‘Siyasi bürokrasiye’ duyulan ihtiyaç, Ortadoğu’yu sakinliğe itiyor

Ortadoğu, diyaloğa doğru bir meyle tanık oluyor. Ülkeler, son zamanlarda müzakere seçeneklerini tercih ediyor (Getty)
Ortadoğu, diyaloğa doğru bir meyle tanık oluyor. Ülkeler, son zamanlarda müzakere seçeneklerini tercih ediyor (Getty)
TT

‘Siyasi bürokrasiye’ duyulan ihtiyaç, Ortadoğu’yu sakinliğe itiyor

Ortadoğu, diyaloğa doğru bir meyle tanık oluyor. Ülkeler, son zamanlarda müzakere seçeneklerini tercih ediyor (Getty)
Ortadoğu, diyaloğa doğru bir meyle tanık oluyor. Ülkeler, son zamanlarda müzakere seçeneklerini tercih ediyor (Getty)

Ziyad el-Fifi
Gözlemciler, dünyanın diğer bölgelerinde farklı düzeylerde var olduğu gibi Ortadoğu ülkelerinde gerçekte var olan ABD nüfuzunun ve siyasi davranışlarının kapsamını belirleme konusunda farklılık gösteriyor. Ayrıca gözlemciler, bölgenin kendini ve çatışmalarını yönetme becerisinin düzeyini belirleme hususunda da farklı görüşlere sahip. Ancak dünyadaki en etkin güç olması dolayısıyla ABD nüfuzunun asgari düzeyde bile olsa varlığına kimse itiraz etmiyor.
Bu durum, en açık olarak geçtiğimiz yüzyılda sınırlarının aşılmasından bu yana krizler bombardımanına tutulan Ortadoğu’da görünüyor. Bugün Ortadoğu, meşruiyetin çöküşü ve devlet dışı faktörlerin bu coğrafyanın geniş alanları üzerindeki kontrolü için bir model haline geldi. Büyük ülkeleri kapılarını korumaya ve asgari düzeyde bağımsızlık sağlamaya çalışsa bile, siyasi yaklaşımında dış etkinin varlığını daha net hale getiren coğrafyada ihlal edilen egemen arazinin birden fazla kapısı ve girişi bulunmakta.
Konuşmalar, asgari düzeyde devam ederken, ABD nüfuzunun asgari düzey yaklaşımı da ‘büyük ülkelerin ardışık siyasi karakterleri uyarınca, bu karakteri çatışmaya mı yoksa diyaloğa mı yönlendirdiklerinde’ yatıyor. Bu durum, bölgedeki tarihsel etkilerini uygulama açısından çelişkili gündemlere sahip art arda gelen ABD yönetimlerinde de belirgindi.
Washington, Arap bölgesini sürekli şekilde yaralayan taraflarla çatışmayı seçti. Örneğin İran, Başkan Donald Trump yönetimi sırasında Tahran’ın ‘askeri davranışlardan yararlanıp siyasi anlaşmalar yapmaya çalıştıktan sonra 800’den fazla yaptırıma maruz kalarak, diplomatik cephede kaybedecek hiçbir şeyi olmayan yaralı bir kaplana’ dönmesinin ardından bölge, uçurumun kenarına doğru ilerledi.
Trump’ın politikası uzun vadede İran rejimini yok etme iddiasına girse de daha kısa vadedeki sonuçları, en azından kalkınma ve ekonomik kazanımlara sahip Körfez ülkeleri açısından güvence sağlayamadı.

