Yapay zeka... Ölümsüz bir diktatör dünyayı yönetiyor

Kissinger uyarı çanlarını çalıyor: İnsanoğlu tarihte ilk defa belli bir süre içerisinde kendini yok etme gücüne sahip.

Henry Kissinger dünyanın sonunun gelişi ile ilgili uyarısında haklı mıydı? (Getty Images)
Henry Kissinger dünyanın sonunun gelişi ile ilgili uyarısında haklı mıydı? (Getty Images)
TT

Yapay zeka... Ölümsüz bir diktatör dünyayı yönetiyor

Henry Kissinger dünyanın sonunun gelişi ile ilgili uyarısında haklı mıydı? (Getty Images)
Henry Kissinger dünyanın sonunun gelişi ile ilgili uyarısında haklı mıydı? (Getty Images)

İmil Emin
Yaklaşık iki hafta önce düşünce merkezi McCain Enstitüsü’nün ev sahipliğinde yapılan bir forumda en kıdemli ve en ünlü ABD siyaset teorisyeni Henry Kissinger, yapay zekanın tehlikelerinden bahsederek bunun, ABD ile Çin arasında çıkması beklenen potansiyel çatışma ile dünyanın sonunun gelmesi ihtimalini iki katına çıkardığına işaret etti.
1970’li yılların başlarında Moskova’yı sıkıştırmak amacıyla Washington ile Pekin arasındaki ilişkilerin yeniden başlamasına zemin hazırlayan meşhur “ping-pong” diplomasisinin sahibi Kissinger, yapay zeka gibi icatların sağladığı büyük teknolojik güçlerin, vahşet ve zarar verme açısından insanlığın daha önce hiç bilmediği silahlarla birleştirildiğini öne sürüyor. Kissinger Soğuk Savaş sırasında nükleer bir çatışma çıkma riskinin yüksek olmasına rağmen, başta elektronik akıllarla üretilen silahlar olmak üzere nükleer silah alanındaki teknolojik ilerlemenin, kıyamet günü senaryolarına ve nükleer kış çemberine girilmesine ilişkin risklerin ve endişelerin artmasına yol açtığını ifade etti. Bu yüzden 100 yaşına yaklaşan Kissinger “İnsanoğlu tarihte ilk defa belli bir süre içerisinde kendini yok etme gücüne sahip” şeklinde korkunç bir ifade kullandı. Kissinger “İnsanoğlu, 70 yıl önce hayal bile edilemeyecek güçte teknolojiler geliştirdi” dedi.
Neden dünyanın şu anki durumuna Soğuk Savaş dönemindeki ciddiyet ile yaklaşılmıyor? Bu tarihi yaklaşımın tutarsız olmasında yapay zekanın herhangi bir rolü var mı?
Genel olarak yapay zekanın rolünün olduğu düşünülüyor. Amerikan siyaset patriği Henry Kissinger bunu şu şekilde açıklıyor:
“Yapay zeka alanındaki teknolojik mesele, insanın makineyle ortak olduğu ve makinenin özerklik geliştirdiği gerçeğine dayanıyor. İki teknolojik süper güç arasındaki askeri bir çatışmada, bu mesele büyük bir önem kazanıyor.”

Atom bombasından daha tehlikeli olan güç: Yapay zeka
Yapay zeka nedir ve bu sahaya çok yakın olan bazı kişilerin iddia ettiği gibi gerçekten atom bombasından daha büyük bir tehlike mi arz ediyor?
Yapay zeka için yapılabilecek en yakın tanım, makinelerin -hiç şüphesiz başta bilgisayarların- insanlar yerine çalışmasıdır. Bu da gelişim sürecinin belirli bir noktasında bir makinenin insan gibi düşünebileceği, plan yapabileceği, bir karara varabileceği ve sonra aldığı bu kararı uygulayabileceği anlamına geliyor. Özellikle bu makinelerin düşünce özelliklerinin insanın kapasitesini aşma ihtimalini göz önüne alırsak, bu büyük tartışmaları beraberinde getiriyor.
Yapay zekaya odaklanan modern teknolojinin en önemli isimlerinden Elon Musk yakın bir zamanda, insan zihnini bilgisayara bağlayarak bilim adamlarının hayaline ulaşma, yani insan beynini uzaktan kontrol etme ve insanları istenilen şekilde yönlendirme projesinden söz etti. Bununla birlikte Musk, yapay zekaya ilişkin şahsi korkularından da bahsetti ve bununla ilgili pek çok uyarıda bulundu. Musk yapay zekanın insanlığın varoluşunu tehdit edebilecek bir teknoloji olduğunu ve bunun kontrol edilmesi gerektiğini düşünüyor. Zira yapay zeka, nükleer silah tehlikesini gölgede bırakacak büyüklükte bir tehlikeye dönüşebilir. Hatta belki de bir gün yapay zeka öyle bir noktaya ulaşacak ki sokaklarda yürüyen ve insanları öldüren robotlar göreceğiz. İşte o zaman insanlık kendisine doğru gelen tehlikeyi fark etmiş olacak.
Yapay zekanın güvenliğini sağlamak için gösterilen çabaların sadece yüzde beş ila yüzde 10'luk bir başarı şansına sahip olduğunu ifade eden Elon Musk’ın belki de yapay zeka ile ilgili yaptığı en iyi tanım şuydu:
“İnsanlığın kaçamayacağı ölümsüz bir diktatör.”
Peki Kissinger söz ve eylem açısından gerçekten haklı mı?

