ABD’nin aşı patentlerine yönelik tutumunu değiştirmesinin ardından neler olacak?

ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai
ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai
TT

ABD’nin aşı patentlerine yönelik tutumunu değiştirmesinin ardından neler olacak?

ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai
ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai

ABD yönetiminin Çarşamba akşamı, Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) yöneltilmiş olan yeni tip koronavirüse (Kovid-19) karşı geliştirilen aşıların patentlerinin askıya alınma teklifini destekleme kararını açıklamasından ardından, zengin ülkeler kendilerini sorularla dolu olan, cevaplar aradıkları yeni bir müzakere sahnesi karşında buldu. Almanya’nın ABD’nin teklifinin sorununu çözmeyeceğini aksine daha da kötü bir hale getireceğini belirterek teklifi reddetmesinin ardından Avrupa safında ilk bölünmeler ortaya çıkmaya başladı ve sonrasında Fransa’da Almanya’yı takip etti. Diğer yandan İtalya, İspanya, Belçika ve Yunanistan söz konusu teklifi desteklerini dile getirdiler. Bu durum Avrupa Komisyonu’nu salgın karşısında birleşme çabaları konusunda zor bir durumda bıraktı.
ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai tarafından yapılan açıklamada, DTÖ’deki ortak karar verme mekanizmasının niteliği dikkate alındığında, müzakerelerin biraz zaman alacağını kabul ediyor olsa da, Washington’ın bu konudaki adımının, önceki tutumunun tam zıt olduğu, modern tarihin en kötü sağlık krizine son vermek için küresel stratejide köklü bir değişiklik yapılması ve istisnai önlemler alınmasını gerektirdiğine dair kesin bir kanaati yansıttığı belirtiliyor.
Ancak bu önlemler tam olarak neler? Bundan kaynaklanacak sonuçlar neler? ABD’nin pozisyonundaki bu köklü değişikliğin nedenleri neler? Nihai anlaşmaya varmak için öngörülen bir zaman çizelgesi var mı? Gelişmekte olan ülkelerin daha fazla aşı üretmek için imkanları neler? İlaç firmaları patentlerinden feragat etmek için tazminat alacaklar mı?
ABD, Hindistan ve Güney Afrika’nın Kovid-19 teşhisi ve tedavisinde kullanılan aşıları, ilaçları ve sağlık malzemelerinin patentlerinin askıya alınması için Ekim ayında DTÖ’ye sunduğu teklifi kabul etme sözü verdi. Teklif, yüzden fazla ülkenin desteğini alsa da büyük ilaç şirketlerinin bulunduğu Avrupa Birliği (AB), İsviçre ve Japonya teklifi sert bir şekilde reddetti. Ayrıca ABD yönetimi tarafından açıklanan girişim yalnızca aşıların patentlerinin askıya alınması ile sınırlı tutuldu.
Aşılama kampanyalarının geçen yılın sonlarında başlatılmasından bugüne kadar ilaç firmaları ile hükümetler arasında imzalanan milyarlarca dolarlık anlaşmaların, dünyanın bu kriz ile mücadelede ihtiyaç duyduğu yeterli üretim kapasitesini sağlamadığı ortaya çıktı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre şimdiye kadar dağıtılan dozlar bir milyar dozun biraz üzerindeyken, bu yıl sonuna kadar uygulanan doz miktarının 12 milyara ulaşması gerekiyor. Bu durum, dünyanın ihtiyaç duyduğu aşıları daha fazla ülke ve firma tarafından üretilmesinde ana engel olan patentlere dikkati çekti.
DTÖ Genel Konseyi bu hafta Cenevre’de bir araya geldi ancak diplomatik bir kaynağa göre, Hindistan ve Güney Afrika Pazartesi günü Washington’ın çabasıyla, patentlerin askıya alınmasına yönelik gözden geçirilen teklifin DTÖ’ye sunumunu bu ay sonuna erteleme kararı aldı. Söz konusu karar gelecek ayın başında, yani girişimin daha fazla destek almasının beklendiği, WHO yıllık toplantısında ve ardından Fikri Mülkiyet Sözleşmeleri Konseyi’nde konunun görüşülmesi için alındı.
Almanya, Fransa ve İsviçre gibi Avrupa ülkeleri tarafından son zamanlarda bu konuya ilişkin açıklanan tutumlara rağmen Şarku’l Avsat’a konuşan WHO ve DTÖ’den iki uzman, ilaç firmaları tarafından her an bir atılım olmasını ve zorunda kalmadan önce, patentleri gönüllü olarak askıya almalarının mümkün olduğunu belirtiyorlar. Uzmanlar, patentlerin askıya alınması kararının, başka şart ve durumlarda buna dayandırılabilecek hukuki yorumların yanı sıra böyle bir kararın itibarları üzerindeki etkisi nedeniyle gelecekte ilaç firmalarının menfaatlerini tehdit eden bir örnek teşkil edeceğini düşünüyor.
