ABD’nin aşı patentlerine yönelik tutumunu değiştirmesinin ardından neler olacak?

ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai
ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai
TT

ABD’nin aşı patentlerine yönelik tutumunu değiştirmesinin ardından neler olacak?

ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai
ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai

ABD yönetiminin Çarşamba akşamı, Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) yöneltilmiş olan yeni tip koronavirüse (Kovid-19) karşı geliştirilen aşıların patentlerinin askıya alınma teklifini destekleme kararını açıklamasından ardından, zengin ülkeler kendilerini sorularla dolu olan, cevaplar aradıkları yeni bir müzakere sahnesi karşında buldu. Almanya’nın ABD’nin teklifinin sorununu çözmeyeceğini aksine daha da kötü bir hale getireceğini belirterek teklifi reddetmesinin ardından Avrupa safında ilk bölünmeler ortaya çıkmaya başladı ve sonrasında Fransa’da Almanya’yı takip etti. Diğer yandan İtalya, İspanya, Belçika ve Yunanistan söz konusu teklifi desteklerini dile getirdiler. Bu durum Avrupa Komisyonu’nu salgın karşısında birleşme çabaları konusunda zor bir durumda bıraktı.
ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai tarafından yapılan açıklamada, DTÖ’deki ortak karar verme mekanizmasının niteliği dikkate alındığında, müzakerelerin biraz zaman alacağını kabul ediyor olsa da, Washington’ın bu konudaki adımının, önceki tutumunun tam zıt olduğu, modern tarihin en kötü sağlık krizine son vermek için küresel stratejide köklü bir değişiklik yapılması ve istisnai önlemler alınmasını gerektirdiğine dair kesin bir kanaati yansıttığı belirtiliyor.
Ancak bu önlemler tam olarak neler? Bundan kaynaklanacak sonuçlar neler? ABD’nin pozisyonundaki bu köklü değişikliğin nedenleri neler? Nihai anlaşmaya varmak için öngörülen bir zaman çizelgesi var mı? Gelişmekte olan ülkelerin daha fazla aşı üretmek için imkanları neler? İlaç firmaları patentlerinden feragat etmek için tazminat alacaklar mı?
ABD, Hindistan ve Güney Afrika’nın Kovid-19 teşhisi ve tedavisinde kullanılan aşıları, ilaçları ve sağlık malzemelerinin patentlerinin askıya alınması için Ekim ayında DTÖ’ye sunduğu teklifi kabul etme sözü verdi. Teklif, yüzden fazla ülkenin desteğini alsa da büyük ilaç şirketlerinin bulunduğu Avrupa Birliği (AB), İsviçre ve Japonya teklifi sert bir şekilde reddetti. Ayrıca ABD yönetimi tarafından açıklanan girişim yalnızca aşıların patentlerinin askıya alınması ile sınırlı tutuldu.
Aşılama kampanyalarının geçen yılın sonlarında başlatılmasından bugüne kadar ilaç firmaları ile hükümetler arasında imzalanan milyarlarca dolarlık anlaşmaların, dünyanın bu kriz ile mücadelede ihtiyaç duyduğu yeterli üretim kapasitesini sağlamadığı ortaya çıktı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre şimdiye kadar dağıtılan dozlar bir milyar dozun biraz üzerindeyken, bu yıl sonuna kadar uygulanan doz miktarının 12 milyara ulaşması gerekiyor. Bu durum, dünyanın ihtiyaç duyduğu aşıları daha fazla ülke ve firma tarafından üretilmesinde ana engel olan patentlere dikkati çekti.
DTÖ Genel Konseyi bu hafta Cenevre’de bir araya geldi ancak diplomatik bir kaynağa göre, Hindistan ve Güney Afrika Pazartesi günü Washington’ın çabasıyla, patentlerin askıya alınmasına yönelik gözden geçirilen teklifin DTÖ’ye sunumunu bu ay sonuna erteleme kararı aldı. Söz konusu karar gelecek ayın başında, yani girişimin daha fazla destek almasının beklendiği, WHO yıllık toplantısında ve ardından Fikri Mülkiyet Sözleşmeleri Konseyi’nde konunun görüşülmesi için alındı.
Almanya, Fransa ve İsviçre gibi Avrupa ülkeleri tarafından son zamanlarda bu konuya ilişkin açıklanan tutumlara rağmen Şarku’l Avsat’a konuşan WHO ve DTÖ’den iki uzman, ilaç firmaları tarafından her an bir atılım olmasını ve zorunda kalmadan önce, patentleri gönüllü olarak askıya almalarının mümkün olduğunu belirtiyorlar. Uzmanlar, patentlerin askıya alınması kararının, başka şart ve durumlarda buna dayandırılabilecek hukuki yorumların yanı sıra böyle bir kararın itibarları üzerindeki etkisi nedeniyle gelecekte ilaç firmalarının menfaatlerini tehdit eden bir örnek teşkil edeceğini düşünüyor.
