Şeyh Cerrah sakinleri yeni bir ‘Nekbe’ ile karşı karşıya

Kudüs’ün Şeyh Cerrah Mahallesi’nde 46'sı çocuk 160 kişiye evlerini boşaltmaları talimatı verildi

İsrail işgal güçleri Doğu Kudüs'te (AFP)
İsrail işgal güçleri Doğu Kudüs'te (AFP)
TT

Şeyh Cerrah sakinleri yeni bir ‘Nekbe’ ile karşı karşıya

İsrail işgal güçleri Doğu Kudüs'te (AFP)
İsrail işgal güçleri Doğu Kudüs'te (AFP)

Ragide Atme
Doğu Kudüs'ün Şeyh Cerrah Mahallesi’nden Arif Hammad (9), Ramazan Bayramı arifesinde tıpkı mahalledeki diğer akranları gibi bayramlık almakla ilgilenmiyor. Oyuncak almayı dahi umursamıyor. Mahalle halkı ile Siyonist yerleşimciler arasındaki günlük gösteriler, protestolar ve saldırılar, Hammad ve arkadaşlarının tüm bayram sevinçlerini yitirmelerine neden oldu. Zamanının çoğunu evinin karşısındaki sokağa kurulan dayanışma çadırında geçiren küçük Hammad, bazen gençlerin attığı sloganları dinliyor, bazen de İsrail polisinin Filistinli ve uluslararası insan hakları örgütlerinden göstericileri dağıtmak için attığı göz yaşartıcı gaz kapsüllerinden ve plastik mermilerden kaçıyor.
Hammad, “Bir bayram sofrasında oturmayı, bayram tatilinde nasıl eğleneceklerini, güleceklerini ve oynayacaklarını düşünen tüm dünyadaki Müslüman çocuklar gibi bayram sevincini yaşayabilmeyi ne kadar isterdim. Ben ve Şeyh Cerrah Mahallesi’nin diğer çocukları, sadece bir an önce evlerimize dönmeyi, evlerimizin yakınlarındaki apartmanlarda yerleşimcilerin çığlıkları ve saçtıkları dehşetle mücadelede ailelerimize destek olmayı düşünüyoruz. Her an evlerimizden çıkarılmak ve gece sokakta kalmakla tehdit ediliyoruz” ifadelerini kullandı.

Mahalle sakinlerine evlerini boşalmaları talimatı verildi
Şeyh Cerrah Mahallesi’nde, Siyonist yerleşimcilerle yer değiştirmeleri için zorunlu tehcir ve göçe zorlanan tek aile Hammad’ın ailesi değil. 1948 yılında Filistin’in diğer şehirlerinden ayrıldıktan ve Doğu Kudüs'e yerleştikten sonra, aşırı dinci Yahudi cemaatleri 1972 yılında mahalledeki evlerin inşa edildiği arazilerin tapularına sahip olduklarını iddia ettiler. Aşkenaz ve Sefarad Yahudileri komitelerine göre bu tapuların tarihi 19’uncu yüzyılın sonlarına kadar uzanıyor.
Tahliye tehdidi altındaki Şeyh Cerrah Mahallesi sakinlerinden Nabil el-Kurd (75) The Independent Arabia’ya şunları söyledi:
“1948'de yerinden edildikten sonra 1956, Ürdün Bayındırlık ve Ürdün Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ile BM Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı’na (UNRWA) bir anlaşma çerçevesinde 27 Filistinli aileyle birlikte Hayfa’dan Kudüs’e sığındık. Batı Şeria'nın Ürdün’ün yönetiminde olduğu (1951-1967) Şeyh Cerrah Mahallesi’nden bize konut sağlandı. Mülkün tapusunun inşaatın tamamlanmasından üç yıl sonra, cüzi bir ücret karşılığında sakinlere devredileceği düşünülüyordu. Ancak 1967 savaşı, arazinin Kudüslü ailelerin adına tescil edilmesinin devam etmesini engelledi. 20 yıldır bunun savaşını veriyoruz. Mahkemelerde mülklerin sahibi olduğumuzu kanıtlamak için uğraşıyoruz.”

Mahkeme kararı
İsrail Yüksek Mahkemesi 10 Mayıs’ta Şeyh Cerrah Mahallesi’nden Kudüslü dört ailenin evlerini boşaltmalarıyla ilgili bir kararın çıkması beklenen duruşmayı erteledi. Mahkemeden yapılan açıklamada duruşma için yeni tarihin 30 gün içinde belirleneceği belirtildi. BM, Doğu Kudüs'teki Filistinlilere yönelik tüm zorunlu tahliyelerin derhal sona erdirilmesi çağrısında bulundu ve bunun ‘savaş suçu sayılacağı’ konusunda uyardı.
(İsrail parlamentosu Knesset bünyesindeki) Aşkenaz ve Sefarad Yahudileri komiteleri, 1885 yılında evlerin inşa edildiği arazinin Yahudilere ait olduğunu iddia ettiler. Komiteler, Temmuz 1972'de mahkemeden ‘başkalarının mallarını hukuka aykırı bir şekilde gasp ettikleri’ gerekçesiyle mahalledeki dört aileyi (el-Kurd, el-Cauni, Kasim ve Sekafi) evlerinden tahliye edilmelerini istediler.

Belgeler ve dayanaklar
Evlerinden tahliye edilmekle tehdit edilen Şeyh Cerrah Mahallesi ailelerini savunan avukatlardan Sami Arşid, bir grup Sefarad Yahudisinin, Osmanlı döneminden kaldığı iddia edilen belgelerle, Şeyh Cerrah Mahallesi’ndeki arazileri, Kudüs’ün Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde olduğu sırada mahalle sakinlerinden satın aldıklarını iddia ettiklerini söyledi. 2009'da Ankara'ya giderek Sefarad Yahudileri Komitesi'nin iddialarını çürüten ve bu toprakların gerçek sahiplerinin Filistinliler olduğunu gösteren orijinal Osmanlı belgelerine ulaştıklarını, belgelerin Sefarad Yahudilerinin söz konusu arazilerdeki evleri satın almadıklarına, sadece kiraladıklarına işaret ettiğini belirten Arşid, ancak mahkemenin, geç ulaştırıldığını öne sürerek Osmanlı belgelerini kabul etmediğini sözlerine ekledi.
Ürdün Dışişleri Bakanlığı daha önce, Filistin tarafına, Şeyh Cerrah Mahallesi’ndeki Kudüslülerin kira sözleşmeleri, beyannameleri ve yazışmalar dahil olmak üzere Filistinlilerin haklarını korumalarını sağlayan tüm belgeleri temin etti. Bu belgelere, 1954 yılında UNRWA ile Ürdün Bayındırlık ve İskan Bakanlığı arasında imzalanan anlaşmanın bir nüshası da eklendi. Ancak İsrail mahkemesi bugüne kadar bu belgelerin hiçbirini dikkate almadı.