ABD’li Pfizer ve Alman BioNTech firmaları Perşembe günü, dünya genelinde aşı üretimini veya tedarikini aksatmadıkları için aşı patentlerini askıya alma önerisini reddettiklerini belirttiler. BioNTech AFP’ye yaptığı açıklamada ABD’nin aşı patentlerini iptal etme çağrısını dolaylı yoldan reddederek “Patentler, aşımızın üretimini veya bulunabilirliğini engelleyen bir faktör değildir. Patenlerin askıya alınması kısa ve orta vadede küresel aşı üretimini ve arzını artırmayacak” ifadelerini kullandı. Mainz merkezli Alman şirketi yaptığı açıklamada üretim ve dağıtımdaki engellerin, üretim tesisleri kurmaktan ve hammadde kaynaklarını temin etmekten çalışanları nitelikli hale getirmeye kadar uzandığına dikkati çekti.
ABD’li Pfizer CEO’su Albert Burla, ABD yönetimi tarafından desteklenen, aşıların patentleri iptal etme önerisine karşı olduğunu ve bunun yerine mevcut tesislerdeki üretimin arttırılması gerektiğini söyledi. Pfizer AFP’ye yaptığı açıklamada, şirketinin ABD’nin patentlerden feragat etme çağrısını ‘asla desteklemediğini’ belirtti.
Patentler hamillerine, ilaç sektöründe ilacın tescil edilmesinin ardından belirli bir süre -genellikle 20 yıl- imal etmek için özel haklar sağlıyor. Ancak Fikri Mülkiyet Anlaşmaları hükümlerinde görülen patentlerin askıya alınması ise bu özel hakları ortadan kaldırıyor ve dünyadaki herhangi bir firmanın yaptırımlara maruz kalmadan aşı üretmesini sağlıyor.
Patentlerin askıya alınması girişimini destekleyenler, bu adımın gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaç duydukları aşıları üretmelerine olanak sağlayacağını ve gelecekteki üretim imkanlarını geliştireceğini söylüyorlar. Büyük ilaç firmaları ise, gelişmekte olan ülkelerdeki hükümetler ve diğer şirketlerle imzalanan anlaşmaların ardından küresel üretim kapasitesinin maksimum sınırlarına yaklaştığını vurguluyor. Bununla birlikte, WHO uzmanları gelişmekte olan ülkelerdeki üretim kapasitelerine yönelik belgelenmiş bilgilerin şu anda bulunmadığını, ilk adım olarak bu imkanların tespit edilmesi ve gerekli teknoloji ve tecrübelerin aktarılmasına bir an önce başlanması sonrasında patent sahibi firmalar ile imzalanan satış anlaşmalarına benzer tedarik anlaşmaları imzalanması gerektiğini söyledi.
DTÖ anlaşmalarında patentlerin askıya alınmasına ilişkin belirtilen hükümler gönüllü olarak feragat edilmediği sürece, patent sahiplerine maddi tazminat ödenmesini gerektiriyor. DTÖ’deki müzakerelerin genellikle karmaşık olduğu biliniyor ancak fikri mülkiyet haklarının görüşmesi içlerinden en karmaşık olanını temsil ediyor ve genellikle beklemede bırakılan tüm detayların tanımlanmasını gerektiren ve nadiren ulaşılabilen siyasi bir fikir birliğini gerektiriyor. Bu duruma benzeyen tek örnek, 20 yıl önce Hindistan gibi bazı ülkelerin antiviraller üretmesine ve bunları yalnızca en az gelişmiş ülkelere ihraç etmesine izin verilmesi ile gerçekleşmişti.
WHO yetkilileri, ABD ile yeni bir işbirliği döneminin habercisi olarak tanımladıkları bu girişime yönelik şaşkınlıklarını saklamıyorlar. Ancak aynı zamanda bu yolun henüz başlangıçta olduğunu ve kolay olmayacağını belirtiyorlar. Zira aşı üretim süreci, özellikle de Pfizer ve Moderna gibi mesajcı RNA teknolojisine dayalı aşıların üretim süreci oldukça karmaşık bir süreçten oluşuyor. Uzmanlar bilgi ve teknoloji aktarımlarının birkaç aya ihtiyaç duyulacağını söylüyorlar. Bunun yanı sıra, söz konusu büyük ilaç firmaları, üretim süreçlerinde birden fazla zorluk yaşadı, bu zorlukların gelişmekte olan ülkelerdeki ilaç firmalarında daha sık görülmesi de oldukça mümkün.
Diğer yandan, WHO uzmanları, şu anda en önemli olan şey, müzakerelerin en kısa sürede tamamlanması, gelişmekte olan ülkelere yönelik teknoloji transferlerinin gerçekleştirilmesi ve üretim kapasiteleri için destek sağlanması gibi operasyonel konular üzerinde anlaşmaya varılması olduğunu belirttiler. Uzmanlara göre, Hindistan ve Güney Afrika’nın önerisi geçen Ekim ayında onaylanmış olsaydı, bugün dünya maksimum seviyede aşı üretiyor olacaktı.



Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
TT

Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)

Hattar Ebu Diyab

Avrupa güvenliği ile ilgili endişeler ve transatlantik ilişkilerdeki temkinlilik, “uluslararası düzenin sarsıldığı” bir dönemde 62. Münih Güvenlik Konferansı'na damgasını vurdu. Bu forumun önemli bir yönü, Fransa ve Almanya'nın Avrupa ile ilgili vizyonlarını sunmalarıydı; bu, Berlin ve Paris'in 1960'lardan beri ortak Avrupa eyleminin ve başarılarının başlıca itici güçleri olması nedeniyle önemli.

Ancak, Şansölye Angela Merkel'in görev süresinin sona ermesinden bu yana en büyük iki Avrupa gücü arasındaki birikmiş anlaşmazlıklar, Avrupa Birliği'nin (AB) performansına ve ortak politikaların geliştirilmesine gölge düşürdü. Şüphesiz ki Avrupa liderliği ve Avrupa karar alma süreçlerindeki örtük rekabet, Fransa-Almanya iş birliğini engelliyor. Dahası, Donald Trump ve Vladimir Putin döneminde iki taraf arasındaki çelişkiler daha da karmaşık hale geliyor. Öte yandan, yaşlı kıtanın karşı karşıya olduğu meydan okumalar, Fransa-Almanya ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini, Avrupa'nın çağdaş tarihin bu kritik anında eksik kutup haline gelmesini önlemek için ortak bir Avrupa yaklaşımının geliştirilmesini gerektiriyor. Küresel düzen artık güç dengesini koruyamıyor ve ekonomik ve teknolojik savaş yoğunlaşarak küresel nüfuzun yeni bir dağılımına zemin hazırlıyor.

Fransa-Almanya ayrılığı

“Stratejik kaos” ve uluslararası düzenin yeniden şekillenmesi bağlamında, Avrupa'nın marjinalleşmesi yeni bir hipotez gibi görünüyor; özellikle de Avrupa'nın gelişimine ilişkin vizyon konusunda iki ana itici güç olan Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık nedeniyle henüz jeopolitik bir kutbun şekillenmediği göz önüne alındığında.

