İsrail’deki ‘iç savaş’ roket saldırılarının durmasının ardından sonlanacak mı?

İsrail’deki ‘iç savaş’ roket saldırılarının durmasının ardından sonlanacak mı?
TT

İsrail’deki ‘iç savaş’ roket saldırılarının durmasının ardından sonlanacak mı?

İsrail’deki ‘iç savaş’ roket saldırılarının durmasının ardından sonlanacak mı?

10 milyona yakın nüfuslu İsrail’de yaklaşık 5 bin kişi tarafından fitili ateşlenen yangın ülkedeki tüm vatandaşları kanlı çatışmalara sürükledi. İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin’in ‘Hamas ile savaştan daha tehlikeli ve çirkin bir iç savaş çıkması’ konusunda uyarı yapmasına neden olan ateşli söylemleri gündeme damgasını vurdu. Tüm mezheplerden seçkin din adamları söz konusu ateşi söndürme çağrısı yapıyor. Yahudilerin ve Arapların yaşadığı şehirlerin meydanlarındaki kan henüz kurumamışken, Lod ve Yafa’daki iki caminin ve sinagogun koridorlarındaki ateş kokusu halen duyuluyorken ve herkes Gazze’nin roket ateşinin ve İsrail saldırılarının durdurulma zamanlamasıyla meşgulken birçok kişi yaraları iyileştirmeye ve İsrail’de Yahudiler ve Araplar arasında yaşam için başka kurallar belirlemeye çalışıyor.
Söz konusu beş bin Yahudi ve Arap savaşla ilgileri olmaksızın şiddet ve barbarlıkla damgalanmış durumda. Siyasi ve güvenlik durumundaki kötüleşmeden yararlanmayı ve bunu Yahudiler ile Araplar arasında bir iç savaşa dönüştürmeyi üstlendiler. Bunların arasında politikacılar, polis ve güvenlik liderleri de bulunuyor. Aynı şekilde çeşitli çizgilerdeki suç çeteleri ve aşırılık yanlıları da söz konusu oluşuma dahil oldular. Sahneye nasıl sızdıklarını anlamak için ise yaşananların sırasını gözden geçirmek gerekiyor.
Olaylar Ramazan Ayı’nın başlarında, Kudüs’te yaşanlarla başladı. Polis Şefi Yaakov Shabtai liderliğindeki İsrail emniyeti ve İsrail Kamu Güvenliği Bakanı Amir Ohana, Filistinli gençlerin Doğu Kudüs’teki Amud Kapısı’nda Ramazan kutlamaları düzenlemelerini engelleme kararı aldılar.
Gerekçe olarak söz konusu gençlerin, Binyamin Netanyahu hükümeti ile Filistin Yönetimi arasındaki ilişkilerin kötüye gitmesinin ardından polisin asılmasını engellediği Filistin bayraklarının sallamalarıydı. Ancak gerçek şu ki polisin önündeki takvim, İsrail’in Kudüs’ün kurtuluşunu, yani 1967 işgalini ‘kutladığı’ Ramazan’ın 28’ini gösteriyordu. Söz konusu günde, Amud Kapısı yakınlarında on binlerce Yahudi’nin katıldığı ‘Kudüs Yürüyüşü’ düzenleniyor. Polis de Araplar ile Yahudiler arasında çıkması muhtemel çatışmalardan çekiniyor.