Washington ve Pekin’in taht kavgası
Okuyucu kavga kelimesinden bunun uluslararası kutupluluğa doğru bir yarış olduğu zannına kapılabilir. Ancak aslında burada kastedilen şey ABD ile Çin arasında yapay zeka sahnesinde önder olma mücadelesi.
Çinliler, Washington'un yapay zeka dünyasında uzun mesafe katettiğinin ve yapay zekaya dayalı onlarca askeri siber programın yanı sıra Yıldız Savaşları Programı da dahil olmak üzere uzay boşluğunda gerçekleştirmek üzere kusursuz programlar hazırladığının farkında. Yıldız Savaşları Programı 1983 yılında dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan tarafından ortaya atılmıştı. Daha sonra ise Eski ABD Başkanı Donald Trump başkanlık döneminin başlarında bu projeyi raftan indirmeye karar vermişti.
ABD’nin bu şekilde ilerlemesi karşısında Çin de eli kolu bağlı oturmuyor ve ipi göğüslemek için iki şekilde çabalıyor. İlki, ABD’nin yapay zeka ile ilgili programlarını dolaylı yoldan elde etme girişimleri. İkincisi ise bu yolda ABD’lilerle savaşmak için büyük bir fon toplamak.
Bilgi ve veri analiz şirketi Gartner’da araştırma direktörü olan Anthony Mullen Verge New York Times gazetesine verdiği demeçte “Çin’in yapay zeka ile ilgili alanlarda ABD ile rekabet etme arzusu oldukça gerçekçi. Pekin, hükümet finansmanı ve büyük bir nüfus başta olmak üzere bu alanda ilerleme kaydetmek için gerekli tüm faktörlere sahip” dedi.
Bu bağlamda bazı gerçeklerden bahsetmek yerinde olacaktır. Bu gerçeklerden en önemlisi büyük yapay zeka sistemleri için dev bir veri tabanı gerektiği. Verilerin ana kaynağı insanlar olduğu için Çin bu noktada büyük bir avantaja sahip. Nitekim ülkede 1,4 milyardan fazla insan yaşıyor. Bu kişiler, kullanıcıların gizliliği konusunda daha müsamahakar olan Çin merkezli teknoloji devleri tarafından kullanılabilecek faydalı bilgiler üretiyor. En nihayetinde Çin, hayatın neredeyse her alanına yüz tanıma sistemini yerleştirmiş durumda.
Yukarıda bahsettiklerimiz Çin’in askeri programlarının temelde yapay zeka teknolojilerine bağlı hale geldiği anlamına mı geliyor? Kissinger’ın korktuğu rekabet bu temele mi dayanıyor?

Ulusal güvenlik durumu ile ilgili tehlikeler
En önemli bilgi ve analiz kaynaklarından biri olan ABD merkezli düşünce kuruluşu RAND Corporation tarafından yayınlanan bir raporda ve ABD Savunma Bakanlığı’nın gelecek ile ilgili değerlendirmelerinde yapay zekanın ABD ulusal güvenliği üzerindeki tehlikelerini görüyoruz. Zira siber güvenlik, özellikle yapay zeka kaynaklı güvenlik açıkları için zengin bir alan olarak tanımlanıyor. Yapay zeka araçlarının en önemli işlevlerinden biri, bilgi ile etkili bir şekilde oynaması. Bu yüzden yapay zeka araçları özellikle bilgi ve siber güvenlik uygulama savaşları için uygun olabilir.
Aynı şekilde ulusal güvenliği denetleme veya siber güvenliği sağlama alanında yapay zekanın uygulanması, verilerin temelindeki zayıflık sorununa dayalı yeni bir siber saldırı hedefi oluşturuyor. Düşmanlar yapay zeka ile çalışan bir denetleme sistemini sistematik olarak yanlış bilgilerle nasıl besleyebileceklerini öğrenebilirler. Böylece gizli otomatik bir çifte ajan oluşturabilirler.
Yapay zeka tabanlı bir dünyada güvenlik ile ilgili bir diğer çarpıcı güvenlik açığı da (veya çarpıcı bir özellik), üçüncü kişilerin ağlara girmek için uyguladığı yapay zeka tekniklerinin kullanılması. Peki bu birkaç yıl önce gerçekten oldu mu?
Birçok kişi 2016 ABD Başkanlık seçimlerinde dış siber saldırılarla sınırı aşan yabancıların müdahalesi ile ilgili ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) verdiği bilgileri hatırlar. Bu saldırılar, seçmenlerin görüşlerini etkilemek amacıyla sızdırılan özel verilerin seçilerek kamuya açıklanmasından oluşuyordu. Bu tür saldırılar, uygun bilgiler elde edildiğinde tespit edilip tanımlanabilirken, daha gelişmiş yapay araçlar, saldırıyı planlayan birimin yeteneklerini artırabilir ve saldırı sırasında tespit edilme olasılıklarını azaltabilir.
Bir kez daha 2020 yılında ABD Başkanlık seçimleri sona ermiş, bölücü ve ayrılıkçı durumlar günümüzdeki noktasına ulaşmış ve ABD yıkıcı yapay zeka saldırılarından birine maruz kalmıştı. Saldırılar ABD Dışişleri Bakanlığı ve ABD Hazine Bakanlığı’nı hedef alan ve genelde ABD’nin stratejik hedeflerine zarar veren siber ihlaller şeklinde yapılmıştı. O gün Demokratlar ve Cumhuriyetçiler bu saldırının arkasında Rusya olduğu konusunda hemfikirdi. Başbakan seçilen Joe Biden da bu siber saldırıyı gerçekleştiren kişileri ne durduracak ne de onlara karşılık verecek büyük bir intikam tehdidinde bulunmuştu.
Nisan ayı sonlarında ABD’nin Washington şehrindeki polis teşkilatı bilgisayar sunucularından birine büyük bir siber saldırı düzenlendiğini duyurdu. Bu saldırı polis raporlarındaki çok sayıda gizli bilginin, iç notların, polisin gizli ajanlarla bağlantılarının ve bu ajanların isimlerinin sızdırılmasına yol açarken, asıl felaket hırsızların çaldıkları bilgileri yayınlamaması için Washington Polisi ile “hackerların” görüşmeler yapması oldu. Bu, ABD hükümetine bağlı kurumların siber alemde günümüz korsanlarının rehinesi haline geldiğini gösteriyor.
Bunlara göre şöyle bir korkunç soru ortaya çıkıyor: Yapay zeka tehditleri nükleer silahlara uygulanabilir mi?