Son istatistikler, Avrupa Birliği'nin 2024 yılında uluslararası mal ve hizmet ticaretinin yaklaşık yüzde 16'sını oluşturarak, dünyanın önde gelen ticaret gücü olduğunu gösteriyor. Bu, 450 milyon insanı kapsayan Ortak Pazar'ın ağırlığı ve Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ile Almanya Şansölyesi Helmut Kohl'ün o dönemdeki çabaları sayesinde tek para birimine geçiş olmasaydı mümkün olmazdı. Yani o dönemde Fransız-Alman ortaklığı Avrupa için itici bir güç olmuştu; bu ortaklık, Angela Merkel ve Emmanuel Macron'un çabaları sayesinde Kovid-19 pandemisinin ardından verilen büyük kredinin onaylanması sırasında da tekrarlandı.

Élysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını teşvik ediyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası'nın eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federal yaklaşımı savunuyor

Şu an ise tam aksi oluyor; Fransa ve Almanya arasındaki ilişkiler, özellikle ekonomi, AB reformu, savunma ve diğer ekonomik bloklarla yapılan anlaşmalar konusunda derin siyasi bölünmeler yaşıyor.

Fransa ve Almanya arasındaki uçurum, özellikle Güney Amerika (Mercosur) ülkeleriyle yapılan ticaret anlaşması ile en belirgin şekilde ekonomik cephede kendini gösterdi. Ekonomisi büyük ölçüde sanayi ihracatına dayanan Almanya için bu anlaşma, Moskova ve Washington ile yaşanan engeller ışığında yeni pazarlara açılmak için bir can simidi niteliğinde. Ancak Fransa, bunu tamamen farklı bir perspektiften değerlendiriyor; tarım sektörüne yönelik varoluşsal bir tehdit ve siyasi yansımalar olarak görüyor.

Almanya, AB'nin borç batağına saplanmış bir blok haline gelmesinden açıkça korkarken, Paris ise Berlin'in mali disiplin uygulamasının Fransa'da toplumsal huzursuzluğa yol açmasından endişe ediyor.

Avrupa borç havuzu oluşturulması konusunda anlaşmazlıklar

Avrupa ekonomisi dikkate değer bir direnç gösteriyor. 2025 yılında, euro bölgesindeki büyüme bir önceki yılki %0,9'a kıyasla %1,5'e ulaştı. Ancak, borç krizi hala önemli bir sorun olmaya devam ediyor (sadece Fransa'nın borcu yaklaşık 3,9 trilyon avro) ve Paris ile Berlin arasında bir uçurum yaratıyor. Bu nedenle, yeni bir borç havuzu (eurobond) oluşturulması konusu önemli bir anlaşmazlık noktası olmaya devam ediyor.

Elysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını savunuyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federalist yaklaşımı destekliyor. Emmanuel Macron, Avrupa'nın Çin ve ABD'ye yetişmek için güvenlik ve savunmaya, yeşil geçiş teknolojilerine ve yapay zekaya büyük yatırımlar yapması gerektiğini vurguladı.

tyhty
ABD Başkanı Donald Trump, sağında Fransız mevkidaşı Emmanuel Macron ile birlikte, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'yi dinliyor. Beyaz Saray'da yapılan görüşmede fotoğrafın sağında Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb da görülüyor, 25 Ağustos (AFP)

Buna karşılık Berlin para politikasında geleneksel bir yaklaşım sergiliyor. Son olarak, Almanya Dışişleri Bakanı Johannes Wadephul, Fransa'nın sınırlı savunma harcamalarını eleştirerek, Paris'ten Avrupa'da güvenlik egemenliğini destekleme çağrılarını somut yeteneklere dönüştürmek için daha fazlasını yapma çağrısında bulundu. Bu yorumlar, iki Avrupa devi arasındaki ilişkilerde artan gerilimi yansıtıyor.