Tanıma karşılığında anlaşma
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre İsrailli yerleşimciler ve avukatları, Filistinli ailelere 6 Mayıs'ta mahalleden tahliye edilmelerinin ertelenmesi karşılığında yerleşimcilerin, evlerinin inşa edildiği arazilerin sahipleri olduklarını tanımalarını öngören bir anlaşma teklif ettiler. Ancak, ev sahipleri, özellikle evlerini her aileden bir kişi adına geçici olarak kaydettirmeleri ve bu aile ferdinin ölümünden sonra evin mülkiyetini yerleşimcilere devredileceği önerildiğinden teklifi reddettiler.
Şeyh Cerrah Mahallesi’ndeki evinden atılma tehdidiyle karşı karşıya olan Ahmed es-Sabbağ, “Hiçbir Filistinli, haklarımızı elimizden alan herhangi bir anlaşmayı kabul etmez. 1991 yılına kadar hiçbir Yahudi kurum, araziler üzerinde mülkiyetleri olduğunu ispat edemedi. Ta ki 17 Filistinli aileyi savunmak için atanan İsrailli bir avukat bu aileleri aldatana kadar. İsrailli avukat, mahalle sakinleri adına onlardan habersiz olarak belgeleri imzaladı. Böylece arazilerin mülkiyeti, Yahudi yerleşimci cemaatlerine aittir. İsrailli avukatın imzaladığı belgeler arazilerin yerleşimcilere ait olduğunu teyit ederken mahalle sakinlerine kiracı statüsü vermektedir. Kiracıyı Koruma Yasası, mahalle sakinlerini de kapsıyor. Yahudi cemaatler daha sonra araziyi Yerleşimci bir şirket olan Nahalat Shimon’a sattılar. Bugün yeni Nekbe’yi (Büyük Felaket’i) yaşıyoruz. Çocuklarımız güvensiz bir ortamdalar ve psikolojik baskı altındalar” ifadelerini kullandı.
Buna karşın Nahalat Shimon şirketinden Yonatan Yousef Fransız Haber Ajansı’na (AFP) daha önce yaptığı bir açıklamada, “Arazi sahibi olan her Yahudi, mahkeme onların lehine karar verirse araziyle istediğini yapmakta özgürdür. Filistinliler herhangi bir uzlaşmayı reddederlerse bu onların sorunudur” dedi.

Uluslararası kampanya
Şeyh Cerrah Mahallesi, geçtiğimiz birkaç gün boyunca Filistinliler ve yerleşimciler arasında şiddetli çatışmalara tanık oldu. Bu durum Kudüs'teki gençleri, ‘Şeyh Cerrah Mahallesini kurtar’ kampanyasının bir parçası olarak mahallede tehdit altındaki ailelere destek için harekete geçirmeye itti. Kampanya, Arap dünyası ve uluslararası camianın dikkatini, yerleşimcilerin mahalle sakinlerine yönelik saldırılarına çekmeyi başardı. Kampanya çeşitli sosyal medya sitelerinde büyük ilgi gördü. Uluslararası Af Örgütü (Amnesty) ve İnsan Hakları Savunucularını Desteklemek İçin Avrupa Akdeniz Vakfı (EMHRF) gibi insan hakları örgütlerinin yanı sıra zorunlu tahliye ve yıkımlardaki artışı bir endişe konusu olarak kabul eden Avrupa Birliği (AB) de dahil olmak üzere yaygın bir uluslararası dayanışmanın ortaya çıkmasını sağladı. AB, zorunlu tahliyeleri ve yıkımları uluslararası insancıl hukuk çerçevesinde yasa dışı görüyor.
BM Ortadoğu Barış Süreci Özel Koordinatörü Tor Wennesland, İsrail'e ‘Doğu Kudüs'teki zorunlu tahliyelere son verme ve kendisine hakim olma’ çağrısında bulundu.

İsrail reddetti
Diğer yandan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, artan uluslararası kınamaların ardından, “Kudüs'te ibadet özgürlüğünü sağlarken, yasaya ve düzene saygı duyulması için akıl ve sorumlulukla hareket ediyoruz” dedi. Son dönemde Kudüs'te inşa faaliyetlerine son verilmesine yönelik artan tüm baskıları şiddetle reddettiklerini söyleyen Netanyahu, “Ama en yakın dostlarımıza da Kudüs'ün başkentimiz olduğunu ve her millet gibi başkentimizde inşa faaliyetlerine devam edeceğimizi söylüyorum” şeklinde konuştu.
Buna karşın Ramallah'taki Filistin Hükümet sözcüsü İbrahim Mulhim resmi Facebook hesabından yaptığı açıklamada, “El koyulan evler dosyası, Roma Antlaşması uyarınca Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) savaş suçu ve uluslararası hukuk ile uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlali olarak gönderildi” dedi.



Muhammed eş-Şafii’nin vefatı: Şarku’l Avsat’ta haber peşinde geçen 40 yıl

Gazeteci Muhammed eş-Şafii, askeri bir uçakla Afganistan'a giderken (Şarku’l Avsat)
Gazeteci Muhammed eş-Şafii, askeri bir uçakla Afganistan'a giderken (Şarku’l Avsat)
TT

Muhammed eş-Şafii’nin vefatı: Şarku’l Avsat’ta haber peşinde geçen 40 yıl

Gazeteci Muhammed eş-Şafii, askeri bir uçakla Afganistan'a giderken (Şarku’l Avsat)
Gazeteci Muhammed eş-Şafii, askeri bir uçakla Afganistan'a giderken (Şarku’l Avsat)

Şarku’l Avsat dün, 74 yaşında hayatını kaybeden ve kırk yılı aşkın süredir gazetecilik alanında iz bırakan değerli yazarlarından Muhammed eş-Şafii’yi son yolculuğuna uğurladı. Eş-Şafii’nin meslek hayatı, haberi takip etmekle ve en karmaşık, en hassas dosyaların ayrıntılarını araştırmakla geçti.

Eş-Şafii, terörist ve aşırıcı gruplar konularında uzman bir gazeteciydi ve Arap basınında bu alanda erken dönemde katkıda bulunan isimlerden biri olarak kabul ediliyordu. Habercilikte titizlik, analitik yaklaşım ve kaynaklara yakınlık konusunda yüksek mesleki standartlar belirlemişti. 1982 yılında Şarku’l Avsat’a katılan eş-Şafii, gazetecilik kariyerinde uzun yıllar boyunca ciddiyet, doğruluk ve etik ilkelere sıkı bağlılıkla çalıştı.

