurmak ve farklı bir toplum düzeni geliştirmek için sistematik bir yapının yerini alma kararlılığının olduğunu belirten Macron, “İslam, bugün tüm dünyada kriz içinde olan bir dindir” dedi. Macron bu sözleri hem yurt içinden hem de yurtdışından tepki aldı.
Fransa’da 21 Nisan gecesi aralarında 20 emekli generalin (daha sonra destekleyenlerle bu sayı 23 oldu) bulunduğu bin kadar muvazzaf asker tarafından imzalanan bir bildiri yayımlandı. Aşırı sağcı haftalık Valeurs Actuelles dergisinde yayınlanan bildiri, ‘Yöneticilerimizin onurunu geri kazanmak için’ başlığını taşıyordu. Önce 20 emekli general tarafından yazılmaya başlanan bildiri daha sonra 18 bin muvazzaf askerin desteğini aldı. Bazı kaynaklar, bildirinin 1961 yılında Cezayir'in bağımsızlığına karşı çıkan generallerin Charles de Gaulle'e karşı darbe girişiminin 60’ıncı yıl dönümünde yayınlanmasına dikkat çektiler. Askeri darbe olasılığına işaret eden generaller, ‘kültürel değerlerin ve halkın’ korunması gerektiği durumlarda müdahale etmeye hazır olduklarını belirttiler. Aynı zamanda, ‘ulusu korumak isteyen’ tüm siyasi yönelimlere destek verdiklerini de teyit ettiler. Durumun böyle devam etmesi halinde iç savaş çıkabileceği uyarısında bulunan generaller bildiride, ‘Fransa'nın dağılmasından’ ve ‘banliyölerin İslamcılara teslim edilmesinden’, polisin Sarı Yelekliler'e karşı şiddet kullanmasına işaret edilerek ‘cumhuriyetçi değerlerin gerilemesinden’ ve ‘milliyetçi ruhun ötekileştirilmesinden’ bahsettiler.

Generaller cumhurbaşkanlığı seçimlerine kapıyı araladılar
Generaller Bildirisi’nin arka planıyla ilgili bazı bilgiler bildiriyi, Mayıs 2022'de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilişkilendiriliyor. Bu teori, cumhurbaşkanlığı adayı aşırı sağcı lider Marine Le Pen’in bildiriyi desteklemekte acele etmesiyle daha da güçlendi. Le Pen bildiriyi yayınlayan Valeurs Actuelles dergisine yaptığı açıklamada askerleri ‘Macron'dan kurtulmak’ için birlikte çalışmaya çağırdı. Le Pen’in açıklamasına tepki gösteren radikal sol lider Jean Luc Melenchon (Fas kökenli cumhurbaşkanı adayı), bildiriyi eleştirirken, bunu, Fransa ve ilkelerinin Macron döneminde karşı karşıya kaldığı tehditlerden biri olarak niteledi. Öte yandan Valeurs Actuelles dergisinin eski Genelkurmay Başkanı Philippe de Villiers tarafından kaleme alınan ‘İsyan çağrısı yapıyorum’ başlıklı bir köşe yazısını yayınlaması da dikkat çekti. Bazı kaynaklar, Pierre de Villiers'in kardeşinin önümüzdeki yıl yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olabileceğini öne sürdüler.

Askeri darbe
Cumhurbaşkanı Macron göreve, General Pierre de Villiers'in, savunma bütçesini azaltmak isteyen Macron'a karşı çıkması ve istifasını sunmasıyla ‘askeri bir isyan’ gibi görünen olayla başlamıştı. Pierre de Villiers istifa açıklamasında, “Mevcut koşullarda, bugün ve gelecekte Fransa ve vatandaşlarının korunması ve ülkemizin amaçları için gerekli olduğuna inandığım ordu modelinin istikrarını sağlayabilmek için bir pozisyonda olamayacağıma karar verdim” ifadelerini kullanmıştı.
Öte yandan bildiriyi kınayan açıklamalar yapıldı. Bunlardan biri Fransa Savunma Bakanı Florence Parly’nin Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamaydı. Parly tweetinde, ‘bildiriyi yazıp imzalayanların, Fransız ordusunu asla temsil etmeyen bir grup emekli general olduğunu ve sadece kendilerini temsil ettiklerini’ belirtti.
Ayrıca Fransız ordusunun ilkelerinin Fransa'ya karşı tarafsızlık ve sadakat ve tüm Fransızların korunmasına dayandığını vurgulayan Bakan Parly, Marine Le Pen'in bildiriyi imzalayan generalleri saflarına katılmaya davet etmesine tepki göstererek şunları dile getirdi:
“Le Pen’in açıklamaları, ordu kurumunu ciddi şekilde yanlış anladığını gösteriyor. Bu, ordunun lideri olmak isteyen biri için oldukça endişe verici. Le Pen’in önerdiği ordunun siyasallaşması, Fransa’yı zayıflatır. Ordu, seçim kampanyası için değil, Fransa’yı savunmak ve Fransız halkını korumak için var.”
Fransız ordusunun seçimlerde oy kullanma hakkına sahip olması ve son zamanlarda ordunun özellikle jandarma güçlerinin, yani oylarının yüzde 70’ini Le Pen'e veren kırsal kesimdeki askeri polisin aşırı sağa yaklaşması dikkat çekiyor. Fransız ordusuna yakın kaynaklar, The Independent Arabia'ya yaptıkları açıklamada, emekli askerlerin iç savaşın beş yıl sonra çıkacağına inandıklarını ve muvazzaf askerlerin ise 10 yıl sonra patlak vereceğini düşündüklerini söylediler.
Bu arada bildiriye destek veren aktif görevdeki 18 general, haklarında soruşturma başlatılması amacıyla Yüksek Askeri Şura'ya sevk edildiler.
Bu gelişmeler gözlemcileri, özgürlükler ülkesi Fransa’yı radikal İslamcı eğilim tarafından kuşatılmış bu duruma kimin ve neyin getirdiğine dair sorularla karşı karşıya bıraktı. Bunlara bir de Fransız yetkililer ülkedeki radikal İslamcı eğilimi olan göçmenlere karşı neden henüz katı önlemler almadı? Ya darbe girişimi başarılı olursa? Fransa’nın sivil otoritesi askeri bir sisteme mi dönüşüyor? Laik bir devlet olan Fransa, ibadethanelerin kurulmasına neden izin veriyor? gibi sorular ekleniyor.