Siyasi bürokrasi
‘Trumpsal politikadaki’ en tehlike şey, neden olduğu belirsizlikti. Öyle ki orta, uzun ve hatta kısa vadede politika inşa etmek mümkün değildi. Ve herkes, kirli sınırlarda, siyasi ve güvenlik huzursuzluğu, karşılıklı bombardıman tehdidiyle dolu bir atmosferde duruyordu.
Eski başkanın politikasının bir diğer olumsuz yönü de eleştiri ağırlığı ve ABD yaptırımları altındaki Türk politikasına yönelik yaklaşımında ortaya çıkan ani dönüşlerdi. Ancak Başkan tarafından temsil edilen Beyaz Saray, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın maceralarına dair daha önce belirtilen pozisyonu dikkate almayan bir siyasi anlaşma çerçevesinde ani bir dönüş yaptı. Bu, bölgedeki politika yapıcılarının alışık olmadığı bir şeydi.
Tek bir siyaset şekli sağlamak son derece zor. Ama asgari düzeyde istikrar sağlamak da özellikle Arap bölgesi komşularının müdahale politikalarına sert bir tavır sergilemeyen Başkan Joe Biden ile mümkün olan siyasi sürprizlere yer vermez. Bu durum, bölgenin egemenliğini koruma gerekliliğiyle de uyumlu değil. Ancak bu bölgenin çözümleri kabul etmediği bilincine dayalı olarak maceraların ve öngörülemeyen olayların oranının sınırlı olduğu bir siyasi rutin yaratan sınırı zorlamaya çalışılıyor.
Öte yandan bölge ülkelerinin benimsedikleri politika şeklini belirlemede sahip oldukları marj göz ardı edilemez. Bu ülkeler, bugün müzakereleri kabul etmeden önce, diğer her münasebette barış girişimlerini her zaman reddetmişti. Bu, Suudi Arabistanlı yazar ve siyasi analist Abdurrahman et-Tariri tarafından da dile getirildi. Tariri, dünyadaki ve bölgedeki siyasi, ekonomik ve askeri rolündeki önemli düşüşe rağmen ABD’nin bölge siyasetindeki nüfuzunu en güçlü uluslararası kutup olarak nitelendirdi. Ancak Tariri’ye göre bölgedeki yatışma dalgasının tek nedeni olarak görülmesi, rahatsız edici kısır bir durum.
Abdurrahman et-Tariri, “Bölge, Arap Baharı dalgasından, ekonomik ve toplumsal etkilerinden bu yana on yıldır acı çekiyor. Bunun sonucu olarak terörist hareketler ortaya çıktı. Önemli Arap ülkeleri başarısız devletlere dönüştü ve bu da kendisini yatışmaya iten bir faktör oldu” dedi. Tariri, bölgenin son dört yıldır askeri çözümlerle sınandığını söylerken, “En önemli faktör, tüm bölgesel tarafların ‘askeri karar üzerine bahis oynama konusunun imkânsız hale geldiğini’ fark etmeleridir. Rusların müdahalesine rağmen Libya’da da Suriye’de de çözüm başarılamadı” değerlendirmesinde bulundu.

Ekonomik koşullar
Ekonomik reform ve kalkınma süreçlerinin içerisinde bulunduğu siyasi rutine duyulan ihtiyaç, bugün yaşanan gerilimi azaltma sürecinin tek nedeni değil. Bir bütün olarak dünyanın ve özellikle de bölgenin yaşadığı tarihsel durum, öncelikler listesine ‘ekonomik çöküşü sınırlama’ görevini ekliyor. Bu bağlamda Tariri, “Bölgedeki birçok taraf, petrol fiyatlarındaki düşüşten ve korona salgınının etkilerinden mustarip. Bu durum, Türkiye ve Lübnan gibi ülkelerde turizm gelirleri üzerindeki etkisinde ve dolayısıyla Ankara ve Tahran’da kötüleşen merkez bankalarının yeteneklerinde ve döviz kurunda da açıkça görülüyor” dedi. Körfez ülkelerindeki kalkınmanın faydalarına ve hükümetleri tarafından verilen refah vaatlerine ek olarak durumun, daha büyük ekonomik çöküşleri önlemek için genel olarak bölgesel bir sükûnet arzusu oluşturduğunu söyleyen analist, “Durum, bölgenin tahammül edemeyeceği sosyal patlamalara yol açabilir ve dolayısıyla kazananı ve kaybedeni olmayan temellere dayalı çözümlere tanık olacağız. Örneğin Suriye meselesi gibi bazı konular askıya alınabilir” değerlendirmesinde bulundu.
Suudi Arabistan- İran, Türkiye- Mısır müzakereleri ile bölgenin her köşesinde masalar oluşturuluyor, ayrıca ekonomik çekicin ve çatışmanın yüksek faturasının ağırlığı altında Suudi Arabistan ile müzakereler için bir Türk hazırlığına kapı aralanıyor. Bu bağlamda söz konusu bu dönüşüm, bir arada yaşamanın kaçınılmazlığına ilişkin bir inanç mı oluştu yoksa geçici bir tarihsel durum mu yaşanıyor sorusunu gündeme getirdi.
Şarkul Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre, Iraklı akademisyen ve Siyasi Düşünce Merkezi Başkanı Dr. İhsan eş-Şammari, bu soruya şu ifadelerle yanıt verdi: “Bölgenin, koronavirüsün neden olduğu ekonomik kriz ışığında çatışmaları hafifletmeye yönelmesi, ülkelerin çoğunun çözüme gitme kanaatlerinin bir sonucudur. Çünkü çatışma faturası şu an daha pahalı. Bu yüzden İran, masaya oturdu. Suudi Arabistan, Yemen girişiminde bulundu. Türkiye, uzlaşmaya yöneldi.”
İhsan eş-Şammari’ye göre çözümün doğduğu bu bağlam, koşulları ‘birlikte yaşamanın gerekliliğine olan inançtan daha çok geçici bir siyasi durum’ haline getiriyor.