Görsel kaldırıldı.
Merhum gazeteci Muhammed eş-Şafii’nin, Şarku’l Avsat’ın ofisinde, meslektaşı Adil es-Salimi tarafından çekilmiş fotoğrafı

Muhammed eş-Şafii, 1951 yılında dünyaya geldi. Hayatı boyunca dikkat çekici bir bilgi birikimi sergiledi. 1974 yılında Kahire Üniversitesi Arkeoloji Fakültesi’nden İslam Arkeolojisi lisans diplomasıyla mezun oldu. Ardından 1977’de Londra’ya giden eş-Şafii, burada çeviri alanına yöneldi ve Westminster Üniversitesi’nden yüksek lisans diploması aldı. 1980’lerin ortasında Londra Doğu Araştırmaları Üniversitesi’nde gazetecilik çevirisi üzerine uzmanlaşmış kursları tamamladı. Bu eğitimler, onun yabancı kaynaklar, karmaşık belgeler ve yüksek güvenlik ile siyasi hassasiyete sahip metinlerle çalışma konusundaki eşsiz yeteneğinin temelini oluşturdu.

Görsel kaldırıldı.
Merhum gazeteci Muhammed eş-Şafii, Birleşik Krallık'ın eski Afganistan Büyükelçisi Mark Sedwill ile birlikte (Şarku’l Avsat)

Muhammed eş-Şafii, gazetecilik kariyerine 1980’lerin başında Londra’da başladı. O dönemde yurt dışında yayımlanan bazı Arap gazetelerinde çalıştı; bunlar arasında Suudi ‘El-Muslimun’ gazetesi ile kısa bir süre görev yaptığı Londra merkezli uluslararası ‘El-Arab’ gazetesi vardı. Daha sonra, Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında kurulan ‘Ez-Zuhera’ gazetesinde çalıştı. Bu süreç, eş-Şafii’nin erken dönemde bölgesel çatışmaların doğasını ve karmaşıklığını kavramasında belirleyici oldu.

1991’de resmi olarak Şarku’l Avsat gazetesine ikinci kez katıldığında, gazeteye spor bölümünden giriş yaptı. Yaklaşık on beş yıl boyunca burada yüksek bir profesyonellik ve dikkat çekici bir takip ve analiz yeteneği sergiledi. Ardından kariyerinin en öne çıkan dönemine geçti ve terörizm dosyasını üstlendi. Bu alanda Arap basınında öncü isimlerden biri haline gelen eş-Şafii, karmaşık ve hassas siyasi, güvenlik ve düşünce odaklı konuları ele alırken titiz belgeleme, derin analiz ve sansasyonel yaklaşımlardan uzak durma prensibini benimsedi.

Görsel kaldırıldı.
Muhammed eş-Şafii, Kabil'de bulunan Amerikalı askerlerden biriyle birlikte (Şarku’l Avsat)

Muhammed eş-Şafii, bu alanda Arap gazeteciliğinde en önemli deneyimlerden birini gerçekleştirdi. El-Kaide’nin üst düzey liderleriyle, özellikle Molla Muhammed Ömer başta olmak üzere, Taliban hareketinin bazı liderleriyle doğrudan röportajlar yaptı. Afganistan’a giderek bu liderlerle son derece zor ve riskli koşullarda bir araya geldi. Bu röportajlar, nadir bilgiler ve tanıklıklar içermesi nedeniyle araştırmacılar, gazeteciler ve cihatçı örgütlerle ilgilenenler için temel bir kaynak oluşturdu. Söz konusu görüşmeler, bu grupların yapısı, fikirleri ve faaliyet yolları hakkında derinlemesine bir anlayış sağladı.

El-Kaide’ye karşı yürütülen savaş sırasında eş-Şafii, Afganistan’daki Amerikan üslerine birçok saha ziyareti gerçekleştirdi. Uluslararası güçlerle çatışma bölgelerinde bulundu, savaş alanından doğrudan gazetecilik araştırmaları yaptı ve karşılaşmaların gelişimini, operasyonların niteliğini ve güvenlik ortamının karmaşıklığını aktararak, o dönemde Arap basınında nadir görülen saha ağırlıklı bir haber çalışması ortaya koydu.

Ayrıca eş-Şafii, Usame bin Ladin’in çocuklarıyla birçok röportaj yaptı ve gazetecilik açısından önemli belgeler ortaya koydu. Bu röportajlar, basının nadiren ele aldığı insani ve örgütsel yönleri ortaya çıkardı ve eş-Şafii’nin kapalı kaynaklara ulaşabilme becerisini gösterdi.

Bu eşsiz belgeleme sürecinin bir parçası olarak eş-Şafii, Arap gazeteciler arasında Guantanamo Hapishanesi’nde de röportaj yapan az sayıdaki isimden biriydi. Burada El-Kaide üyelerinin bir kısmı tutuluyordu. Yapılan görüşmeler, örgütün iç deneyimlerinden doğrudan alınan tanıklıkları içerdiği için terör dosyasına önemli ve istisnai bir katkı sağladı. Bu röportajlar, örgütün ideolojik söylemini çözümlemeye, üye kazanma mekanizmalarını ve iç yapısını anlamaya yardımcı oldu ve Arap gazeteciliğinin bu olguyu ele alış biçimini önemli ölçüde zenginleştirdi.

Görsel kaldırıldı.
Merhum gazeteci Muhammed eş-Şafii, eski Afganistan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Abdulkerim Halili ile birlikte (Şarku’l Avsat)

Merhum gazeteci Muhammed eş-Şafii, ‘İran’daki El-Kaide Adamları… Güvenli Liman ve Şüpheli İttifak’ adlı kitabın hazırlanmasına da katkıda bulundu. Bu eser, uzun yıllara yayılan araştırma ve titiz takip çalışmalarının bir özeti olarak, alanında önemli başvuru kaynaklarından biri olarak kabul ediliyor.

Kitabın önemi, İran ile El-Kaide arasındaki ilişkinin doğasını derinlemesine ve belgelerle desteklenmiş bir şekilde ele alan ilk Arap çalışmalardan biri olmasında yatıyor. Kitap, bu ilişkinin rastlantısal olmadığını, köklü bir geçmişe sahip olduğunu ve açık çelişkilerine rağmen karşılıklı uyum ve çıkar alışverişine dayandığını ortaya koyuyor.

Çalışmada özel araştırmalar ve nadir belgeler kullanıldı; bunların başında, örgüt liderliğinin, özellikle Usame bin Ladin’in, İran’ı operasyonlardan uzak tutma kararlılığını ve ülkeyi güvenli sığınak ve geçiş yolları ile dolaylı destek sağlama açısından istisna kılmasını gösteren ‘Abbotabad Belgeleri’ geliyor. Kitap ayrıca bu bulguları, 11 Eylül saldırılarıyla bağlantılı olarak Tahran’ı sorumlu tutan ABD yargı kararlarıyla ilişkilendiriyor. Bu yönüyle eser, terörizmin devlet politikalarıyla nasıl iç içe geçtiğini anlamak açısından dünya güvenliği bağlamında en karmaşık meselelerden birine ışık tutan önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Muhammed eş-Şafii, 1970’lerin sonlarında Londra’ya ulaştıktan sonra Türk kökenli bir kadınla evlendi; bu evlilikten bir oğlu ve bir kızı oldu. Oğlu Mahmud eş-Şafii, babasının izinden giderek gazetecilik kariyerine çeviri alanından başladı ve yaklaşık üç yıl boyunca Şarku’l Avsat’ın çeviri bölümünde görev yaptı.