Yeni olan husus, Almanya'nın ilk kez AB'ye liderlik etme arayışında Fransa'ya alternatif bulmaya çalışmasıdır. Bu bağlamda, Berlin ve Roma, “tek bir Avrupa borsası, tek bir Avrupa ikincil piyasası oluşturulmasını ve finansal istikrarı tehlikeye atmadan krediler için sermaye gereksinimlerinin gözden geçirilmesini” desteklediler. Ancak bu, Paris ve Berlin'deki bazı kişilerin İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'nin, Donald Trump'ın Avrupa'nın gümrük tarifelerine karşı birleşik tutumunu bozmak için kullandığı bir “araç” olduğundan şüphelenmelerini engellemiyor. Zira bilindiği üzere Trump yönetiminin stratejisi Avrupa'daki sağ ve aşırı sağ kanattaki destekçilerine dayanıyor.

Avrupa'nın geleceği ve ABD ile ilişkisi

Birçok Fransız yetkilinin de belirttiği gibi, Avrupa'nın “yeni imparatorluklar” (Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya) tarafından baskı altında olduğu bir dönemde, Macron ve Alman Şansölyesi Friedrich Merz, yaşlı kıtanın geleceği konusunda farklı görüşlere sahipler.

Fransa, 2017'de Fransa Cumhurbaşkanı tarafından ortaya atılan “stratejik özerklik” terimine bağlı kalarak, egemen bir Avrupa'yı sürekli olarak savunuyor. Alman Şansölyesi ise AB'nin bağımsızlığını güçlendirmeyi ABD ile tarihi bağları korumakla birleştiren bir uzlaşma çağrısında bulunuyor.

Şubat 2025 seçimlerinde Avrupa'nın kademeli olarak “ABD'den gerçek bağımsızlığını” elde etmesi çağrısında bulunan Merz, fikrini değiştirmiş gibi görünüyor. Bu, birçok Avrupa başkentinin görüşüne göre Avrupa kendi güvenliğini birkaç yıl boyunca garanti edemeyeceği için bir zayıflık itirafı anlamına geliyor. Yine bunlara göre sert jeopolitik gerçekler ve “büyük birader” veya “Amerikan koruyucu” olmadan “bağımsız bir Avrupa” inşa etmenin zorlukları nedeniyle, transatlantik ortaklığa hâlâ ihtiyaç var.

Peki, nasıl bir ortak Avrupa savunması?

Son haftalarda, Amerikan güvenlik şemsiyesinin kalıcı olmayacağı ve Ukrayna'daki savaş ve Grönland çevresindeki gerilimlerin dayattığı yeni gerçekler göz önüne alındığında, Avrupa'nın yakın gelecekte kendi savunmasından sorumlu olmasının acil bir ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. Gerçekten de Ukrayna öngörülebilir gelecekte Avrupa güvenlik söyleminin merkezinde yer alan konu olmaya devam edecek.

Askeri sanayi konusunda, yeni nesil Avrupa savaş uçakları projesiyle ilgili olarak Fransa ve Almanya arasında bir dereceye kadar temkinlilik söz konusu. Nitekim Alman şirketleri ve konsorsiyumları, Fransız havacılık grubu Dassault'u kendi şartlarını dayatmaya çalışmakla suçluyor.

NATO'daki Amerikan rolünün gerilemesi ihtimali göz önüne alındığında, 1945 sonrası düzenin sona ermesiyle birlikte, Avrupalıların nükleer caydırıcılığa ilişkin karar konusunda ABD’yi yetkili kılamayacakları aşikar. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu nedenle, iki nükleer Avrupa gücü olan Fransa ve İngiltere'nin nükleer kapasitelerine dayalı “entegre bir Avrupa nükleer caydırıcılığına” değinilmeye başlandı. Macron'un konuyla ilgili bu ayın 27'sinde bir konuşma yapması bekleniyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar, Almanya'nın kendi sanayisini tercih ederek, tek taraflı hareket edeceğinden korkan Fransa'da endişe yaratıyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar Fransa'da endişe yaratıyor