İç faktörler
Yatışma ihtiyacının doğuşu fikrini, ABD arzusunun yanı sıra, tarihsel bir zorunluluk olarak iç faktörlerle de güçlendirmek mümkün. Öyle ki geçen yılın sonunda birkaç Arap ülkesi, İsrail ile barış anlaşmaları imzalama eğilimindeydi. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) listenin başında yer alırken, onu Bahreyn, Sudan, Fas ve İbrani devletle halihazırda var olan ilişkisini ilerletmeksizin anlaşmaları memnuniyetle karşılayan Umman takip etti.
Arap ülkeleri ve Washington arasında siyasi anlaşmalar şeklinde gelen bu dönüşüm, çözüm konusunda siyasi fikir birliğinin olmaması ve İsrail- Filistin çatışması meselesinin tasvir edilebileceği ciddi projelerin olmaması çerçevesinde Abu Dabi gibi bölgesel projeleri olan ülkeler açısından stratejik bir nedene sahip. Bu bağlamda siyasi analist Abdurrahman et-Tariri, durumun, gösterişli sözlerden ziyade çıkar söylemini güçlendirmeye yönelik büyük bir değişim oluşturduğunu belirtti. Tariri, “Direniş ekseninde kendisini büyük bir oyuncu olarak gösteren Suriye rejimi bile İsrail ile ilişkileri memnuniyetle karşılayan birkaç açıklama yaptı. Hizbullah tarafından yönetilen Lübnan’ın da Tel Aviv ile deniz sınırını çizmeye doğru ilerlediğini gördük” dedi.

Irak... Yeni Ortadoğu’da bir oyuncu
Sakinliğe doğru meyleden yeni siyasi sahnenin en belirgin sonucu, Irak’ın Riyad ve Tahran arasındaki çatışma yangınlarının söndürülmesinde rol oynamaya başlaması ve Adil Abdulmehdi ve Haydar el-İbadi döneminde iki başkent arasında oynadığı postacı rolünün ve Nuri el-Maliki dönemindeki taraflı rolünün ötesine geçmesi oldu. Irak Cumhurbaşkanı Berhem Salih’e göre Bağdat, iki taraf arasındaki görüşmelere ‘birçok defa’ ev sahipliği yaptı.
Aynı şekilde yayınlanan haberler de İstihbarat Teşkilatı Başkanı Halid el-Hamidani liderliğindeki bir Suudi Arabistan heyetinin, 9 Nisan’da Bağdat’ta İranlı yetkililerle görüştüğünü doğruladı. Reuters haber ajansının görüşmeler hakkında bilgi sahibi Batılı bir yetkiliden aktardığına göre Suudi Arabistan’ın bu ay daha fazla görüşme yapması bekleniyor.
İran’ın ev sahipliği yaptığı diyalog, Tahran’daki Suudi Arabistan Büyükelçiliği’ne 2016 yılında yapılan saldırıdan sonra Suudi Arabistan ile İran arasındaki ilişkilerin kesilmesinden bu yana gerginliği yatıştırmaya yönelik ilk ciddi çabayı temsil ediyor.
Birkaç yıldır süren siyasi kırılganlık sonrasında Başbakan Mustafa el-Kazimi’nin oynamayı başardığı yeni role ilişkin olarak Dr. İhsan eş-Şammari, “Durum, istikrarlı bir bölgeye ihtiyaç duyan Irak’ı bu rolü oynamaya iten ve bunun için koşullar oluşturan tarihi bir bağlamda geliyor” dedi. Bu duruma nasıl ulaşıldığına dair ise Iraklı akademisyen, “Riyad, yeni bir aşama ve yeni bir siyasi yaklaşımla karşı karşıya olduğu için Irak’a büyük bir güven duyuyor. Zira Irak, Arap bölgesinde şüphesiz bir ‘bir araya gelme anını’ temsil ediyor. Bu durum, ona büyük bir ivme kazandırdı. Öte yandan İran, Irak’ı kararlı bir nükleer müzakereler döneminde çözümler soluyabileceği siyasi bir akciğer olarak görüyor” dedi.