Hayatının son saatlerine kadar mesleğine bağlı kalan eş-Şafii, bu dönemde Şarku’l Avsat için birkaç yazı kaleme aldı, meslektaşlarıyla telefonla iletişim kurarak editoryal gelişmeleri takip etti ve alıştığı titiz çalışma disiplinini sürdürdü. Ardından ruhunu teslim etti.

Muhammed eş-Şafii’nin vefatıyla Arap basını, sessiz, özverili ve meslektaşları arasında disiplin ve tevazu ile tanınan bir gazetecisini kaybetti. O, haberin arkasında sessizce çalışmayı tercih eden, gösterişten uzak bir isimdi. Gazeteciliği bir görev ve sorumluluk olarak gören jenerasyonun simgesi olarak kaldı; doğruluk ve derin bilgiyle mesleğe değer kattı.

Allah Muhammed eş-Şafii’ye rahmet eylesin; ailesine, meslektaşlarına ve sevenlerine sabır ihsan etsin.


Saddam Hüseyin sonrası Irak: Diktatörlükten Frankenstein devletine

Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)
Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)
TT

Saddam Hüseyin sonrası Irak: Diktatörlükten Frankenstein devletine

Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)
Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)

İyad el-Anber

Irak'ta bizzat yaşadığım, Saddam Hüseyin rejimini devirmek için başlatılan ayaklanmanın ilk günlerini şöyle geriye dönüp düşündüğümde, duygularımız Baas Partisi yönetimi olmadan Irak'ın nasıl bir yer olabileceğine dair rasyonel düşünceleri gölgede bırakıyor. Bu tarihi anı yaşayacağımıza dair sadece umut ve hayaller vardı.

İronik olansa, diktatörlükten kurtulma arzusu, daha iyi bir gelecek umuduyla yüklüydü. Totaliter bir rejim altında yaşarken nasıl olmasın ki? Tarihçi Hannah Arendt'in tarif ettiği gibi, bu bizi gününü gün eden, kamu işlerine veya geleceğe olan ilgisini tamamen yitirmiş, reform umudunu kaybetmiş, başıboş atomlara dönüştürdü.

Ancak diktatörlük rejiminin yıkılmasından ve ‘demokratik’ bir sistemin benimsenmesinden yirmi yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, Irak'ın geleceği hakkında aynı endişelere geri döneceğimizi beklemiyorduk. Diktatörlük rejiminin yaptığı hataları aşamayan ve silah gücü, siyasi para ve dış destekle iktidarını ve etkisini pekiştiren yönetici sınıfın yol açtığı hasarı onarmak için herhangi bir umut var mı? Tek lider ve komutanın diktatörlüğünden ‘seçim meşruiyeti’ kisvesi altında liderlerin yönetimine geçtik.

Irak'ın siyasi sisteminde 20 yıllık değişimin ardından geçen iki yılı hatırladıkça, diktatörlük döneminde idam, yerinden edilme ve Irak'ın güneyinden yoksulluk çeken bir aileden bir kadının, “Saddam rejimi hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verdiği “Saddam çocuklarımızı öldürdü, bizi mahvetti, aç bıraktı ve yerinden etti” yanıtı ve ardından “Bugün iktidarda olanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorulduğunda, “Allah onların yüzlerini çirkinleştirsin, çünkü Saddam'ın yüzünü ak ettiler” cevabı yıllar süren değişimin özeti niteliğindeydi.

Diktatörlük rejimini devirme konusundaki tutumum değişmemiş olsa da, 9 Nisan 2003 tarihine geri dönebilecek olsaydık ve bugünkü durumumuzu önceden bilseydik, hiç tereddüt etmeden “Ne olursa olsun, totaliter bir diktatörlük rejiminin insafına kalmayalım” derdim. Ancak, yolsuzlukları ve başarısızlıkları ile biriken hataları nedeniyle siyasi sınıfın yarattığı hayal kırıklığı ve hüsranımı ifade edecek kelimeler bulamıyorum. Bu hatalar, bize bütün bir ülkeyi kaybetmişiz gibi hissettiriyor. Mafya ve milislerin yönettiği bir ülke değil, gerçek anlamda bir ülkede yaşamak her Iraklının hayali haline geldi.

Yasal ve siyasi meşruiyeti seçimlerden gelen ‘parlamenter’ adlı bir siyasi sistemimiz var, ancak siyasi kararların bir grup oligarşi tarafından tekelleştirildiği ‘yönetim sistemi’ adlı paralel bir sistem de mevcut.

İnsanların özgürlüklerini elinden alan, insan onurunu hiçe sayan ve insanları lider ve komutanı övmekten başka bir işlevi olmayan bireylere dönüştürmek isteyen totaliter rejimlerde geçen günleri özleyen rasyonel bir tutum hayal etmek imkansız. Zira totaliter rejimlerde şakşakçılardan olmak istemeyenler idam, hapishanelerde işkence ve ülkeden sürgünle karşı karşıya kalırlar. Diktatörlükler devleti ve kurumlarını ortadan kaldırıp tek bir liderin iradesiyle değiştirmeye çalışırken, 2003 yılından sonra iktidara gelen siyasi sınıf, devleti ortadan kaldırıp siyasi karar alma sürecini domine eden siyasi liderlerin otoritesiyle değiştirmeye çalıştı. Ancak totaliter ve diktatörce davranışların ve düşünce biçimlerinin toplumun kültürüne ve davranışlarına yerleşmesi trajik bir ironiydi.

2003 yılından sonra egemen sınıf tarafından yaratılan ‘devlet’ varlığı, diktatörlüğün hatalarını düzeltmek, toplum üzerindeki etkilerini ele almak ve devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi düzeltmek yerine, Mary Shelley'nin Frankenstein romanındaki Victor'un yaratığına benzer korkunç bir canavar ortaya çıkardı. Evet, siyasi sınıf bir canavar yarattı ve ona, kendi çıkarlarını yönetmek, rantçı ekonomiyi paylaşmak ve devletin kaynaklarını yağmalamak olan bir ‘hükümet sistemi’ adını verdi.