Thierry Miguel: “Fransa, İslamcı terör tehdidiyle karşı karşıya olan tek ülke değil” (Fotoğraf: Thierry Miguel’in kişisel internet sitesi)

Eski Adli Polis Genel Müdürlüğü (DCPJ) Direktörü, Fransız Sosyalist Partisi üyesi, yazar ve politikacı Thierry Miguel, The Independent Arabia'ya konuştu.

Fransa, tarihi olarak bir özgürlük kültürünün güçlenmesine katkıda bulunmuştur
“Fransa, İslamcı terör tehdidiyle karşı karşıya olan tek ülke değil. Pek çok Avrupa ve Mağrip ülkesi aynı tehditle karşı karşıya kaldı ve halen de kalmaya devam ediyor. Buna Cezayir’de Silahlı İslami Grup- GIA'nın yaptığı katliamları örnek verebiliriz. Fransa tarihi olarak, özellikle ifade ve bu tür radikal yaklaşımların dayattığına aykırı bir yaşam biçimi açısından özgürlük kültürünün güçlendirilmesine katkıda bulunmuştur.”
Yaşananların kuşatma olmadığını, çünkü tehdidin içeriden geldiğini söyleyen Miguel, bunun daha fazla saldırı planlanmasını zorlaştırdığını, ancak eğer bir kuşatma varsa, bu, terörizmi yücelten ve içlerinden gelen şiddetin meşrulaştırmaya çalışan insanların seslerini yükselttikleri platformların çoğalması nedeniyle uluslararası ve dijital bir kuşatma olduğunu söyledi.

Kimlik krizi
Fransa’nın çeşitli alanlardaki tartışmaların artmasıyla bir kimlik krizi yaşıyor olabileceğini ifade eden Miguel, “Bu da sözlü şiddete ve bağlam dışı konuşmaya, dolayısıyla öğretmen Samuel Patti'nin korkunç bir şekilde öldürülmesine izin verdi” şeklinde konuştu. Fransa bu konuda bir istisna olmasa da, Cezayir ile ortak hafıza dosyası, özellikle sömürge tarihi meselesi gündeme geldi.
Fransa’nın radikal İslamcı göçmenlere karşı katı önlemler almadığını düşünen Miguel, “Çünkü terörizmin tarihi, sadece yasalarla değil, özellikle istihbarat kurumları başta olmak üzere terörle mücadelede uzmanlaşmış kurumlar kurulması açısından daha kapsamlı politikalarla ortadan kaldırılabileceğini göstermektedir. Fransa yasası, saldırıları engellemesini veya terörist hücreleri dağıtmasını sağlayan güçlerle kendisini silahlandırarak sürekli olarak gelişme kaydediyor. Bu mücadele için yetkili makamlar güçlendirilirken cumhuriyetçi ilkelerin hatırlatılması açısından kısa ve uzun vadeli önlemler arasında bir denge kurulmalı. Ancak Afganistan'daki bir suikast saldırısı, esasında ABD’deki bir terör saldırısının habercisi olabileceğinden, bu denge ancak küresel bağlamda kurulabilir. Fransa tek başına küresel bir sorun olan İslamcı terörle mücadele edemez” dedi.