Paris, iki ülke arasındaki tarihin ağırlığı nedeniyle aşırı temkinli davranırken, Merz “Avrupa'da büyük güç politikası Almanya için bir seçenek değil” diye vurguluyor. Ancak en önemli husus, Birlik içinde veya “istekli devletler grubu” arasında ortak bir savunma vizyonunun geliştirilmesidir. İşte Fransa, Almanya ve Belçika tarafından ortaya atılan, ancak bazı İskandinav ülkeleri ve Macaristan tarafından çekincelerle karşılanan “sağlam bir çekirdek” oluşturma önerisi burada öne çıkıyor.

dferft
Alman askerleri, 18 Ocak'ta Grönland'ın Nuuk kentinden kalkan bir uçağa biniyor (AFP)

İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın da Münih Güvenlik Konferansı sırasında “Avrupa NATO'su” fikrini ortaya attığını belirtmekte fayda var. Bu nedenle, İngiltere’nin AB'den ayrılmasına rağmen, ABD'den ayrışma daha belirgin hale gelirse, bazı Avrupa ülkeleri ile İngiltere arasında bir savunma ittifakı uzak ihtimal değil. Zira ABD’den ayrışma Avrupalıların bölünme lüksünden kaçınmasını gerektiriyor. Avrupa'nın ancak üye devletlerinin geçmişe göre daha yakın olarak bir arada durmasıyla hayatta kalabileceği açık ve net.

Yukarıda zikredilenlere ilave olarak, Amerikan nükleer caydırıcılığını Fransız gücüne dayalı bağımsız bir Avrupa nükleer caydırıcılığıyla değiştirmekte tereddüt eden Almanya, örtük olarak bu gücün ve Fransa'nın BM Güvenlik Konseyi'ndeki daimi koltuğunun paylaşımını talep ediyor gibi görünüyor. Dolayısıyla, Charles de Gaulle ve Konrad Adenauer arasındaki büyük uzlaşmadan bu yana ortak modern tarihlerine rağmen, bu iki Avrupa gücü arasında zorlu bir geçmişin hayaleti hâlâ varlığını koruyor.

Sonuç olarak, birikmiş anlaşmazlıklar, Fransız-Alman motorunu engelliyor ve AB içindeki karar alma süreçlerini tehdit ediyor. AB içinde karşıt blokların oluşması veya federalizmin aceleyle gündeme getirilmesi sihirli çözümler değildir. En iyi yol, tarihsel uygulamada olduğu gibi, kademeli ilerleme, aşamalı kazanımlar ve siyasi irade yoluyla uzlaşma arayışında olmaktır. Şüphesiz, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir yıl önce Fransa'nın içinde bulunduğu “geçiş” durumu ve Almanya'nın Avrupa bağımsızlığı konusundaki tereddüdü, kısa vadede Avrupa'nın yeniden canlanması için elverişli faktörler değildir.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
TT

İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)

İran bugün yaptığı açıklamada, ABD’den gelecek herhangi bir saldırının -sınırlı hava harekâtı dahil- ‘saldırganlık’ olarak değerlendirileceğini ve buna karşılık verileceğini duyurdu. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın böyle bir ihtimali değerlendirdiğini söylemesinin ardından geldi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, haftalık basın toplantısında yaptığı açıklamada, “Sınırlı bir saldırı ile ilgili soruya gelince; sınırlı saldırı diye bir şey yoktur. Her türlü saldırı, saldırganlık olarak kabul edilecektir” dedi.

Bekayi, “Her ülke, meşru müdafaa hakkına dayanarak saldırıya güçlü bir şekilde karşılık verir; biz de bunu yapacağız” ifadesini kullandı.

Bekayi’ye yöneltilen soru, Trump’ın cuma günü yaptığı ve Umman arabuluculuğunda süren müzakerelerde anlaşma sağlanamaması halinde Tahran’a sınırlı bir saldırı düzenlemeyi ‘değerlendirdiğini’ belirttiği açıklamasına atıfta bulunuyordu.