Paralel unvanlar

2003 yılından sonra iktidara gelen siyasi sınıf, yirmi yılı aşkın bir deneyimle, ‘devlet’ kavramıyla ilgili her şeyi yok etme konusunda son derece yetenekli olduğunu dünyaya kanıtladı. Devletle ilgili, siyasi kurumlar, anayasa, ordu ve polis gücü, ekonomik kurumlar gibi her şeye sahibiz. Ancak gerçekte bunlar, günlük yaşamın rutin işlerini yönetmekle görevli, devlet işlerini yönetmede gerçek bir etkinliği veya rolü olmayan, sadece isimden ibaret kurumlardır.

sdfergt
Irak'ın başkenti Bağdat’ta Yeşil Bölge'nin havadan görünümü, 11 Ağustos 2021 (Reuters)

Prof. Dr. Amir Hasan Feyyad bu durumu şöyle özetliyor:

"Geçiş fırsatı kaçırıldı ve her türlü çeşitliliği baskılayan ve bastıran bir devletten, çeşitli güçlerin baskısı ve baskısı altında olan bir devlete geçtik! Daha doğrusu, tek bir totaliter yönetimden, demokratlar olmadan demokrasi inşa etme sloganına sadık, anayasayı hazırlayanların yönettiği, ancak anayasayı hazırlayanların yönetmediği çoğulcu bir totaliter yönetime geçtik.”

Bir anayasamız var, ancak hükümetin oluşumunun özelliklerinden biri, iktidar sistemi tarafından belirlenen siyasi normlara dayanmasıdır. Anlaşmazlık yaşanan konular tartışılır ve uzlaşılarla çözüm aranır. Yasal ve siyasi meşruiyeti seçimlerden gelen ‘parlamenter’ adlı bir siyasi sistemimiz var, ancak siyasi karar alma sürecinin bir grup oligarşi tarafından tekelleştirildiği ‘yönetim sistemi’ adlı paralel bir sistem de mevcut.

Siyasi sınıfın bugün övündüğü demokratik sistem, seçimlere indirgenmiş kırılgan bir demokrasi modelidir.

Evet, bir parlamentomuz var, ancak siyasi aktörler koalisyonlar altında bir araya geliyor ve yasaların ve mevzuatın kabul edilmesine ilişkin kararları onlar veriyor. Parlamentonun denetim işlevi, oturumlar geçtikçe giderek zayıflıyor. Irak'ı yönetenler, siyasi sistemlerinin adı olarak demokrasiyi seçmiş gibi görünseler de kurumsal ve anayasal yönetimi ortadan kaldırmış durumdalar. Çünkü nihayetinde kaosun egemen sistem haline gelmesini istiyorlar. Irak'ta, siyasi sistem kavramını tanımlayan tüm siyasi etiketlere ve kurumlara sahip olmamıza rağmen, bunlar iktidarda olmadıkları için, şu anda kaosun egemenliği altında yaşıyoruz gibi görünüyor.

Evet, bir anayasamız var, ancak bu anayasa siyasi tartışmalarda politikacıların sadece konuştukları bir konu haline geldi. Anayasa, siyasi gruplar arasındaki protestolarda kullanılır ve hükümleri uygulanmaz, çünkü son sözü siyasi anlaşmalar ve uzlaşmalar söyler. Devletimiz, siyasi literatürde okuduğumuz gibi, organize şiddetin kullanımını tekelinde tutmuyor, çünkü varlığını haklı çıkaran paralel bir silahlı yapılanma mevcut. Bazen ‘direniş’ bayrağı altında, bazen ‘yönetim deneyimini’ savunmak için, bazen de mezhepçi veya milliyetçi bileşenin siyasi kazanımlarını korumak için var olması gerektiği savunulur. Bu paralel silahlı yapının meşrulaştırılması, devletin korunması için gerekli olduğu şeklinde hissettirilmeden pazarlanır.

d
Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İmar ve Kalkınma Koalisyonu destekçileri tarafından yapılan kutlamalar sırasında, bir ekranda mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani'nin seçim afişi gösterilirken, 12 Kasım 2025 (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Irak'ta, siyasi sınıfın davranışını çelişkili olarak tanımlamak artık şaşırtıcı değil ve belki de demokrasi konusundaki tutumları en çelişkili ve aynı zamanda en tuhaf olanıdır. Iraklı politikacılar, demokratik sistemin temelleriyle ilgili ne varsa, belki de en önemlisi hesap verebilirliği yok etmek için gece gündüz çalışıyorlar, ancak aynı zamanda demokrasinin araçlarını, özellikle de seçimleri, iktidarda kalmak ve yönetimi sürdürmek için bir araç olarak görüyorlar.

Rejimler ve hükümetler değişiyor, ancak krizlerle boğuşan devletin gerçekliği değişime dirençli ve inatçı olmaya devam ediyor. Hükümetler ve siyasi elitler, bir ulus kuran, iç çeşitliliğini rasyonel bir şekilde kontrol altına alıp barındırabilen ve kurumsal kurallara dayalı modern bir devlet kuran ulusal bir Irak projesi üretmekte başarısız oldular.

Siyasi sınıfın bugün övündüğü demokratik sistem, seçimlere indirgenmiş kırılgan bir demokrasi modelidir. Bu yüzden devletin inşası veya kurumsal yönetişimin kurulması için güvenilir bir model olmaktan ziyade devletin kontrolünü ele geçirmek isteyen maceracılara ve demagoglara kapıyı aralıyor. Bu tür  bir demokrasi, kimlik krizini çözmeyecek, aksine onu daha da derinleştirecek ve kalıcı hale getirecektir.

Bu ikilem, devleti iki farklı bakış açısıyla değerlendiren siyasi kültürümüzde de bulunuyor. Bunlardan birincisi, devleti toplumu temsil eden, çelişkilerinin üstesinden gelen, kurumsal kurallar ve yasaların etkinliği yoluyla iradesini uygulayan, hak ve özgürlüklerin garantörü olarak gören elitist bir bakış açısıdır. Devleti arayan vatandaşın zihninde yer alan kavram, devletin güvenlik bozulmasını önleme ve güç ve zorlama yoluyla otoritesini dayatma yeteneği aracılığıyla varlığını hissetmek istemesidir. Belki de vatandaşlar, hükümetlerin güvenliği sağlamada başarısız olduklarını, silahlı mafya örgütlerinin artık güvenlik ve emniyetlerini kontrol ettiğini ve devletin işlevini gasp ettiğini gördükten sonra, devleti tekelcilik ve şiddet uygulama işlevine indirgeme hakkına sahiptir.

2003 yılından sonra iktidara gelen siyasi sınıf, sadece başarısız bir devlet üretti ve en büyük trajedi, bu başarısız devleti bile belirli bir başarısızlık ve kırılganlık düzeyinde tutamamış olmaları.