ABD’li Pfizer ve Alman BioNTech firmaları Perşembe günü, dünya genelinde aşı üretimini veya tedarikini aksatmadıkları için aşı patentlerini askıya alma önerisini reddettiklerini belirttiler. BioNTech AFP’ye yaptığı açıklamada ABD’nin aşı patentlerini iptal etme çağrısını dolaylı yoldan reddederek “Patentler, aşımızın üretimini veya bulunabilirliğini engelleyen bir faktör değildir. Patenlerin askıya alınması kısa ve orta vadede küresel aşı üretimini ve arzını artırmayacak” ifadelerini kullandı. Mainz merkezli Alman şirketi yaptığı açıklamada üretim ve dağıtımdaki engellerin, üretim tesisleri kurmaktan ve hammadde kaynaklarını temin etmekten çalışanları nitelikli hale getirmeye kadar uzandığına dikkati çekti.
ABD’li Pfizer CEO’su Albert Burla, ABD yönetimi tarafından desteklenen, aşıların patentleri iptal etme önerisine karşı olduğunu ve bunun yerine mevcut tesislerdeki üretimin arttırılması gerektiğini söyledi. Pfizer AFP’ye yaptığı açıklamada, şirketinin ABD’nin patentlerden feragat etme çağrısını ‘asla desteklemediğini’ belirtti.
Patentler hamillerine, ilaç sektöründe ilacın tescil edilmesinin ardından belirli bir süre -genellikle 20 yıl- imal etmek için özel haklar sağlıyor. Ancak Fikri Mülkiyet Anlaşmaları hükümlerinde görülen patentlerin askıya alınması ise bu özel hakları ortadan kaldırıyor ve dünyadaki herhangi bir firmanın yaptırımlara maruz kalmadan aşı üretmesini sağlıyor.
Patentlerin askıya alınması girişimini destekleyenler, bu adımın gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaç duydukları aşıları üretmelerine olanak sağlayacağını ve gelecekteki üretim imkanlarını geliştireceğini söylüyorlar. Büyük ilaç firmaları ise, gelişmekte olan ülkelerdeki hükümetler ve diğer şirketlerle imzalanan anlaşmaların ardından küresel üretim kapasitesinin maksimum sınırlarına yaklaştığını vurguluyor. Bununla birlikte, WHO uzmanları gelişmekte olan ülkelerdeki üretim kapasitelerine yönelik belgelenmiş bilgilerin şu anda bulunmadığını, ilk adım olarak bu imkanların tespit edilmesi ve gerekli teknoloji ve tecrübelerin aktarılmasına bir an önce başlanması sonrasında patent sahibi firmalar ile imzalanan satış anlaşmalarına benzer tedarik anlaşmaları imzalanması gerektiğini söyledi.
DTÖ anlaşmalarında patentlerin askıya alınmasına ilişkin belirtilen hükümler gönüllü olarak feragat edilmediği sürece, patent sahiplerine maddi tazminat ödenmesini gerektiriyor. DTÖ’deki müzakerelerin genellikle karmaşık olduğu biliniyor ancak fikri mülkiyet haklarının görüşmesi içlerinden en karmaşık olanını temsil ediyor ve genellikle beklemede bırakılan tüm detayların tanımlanmasını gerektiren ve nadiren ulaşılabilen siyasi bir fikir birliğini gerektiriyor. Bu duruma benzeyen tek örnek, 20 yıl önce Hindistan gibi bazı ülkelerin antiviraller üretmesine ve bunları yalnızca en az gelişmiş ülkelere ihraç etmesine izin verilmesi ile gerçekleşmişti.
WHO yetkilileri, ABD ile yeni bir işbirliği döneminin habercisi olarak tanımladıkları bu girişime yönelik şaşkınlıklarını saklamıyorlar. Ancak aynı zamanda bu yolun henüz başlangıçta olduğunu ve kolay olmayacağını belirtiyorlar. Zira aşı üretim süreci, özellikle de Pfizer ve Moderna gibi mesajcı RNA teknolojisine dayalı aşıların üretim süreci oldukça karmaşık bir süreçten oluşuyor. Uzmanlar bilgi ve teknoloji aktarımlarının birkaç aya ihtiyaç duyulacağını söylüyorlar. Bunun yanı sıra, söz konusu büyük ilaç firmaları, üretim süreçlerinde birden fazla zorluk yaşadı, bu zorlukların gelişmekte olan ülkelerdeki ilaç firmalarında daha sık görülmesi de oldukça mümkün.
Diğer yandan, WHO uzmanları, şu anda en önemli olan şey, müzakerelerin en kısa sürede tamamlanması, gelişmekte olan ülkelere yönelik teknoloji transferlerinin gerçekleştirilmesi ve üretim kapasiteleri için destek sağlanması gibi operasyonel konular üzerinde anlaşmaya varılması olduğunu belirttiler. Uzmanlara göre, Hindistan ve Güney Afrika’nın önerisi geçen Ekim ayında onaylanmış olsaydı, bugün dünya maksimum seviyede aşı üretiyor olacaktı.



Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!
TT

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump, Beyaz Saray'da valiler için akşam yemeği düzenlemeden kısa süre önce Grönland'a hastane gemisi göndereceğini duyurdu (Reuters)

Ancak adanın neden böyle bir gemiye ihtiyaç duyduğu, Trump'ın hangi gemiyi ne zaman göndereceği belirsiz.

Başkan, duyurusunu cumartesi akşamı, Beyaz Saray'da valiler için akşam yemeği düzenlemeden kısa süre önce Truth Social hesabından paylaştı. Trump, geçen yılın sonlarında Grönland'a ABD özel elçisi olarak atadığı Louisiana'nın Cumhuriyetçi valisi Jeff Landry'yle birlikte çalıştığını belirtti.

Trump, Truth Social'da şöyle yazdı:

Louisiana'nın harika valisi Jeff Landry'yle birlikte, orada hasta ve bakıma muhtaç birçok insanın bakımını üstlenecek büyük bir hastane gemisini Grönland'a göndereceğiz. Yolda!!!

Başkanın paylaşımında, ABD Donanması'nda faaliyet gösteren iki hastane gemisinden biri olan USNS Mercy'nin resmi de vardı. Geminin ne zaman varacağı veya ne kadar süre kalacağı konusunda bilgi vermedi. Trump'ın bu kararına neyin sebep olduğu da belirsiz. Grönland hükümeti sakinlerine ücretsiz sağlık hizmeti sağlıyor.
 

Görsel kaldırıldı.
Başkan Donald Trump'ın Truth Social'daki duyurusunda, ABD Donanması'nda faaliyet gösteren iki hastane gemisinden biri olan USNS Mercy'nin resmi yer aldı (Donald Trump/Truth Social)

Donanma takip sistemlerine göre USNS Mercy ve kardeş gemisi USNS Comfort, Alabama eyaletinin Mobile kentinde demirli durumda.

The Independent, Beyaz Saray, ABD Savunma Bakanlığı ve Landry'nin ofisinden daha fazla bilgi talep etti.

Reuters'a göre, duyuru ayrıca Danimarka'nın Ortak Arktik Komutanlığı'nın Grönland sularında ABD denizaltısından bir mürettebat üyesini tahliye etmesinden saatler sonra geldi. Yetkililer, mürettebat üyesinin acil tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyduğunu söyledi.

ABD Donanması denizcisi, görevinden ayrılan ve Grönland'ın Nuuk kentinden yaklaşık 13 km açıkta yüzeye çıkan nükleer denizaltıdan tıbbi sebeple tahliye edilmek zorunda kaldı.

Landry, Trump'ın duyurusunu X'te yeniden paylaşarak, "Teşekkürler Başkan @realDonaldTrump! Bu önemli konuda sizinle çalışmaktan gurur duyuyorum!" diye yazdı.

Önde gelen Grönlandlı aktivist Orla Joelsen, Trump'ın duyurusuna X'te "Hayır teşekkürler!!!" diye tepki gösterdi.

"Biz Grönlandlılar sağlıklı ve iyi durumdayız, nesillerdir nüfusumuzu güçlü tutan vitamin ve besin açısından zengin fok yağı da dahil kendi geleneksel yiyeceklerimizle besleniyoruz" dedi.

Trump ve müttefikleri, ulusal güvenlik amacıyla ABD'nin Danimarka'nın özerk bölgesi Grönland'ı satın alması gerektiğini defalarca savundu. Öte yandan Grönlandlı yetkililer adanın satılık olmadığını ve Danimarka'nın bir bölgesi olarak kalması gerektiğinde ısrar ediyor.