Fransız ordusu cumhuriyetçi değerlere bağlıdır
Miguel, darbe teşebbüsü başarılı olması halinde Fransa’daki sivil otoritenin askeri bir rejime dönüşüp dönüşmeyeceği sorusuna verdiği yanıtta, “Fransa'nın tarihine baktığımızda ülkenin darbe girişiminden çok uzakta olduğunu görebiliriz. Bu ilk darbe teşebbüsü değil, General Ernest Boulanger olayını ve yakın tarihte emekli generaller tarafından düzenlenen 1961 Cezayir darbe girişimini hatırlayabiliriz. General Charles de Gaulle'ün dediği gibi Fransız ordusu, çoğunlukta, diğer kurumlarda olduğu gibi, özellikle cumhuriyetçi değerlere, hukukun gücüne ve kurumsal çalışmaya bağlıdır” ifadelerini kullandı.
Miguel sözlerini şöyle sürdürdü:
“Fransızlar, güvenlik ihtiyacı ile bireysel özgürlüklere saygı arasında bir denge kurulmaya çalışılan şüpheli bir demokrasi sürecinden geçiyorlar. Önde gelen solcu isim Pierre Mendes France'ın bize hatırlattığı gibi, inançların gücünden şüphe eden insanlar olmaktan yorulmalıyız. Fransızlar insani değerler tehdit altında olduğunda nasıl birleşeceklerini her zaman bilirler.”
Washington'daki ABD Kongre Binası Baskı’nda yaşananlara değinen Miguel, “Donald Trump yenildiğinde patlak veren bu olaylar, demokrasinin beşiğinde dahi aşırı sağcıların ve ırkçıların yükselişe geçebildiklerini gösterdi. Bu gerçek bir tehlikedir. Fransa'ya gelince, birçok denge aracı var. Demokrasi fikri herkesin zihinlerine sağlam bir şekilde işledi. Cumhuriyet uyanışının olması kaçınılmazdır. Ancak emekli asker tarafından yayınlanan bildiri küçümsenmemeli ve mevcut şüpheli atmosferden ötürü dikkate alınmalıdır” yorumunda bulundu.
İbadethanelerin inşa edilmesine izin vermek, finansman kaynaklarının göz ardı edildiği anlamına gelmez.
İbadethanelerin kurulması konusunda ise Miguel şunları söyledi:
“Kilisenin devlet işlerinden uzaklaşmasının temelini oluşturan 1905 kanunu, ibadethanelerin devlet tarafından finanse edilmemesi ile birlikte bireyin inancı veya inançsızlığı konusunda mutlak özgürlüğünün güvence altına alınması arasında bir denge kurulmasını öngörüyor. Bu kanun, dinlerle çatışmayan, ancak herkesin kendi inancına göre yaşamasına izin veren laikliğin temelini oluşturuyor. Laik bir devlet ibadethanelerin inşasına karşı çıkamaz. Çünkü böyle bir durum, inançlara engel olacak ateizmi teşvik edecektir. Tarih, kiliselerin, tapınakların veya camilerin yıkılmasının yalnızca nefreti körüklediğini birçok kez göstermiştir. Devlet, hiçbir bireyin özel hayatına müdahale etmemeli, daha çok ulusun bir arada yaşamasını ve birliğini sağlamalıdır. Ancak ibadethanelerin inşa edilmesine izin vermek, finansman kaynaklarını görmezden gelmek ve bazı ülkelerin veya aşırılık yanlısı dini grupların Fransız siyasi yaşamını etkileme veya ulusal birliğini bozma konusundaki siyasi iradelerini sorgulamamak anlamına gelmez.”



Pezeşkiyan: İran’ın teslim olmayacak... Tahran ABD’nin yanıtını değerlendiriyor

Pezeşkiyan: İran’ın teslim olmayacak... Tahran ABD’nin yanıtını değerlendiriyor
TT

Pezeşkiyan: İran’ın teslim olmayacak... Tahran ABD’nin yanıtını değerlendiriyor

Pezeşkiyan: İran’ın teslim olmayacak... Tahran ABD’nin yanıtını değerlendiriyor

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, çarşamba günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun yıllık toplantısında yaptığı konuşmada, Tahran’ın ABD ile savaşta teslim olmayacağını söyledi. Pezeşkiyan, çatışmayı sona erdirmeye yönelik girişimlerde diplomasiye inandıklarını belirtti. ABD heyeti ise Pezeşkiyan’ın konuşmasına başlamasıyla birlikte salondan ayrıldı.

Pezeşkiyan, “Herkes Hürmüz Boğazı’ndan yararlanırken bizim bu boğaz üzerinden deniz ulaşımına erişimimizden mahrum bırakılmamızı kabul edemeyiz” dedi. İran Cumhurbaşkanı, ABD Başkanı Donald Trump’ın “yaptırımlar ve artan baskılar karşısında İran halkının direnişinin güçleneceğini bilmesi gerektiğini” belirterek “Başımızı asla öne eğmeyecek, diz çökmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Öte yandan üst düzey bir İranlı yetkili, Reuters’a yaptığı açıklamada Tahran’ın çatışmaların sona erdirilmesi yönündeki önerisine ABD tarafından verilen yanıtı değerlendirdiğini söyledi. Yetkili, dün ABD ile gerçekleştirilen dolaylı görüşmelerde Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve ABD’nin uyguladığı deniz ablukasının kaldırılmasının ele alındığını belirtti.