Sonuç olarak, devletin elitist kavramını ya da onu tek bir işleve sınırlayan kavramı da gerçekleştiremedik, çünkü iktidar her zaman devleti domine eden, onun yeteneklerini kontrol eden ve kaynaklarını elinde tutanların elinde oldu. Devlet, uygulaması ertelenmiş bir proje olarak kalacak ve devletin sembolizmi ve unvanından geriye kalanlar, ondan geriye kalanları korumak için mücadele ediyor. Devleti hegemonya altına alma projeleri, Irak'taki siyasi güçlerin düşünce ve davranışlarını şekillendirmeye devam ediyor. Bu durum, devlet kurma projesini büyük ölçüde engelledi. Çünkü ulusal konsensüsü oluşturan ve devlet olmama durumunu sona erdiren ana sütunlar üzerinde henüz bir anlaşmaya varılamadı.

Devlet kavramı ile iktidar partileri arasındaki entelektüel ve kültürel kopukluğun hem siyasi söylem hem de siyasi pozisyonlar açısından açık ve net olduğu ve bazılarının çeşitli bahanelerle kontrolsüz silahların meşruiyetini haklı gösterdiği göz önüne alındığında, devleti ve onun ayrıntılarını ortadan kaldırmaya çalışmak belki de anlaşılabilir bir durum. İktidarda olan ve siyasi kararları kontrol eden bileşenin haklarını garanti altına almayı talep edenler, devletin, sosyal çelişkileri aşan, grupları eriten ve çeşitlendiren, toplumu koruma ve onun özlemlerini gerçekleştirme işlevini yerine getiren, ulusun varlığını ifade eden en üst kurum olarak anlamının kesinlikle farkında değil.

Kırılma noktaları

Irak'taki rejimler isimlerini, ideolojilerini ve sloganlarını değiştirdilerse de halkla aralarında güven köprüleri kurmayı başaramadılar. Çünkü yabancılaşma durumunu sürdürdüler, toplumdan uzak durdular ve toplumun siyasi yaşamdaki rolünü marjinalleştirdiler. Bu yüzden hükümetler kendi vatandaşlarına karşı katliamlar ve zulümler yapmaktan hiç çekinmedi.

cfvg
Kürdistan Demokratik Partisi lideri ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi eski Başkanı Mesud Barzani, Irak'ın Erbil kentinde Irak parlamentosu seçimleri öncesinde düzenlenen mitingde konuşurken, 7 Kasım 2025

Çatışma hatları, günlük ihtiyaçların karşılanması gibi toplumun temel talepleri ile iktidardakilerin etki alanlarını genişletme, hakimiyetlerini ve iktidarlarını sürdürme arzusu arasındaki uyuşmazlık olarak özetlenebilir. Dolayısıyla, politikacıların halklarına sundukları başarı olarak gördükleri, aslında halkın talep ettikleri değil, iktidar çevresinin istediğini verme ve iktidar yetkililerinin yakın arkadaşlarını memnun etme çabasıydı. Siyasi sınıfın gerçek başarısı, kamusal alanın her ayrıntısında kaos yaratıyor.

Siyasi sınıf sadece kaos yaratmakla yetinmeyip aynı zamanda başarısızlıklarını ve aptallıklarını haklı çıkarmak için komplo teorilerini bahane ederek bunları demagojik retorik ve ideolojik açıklamalarla halka aktardı ve Iraklılara mevcut durumu kabul etmeleri, aksi takdirde kaosla karşı karşıya kalacakları mesajı verdi. Iraklıların yaşadıklarından daha sert ve yıkıcı bir kaos bilmiyorum. 2003'ten sonra iktidara gelen siyasi sınıf, başarısız bir devletten başka bir şey üretmedi ve en büyük trajedi, bu başarısız devleti bile belirli bir başarısızlık ve kırılganlık düzeyinde tutamamış olmalarıdır. Aksine, devlet öncesi güçlerin ve grupların devletin işlevlerini ele geçirip onu ‘paralel bir devlete’ dönüştürmelerine kapı açmışlardır. Bu yüzden siyasi sistemin ana görevi, bir yandan devletten geriye kalanları yok etmek, diğer yandan da onun yıkıntıları için yas tutmak haline geldi.

Yıllar süren rejim değişikliği sürecinde siyasi sınıfın yol açtığı tüm kaoslara rağmen, iktidar partileri ve liderleri hala bu deneyimi gözden geçirip değerlendirmek konusunda bir adım atmadılar.

Saddam Hüseyin rejimi, sadece askeri güç nedeniyle değil, aynı zamanda çoğu Iraklının onun diktatörlük yönetimi altında günlük aşağılanma içinde yaşaması nedeniyle de Amerikan güçlerinin elinde düştü. Bu yüzden devletin veya vatanın düşüşü gibi bir tehdit hissetmediler, çünkü devlet veya vatan hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Okulda öğrendikleri ve fırsatçılar tarafından sürekli tekrarlanansa sadece Saddam'ın devlet olduğu ve devletin Saddam olduğuydu. Bugün devleti küçümsemeye çalışanlar, yönetici ile yönetilenler arasında güven olmadan yönetimin, iktidarın ve nüfuzun sadece yıkıma yol açabileceğini ve iktidardakilerin kaderinin zorbalar ve diktatörlerden farklı olmayacağını anlamıyorlar. ABD ordusu, Iraklılar Saddam Hüseyin'i terk ettiğinde onun rejimini devirebildi. Halk, diktatörlerin elinde her gün aşağılanmayı da yolsuzluk ve kaosun yol açtığı aşağılanmayı da kabul etmez. Vatan ve vatanı savunmak gibi kavramlar, bunları dile getirenler iktidarda kalmak için yurttaşlarını köleleştirmek ve onların kanını satmak istiyorsa, boş sloganlara dönüşür.

Saddam rejiminin düşüşünden yirmi yıldan fazla bir süre sonra, Siyasi sınıfın devlet inşası sürecini engellediğini öne sürdüğü tüm gerekçeler geçersiz hale geldi.  Artık herkes Basra'nın yıkılmasından sonra Irak'ın devleti olmayan bir isim olarak kaldığını biliyor. Bunun nedeni, devleti yeniden inşa etme projesinin, iktidarın ganimetlerini paylaşmak için yapılan müzakerelerde gündeme gelmemiş olmasıdır. Terör örgütlerine karşı kazanılan zaferler bile devletin prestijini geri kazanmak için kullanılmadı, aksine devlet dışı güçlerin lehine el konuldu ve bu güçlere devleti ele geçirme meşruiyeti verildi.