Nükleer cephaneliğe yaklaşan felaket
Geçtiğimiz aralık ayında ABD Dışişleri Bakanlığı ile Hazine Bakanlığı sunucuları siber saldırıların hedefi olduğunda kuşkulu bir fısıltıyla ABD cephaneliğine sızılıp sızılmadığı veya uyrukları ne olursa olsun yabancı “hackerların” ABD’nin askeri tesislerine yaklaşıp yaklaşmadığı sorgulandı.
O sırada ABD’liler olayı tartışmak istemiyor gibi görünüyordu. Ancak muhtemelen Kissinger son uyarı çığlığını atacak kadar bilgiye sahipti.
Ancak Washington ile Pekin arasında ilişkilerin kurulmasına yardımcı olan ilk adamın (Kissinger) açıklamalarından yaklaşık üç ay önce yapay zekanın nükleer silahlanma üzerindeki uygulamalarına ilişkin ilgi çekici ve ciddi bir rapor yayınlandı. Gelin birlikte bakalım.
Ocak ayının ortalarında Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü’nden (SIPRI) uzmanlar, dünyadaki nükleer güçlerin hummalı rekabetine eşlik eden potansiyel nükleer tehditlere ve yapay zeka buluşlarını ve çeşitli uygulamalarını nükleer silah alanında kullanma girişimlerine ilişkin uyarıda bulundular. Uzmanlar nükleer silahların kullanılma olasılığının artmasıyla birlikte bu durumun küresel istikrar üzerinde olumsuz etkiler ve riskler oluşturabileceğini öne sürdüler.
SIPRI’nın raporunda yapay zeka alanındaki gelişmeler, özellikle makine öğrenimi ile kendi kendine öğrenme uygulamaları ve nükleer teknoloji dünyasında erken uyarı araçlarından komuta, kontrol ve silah tedarikine kadar nükleer silahlarla ilgili sektörlerde yapay zekanın kullanılması konusunda kapının nasıl ardına kadar açılacağı yer alıyor.
Raporun hazırlanmasına katkıda bulunan kıdemli araştırmacı Vincent Boulanin, Kissinger’in dünyanın sonuna ilişkin endişelerini kuruntudan çok gerçeğe dönüştüren bir soruna değiniyor. O da nükleer silahı olan ülkelerin, sahip oldukları nükleer enerjinin yönetimi ve işletilmesinde yapay zeka kullanımlarının şimdiki veya gelecekteki rolü konusunda şeffaf davranmamaları.
Mısır resmi haber ajansı MENA’ya göre raporu hazırlayanlar, nükleer silaha sahip olan ülkelerin, genel olarak nükleer askeri amaçlara ve nükleer hizmetlerle ilgili gereksinimlere hizmet etmek için hızlı bir şekilde yapay zeka teknolojilerini geliştirmeye yönelmesinin öngörülemeyen sonuçlar doğuracak pervasız davranışlara yol açacağını vurguluyorlar. Aynı zamanda yapay zeka uygulamalarının olgunlaşmamışken benimsenmesinin, nükleer silahlara maruz kalma risklerini ve başarısızlık olasılıklarını artıracağına ya da bu uygulamaların nükleer bir çatışmaya evrilebilecek bir olaya veya krize dönüşecek şekilde kötüye kullanılabileceğine dikkat çekiyorlar.
Bu rapordaki önemli sesler arasında, SIPRI Silahlanma ve Silahsızlanma Konuları Uzmanı Lora Saalman öne çıkıyor. Her halükarda yapay zeka teknolojilerinin kendi içinde nükleer silah kullanımı için itici bir güç olmasının pek olası olmadığını ifade eden Saalman, yapay zeka teknolojilerinin nükleer seviyeye ulaşan bir krizi körükleyebileceği etkenleri anlamak için dikkate alınması gereken bölgesel yönelimler, jeopolitik gerilimler ve kodların yanlış çözülüp yorumlanması gibi nedenler olduğuna dikkat çekti.

Nick Bostrom ve yapay zekanın geleceği
İnsanlığın dikkatini yapay zekanın metafiziğine çeken sesler arasında İngiltere Oxford Üniversitesi’nde profesör ve İnsanlığın Geleceği Enstitüsü’nün kurucusu olan İsveçli filozof Nick Bostrom bulunuyor.
Bostrom teknolojinin varoluşsal riskler, antropik ilke ve bunun dünyaya ve kendi rolümüze bakış açımız üzerindeki sonuçları, süper zeka ve yol açabileceği öngörülemeyen sorunlar veya yeni bir medeniyetin dönemleri üzerine yaptığı araştırmalarla uluslararası çapta bir üne sahip.