Yerleşim projelerine yönelik öfke
Anlaşmazlığın nedeni Kudüs’te atmosferin gergin olması. Filistinliler, yaklaşık 10 bin konut inşa edilmesi planlanan yeni yerleşim projeleri nedeniyle öfkeli. İsrailli yetkililer, 1967’deki işgallerinden bu yana her biri ortalama 22 bin kişilik 12 yerleşim yeri inşa ediyor. Kudüs’teki Filistinliler de kendilerine yönelik varoluşsal bir tehdit hissediyorlar. İsrail bununla da yetinmiyor; daha çok Yahudi yerleşimciyi Arap mahallelerinin merkezinde yaşamaya zorluyor. Silvan ve Ras el-Amud’da 640’ar ve Şeyh Cerrah’ta da 180 Yahudi bulunuyor. İsrail’de bu duruma ‘ideolojik yerleşim’ deniliyor. Zira yerleşimciler, 1948 öncesinde Yahudilere ait gayrimenkulleri geri aldıklarını iddia ediyorlar. Filistinliler ise bunu reddediyor.
İsrail, Filistinlilerin Nekbe’den önce sahip oldukları evleri, arazileri ve diğer mülkleri geri almasına izin vermiyor. Ayrıca alım satım anlaşmaları da şüpheli. Komisyoncular hile yapıyor ve sahte belgeler kullanıyor.
İsrailli yetkililer aynı şekilde Batı Şeria’daki Müslümanların Mescid-i Aksa’ya ulaşmasını güç kullanarak engelliyor. Kudüslülere dahi erişimi kısıtlıyor. Ve bu nedenle Kudüs’teki atmosfer gerginleşmeye devam ediyor. Ayrıca işgal askerleri, Aksa’ya baskın düzenliyor, mescitlerin halılarına basıp ibadet edenlere göz yaşartıcı gaz kapsüllerle saldırıyor. Polis, çatışmayı önlemek için Ramazan kutlamalarını yasaklamaya karar verdi ve bu durum gerilimi artırdı. Yahudi yürüyüşlerinin rotasını bir günlüğüne değiştirmek yerine Amud Kapısı’ndaki düzenlenecek Ramazan etkinliğini iptal etmeye karar verdi.
Tüm bunlar bir araya geldiğinde İsrail’deki Arap vatandaşlar da dahil Filistinliler arasında, bulundukları her yerde büyük bir protesto dalgası ateşlendi. İsrail’deki Arap vatandaşları, Filistin toplumunun bir parçası sayılıyor. Nekbe, onları toplumlarından uzaklaştırdı ve İsrail hükümetinin iradesine karşı vatanlarında kaldılar. Ancak bu halkla olan milli bağlarından hiçbir zaman vazgeçmediler, Arap uluslarıyla olan bağlarından tek an bile kopmadılar ve milletlerinin duyduğu kaygılardan ayrı olmadılar. İsrail vatandaşı olarak bulundukları konum bir çatışmaya mahal vermediği için kendilerini barış hareketinin bir parçası olarak görüyorlar. Çatışmanın sona ermesi, işgale son verilmesi ve İsrail’in yanı sıra başkenti Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulması için mücadele ediyorlar. Ayrıca ulusal kimlik ve yurttaşlık özlemleri artıyor. Devlet işlerini yönetmede ortaklık talep ediyorlar. Bu insanların bugün nüfuz içerisindeki oranı yüzde 18,5 iken iki devlet hastanesi müdürü de dahil doktor oranı yüzde 25’i aşıyor. Aynı şekilde dünyanın en önemli mühendislik üniversiteleri arasında 26’ıncı sırada yer alan Uygulamalı Mühendislik Enstitüsü’nün başkanlığında, İsrail’in en büyük bankalarının yönetiminde, ileri teknoloji sektöründe, yüksek araştırma enstitülerinde, kültür ve sanatta ve hatta İsrail futbol takımında da görev yapıyorlar.
Çok sayıda Yahudi’nin anlamadığı bakış açısına göre bu ortaklık, ulusal ve dini aidiyet pahasına gerçekleşmiyor. Bu nedenle İsrail’in genel olarak Kudüs’teki ve özel olarak da Aksa’daki genel uygulamaları kötüleştiğinde, her gece binlerce kişi Tapınak Tepesi’ne akın ediyor ve kasabalarında gösteri düzenliyor. Füze savaşı patlak verdiğinde ve Araplar onlarca Filistinli çocuğun enkaz altındaki bedenlerini çıkardığında öfkelerini dile getiriyor ve savaşın sona ermesini talep ediyorlar.
Polis, protestoların barışçıl ve yasal olduğunu ifade ederek göstericileri her yerde yalnız bırakıyor. Geçen salı günü Sakhnin’de de olduğu gibi yaklaşık 20 bin eylemcinin katıldığı gösteriler bile barışçıl şekilde sona erdi. Polisin müdahale ettiği ve eylemleri bastırdığı yerlerde ise çatışmalar çıktı.