Türkiye ve bölgesel kalelerin yeniden inşası
Beyaz Saray yolunda farklı ABD başkanlarıyla karşı karşıya gelen Türkiye, Erdoğan ve politikalarından ne düzeyde hoşlanmadığını ifade etmekte hiçbir çekincesi olmayan bir Başkan’ın karşısında duruyor. Öyle ki bu Başkan, Türkiye’nin Mısır ve Suudi Arabistan ile ilişkileri yeniden kurarak bölgesel kaleler inşa etmeye çalışmasına neden oldu.
Bu bağlamda Türkiye Cumhurbaşkanı, ülkesinin ilişkileri normalleştirmek için Mısır ile diyaloğu güçlendireceğini söyleyerek, iki halk arasındaki tarihsel bağlara dikkat çekti.
Cumhurbaşkanı, yeni bir yol başlatacaklarını söylerken, önce istihbarat teşkilatlarının, ardından ise iki dışişleri bakanlığı yetkililerinin görüşmeler yaptığını belirtti ve bu yolu devam ettirip genişleteceklerini vurguladı.
Ankara’nın destek verdiği Müslüman Kardeşler’e mensup Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin görevden alınmasının ardından, 2013 yılında iki ülke arasındaki ilişkilerin kopması sonrasında bu görüşmeler, iki ülke arasındaki en yüksek resmi temasları oluşturdu.
Erdoğan, “Mısır halkına yaklaşımımız her zaman son derece olumlu oldu. Türkiye ve Mısır halklarının tarihi bağları var ve biz onları yeniden kurmaya çalışıyoruz” dedi.
Aynı şekilde geçtiğimiz Cuma günü Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ilişkileri normalleştirme sürecini ilerletmek için Mısırlı mevkidaşı Sameh Şukri ile görüşmeye hazır olduğunu ifade etti. Çavuşoğlu ayrıca, Kahire’deki görüşmelerin olumlu bir atmosferde gerçekleştiğini vurguladı.
Bakan, gazetecilere de “Benimle Sayın Şukri arasında bir görüşme olabilir. Daha önce uluslararası toplantıların oturum aralarında görüşmüştük” şeklinde konuştu.
Çavuşoğlu, 2018’den bu yana ilk kez gelecek hafta Suudi Arabistan’a seyahat etmeyi planlıyor. Bu, Ankara’nın bölgede sarf ettiği çabalar kapsamında gelen bir ziyaret olacak.

 


Faslılar, 2030 Dünya Kupası öncesinde hükümetin şeklini belirleyecek seçimde oy kullanıyor

Rabat yakınlarındaki Yeni Salé'de İstiklal Partisi'nin kadınlara yönelik seçim kampanyası etkinliği, (Reuters)
Rabat yakınlarındaki Yeni Salé'de İstiklal Partisi'nin kadınlara yönelik seçim kampanyası etkinliği, (Reuters)
TT

Faslılar, 2030 Dünya Kupası öncesinde hükümetin şeklini belirleyecek seçimde oy kullanıyor

Rabat yakınlarındaki Yeni Salé'de İstiklal Partisi'nin kadınlara yönelik seçim kampanyası etkinliği, (Reuters)
Rabat yakınlarındaki Yeni Salé'de İstiklal Partisi'nin kadınlara yönelik seçim kampanyası etkinliği, (Reuters)

Fas'ta seçmenler bugün, 2030 FIFA Dünya Kupası finallerine ev sahipliği hazırlıkları kapsamında yürütülen 20 milyar dolarlık planın son aşamalarını yönetecek hükümetin yapısını belirleyecek parlamento seçimleri için sandık başına gidiyor. Seçimlerin aynı zamanda ekonomik kazanımların ülkedeki hayal kırıklığı yaşayan gençlere yönlendirilmesini amaçlayan projelerin geleceğini de şekillendirmesi bekleniyor.