En zorlu sınav, diktatörlük altında yaşarken umudu kaybetmekti, ancak görünüşe göre, başarısızlıklar, yozlaşmışlar ve bir türlü anlaşamayan liderler tarafından kaybedilen ülkeyi yeniden inşa etme umudunu kaybetme korkusu döngüsüne geri dönüyoruz. Iraklıların çoğunluğu, dünya nüfusunun geri kalanı gibi terör, yetimler, yaslı aileler ve dullar olmadan barış içinde yaşamayı ve şehitlerin ve anlamsız savaşlarda ölenlerin cenazelerini geride bırakmayı arzuluyordu. Bu arzularımıza kavuşmak imkansız değildi. Ancak kendilerini devletin üstünde görenler, bu basit hayalleri ve istekleri yok ettiler.

Yıllar süren rejim değişikliği sürecinde siyasi sınıfın yol açtığı tüm kaosa rağmen, iktidar partileri ve liderleri hala bu deneyimi gözden geçirmeyi ve değerlendirmeyi düşünmüyorlar. Siyasi söylem, on yedi yıllık iktidarın ardından ülkenin durumunu değerlendirmek için samimi çabalar yerine, erteleme ve geciktirmeyle öne çıkıyor. Halen siyasi sınıfın liderleri ve figürleri tarafından dikkate alınmayan konular hakkında özeleştiri ve tarihi inceleme yapılmıyor, zorlu ve ağır sorular sorulmuyor. Çünkü çoğunluğu inkar halinde yaşamayı ve hatta toplumun çeşitli kesimlerinin haklarını koruma sloganı altında daha fazla yıkım aramayı tercih etmiş durumda. Halkın siyasi sınıfa güveni olmadığı bir ortamda Irak'ın ikilemine gerçek çözümler bulunmasını bekleyemeyiz.


Mısır, Sina'daki devasa projelerle yerinden edilmeye karşı duruşunu pekiştiriyor

Mısır hükümeti tarafından Sina'da yürütülen kalkınma projelerinde faaliyet gösteren kamyonlar (Mısır Ulaştırma Bakanlığı)
Mısır hükümeti tarafından Sina'da yürütülen kalkınma projelerinde faaliyet gösteren kamyonlar (Mısır Ulaştırma Bakanlığı)
TT

Mısır, Sina'daki devasa projelerle yerinden edilmeye karşı duruşunu pekiştiriyor

Mısır hükümeti tarafından Sina'da yürütülen kalkınma projelerinde faaliyet gösteren kamyonlar (Mısır Ulaştırma Bakanlığı)
Mısır hükümeti tarafından Sina'da yürütülen kalkınma projelerinde faaliyet gösteren kamyonlar (Mısır Ulaştırma Bakanlığı)

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlara göre, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’nin, İsrail sınırına yakın Kuzey Sina’da lojistik ve kalkınma projeleri için arazi tahsis etme kararı, Mısırlı yetkililerin ‘sahada hayata geçirilen projeler yoluyla zorunlu göç planlarını reddettiklerini’ vurgulayan adımlarını yeniden gündeme taşıdı.

Mısır Resmî Gazetesi’nde salı günü yayımlanan bir cumhurbaşkanlığı kararnamesinde, Kuzey Sina’daki bazı arazilerin Limanlar Genel İdaresi’ne tahsis edildiği ve bu alanların lojistik bölgeler kurulması için kullanılacağı duyuruldu. Söz konusu araziler arasında, Gazze Şeridi ve İsrail sınırına yakın parseller de yer aldı.

Sina Yarımadası'nın kalkınması için strateji

Mısır hükümeti daha önce, son yıllarda yol, liman, demir yolu, sanayi ve lojistik bölgeleri gibi büyük altyapı projelerine sahne olan Sina Yarımadası’nın bir ticaret ve lojistik merkeze dönüştürülmesini hedefleyen Mısır Ulusal Sina Yarımadası’nı Geliştirme Stratejisi’ni açıklamıştı. Söz konusu strateji, Akdeniz ile Kızıldeniz arasında bağlantı kurulmasını ve bölgesel ve uluslararası pazarlarla entegrasyonun güçlendirilmesini amaçlıyor.

Proje, el-Ariş Limanı’nın geliştirilmesi, Biru’l Abd – el-Ariş – Refah – Taba demir yolu hattı ve Taba ile Nuveyba gibi Kızıldeniz limanlarıyla bağlantı projelerini kapsayan daha geniş bir lojistik koridorla ilişkilendiriliyor. Bu çerçevede, Sina’yı boydan boya geçen ve Akdeniz’i Kızıldeniz’e bağlayan bir ticaret koridoru oluşturulması hedefleniyor.

Mısır Başbakanlığı’na bağlı bir araştırma biriminin başkanı ve siyaset bilimi profesörü olan Dr. Rafet Mahmud, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Mısır’ın Sina’daki lojistik bölgelerle bölgede gündeme getirilen zorunlu göç ve iskân projelerini boşa çıkarmayı hedeflediğini söyledi. Mahmud, bunun Sina Yarımadası’nın kalkındırılması ve imar edilmesi yoluyla, aynı zamanda uluslararası çıkarlarla bağlantı kurulmasını sağlayarak Mısır’a bu alanda katma değer kazandıracağını ifade etti.

Mahmud’a göre bu koridorlar, sanayi, tarım ve madencilik gibi farklı üretim alanlarını deniz limanlarına bağlamayı amaçlıyor. Bu adımlar, ticari ve denizcilik koridorları üzerindeki bölgesel ve uluslararası rekabet çerçevesinde atılırken, bölgede Süveyş Kanalı’na alternatif olarak öne sürülen projeler karşısında kanalın rekabetçi rolünün güçlendirilmesini de hedefliyor.

Mahmud, Sina’nın stratejik konumu nedeniyle bu rekabetin ve Mısır’ın söz konusu yaklaşımlarının merkezinde yer aldığını belirtti. Sina’nın hem Süveyş Kanalı’na hâkim konumda bulunması hem de İsrail’in Akabe Körfezi’nden başlayarak İsrail topraklarının içinden geçip Akdeniz’e ulaşacak, Süveyş Kanalı’na alternatif olarak tasarlanan Ben Gurion Kanalı projesine yakınlığı nedeniyle bu önemi taşıdığını kaydetti.

rt56y
Mısırlı yetkililer, Sina Yarımadası'nı ülkenin çeşitli bölgelerine bağlayan entegre demiryolu hattının yakında tamamlanacağını duyurdu. (Mısır Ulaştırma Bakanlığı)

Akademisyen ve ekonomi uzmanı Dr. Ala Ali ise Mısır devletinin Kuzey Sina’da gelişmiş lojistik bölgeler kurulması amacıyla geniş alanlar tahsis etme kararının, ülkenin coğrafi ve ekonomik varlıklarının yönetim felsefesinde stratejik bir dönüşümü temsil ettiğini söyledi. Ali’ye göre bu adım, Sina’yı özel güvenlik hassasiyetleri bulunan bir coğrafi alan olmaktan çıkararak, ulusal büyüme sisteminde etkin bir ekonomik dayanak haline getiriyor.