Geçen ayın sonlarında Trump, Grönland konusunda "gelecekteki bir anlaşmanın çerçevesini" duyurmuştu.

Truth Social'da, "NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'yle yaptığım çok verimli görüşmeye dayanarak, Grönland ve aslında tüm Arktik Bölgesi'yle ilgili gelecekteki bir anlaşmanın çerçevesini oluşturduk" diye yazmıştı.

Trump'ın Grönland'a yönelik çabalarının birçok Amerikalı arasında popüler olmadığı anlaşılıyor. Bu ay yayımlanan AP-NORC anketine göre ABD'li yetişkinlerin yüzde 72'si Trump'ın Grönland'ı ele alma biçimini onaylamazken, sadece yüzde 24'ü onaylıyor.

Independent Türkçe


Umman Dışişleri Bakanı: ABD–İran müzakereleri Perşembe günü Cenevre’de yapılacak

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
TT

Umman Dışişleri Bakanı: ABD–İran müzakereleri Perşembe günü Cenevre’de yapılacak

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki Perşembe günü Cenevre’de yapılmasına karar verildiğini açıkladı. Busaidi, nihai bir anlaşmaya varılması amacıyla “ilave çaba gösterilmesi için olumlu bir ivme” bulunduğunu belirtti.

Umman’dan gelen bu teyit, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin bugün (Pazar) yaptığı açıklamanın ardından geldi. Arakçi, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ile Perşembe günü Cenevre’de görüşmesinin muhtemel olduğunu söyledi ve Tahran’ın nükleer programına ilişkin diplomatik bir çözüme ulaşılması için hâlâ “iyi bir fırsat” bulunduğunu ifade etti.

Arakçi bu açıklamaları, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik olası askeri saldırı seçeneğini değerlendirdiği bir dönemde, CBS News kanalına verdiği mülakatta yaptı.

Başkan Trump’ın özel temsilcisi Witkoff ise, İran’ın bugüne kadar neden “teslim olmadığını” ya da nükleer programını sınırlamayı kabul etmediğini başkanın sorguladığını söyledi. Washington’ın Ortadoğu’daki askeri kapasitesini artırmayı sürdürdüğü bir süreçte bu değerlendirmelerin yapıldığını kaydetti.

Witkoff, dün (Cumartesi) , Fox News’te yayımlanan ve başkanın gelini tarafından sunulan “My View with Lara Trump” programında şu ifadeleri kullandı: “Onu (Trump’ı) ‘hayal kırıklığına uğramış’ olarak tanımlamak istemem; çünkü önünde çok sayıda seçenek olduğunu biliyor. Ancak neden onların... ‘teslim oldular’ kelimesini kullanmak istemem ama neden teslim olmadıklarını soruyor. Bu baskılar altında ve orada bu kadar büyük bir deniz gücü varken neden bize gelip ‘Nükleer silah istemediğimizi ilan ediyoruz ve atmaya hazır olduğumuz adımlar şunlardır’ demediler?... Buna rağmen onları o aşamaya getirmek bir şekilde zor.”

Trump, Orta Doğu’da büyük çaplı bir askeri yığınak talimatı vermiş ve haftalar sürebilecek bir hava saldırısı ihtimaline karşı hazırlık yapılmasını istemişti. Tahran ise saldırıya uğraması hâlinde bölgedeki Amerikan üslerini vurmakla tehdit etmişti.

Tekrarlanan yalanlama

ABD, İran’dan Washington’a göre bomba yapımında kullanılabilecek zenginleştirilmiş uranyum stokundan vazgeçmesini, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini kabul etmesini talep ediyor.

Tahran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor. Bununla birlikte, mali yaptırımların kaldırılması karşılığında programa bazı kısıtlamalar getirilmesini kabul edebileceğini belirtiyor; ancak nükleer dosyanın füze programı ya da silahlı gruplara destek gibi diğer başlıklarla ilişkilendirilmesini reddediyor.

Witkoff, “Uranyumu sivil nükleer enerji için gerekli seviyenin çok üzerinde zenginleştirdiler. Saflık oranı yüzde 60’a ulaşıyor... ve muhtemelen bomba yapımına uygun endüstriyel düzeyde malzemeye sahip olmaya sadece bir hafta uzaktalar. Bu gerçekten tehlikeli” dedi.

Öte yandan, üst düzey bir İranlı yetkili bugün (Pazar) Reuters ajansına yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında yaptırımların hafifletilmesinin mekanizması ve kapsamı konusunda görüş ayrılıklarının sürdüğünü söyledi.


Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.