Bostrom'un bahsettiği bu süper zeka nedir?
Kısaca söylersek süper zeka bilimsel yenilik, genel hüküm verme ve sosyal beceriler de dahil olmak üzere neredeyse her alanda en iyi insani akıllara büyük oranda üstün gelme gücüne sahip zihin demektir.
Bostrom “Transhümanizm: Geleceğe Yönelik Küçük Bir Kılavuz” adlı kitabında süper zekayı, yalnızca insan beyninin hızını aşan değil, aynı zamanda türü bakımından da insan beyninden daha akıllı olan bir zihne işaret ederek tanımlıyor.
Bostrom’a göre köpeğinizin beynini ne kadar hızlandırmaya çalışırsanız çalışın insan beynine eşdeğer bir beyin elde edemezsiniz. Aynı şekilde, çok hızlı insan beyninin bile mevcut kapasitesi göz önüne alındığında erişemeyeceği zeka türleri olabilir. Ancak sinir ağlarımızın hacmini veya bağlantılarını artırmak kadar basit bir şey bize bu yeteneklerden bazılarını kazandırabilir. Diğer iyileştirmeler için bilişsel mimarinin tamamen yeniden düzenlenmesi veya eskilerinin üzerine yeni bilişsel tabakaların eklenmesi gerekebilir.
Bostrom'a göre süper zeka ile yapay zeka arasında herhangi bir ilişki var mı?
İsveçli filozof, şimdiki veya gelecekteki yapay zeka sistemlerinin yakın bir zamanda insan varlığı için herhangi bir tehdit oluşturmadığını, ancak bir süper zeka sistemi oluşturulursa bu sisteme insan dostu değerlerin eklenmesinin son derece önemli olduğunu ifade ediyor. Zira Bostrom’a göre insanlığın çıkarını önemsememe veya düşmanlık besleme seviyesine ulaşan hedeflerin yanı sıra kötü niyetli veya dikkatsiz bir şekilde tasarlanmış süper zeka, insanlığın yok olmasına neden olabilir.
Diğer bir endişe kaynağı da, üstün planlama yeteneği ve hızlı bir şekilde geliştirebileceği teknolojiler sayesinde oldukça güçlü olabilecek ilk süper zekanın yalnızca bir kişiye ya da programcılar veya kendisini görevlendiren şirket gibi küçük bir gruba hizmet etmek için oluşturulacak olması.
Bu senaryo tüm zeki yaşam formunun gerçek anlamda yok olacağı anlamına gelmese de, varoluşsal bir risk teşkil ediyor. Çünkü gelecekte insanlığın yeteneklerinin büyük bir bölümü kalıcı olarak yok edilmiş olacak ve daha çok insan nüfusunun küçük bir kısmı Bostrom’un adlandırdığı transhümanizmin faydalarından yararlanacak.

Yapay zeka dünyasının sonu ve tehlikeleri
40 yıl önceki elektronik sistemlerin hikayelerine dönüp baktığımızda, 1983'te meydana gelen bir olay dikkatimizi çekiyor. O zamanlar, Soğuk Savaş en şiddetli anlarını yaşıyordu ve Washington ile Moskova arasında son derece gergin bir bekleyiş vardı.
O dönemde Sovyetler Birliği’nin erken ikaz sistemleri, bir ABD füzesinin kendilerine doğru gelmekte olduğuna dair uyarıda bulunmuştu. Şayet uyarı doğruysa hiç şüphesiz bu nükleer başlıklı bir füzeydi. Bu da ABD’lilerin Ruslara ilk darbeyi vurma konusunda inisiyatif aldıkları anlamına geliyordu.
O zamanlar dünya nükleer savaşın eşiğindeydi. Bu uyarının yanlış bir uyarı olduğu kanısına varan Rus subay Stanislav Petrov’un dikkati ve sakinliği olmasaydı ve uyarıya karşılık vermeme kararı almasaydı nükleer bir savaş dünyayı kasıp kavurmuş olurdu.
40 yıl önce, yapay zeka sistemleri günümüzdeki seviyesine ulaşmamıştı. Buna göre şöyle bir soru ortaya çıkıyor: İnsanlık, bir kez hata yaparak tüm dünyayı ölüme sürükleyebilecek yapay zeka zihinlerine kendi kaderini teslim edebilir mi?
İnsanlık hemen hemen iki gruba ayrılıyor. Bir grup yapay zekayı devam etmemesi veya gelişmemesi gereken potansiyel bir felaket olarak görüyor. Diğer grup ise mekanizmalarından yararlanmak için yapay zekanın geliştirilmesinin önemli olduğunu savunuyor.
Bu bağlamda, Google'ın eski patronu Eric Schmidt’in başkanlık ettiği bir ABD komitesi önemli bir rapor hazırlayarak bunu ABD Başkanı Biden’a ve ABD Kongresi’ndeki Senato ve Temsilciler Meclisi üyelerine sundu.
Rapor, yapay zeka ile çalışan silah sistemlerine yönelik küresel düzeyde ambargo konulmasına yönelik çağrıların reddedilmesini tavsiye ediyor. Ayrıca yapay zekanın faydalarının en başında, kararların çok hızlı bir şekilde ve oldukça küçük hata paylarıyla alınmasının geldiğine işaret ediyor. Bu da insanların yapamadığı bir şey.
ABD’nin, Rusların ve Çinlilerin böyle bir ambargonun uygulanması halinde buna uymayacağını düşünmesinden hareketle, raporu hazırlayanlar yeni Amerikan yapay zeka silahlarının geliştirilmesini tavsiye ettiler ve aksi takdirde üst düzey askeri yetenekleri ile tanınan ABD silahlı kuvvetlerinin önümüzdeki yıllarda askeri ve teknolojik üstünlüğünü kaybedeceklerini ifade ettiler.
Henry Kissinger dünyanın sonunun gelişi ile ilgili uyarısında haklı mıydı?
Kulakları var ama işitmiyorlar, gözleri var ama görmüyorlar... Bu dünyanın hali.

Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.

 


İran savaşının ara seçimlerdeki ağırlığı

Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)
Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)
TT

İran savaşının ara seçimlerdeki ağırlığı

Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)
Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)

Velid Faris

Çoğu gözlemci, Trump yönetiminin 2025'ten beri İran'daki İslam rejimine karşı yürüttüğü savaşın, yaklaşan ara seçimler başta olmak üzere, ABD seçimleri üzerinde doğrudan bir etkisi olacağı konusunda hemfikir. Bu sonuçlara aylar önce ulaşıldı ve biz, en azından ocak sonu ve şubat başından beri bu gelişme konusunda uyarıda bulunan ilklerdendik.

Independent Arabia’nın bana sunduğu bu köşedeki yazılarımda ve Amerikan ve uluslararası televizyon kanallarındaki katılımlarımda vurguladığım gibi, Tahran'daki rejimin 2026 yazından önce devrilmemesinin, Kongre'nin kontrolü için yapılacak sonbahar seçimlerine yansımaları olacaktı. Başlangıçta, bu uyarıyı yalnızca birkaç Amerikan medya kuruluşu ciddiye aldı. Ancak birkaç ay sonra, muhafazakar televizyon kanalları ve Cumhuriyetçi yorumcular, Tahran rejiminin gerçekten de müzakereleri sabote etmek ve aynı zamanda Amerikan askeri gücüne karşı ayakta kalmak amacıyla Washington'a yanıtlarını geç iletmeyi planladığı fikrini benimsemeye başladılar.

İran’daki Ocak katliamlarının ardından, İran Devrim Muhafızları, kitlesel katliamların sonuçlarına dair değerlendirmeleri ile eş zamanlı olarak müzakereler seçeneğini gündeme getirmeyi hedefledi. Trump yönetimi zaten İran içindeki hedefleri vurmaya başlamış ve diplomatik görüşmeler için şartlar belirlemişti. Başlangıçta, İran Dini Lideri Ali Hamaney'in ve çok sayıda önde gelen askeri komutan ve yetkilinin öldürülmesi, Humeyni rejimi yöneticileri arasında bir anlaşmaya varılmadığı takdirde tüm liderliğin öldürülebileceğine dair bir korku dalgasına neden oldu.

Öte yandan, Devrim Muhafızları, bu durumda, on binlerce İranlı sivili öldürdükten sonra, İran genelinde konuşlandırılmış güvenlik aygıtının ve birimlerinin kaderinin halkın elinde olacağını ve birçoğunun misillemeyle karşı karşıya kalabileceğini biliyordu.

Humeyni elitleri, Amerikan tarafına taviz vermekten başka seçeneklerinin olmadığını anlamışlardı, ancak teslim olmayacaklardı. Esasında, bu strateji, bir teklif sunmak, bir anlaşma imzalamak, sonra onu reddetmek ve Hürmüz Boğazı ve nihayetinde Babu’l Mendeb gibi yeni çatışma cepheleri açmaktan ibaretti.

Gerçekten de plan işe yaradı. Yedi ay boyunca Amerika Birleşik Devletleri, rejimi zayıflatmak için askeri operasyonlar yürüttü, ancak aynı zamanda yüksek gerilim rejim güçleri için çok tehlikeli hale geldiğinde ateşkes teklif etmeye devam etti. Bu senaryo şubat ve eylül ayları arasında tekrarlandı. Askeri olarak, Amerika Birleşik Devletleri rejimin askeri makinesini zayıflatmayı başardı, ancak onu yok etmedi.

Gelgelelim Devrim Muhafızlarının elinde tuttuğu ve tutmaya devam ettiği koz, ara seçimlerdi. Strateji, rejimin seçimlere kadar iktidarda kalmasına izin vermeye, muhalefetin Kongre'nin iki kanadından birinde, yani Senato veya Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğu kazanmasına bahis oynamaya dayanıyordu.

Demokrat Parti ve sosyal demokrat akım tarafından temsil edilen muhalefetin her iki kanatta da çoğunluğu elde etmesi durumunda, Beyaz Saray'ın savaştan çekilmesi yönündeki yasal ve siyasi baskı muazzam olacaktır. Tahran'ın hesapları, yönetimin kampanyadan çekileceği veya en azından Obama yönetimi tarafından imzalanan İran nükleer anlaşmasına benzer bir anlaşmayı kabul edeceği sonucuna varıyor.

Tahran ve Washington arasındaki sekiz aylık çıkmaz, Başkan Trump'ın rejimin çöküşüne yol açacak bir “şok ve dehşet” stratejisi uygulamadığı sürece değişmeyecek akışkan bir gerçeklik yarattı.

Ancak Başkan, Birleşmiş Milletler'de kasım seçimlerinden sonra rejimle bir anlaşmaya varabileceğini açıkladı ve bu da mevcut durumun seçimlerden sonra da devam edebileceğine işaret ediyor.

Cumhuriyetçi kampanya, basitçe Washington şu anda seçmenlere net bir cevap vermeye hazır olmadığı için İran'ın kasım ayındaki seçmen tercihlerinin bir parçası olmaması gerektiği sonucuna varmış gibi görünüyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre askeri açıdan, Amerika Birleşik Devletleri İslam Cumhuriyeti aleyhine önemli kazanımlar elde etti, ancak siyasi olarak hâlâ gerçek bir diplomatik sonuç yok. Obama liderliğindeki muhalefet, Amerikan askeri gücünün rejimin silahlı kuvvetlerinden çok daha üstün olduğu doğru olsa da, kapsamlı, karşılıklı olarak kabul edilebilir ve imzalanmış bir planın yokluğunun bir belirsizlik durumunu yansıttığına inanıyor.