İranlı yetkili, çatışmaların kalıcı olarak sona erdirilmesi ve ABD’nin deniz ablukasının kaldırılmasının “İran’ın başlıca öncelikleri arasında” olduğunu vurguladı. Yetkili, “İran ve ABD’nin tutumları arasında hâlâ çok sayıda anlaşmazlık bulunuyor ancak diplomatik süreç devam ediyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise çarşamba günü yaptığı açıklamada İran’la bir anlaşmaya varılmasının bir süre boyunca yoğun çaba gerektireceğini söyledi. Rubio, Trump’ın askeri seçeneklerinin de bulunduğunu ifade etti.

İran parlamentosundan bir milletvekili de daha önce yaptığı açıklamada, Pezeşkiyan’ın New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu görüşmeleri kapsamında Trump ile bir araya geleceğine inandığını söylemişti.


İran, protestocular ve sporcular üzerindeki baskısını artırıyor

 Washington’daki Lincoln Anıtı yakınlarında, İran’da insan hakları ve kadın eşitliğini desteklemek amacıyla düzenlenen bir mitinge katılan kişiler, 19 Eylül 2026 (AFP)
Washington’daki Lincoln Anıtı yakınlarında, İran’da insan hakları ve kadın eşitliğini desteklemek amacıyla düzenlenen bir mitinge katılan kişiler, 19 Eylül 2026 (AFP)
TT

İran, protestocular ve sporcular üzerindeki baskısını artırıyor

 Washington’daki Lincoln Anıtı yakınlarında, İran’da insan hakları ve kadın eşitliğini desteklemek amacıyla düzenlenen bir mitinge katılan kişiler, 19 Eylül 2026 (AFP)
Washington’daki Lincoln Anıtı yakınlarında, İran’da insan hakları ve kadın eşitliğini desteklemek amacıyla düzenlenen bir mitinge katılan kişiler, 19 Eylül 2026 (AFP)

İranlı yetkililer, Mahsa Amini’nin ölümünün yıldönümüyle eş zamanlı olarak iç güvenlik önlemlerini artırdı ve çeşitli protesto eylemlerine yönelik müdahalelerini sertleştirdi. Bu kapsamda, Kürt kentlerinde düzenlenen geniş çaplı greve katılan esnaf ve tüccarların gözaltına alınıp ifadeye çağrılmasından, Tahran’da kadınların başörtüsü olmadan katıldığı bir koşu yarışmasının organizatörleri hakkında adli işlem başlatılmasına kadar bir dizi karar yürürlüğe konuldu.

Kürt kentlerindeki güvenlik önlemleri, Kürdistan eyaletindeki siyasi güçler koalisyonunun çağrısıyla 16 Eylül’de gerçekleştirilen ve Kürt nüfusun yoğun olduğu onlarca şehirde esnaf ile tüccarların katıldığı geniş çaplı grevin ardından yoğunlaştı.

22 yaşındaki İranlı Mahsa Amini, 13 Eylül 2022 tarihinde Tahran’da kadınlara yönelik giyim kurallarını denetlemekle görevli polis birimi tarafından gözaltına alınmıştı. Polis gözetimindeyken komaya giren Amini’nin 16 Eylül 2022’de yaşamını yitirdiği açıklanmış, ölümünün ardından ülke genelinde hükümet karşıtı protestolar patlak vermişti.

vfhyjuı
Mahsa Amini’nin ölümünün ardından başlayan protestoların dördüncü yıldönümünde Tahran sokaklarında yürüyen İranlı gençler... 16 Eylül 2026 (EPA)

İran Kürdistanı İnsan Hakları Ağı tarafından bugün yapılan açıklamada, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) İstihbarat Teşkilatı ve İstihbarat Bakanlığı da dâhil olmak üzere güvenlik birimlerinin grevin ardından esnaf ve tüccarlara yönelik geniş çaplı baskı uyguladığı belirtildi. Açıklamada, bu önlemler kapsamında ifadeye çağırma, gözaltı, gelecekteki grevlere katılınmayacağına dair yazılı taahhütname imzalatma ve bazı ticari işletmelerin yargı kararıyla mühürlenmesi gibi adımların atıldığı ifade edildi.

Çağrılar ve taahhütler

Açıklamaya göre söz konusu baskıların Kamyaran ve Senendec kentlerinde yoğunlaştığı, Kamyaran’da en az altı esnafın, Senendec’de ise en az dört tüccarın gözaltına alındığı, diğer bazı kişilerin ise tehdit altında taahhütname imzalamaya zorlandığı bildirildi.