Ali, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu yaklaşımın Sina’nın küresel ticaret koridorlarını birbirine bağlayan bir odak noktası olarak sahip olduğu benzersiz konumun değerlendirilmesine yönelik derin bir farkındalığı yansıttığını belirtti. Söz konusu yönelimin, özellikle küresel tedarik zincirlerindeki dönüşümler ve ana deniz taşımacılığı hatlarına yakın, güvenli ve istikrarlı lojistik merkezlere yönelik uluslararası talebin artması ışığında, ileri lojistik hizmetlere dayalı bir ekonominin temellerini attığını ifade etti.

Yatırım haritasının yeniden yapılandırılması

Makroekonomik bakış açısından bu projeler, Mısır’daki yatırım haritasının yeniden yapılandırılmasına katkı sağlıyor. Ali’ye göre, Nil Deltası dışındaki bölgelerde yeni kalkınma merkezleri oluşturulması bu sürecin temel unsurlarından biri. Ali, dış ticaret alanında ise Kuzey Sina’nın entegre bir lojistik koridora bağlanmasının, Mısır’a yeniden ihracat ve mal dolaşımı konusunda bölgesel bir merkez olma rolünü güçlendirmek adına tarihsel bir fırsat sunduğunu ifade etti.

Ali, “Devlet, yalnızca transit geçiş gelirlerine güvenmek yerine, depolama, yeniden paketleme ve kısmi üretim yoluyla katma değerli gelirleri en üst düzeye çıkarmaya yöneliyor” dedi. Bu yaklaşımın ödemeler dengesine olumlu yansıdığını, döviz üzerindeki baskıyı azalttığını ve ekonominin istikrarlı ve sürdürülebilir döviz kaynakları üretme kapasitesini güçlendirdiğini vurgulayan Ali, bunun aynı zamanda zorunlu göç planlarına yönelik her türlü düşünceyi geçersiz kıldığını, yabancı yatırımı çekeceğini, binlerce yeni istihdam alanı açacağını ve yeni yerleşim alanlarının oluşmasına zemin hazırlayacağını kaydetti.

efrgtyh
Mısır, devasa projelerle yerinden edilmeye karşı duruşunu pekiştiriyor. (AFP)

Mısır makamları, Gazze sınırındaki Refah kentini birkaç yıl önce tahliye etmişti. Bu adım, yeni bir şehir inşa edilmesini öngören bir planın hayata geçirilmesi, bölgenin yeniden imar edilmesi ve İsrail’in Gazze’ye silah sevkiyatı yapıldığı iddiasıyla gerekçe gösterdiği tünellerin ortadan kaldırılması amacıyla atılmıştı.

Yerinden edilmeyi reddetme

Son yıllarda, Sina’nın Gazze halkının kabulü için Mısır’ın elde edeceği mali karşılıklar karşılığında tahsis edilebileceği yönündeki iddialar birden fazla kez gündeme gelmişti. Kahire yönetimi bu iddiaları defalarca yalanlamış, zorunlu göçe kesin olarak karşı olduğunu ve topraklarının tek bir karışından dahi vazgeçmeyeceğini vurgulamıştı. Aynı zamanda Sina’da kapsamlı bir kalkınma planının uygulanmasına geçilmişti.

Mısır Ekonomi ve Mevzuat Derneği üyesi Ahmed Ebu Ali ise bu adımın Mısır’da bölgesel kalkınmanın yönetim anlayışında son derece önemli bir stratejik dönüşümü temsil ettiğini belirtti. Ebu Ali’ye göre devlet, sınırların yalnızca güvenliğini sağlama anlayışından, sınırların ekonomik değerini azami düzeye çıkarma yaklaşımına geçiyor. Entegre lojistik bölgelerin kurulmasının, Sina’nın küresel ticaret haritası içinde akıllı bir ekonomik yeniden konumlandırma anlamına geldiğini ifade eden Ebu Ali, bunun yatırımları çekebilecek, taşımacılık maliyetlerini düşürebilecek ve özellikle küresel tedarik zincirlerinde yaşanan aksaklıklar ışığında Mısır ihracatının rekabet gücünü artırabilecek merkezi bir lojistik düğüm oluşturacağını söyledi.

Ebu Ali, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu kararın daha derin ekonomik öneminin, Akdeniz ile Kızıldeniz’i birbirine bağlayan ve Sina’yı boydan boya geçen bir lojistik koridorun parçası olmasından kaynaklandığını belirtti. Bu durumun Mısır’a bölgesel ve uluslararası ticaret hareketlerinde nadir bir karşılaştırmalı üstünlük sağladığını ve ülkenin bölgesel bir ticaret ve lojistik hizmetler merkezi olarak rolünü güçlendirdiğini dile getirdi.

Bu yaklaşımın binlerce yeni istihdam alanı yaratılmasının, yerel toplulukların geliştirilmesinin ve taşımacılık, depolama ve ihracata yönelik üretimle bağlantılı sanayilerin yerelleştirilmesinin önünü açtığını kaydeden Ebu Ali, aynı zamanda atıl durumdaki varlıklardan elde edilen getirinin artırılacağını ifade etti. Ebu Ali’ye göre bu adımlar, sürdürülebilir ekonomik kalkınmanın istikrarın pekiştirilmesi ve ekonomi, coğrafya ve egemenliği tek bir denklemde buluşturan kapsamlı bir bakış açısıyla ulusal güvenliğin sağlanmasında temel araçlardan biri haline geldiğine dair net bir mesaj veriyor.

Ebu Ali, bu sürecin en az ekonomik boyutu kadar önemli bir siyasi yönü de bulunduğunu belirterek, söz konusu kararlı kalkınma yaklaşımının zorunlu göç senaryolarını dayatmaya yönelik her türlü girişimin Mısır tarafından kesin bir dille reddedildiğini ortaya koyduğunu söyledi. Devletin siyasi tutumunu sahadaki somut kalkınma adımlarına dönüştürdüğünü vurguladı.

Bu çerçevede Kuzey Sina’nın merkezinde büyük ölçekli yatırımların yapılmasının, lojistik bölgeler ve stratejik ticaret koridorları kurulmasının, devletin toprağı kendi halkıyla birlikte imar etme ve Mısır egemenliğini ekonomik ve fiziki olarak pekiştirme konusundaki kararlılığını yansıttığını belirten Ebu Ali, bunun bölgenin demografik yapısını değiştirmeyi hedefleyen her türlü yaklaşımı fiilen geçersiz kıldığını ifade etti.

Ebu Ali’ye göre bu anlamda Sina’daki kalkınma, yalnızca bir ekonomik tercih değil, aynı zamanda Sina’nın geçici çözümler ya da bölgesel krizler için bir boşluk alanı değil, kalkınma ve yatırım toprağı olduğu yönünde açık bir siyasi mesaj niteliği taşıyor.