Parlamento seçimlerinin Fas'taki güç dengesinde köklü bir değişiklik yaratması beklenmiyor. Ancak yeni Temsilciler Meclisi, gençlerin artan hoşnutsuzluğunu gidermeye yönelik girişimleri hayata geçirmekle yükümlü olacak. Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre bu hoşnutsuzluk, geçen yıl İspanya'nın Ceuta (Sebte) özerk bölgesine toplu geçiş girişimi ve “Z Kuşağı” öncülüğündeki, ölümlere yol açan protestolarla kendini gösterdi.

2011'de kabul edilen Anayasa uyarınca kral, 395 sandalyeli parlamentoda en fazla sandalye kazanan partiden başbakanı atıyor.

İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi destekçileri, Rabat yakınlarındaki Yeni Salé'de seçim kampanyasına katılıyor (Reuters).
İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi destekçileri, Rabat yakınlarındaki Yeni Salé'de seçim kampanyasına katılıyor (Reuters)

Başbakanın ardından hükümet koalisyonunu oluşturmak için istişarelerde bulunması ve bakanların listesini hazırlayarak kralın onayına sunması gerekiyor.

Sandıklar sabah saat 08.00'de açıldı ve 19.00'da kapanacak. İlk sonuçların genellikle seçimden sonraki gün açıklanması bekleniyor.

Katılım oranı, özellikle genç seçmenlerin sandığa ilgisi yakından takip edilecek. Katılımın, vatandaşların seçilmiş kurumlarla ne ölçüde etkileşim içinde olduğuna ve bu kurumlara duyduğu güvene ilişkin bir gösterge olarak değerlendirilmesi bekleniyor.

Fas'ta oy kullanma yaşındaki nüfus yaklaşık 27 milyon kişiden oluşuyor. Ancak seçmen kütüklerine kayıtlı kişi sayısı 15,8 milyonda kalıyor. Bu sayı, 2021 seçimlerine kıyasla yaklaşık yüzde 12'lik düşüş anlamına geliyor.

Harcama planları

Mevcut parlamentodaki iki büyük parti olan Ulusal Bağımsızlar Birliği (RNI) ile Asalet ve Çağdaşlık Partisi (PAM), gelecek beş yıllık yasama döneminde yaklaşık 1 milyon istihdam yaratma sözü verdi. İki parti ayrıca konut, ücretler ve hastanelerde iyileştirme vaatlerinde bulundu.

İki parti koalisyon hükümetinde birlikte yer alıyor. Ancak seçim kampanyası sırasında gıda fiyatlarındaki artışın önlenememesi ve diğer politika alanlarındaki eksiklikler konusunda birbirlerini suçladılar.

Bu anlaşmazlıklar nedeniyle Asalet ve Çağdaşlık Partisi yöneticileri, seçimden birinci çıkması halinde Ulusal Bağımsızlar Birliği ile yeniden koalisyon kurmayacağını açıkladı.

2021'den bu yana hükümete başbakan olarak liderlik eden milyarder iş insanı Aziz Ahnuş ise bu kez yeniden aday olmayacak. Ahnuş, bu yıl Ulusal Bağımsızlar Birliği'nin genel başkanlığından da ayrılmıştı.

Fas Kraliyet Futbol Federasyonu Başkanı ve Ekonomi ve Maliye Bakanlığı'nda bütçeden sorumlu bakan yardımcısı Fouzi Lekjaa, seçimlerden birkaç hafta önce Asalet ve Çağdaşlık Partisi yönetimine katıldı. Lekjaa, 2030 FIFA Dünya Kupası organizasyon komitesine de başkanlık ediyor.