Peki, bu belirsizlik seçim sonuçları üzerinde etkili olabilir mi?

Öncelikle, bu bir başkanlık seçimi değil, yasama seçimi; bu nedenle dış politika sonuçta belirleyici faktör olmayabilirken, iç meseleler seçmenler için daha büyük önem taşımaya devam ediyor. Ancak, dış çatışmaların seçmenler üzerinde, özellikle Yahudi, Arap, Müslüman ve İranlı topluluklar gibi bazı topluluklar üzerinde belirli bir etkisi bulunuyor.

Muhalefetin Körfez ve Kızıldeniz'deki durumu sunma biçimi, seçmenleri etkileyecek önemli bir faktör olacaktır.

Ortadoğu'daki savaşlar ile en çok ilgilenen seçmen kitleleri az olsa bile, iki partiyi ayıran sandalye sayısı da sınırlıdır. Bu, bölgede sahadaki güç dengesine bağlı olarak, bazı seçmen kitlelerinin etkilenebileceği ve bu sandalyelerin iki parti arasındaki güç dengesini değiştirebileceği anlamına geliyor.

Herhangi bir senaryoda, soru işaretleri, bu gelişmelerin 2027'de ABD dış politikası üzerinde ne gibi bir etkisi olacağına bağlı olmayı sürdürüyor.

 Cumhuriyetçiler, yönetimin son dakikada geniş çaplı bir hamlede bulunması sayesinde çoğunluklarını korurlarsa, Başkan Trump görevde kalacaktır ve seçimden sonra İran konusunda bir karar vermek zorunda kalacaktır.

Demokratlar bir veya her iki kanadın kontrolünü ele geçirirse, bunun ABD dış politikası ve ulusal güvenliği üzerinde önemli bir etkisi olacaktır. Cumhuriyetçiler Kongre'nin her iki kanadından birinin kontrolünü kaybederse, İran rejiminin oynadığı bahis kazanmış olacaktır.

Başkan, muhalefet Temsilciler Meclisi'ni kontrol etse bile, yönetiminin bu sorunu çözmek için iki yıldan fazla zamanı olduğunu söyledi. 2019'dan bu yana değişen koşullar göz önüne alındığında, bu konu etrafında önemli bir tartışma var.

Buradaki argüman şuna dayanıyor; Trump iktidara geldiğinde ABD bürokrasisinin büyük bir bölümü Obama yönetimiyle bağlantılı muhalefet tarafından kontrol ediliyordu. Ancak bugün Trump, prensip olarak, kilit kurum ve kuruluşların başkanlarının atanmasını güvence altına aldı. Sonuç olarak, Demokratların çoğunlukta olduğu bir Temsilciler Meclisi veya Senato'nun herhangi bir eylemi, başkanın dış politikası üzerinde aynı etkiye sahip olmayabilir.

ABD'nin 2025'ten bu yana İran'a yönelik politikası ve yönetimin rejime karşı yürüttüğü iki savaşın kasım ayındaki seçmen kararlarını nasıl etkileyeceği konusundaki tartışma ise üç ana nokta etrafında dönecektir.

Birincisi, ABD ile rejim arasındaki gerçek savaştır; bu savaş nasıl yürütüldü, kim galip geldi ve gelecekte neler olacak.

İkinci nokta, diplomatik girişim ve nihayetinde kimin üstünlük sağladığıyla ilgilidir.

Üçüncü ve son nokta, seçimden sonra rejimle olan ilişkinin geleceğiyle ilgilidir; bu konuda hangi seçenekler mevcut?

Ancak bu sonbaharda en acil soru, Cumhuriyetçilerin Kongre'nin iki kanadından birini kaybetmesi durumunda muhalefetin senaryosu ile ilgili olacaktır. Muhalefet kazanırsa ne yapacak? Ve bir iç siyasi zafer elde etmeden Trump yönetimini savaşı sona erdirmeye nasıl zorlayacak?

Bazı analistler, Demokratların yönetimi savaştan çekilmeye zorlamak için ellerindeki her aracı kullanacaklarını düşünüyor. Diğer bir grup analist ise muhalefetin rejimle müzakerelere katılmayı ve yeni bir İran nükleer anlaşmasının yönetimine dahil olmayı talep edeceğini öne sürüyor.

Ancak sonuç aynı kalmaya devam ediyor; Cumhuriyetçiler Kongre'nin kontrolünü elinde tutarsa, başkana önemli ölçüde siyasi hareket alanı tanıyacaklar ve bu, İran rejimi için zor bir dönem olacaktır. Demokratlar Capitol Hill'de kazanırsa, Trump yönetimi politikalarını şiddetle savunacak, ancak Demokratlar arasında daha pragmatik olanlar dış politikada denetimi üstlenmedikçe önemli bir ilerleme kaydedemeyecektir.


Husiler ve İran, bölgede İsrail’e nasıl bahane sağlıyor?

İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor. (Reuters))
İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor. (Reuters))
TT

Husiler ve İran, bölgede İsrail’e nasıl bahane sağlıyor?

İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor. (Reuters))
İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor. (Reuters))

Pakistanlı Profesör Ishtiaq Ahmed, bölgede tırmanan çatışmanın yalnızca İran ile İsrail arasındaki gerilim veya Yemen’deki meşru hükümete verdiği destek nedeniyle Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları üzerinden okunamayacağını belirtiyor. Ahmed’e göre, bu cepheler arasındaki etkileşimler artık bölgesel sistem üzerinde daha geniş etkiler yaratırken, çeşitli taraflara askeri varlıklarını genişletmeleri için gerekçeler de sunuyor.