Taraflar, şubat ayı başında Umman arabuluculuğunda dolaylı görüşmelere yeniden başlamış; şimdiye kadar Maskat ve Cenevre’de iki tur müzakere gerçekleştirmişti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi, üçüncü turun perşembe günü Cenevre’de yapılacağını doğruladı.

İran heyetine başkanlık eden Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise dün yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında diplomatik bir uzlaşıya varılması için ‘iyi bir fırsat’ bulunduğunu söyledi.

Arakçi, ABD merkezli CBS televizyonuna verdiği röportajda, “Hâlâ herkes için fayda sağlayacak diplomatik bir çözüme ulaşma konusunda iyi bir fırsatımız olduğunu düşünüyorum” dedi. Müzakerecilerin bu ay gerçekleştirilen iki tur görüşmenin ardından ‘anlaşmanın unsurları ve taslak metni üzerinde çalıştıklarını’ belirten Arakçi, buna karşın ülkesinin uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçmeyeceğini vurguladı.

Washington ile temel anlaşmazlık noktalarından biri olan bu konuda Arakçi, “Egemen bir ülke olarak bu alanda kendi kararımızı verme hakkına sahibiz” diye konuştu.

Tahran ile Washington arasındaki görüşmeler, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik askeri seçenekleri gündeme getirdiği bir ortamda yeniden başlamıştı. Trump önce İran’daki protestolara yönelik kanlı müdahaleleri gerekçe göstermiş, daha sonra ise özellikle nükleer program konusunda anlaşmaya varılamaması halinde askeri adım atılabileceği uyarısında bulunmuştu.

Diplomatik sürece paralel olarak ABD, Ortadoğu’daki askeri varlığını da artırdı. Washington yönetimi bölgeye iki uçak gemisi gönderirken, savaş uçakları, askeri nakliye uçakları ve havada yakıt ikmali yapabilen tanker uçaklardan oluşan filoları da konuşlandırdı.

ffvbf
Arap Denizi’ndeki ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln (AFP)

ABD’nin müzakere heyetine başkanlık eden Özel Temsilci Steve Witkoff cumartesi günü yaptığı basın açıklamasında, Başkan Donald Trump’ın İran’ın ABD’nin askeri yığınağı karşısında neden ‘teslim olmadığını’ sorguladığını söyledi.

Bu açıklamaya yanıt veren Bekayi ise teslimiyetin İranlıların karakterinde olmadığını belirterek, ülkelerinin tarihi boyunca böyle bir tutum sergilemediğini ifade etti.


Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
TT

Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas bugün, İran ile ABD arasında beklenen görüşmeler öncesinde, Tahran dosyası için ‘diplomatik bir çözüm’ çağrısında bulundu. Bu açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran’ı askeri müdahalelerle tehdit ettiği bir döneme denk geldi.

Kallas, AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanları toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, “Bu bölgede bir başka savaşa ihtiyacımız yok; zaten çok sayıda savaş var” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Kallas, “İran şimdiye kadarki en zayıf dönemini yaşıyor. Bu zamanı diplomatik bir çözüm bulmak için değerlendirmeliyiz” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi dün, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki perşembe günü Cenevre’de yapılacağını duyurdu. Busaidi, müzakereler için ‘ekstra çaba göstermeye yönelik olumlu bir ivme’ olduğunu da belirtti.

ABD, İran’dan uranyum zenginleştirme stokundan vazgeçmesini, Washington’a göre nükleer bomba yapımında kullanılabilecek bu stokların imhasını, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini talep ediyor.

İran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor, ancak yaptırımların kaldırılması karşılığında bazı sınırlamaları kabul etmeye hazır olduğunu söylüyor. Tahran, nükleer konuyu füze programı veya silahlı gruplara destek gibi diğer meselelerle ilişkilendirmeyi ise reddediyor.