Fas, İspanya ve Portekiz'le birlikte ev sahipliği yapacağı Dünya Kupası öncesinde stadyumlar, demiryolları ve diğer altyapı projelerine büyük yatırımlar yapıyor.Ülke ayrıca 2035'e kadar kişi başına düşen ekonomik üretimi iki katına çıkarmayı hedefliyor.

Uluslararası Para Fonu (IMF), planlanan harcamaların yaklaşık 190 milyar dirhem, yani 20 milyar dolar olduğunu tahmin ediyor. Bu tutar, Fas'ın 2024'teki GSYH'sinin yaklaşık yüzde 12'sine denk geliyor.

Seçimde yarışan diğer partiler arasında iktidar koalisyonunun ortağı olan muhafazakâr milliyetçi İstiklal Partisi, önceki seçimlerde ağır bir yenilgi alan İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi ile çeşitli sol partiler bulunuyor.


Irak, “silahsızlanma” sürecini 2027’nin ortasına erteledi

Irak Başbakanı Ali Zeydi, New York’ta ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşmesi sırasında (Hükümet basın ofisi)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, New York’ta ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşmesi sırasında (Hükümet basın ofisi)
TT

Irak, “silahsızlanma” sürecini 2027’nin ortasına erteledi

Irak Başbakanı Ali Zeydi, New York’ta ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşmesi sırasında (Hükümet basın ofisi)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, New York’ta ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşmesi sırasında (Hükümet basın ofisi)

Irak, silahlı grupların silahsızlandırılmasına yönelik planını 2027 yılının ortasına erteledi. Planın daha önce bu ayın sonunda uygulanmaya başlanması öngörülüyordu.

Irak Başbakanı Ali Zeydi, dün yaptığı açıklamada, silahlı grupların unsurlarının devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören bir plan açıkladı. Zeydi planın, grupların saldırılarını durdurmaları karşılığında ABD saldırılarına maruz kalmamalarını öngören 90 günlük bir aşamayla başlayacağını belirtti.

Ancak ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Zeydi ile New York'ta gerçekleştirdiği görüşmenin ardından yayımlanan açıklamada, Irak Başbakanı ile “milislerin dağıtılması ve saldırılarının durdurulması” konusunda mutabakata vardığını söyledi.

ABD'nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack ise Irak'ın, “Haziran 2027 sonuna kadar askeri güce sahip tek makamın devlet olması” yönünde taahhütte bulunduğunu ifade etti.


Gazzeliler, alternatifleri olmaksızın yıkılma tehlikesi bulunan çatılar altında

Gazze kentinde yerinden edilen Filistinli Bassam Nasır, kendisi ve ailesinin barındığı yıkılmış bir binanın enkazı arasında duruyor (Şarku'l Avsat)
Gazze kentinde yerinden edilen Filistinli Bassam Nasır, kendisi ve ailesinin barındığı yıkılmış bir binanın enkazı arasında duruyor (Şarku'l Avsat)
TT

Gazzeliler, alternatifleri olmaksızın yıkılma tehlikesi bulunan çatılar altında

Gazze kentinde yerinden edilen Filistinli Bassam Nasır, kendisi ve ailesinin barındığı yıkılmış bir binanın enkazı arasında duruyor (Şarku'l Avsat)
Gazze kentinde yerinden edilen Filistinli Bassam Nasır, kendisi ve ailesinin barındığı yıkılmış bir binanın enkazı arasında duruyor (Şarku'l Avsat)

Gazze'deki yetkililer, bölgede sakinlerin yaşadığı ve yıkılma tehlikesi bulunan bina sayısının yaklaşık 2 bin olduğunu tahmin ediyor. Buna rağmen bölge halkı ve yetkililer, kendilerini barındıkları binaların çatılarının çökmesi tehlikesine karşı koruyabilecek herhangi bir alternatif bulunmadığını kabul ediyor.

Gazze kentinde bir hafta önce “Saade” binasının çökmesinden zarar gören kişiler ve görgü tanıkları, yaklaşan kış ve yağışlarla birlikte ortaya çıkabilecek tehlikelere ilişkin “Şarku'l Avsat”a konuştu. Görgü tanıkları ve mağdurlar, yağışların, İsrail'in Gazze'ye yönelik savaşı sırasında hasar gören diğer binaların da çökmesini hızlandırabileceği uyarısında bulundu.