Ağ tarafından aktarılan bilgilere göre Kamyaranlı bir esnaf, DMO İstihbarat Teşkilatı’nın 16 Eylül akşamı greve katılan çok sayıda esnafı ifadeye çağırdığını ve saatler içinde gelmemeleri halinde dükkânlarının mühürleneceği yönünde tehditte bulunduğunu belirtti.

Aynı kaynağa göre, aynı gece istihbarat merkezine giden tüccarlar haklarında adli süreç başlatılacağı yönünde tehdit edildi. Karara diğerlerinin önünde itiraz eden yaşlı bir dükkân sahibinin ise darp edilip hakarete uğradığı öne sürüldü.

Aktarılan ifadelere göre çağrılan esnafa, gelecekteki grevlere katılmayacaklarına dair yazılı taahhütname imzalatıldı.

dfrgthy
 İran’ın başkenti Tahran’da, Mahsa Amini’nin ölümünün ardından yaşanan protestoların dördüncü yıldönümünde iki İranlı kadın bir kafenin önünde bekliyor, 16 Eylül 2026. (EPA)

Ağ, güvenlik önlemlerinin sürdüğü Kamyaran’da İstihbarat Bakanlığı güçlerinin en az altı esnafı gözaltına aldığını duyurdu. Gözaltına alınanlardan ikisinin 19 Eylül’de serbest bırakıldığı, dört kişinin ise tutukluluğunun devam ettiği bildirildi. Aileleri, bu kişilerin durumları ve tutulduğu yerler hakkında net bir bilgi bulunmadığını ifade etti.

Senendec’de ise en az dört tüccarın İstihbarat Bakanlığı güçlerince gözaltına alındığı, çok sayıda esnafın da zabıta amirliğine çağrılarak taahhütname imzalamaya zorlandığı aktarıldı.

Yayımlanan görüntüler ve raporlar, grev nedeniyle Senendec pazarının bir bölümünün kapandığını ve kentte yoğun güvenlik önlemlerinin alındığını gösteriyor.

Grev öncesi tehditler

Güvenlik birimlerinin baskılarının yalnızca grev sonrasıyla sınırlı kalmadığı belirtildi. Grevden bir gün önce, 15 Eylül’de güvenlik organlarıyla bağlantılı internet siteleri ve Telegram kanallarında yayımlanan bildiride, esnaf ve meslek odaları grev çağrılarına katılmamaları yönünde uyarıldı.

Uyarıda, eyleme katılan dükkânların altı aya kadar kapatılacağı ve sahipleri hakkında adli işlem başlatılacağı tehdidine yer verildi.

Öte yandan Hana İnsan Hakları Örgütü, Saggız Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Kamusal Alanları Denetim Amirliği’nin grevin ardından kentteki çok sayıda ticari işletmeyi mühürlediğini duyurdu.

Örgüt tarafından paylaşılan fotoğraflarda, kapatılan dükkânların üzerine ‘mesleki mevzuat kurallarına uyulmadığı’ gerekçesiyle faaliyetlerin ikinci bir duyuruya kadar durdurulduğunu belirten belgelerin asıldığı görüldü.

Mevcut bilgilere göre, kapatma kararlarına dayanak gösterilen somut ihlalin ne olduğu, mühürlenen toplam dükkân sayısı, tedbirlerin ne kadar süreceği veya iş yeri sahiplerinin karara itiraz mekanizmaları netlik kazanmadı.

Hana İnsan Hakları Örgütü ayrıca, Kürt kentlerindeki grevlerin haberleştirilmesinin ardından İran’da bulunan bazı örgüt üyelerinin ailelerinin güvenlik birimlerince ifadeye çağrıldığını, yakınlarının insan hakları faaliyetleri nedeniyle tehdit ve baskıya maruz kaldığını bildirdi. Örgüt, bu uygulamaların insan hakları savunucularının çalışmalarını engellemeyi hedeflediğini kaydetti.

Mahsa Amini’nin mezarına erişimin engellenmesi

Grev, Mahsa Amini’nin memleketi Saggız başta olmak üzere pek çok Kürt kentinde konuşlandırılan yoğun güvenlik güçlerinin gölgesinde gerçekleşti.

Haber raporlarına göre güvenlik güçleri, Amini’nin mezarının bulunduğu Aichi Mezarlığı’na çıkan yolları kapatarak ailesinin ve yurttaşların ölüm yıldönümünde mezarlığa erişimini engelledi.

Raporlarda ayrıca, DMO’nun Saggız’daki Çerağ Veys Barajı’nın sularını tahliye ederek mezarlığa çıkan tali yolların kapanmasına yol açtığı aktarıldı. Kaynaklar, mezara erişimi zorlaştırmak amacıyla bu uygulamaya Amini’nin ölüm yıldönümlerinde üst üste üçüncü yılda da başvurulduğunu bildirdi.