Pakistan’daki The Friday Times gazetesinde yayımlanan kapsamlı analizinde Ahmed, temel bir çelişkiye dikkat çekiyor: İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor.

İran’ın vekil güçleri ve İsrail’in güvenlik bahanesi

Ahmed’e göre İran’ın bölgedeki müttefik güçleri desteklemeye dayalı stratejisi, Arap ülkeleri üzerinde güvenlik baskısı oluştururken aynı zamanda İsrail’e askeri operasyonlarını genişletmesi için güvenlik gerekçeleri sağlıyor.

İran’ın Husilere verdiği desteğin, Tahran’ın Yemenli grubun aldığı her kararı kontrol ettiği anlamına gelmediğine işaret eden Ahmed, İran’ın Husilere yönelik askeri ve siyasi desteğinin ‘köklü’ olduğunu belirtiyor. Ahmed’e göre grubun Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb üzerinden baskı oluşturma kapasitesi, İran’ın stratejisine asimetrik bir nüfuz aracı ekliyor.

Yazar, bu gelişmeyi daha geniş bir çerçeveye oturtarak, İran destekli güçlerin bölge ülkelerine yönelik saldırılarının İsrail’e askeri operasyonlarını genişletmesi için gerekçeler sağlayabileceğini savunuyor. Buna karşılık İsrail’in operasyonlarını genişletmesi, İran ve müttefiklerinin kendilerini İsrail ve Batı nüfuzuna karşı ‘direniş’ güçleri olarak sunmalarına olanak tanıyor.

Ahmed, İran ile İsrail’in müttefik olarak hareket ettiğini ya da aralarında bir koordinasyon bulunduğunu söylemiyor. Aksine, “İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri” ifadesini kullanan Ahmed, tarafların yön verdiği çatışma süreçlerinin dolaylı biçimde kesişen sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekiyor.

Körfez’den Babu’l Mendeb’e

Analiz, Husilerin tırmanan saldırıları ve İran’ın deniz taşımacılığı üzerindeki baskısını, özellikle son yıllarda bölgede yaşanan dönüşümlerle ilişkilendiriyor. Bu dönüşümlerin başında Suudi Arabistan ile İran arasındaki gerilimin azalması ve Riyad’ın kalkınma, yatırım ve Vizyon 2030 projelerine odaklanması geliyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Ahmed, Yemen’deki ateşkesin çökmesinin ardından Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının yeniden gündeme geldiğini belirtiyor. Bu dönemde Husilerin Kızıldeniz kıyısındaki varlığını Babu’l Mendeb yönünde genişlettiğine işaret eden Ahmed, aynı zamanda Riyad’ı ve Suudi Arabistan’ın stratejik tesislerini hedef alan füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının düzenlendiğini aktarıyor.

Analize göre buna karşılık, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki baskısının yanı sıra Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb’e ilişkin tehditler, deniz taşımacılığında gerilemeye ve Körfez ülkeleri ile Asya ve Afrika piyasaları üzerindeki ekonomik yükün artmasına yol açtı.

Yazar, bu gelişmelerin son yıllarda Körfez ülkelerinin yatırım, turizm, teknoloji ve iş dünyasını çekmesini sağlayan ortamı olumsuz etkilediği uyarısında bulunuyor. Bölgenin, vekalet savaşlarının yürütüldüğü bir alan yerine istikrar ve ekonomik bağlantı merkezi olarak kendisini konumlandırmaya başladığına dikkat çekiyor.

İsrail askeri faaliyet alanını genişletiyor

Denklemin diğer tarafında ise Ahmed, İsrail’in Gazze savaşının Ekim 2023’te başlamasından bu yana askeri operasyonlarının kapsamını genişleterek Lübnan ve Suriye’nin ardından İran’ı da hedef alan bir alana taşıdığını belirtiyor. Bu durumun Arap ve İslam dünyasında endişeye yol açtığını ifade ediyor.

Ahmed’in değerlendirmesine göre, İsrail’in operasyonlarını genişletmesi, İran ve müttefiklerine kendilerini İsrail’e karşı mücadele eden taraflar olarak yeniden sunmaları için siyasi malzeme sağlarken, aynı zamanda İsrail’e bölgesel tehditlerle mücadele gerekçesiyle askeri faaliyet alanını genişletmesi için yeni dayanaklar sunuyor.

Ahmed’in analizinde bu durum karşılıklı bir döngüyü ortaya çıkarıyor: İran’la bağlantılı grupların düzenlediği saldırılar, İsrail’e harekete geçmek için güvenlik gerekçeleri sağlarken, İsrail’in hamleleri de İran ve müttefiklerine ‘direniş’ söylemlerini güçlendirecek yeni araçlar sunuyor.

Ahmed, çatışmayı yalnızca bu ilişki üzerinden açıklamıyor ancak bu sürecin devam etmesinin bölgeyi yeniden kalkınma ve iş birliği rotasından karşılıklı çatışma ve misillemeler döngüsüne sürükleme riski taşıdığını değerlendiriyor.

Kaybedenler denklem dışında

Ahmed, bu gelişmelerin ortaya çıkardığı sonuçların merkezine Arap ülkelerini yerleştiriyor ve savaşlar ile çatışmalardan kalkınmaya geçmeye çalışan toplumların, tırmanışın maliyetinin önemli bir bölümünü üstlendiğini belirtiyor.

Çatışmanın devam etmesinin ‘Müslümanların Müslümanlarla savaşması’ anlamına geldiğini savunan Ahmed, bu süreçte bölge ekonomilerinin zarar gördüğünü, İran’ın dolaylı nüfuz alanının genişlediğini ve İsrail’in doğrudan sınırlarının ötesinde askeri operasyon yürütme kapasitesinin arttığını ifade ediyor.