Kürdistan eyaletindeki siyasi güçler koalisyonunun çağrısıyla düzenlenen grev, Kürt nüfusun yoğun olduğu onlarca kenti kapsadı. İş yerleri ve pazarların kepenk indirdiği bu eylem, Amini’nin anısı ve ‘Kadın, Yaşam, Özgürlük’ hareketi doğrultusunda siyasi bir sembol ve protesto niteliği taşıdı.

Pazarlardan stadyumlara... Tahran Maratonu’nun organizatörlerinin peşinde

Kürdistan eyaletindeki bu önlemlerle eş zamanlı olarak İranlı yetkililer, Başkent Tahran’da düzenlenen bir spor etkinliğinin organizatörleri hakkında adli işlem başlattı. Söz konusu adli adım, kadınların zorunlu başörtüsü olmadan etkinliğe katılmasının geniş çaplı tartışmalara yol açmasının ardından geldi.

fvrgthyju
İran yargısı, Tahran Maratonu’nun organizatörlerinin peşinde (ISNA)

İran Yargı Erki Medya Merkezi tarafından yapılan açıklamada, Tahran Başsavcılığı’nın 10 kilometrelik Tahran Maratonu’nun yetkilileri ve organizatörleri hakkında ‘yasal ve şeri kurallara uyulmadığı’ gerekçesiyle suç duyurusunda bulunduğu bildirildi.

18 Eylül sabahı başkentin güneybatısında binlerce kadın ve erkeğin katılımıyla düzenlenen yarışta, kadınların zorunlu başörtüsü olmadan yer alması en çok dikkat çeken unsurlardan biri oldu.

DMO’ya bağlı Tasnim Haber Ajansı’na konuşan Tahran Eyaleti Gençlik ve Spor Genel Müdürü Habib Satude-Nejad, ‘kural ihlali yapan’ sporcular hakkında yasal ve disiplin süreçlerinin başlatılacağını belirtti.

Yarış izninin Eyalet Güvenlik Konseyi tarafından verildiğini ifade eden Satude-Nejad, katılımcıların etkinlik öncesinde ‘İslami kurallara uyacaklarına dair taahhütname’ imzaladıklarını aktardı. Satude-Nejad, organizasyon ekibi ile güvenlik görevlilerinin parkur boyunca görev yaptığını, gerekli durumlarda katılımcıları uyardığını ve hatta bazı kadınların yarışa katılmasının engellendiğini ekledi.

DMO’ya bağlı Fars Haber Ajansı’na konuşan Tahran Atletizm Heyeti Başkanı Gulamrıza Kerimi ise yarışın ‘gerekli tüm izinleri’ aldığını belirtti.

Etkinlik öncesinde katılımcılardan başörtüsü ve İslami kurallara uyulacağına dair yazılı taahhüt alındığını ve başörtüsü dağıtıldığını açıklayan Kerimi, başörtüsüz kadınların yer aldığı görsellerin olayın tamamını yansıtmadığını savundu.

Katılımcıların çoğunluğunun kurallara uyduğunu belirten Kerimi, bu tür görsellerin yayımlanması ve medyada işlenmesinin yarış etrafında tartışma yaratmayı amaçladığını öne sürdü.

Bir dizi itiraz

Tahran Maratonu konusunun münferit bir olay olmadığı belirtiliyor. Daha önce Kiş ve Şiraz maratonlarında kadınların zorunlu başörtüsü olmadan yer alması, aralarında Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın da bulunduğu İranlı güvenlik, siyaset ve din insanlarının tepkisine yol açmıştı.

Fars Haber Ajansı da geçmiş yıllarda Kiş Adası ve Şiraz kentindeki atletizm yarışmalarında organizasyon biçimi ve katılımcıların kıyafetleri nedeniyle yaşanan tartışmaları hatırlatarak Tahran Maratonu’nun düzenlenmesini eleştirdi.

Geçtiğimiz hafta ise Kirman’da düzenlenmesi planlanan Mahan Run yarı maratonu, eyaletteki dini ilimler merkezinin kadın ve erkeklerin yan yana koşmasına karşı çıkması üzerine iptal edilmişti.


İran savaşının ara seçimlerdeki ağırlığı

Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)
Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)
TT

İran savaşının ara seçimlerdeki ağırlığı

Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)
Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)

Velid Faris

Çoğu gözlemci, Trump yönetiminin 2025'ten beri İran'daki İslam rejimine karşı yürüttüğü savaşın, yaklaşan ara seçimler başta olmak üzere, ABD seçimleri üzerinde doğrudan bir etkisi olacağı konusunda hemfikir. Bu sonuçlara aylar önce ulaşıldı ve biz, en azından ocak sonu ve şubat başından beri bu gelişme konusunda uyarıda bulunan ilklerdendik.

Independent Arabia’nın bana sunduğu bu köşedeki yazılarımda ve Amerikan ve uluslararası televizyon kanallarındaki katılımlarımda vurguladığım gibi, Tahran'daki rejimin 2026 yazından önce devrilmemesinin, Kongre'nin kontrolü için yapılacak sonbahar seçimlerine yansımaları olacaktı. Başlangıçta, bu uyarıyı yalnızca birkaç Amerikan medya kuruluşu ciddiye aldı. Ancak birkaç ay sonra, muhafazakar televizyon kanalları ve Cumhuriyetçi yorumcular, Tahran rejiminin gerçekten de müzakereleri sabote etmek ve aynı zamanda Amerikan askeri gücüne karşı ayakta kalmak amacıyla Washington'a yanıtlarını geç iletmeyi planladığı fikrini benimsemeye başladılar.

İran’daki Ocak katliamlarının ardından, İran Devrim Muhafızları, kitlesel katliamların sonuçlarına dair değerlendirmeleri ile eş zamanlı olarak müzakereler seçeneğini gündeme getirmeyi hedefledi. Trump yönetimi zaten İran içindeki hedefleri vurmaya başlamış ve diplomatik görüşmeler için şartlar belirlemişti. Başlangıçta, İran Dini Lideri Ali Hamaney'in ve çok sayıda önde gelen askeri komutan ve yetkilinin öldürülmesi, Humeyni rejimi yöneticileri arasında bir anlaşmaya varılmadığı takdirde tüm liderliğin öldürülebileceğine dair bir korku dalgasına neden oldu.

Öte yandan, Devrim Muhafızları, bu durumda, on binlerce İranlı sivili öldürdükten sonra, İran genelinde konuşlandırılmış güvenlik aygıtının ve birimlerinin kaderinin halkın elinde olacağını ve birçoğunun misillemeyle karşı karşıya kalabileceğini biliyordu.

Humeyni elitleri, Amerikan tarafına taviz vermekten başka seçeneklerinin olmadığını anlamışlardı, ancak teslim olmayacaklardı. Esasında, bu strateji, bir teklif sunmak, bir anlaşma imzalamak, sonra onu reddetmek ve Hürmüz Boğazı ve nihayetinde Babu’l Mendeb gibi yeni çatışma cepheleri açmaktan ibaretti.

Gerçekten de plan işe yaradı. Yedi ay boyunca Amerika Birleşik Devletleri, rejimi zayıflatmak için askeri operasyonlar yürüttü, ancak aynı zamanda yüksek gerilim rejim güçleri için çok tehlikeli hale geldiğinde ateşkes teklif etmeye devam etti. Bu senaryo şubat ve eylül ayları arasında tekrarlandı. Askeri olarak, Amerika Birleşik Devletleri rejimin askeri makinesini zayıflatmayı başardı, ancak onu yok etmedi.

Gelgelelim Devrim Muhafızlarının elinde tuttuğu ve tutmaya devam ettiği koz, ara seçimlerdi. Strateji, rejimin seçimlere kadar iktidarda kalmasına izin vermeye, muhalefetin Kongre'nin iki kanadından birinde, yani Senato veya Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğu kazanmasına bahis oynamaya dayanıyordu.

Demokrat Parti ve sosyal demokrat akım tarafından temsil edilen muhalefetin her iki kanatta da çoğunluğu elde etmesi durumunda, Beyaz Saray'ın savaştan çekilmesi yönündeki yasal ve siyasi baskı muazzam olacaktır. Tahran'ın hesapları, yönetimin kampanyadan çekileceği veya en azından Obama yönetimi tarafından imzalanan İran nükleer anlaşmasına benzer bir anlaşmayı kabul edeceği sonucuna varıyor.

Tahran ve Washington arasındaki sekiz aylık çıkmaz, Başkan Trump'ın rejimin çöküşüne yol açacak bir “şok ve dehşet” stratejisi uygulamadığı sürece değişmeyecek akışkan bir gerçeklik yarattı.

Ancak Başkan, Birleşmiş Milletler'de kasım seçimlerinden sonra rejimle bir anlaşmaya varabileceğini açıkladı ve bu da mevcut durumun seçimlerden sonra da devam edebileceğine işaret ediyor.

Cumhuriyetçi kampanya, basitçe Washington şu anda seçmenlere net bir cevap vermeye hazır olmadığı için İran'ın kasım ayındaki seçmen tercihlerinin bir parçası olmaması gerektiği sonucuna varmış gibi görünüyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre askeri açıdan, Amerika Birleşik Devletleri İslam Cumhuriyeti aleyhine önemli kazanımlar elde etti, ancak siyasi olarak hâlâ gerçek bir diplomatik sonuç yok. Obama liderliğindeki muhalefet, Amerikan askeri gücünün rejimin silahlı kuvvetlerinden çok daha üstün olduğu doğru olsa da, kapsamlı, karşılıklı olarak kabul edilebilir ve imzalanmış bir planın yokluğunun bir belirsizlik durumunu yansıttığına inanıyor.