Ahmed, bu çerçevede tehlikenin yalnızca yeni bir askeri çatışma turuyla sınırlı olmadığına, bunun daha geniş kapsamlı bir bölgesel fırsatı da ortadan kaldırabileceğine dikkat çekerek, “En büyük tehlike yalnızca yeni bir askeri tırmanışta değil, Ortadoğu’nun çatışma ve vekalet savaşlarından kalkınma, istikrar ve iş birliğine geçmesi için ortaya çıkan tarihi fırsatın kaybedilmesinde yatıyor” değerlendirmesinde bulunuyor.

Ahmed bu açıdan Husiler ile Yemen arasındaki çatışmayı bölgesel dönüşümlerden bağımsız bir kriz olarak ele almıyor. Aksine bunu, bölgenin geleceğine ilişkin daha geniş bir sınamanın parçası olarak değerlendiriyor: Bölge yeniden vekalet savaşları mantığına mı dönecek, yoksa ülkelerin yatırım, kalkınma ve bölgesel ilişkilerini yeniden düzenleme yönünde başlattığı süreç korunacak mı?

Mekke İttifakı’nın pozisyonu

Ahmed, bunu ayrıca Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’yi Mekke’de bir araya getiren üçlü savunma anlaşmasıyla ilişkilendiriyor. Ahmed’e göre bu düzenlemenin önemi, Yemen’de yeni bir cephe açmasında değil, caydırıcılık sağlaması ve savaşın daha geniş bir alana yayılmasını önleme kapasitesinde yatıyor.

Ahmed’in değerlendirmesine göre caydırıcılığın yanı sıra diplomatik kanalın da açık tutulması gerekiyor. Özellikle Pakistan’ın İran’la olan kanalları üzerinden Tahran’ın Husilerin saldırılarını sınırlamaya yönlendirilmesi gerektiğini belirten Ahmed, Suudi Arabistan topraklarının, stratejik altyapısının ve kutsal şehirlerinin hedef alınmasının sonuçsuz şekilde devam edemeyeceğini vurguluyor.

Sonuç olarak Ahmed’in analizi, krizi yalnızca Husilerle yaşanan bir çatışma çerçevesinde değil, bölgesel düzenin kendisi açısından bir sınama olarak ele alıyor. Buna göre mesele, bölge ülkelerinin ve Washington’ın Ortadoğu’nun yeniden açık çatışma alanına dönüşmesini önleyip önleyemeyeceğiyle de yakından bağlantılı. Bu çerçevede Ahmed, kalkınma sürecinin korunmasının gerilimin düşürülmesini, vekil güçlerin faaliyetlerinin kontrol altına alınmasını ve diplomatik kanalların açık tutulmasını gerektirdiğini; bunun yanı sıra bölge ülkelerini hedef alan tehditlere karşı caydırıcılığın sürdürülmesi gerektiğini değerlendiriyor.


Kremlin: Putin, Trump ile görüşmeye hazır

ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile tokalaşırken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile tokalaşırken (Reuters)
TT

Kremlin: Putin, Trump ile görüşmeye hazır

ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile tokalaşırken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile tokalaşırken (Reuters)

Alman Haber Ajansının (DPA) haberine göre Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmeye hazır olduğunu açıkladı.

Şarku’l Avsat’ın Sputnik’ten aktardığına göre Peskov, gazetecilere yaptığı açıklamada, “Şu ana kadar herhangi bir üst düzey görüşmenin gerçekleştirilmesine ilişkin ayrıntılar bulunmuyor. Rusya-ABD görüşmesinden söz edecek olursak, başkan buna hazır. Aslında Putin ve Trump, telefon görüşmelerinde gerektiğinde ilerleyen dönemde yeniden bir araya gelmeye hazır olduklarını her zaman teyit ediyor” dedi.

Peskov, Putin ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy arasında olası bir görüşmeye ilişkin ise “Buradaki tutumumuz iyi biliniyor. Putin, Zelenskiy’nin istemesi halinde Moskova’ya gelebileceğini söyledi” ifadelerini kullandı.

Kremlin Sözcüsü, “Bu durumda kendisine gerekli güvenlik garantileri sağlanacaktır” dedi. Peskov ayrıca Zelenskiy’nin “hangi kararların alınması gerektiğini çok iyi bildiğini” de ifade etti.

Peskov, “Bunun dışındaki herhangi bir durumda, uzmanlar düzeyindeki çalışmalar tamamlanmadan bir zirve gerçekleştirmek pratik olmayacaktır. Çünkü bu, zaman kaybı olacaktır” değerlendirmesinde bulundu.

Ukrayna’daki savaşa ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Peskov, “Ukrayna’nın silahlandırılması devam ediyor ve Avrupa ülkeleri silah satın almak için giderek daha fazla para toplamaya çalışıyor” şeklinde konuştu.

Peskov ayrıca, “Kiev yönetimi bir ölçüde terör faaliyetlerini sürdürüyor. Şu ana kadar barışçıl müzakereler yoluna girilmesi için herhangi bir ön koşul bulunmuyor. Buna rağmen Rusya devleti olarak barışçıl müzakerelere hâlâ açığız” dedi.

Kremlin Sözcüsü, İngiliz yönetiminin Rusya karşıtı duyguları körüklemeye yönelik faaliyetlerde bulunduğunu iddia ederek, Almanya, Fransa ve bazı diğer Avrupa ülkelerinin de aynı yönde hareket ettiğini söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump ise dün, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yeni bir görüşme gerçekleştirme niyetinde olduğunu açıklamıştı.