Peki, bu belirsizlik seçim sonuçları üzerinde etkili olabilir mi?

Öncelikle, bu bir başkanlık seçimi değil, yasama seçimi; bu nedenle dış politika sonuçta belirleyici faktör olmayabilirken, iç meseleler seçmenler için daha büyük önem taşımaya devam ediyor. Ancak, dış çatışmaların seçmenler üzerinde, özellikle Yahudi, Arap, Müslüman ve İranlı topluluklar gibi bazı topluluklar üzerinde belirli bir etkisi bulunuyor.

Muhalefetin Körfez ve Kızıldeniz'deki durumu sunma biçimi, seçmenleri etkileyecek önemli bir faktör olacaktır.

Ortadoğu'daki savaşlar ile en çok ilgilenen seçmen kitleleri az olsa bile, iki partiyi ayıran sandalye sayısı da sınırlıdır. Bu, bölgede sahadaki güç dengesine bağlı olarak, bazı seçmen kitlelerinin etkilenebileceği ve bu sandalyelerin iki parti arasındaki güç dengesini değiştirebileceği anlamına geliyor.

Herhangi bir senaryoda, soru işaretleri, bu gelişmelerin 2027'de ABD dış politikası üzerinde ne gibi bir etkisi olacağına bağlı olmayı sürdürüyor.

 Cumhuriyetçiler, yönetimin son dakikada geniş çaplı bir hamlede bulunması sayesinde çoğunluklarını korurlarsa, Başkan Trump görevde kalacaktır ve seçimden sonra İran konusunda bir karar vermek zorunda kalacaktır.

Demokratlar bir veya her iki kanadın kontrolünü ele geçirirse, bunun ABD dış politikası ve ulusal güvenliği üzerinde önemli bir etkisi olacaktır. Cumhuriyetçiler Kongre'nin her iki kanadından birinin kontrolünü kaybederse, İran rejiminin oynadığı bahis kazanmış olacaktır.

Başkan, muhalefet Temsilciler Meclisi'ni kontrol etse bile, yönetiminin bu sorunu çözmek için iki yıldan fazla zamanı olduğunu söyledi. 2019'dan bu yana değişen koşullar göz önüne alındığında, bu konu etrafında önemli bir tartışma var.

Buradaki argüman şuna dayanıyor; Trump iktidara geldiğinde ABD bürokrasisinin büyük bir bölümü Obama yönetimiyle bağlantılı muhalefet tarafından kontrol ediliyordu. Ancak bugün Trump, prensip olarak, kilit kurum ve kuruluşların başkanlarının atanmasını güvence altına aldı. Sonuç olarak, Demokratların çoğunlukta olduğu bir Temsilciler Meclisi veya Senato'nun herhangi bir eylemi, başkanın dış politikası üzerinde aynı etkiye sahip olmayabilir.

ABD'nin 2025'ten bu yana İran'a yönelik politikası ve yönetimin rejime karşı yürüttüğü iki savaşın kasım ayındaki seçmen kararlarını nasıl etkileyeceği konusundaki tartışma ise üç ana nokta etrafında dönecektir.

Birincisi, ABD ile rejim arasındaki gerçek savaştır; bu savaş nasıl yürütüldü, kim galip geldi ve gelecekte neler olacak.

İkinci nokta, diplomatik girişim ve nihayetinde kimin üstünlük sağladığıyla ilgilidir.

Üçüncü ve son nokta, seçimden sonra rejimle olan ilişkinin geleceğiyle ilgilidir; bu konuda hangi seçenekler mevcut?

Ancak bu sonbaharda en acil soru, Cumhuriyetçilerin Kongre'nin iki kanadından birini kaybetmesi durumunda muhalefetin senaryosu ile ilgili olacaktır. Muhalefet kazanırsa ne yapacak? Ve bir iç siyasi zafer elde etmeden Trump yönetimini savaşı sona erdirmeye nasıl zorlayacak?

Bazı analistler, Demokratların yönetimi savaştan çekilmeye zorlamak için ellerindeki her aracı kullanacaklarını düşünüyor. Diğer bir grup analist ise muhalefetin rejimle müzakerelere katılmayı ve yeni bir İran nükleer anlaşmasının yönetimine dahil olmayı talep edeceğini öne sürüyor.

Ancak sonuç aynı kalmaya devam ediyor; Cumhuriyetçiler Kongre'nin kontrolünü elinde tutarsa, başkana önemli ölçüde siyasi hareket alanı tanıyacaklar ve bu, İran rejimi için zor bir dönem olacaktır. Demokratlar Capitol Hill'de kazanırsa, Trump yönetimi politikalarını şiddetle savunacak, ancak Demokratlar arasında daha pragmatik olanlar dış politikada denetimi üstlenmedikçe önemli bir ilerleme kaydedemeyecektir.