5 bin kişinin rolü
Bu noktada 5 bin kişinin rolü ön plana çıkıyor. Eylemcilerden bir kısmını 48 Arapları, bir kısmını da gösterilerin yanında görünüp durumu bir ‘Yahudi- Arap savaşına’ dönüştürmeye çalışan yerel Yahudiler oluşturuyor. Biri Arap, diğeri Yahudi olmak üzere iki grup ortaya çıkmış durumda.
Arap grubu, İsrail’in Gazze’den çekilmesinden sonra Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden kaçan ve işgalcilerin kendilerini Arap kasabalarına yerleştirmeye çalıştığı bir dizi işgal ajanından oluşuyor. Bu unsurlar, 48 Arapları tarafından reddedilmeleri dolayısıyla ortak yaşamın bulunduğu kasabalara yerleştiler. Bu unsurlar, kendilerini kabul etmeyen Araplara ve onları ihmal etmekle suçladıkları İsrail’e öfkeli. Lod Belediye Başkanı Yair Revivo’ya göre ‘onlar’, kardeşlikleri işgal eden, Arap ve Yahudi sakinleri kışkırtan ve uzun yıllar şiddet uygulayan silahlı suç çetelerinden oluşuyor. Ortak Liste Başkanı Milletvekili Eymen Avde duruma dair şu açıklamada bulundu:
“Toplumumuzda kanlı şiddet eylemleri uygulayan Arap suç çetelerinin faaliyetlerine karşı uyarıda bulunduk. Bu durum, köklü şekilde ele alınmazsa Yahudi toplumuna darbe indirmek için hızlıca harekete geçeceklerini söyledik. Ancak bize inanmadılar.”
Yahudi gruba gelince; Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki yerleşimcilerden oluşuyorlar. Yafa, Lod ve Ramla’da dahi tapınaklar inşa ettiler, ‘La Familia’ olarak biliniyorlar. Araplara düşmanlar, Yahudi soluna ve gazetecilere bile saldırıda bulunuyorlar. Çatışmalar alevlendiğinde Batı Şeria’dan bir silahlı milis grubu onlara destek vermek için bölgeye geldi. Batı Şeria’da Filistinlilere karşı ordunun koruması altında saldırılar düzenledikleri için İsrail otoritesi tarafından da iyi tanınıyorlar. Faaliyetleri kısıtlanmaya çalışıldığında orduya ve subaylara da saldırıyorlar.
Ortak yaşamın bulunduğu kasabalarda kanlı çatışmaları ateşleyenler de bu gruplardı. Bazen yerel halkı da kendilerine çekmeyi başardılar. Ancak talihsiz olan durum, bazı siyasi ve medya liderlerini de kendilerine katılmaya ikna etmiş olmaları.
Ortak Liste’nin tek Yahudi üyesi olan Ofer Cassif, ‘artan gerilimden’ doğrudan Başbakan Binyamin Netanyahu’yu sorumlu tuttu. Cassif kkonya dair şunları söyledi:
“Ciddi bir akıl hastalığı olduğuna inandığın bu adam, ateşe saplantılıdır ve en tehlikeli insani hastalıktan muzdariptir. İsrail’i kendi heves ve çıkarlarına göre yönetmektedir. Hedeflerine hizmet etmek için her şeyi kullanır. Araplara yönelik kışkırtma partisine ve seçimlerde kişisel çıkarına hizmet ettiğinde Arapları kışkırttı. Araplara karşı kışkırtıcı eylemler, seçimlerde onun partizan ve kişisel çıkarlarına hizmet ediyor. Koşullar değiştiğinde Araplarla, ayrıca Hamas’ın müttefik olarak gördüğü İslami Hareket ile ittifak arayışına girdi. Bugün, Fetih Hareketi ve Filistin Yönetimi’ne karşı siyasi savaşında da hizmet ettiği Hamas’la ortak çıkar savaşı yürütüyor. Toprağın halkıyla yandığını görünce, seçimlerde kendisine hizmet edecek bir zafer imgesi arıyor. Tüm bunların ortasında polisi ve onların baskıcı araçlarını harekete geçirmeye çalışıyor. Yerleşimcilerin, karma kasabalara yerleştirilmesi konusunda da masum değil.”

Savaştan sonra ne olur?
Sorun şu ki çatışmalar İsrail sokağında Yahudiler ve Araplar arasında son derece gergin bir durum yarattı. Bunun Yahudiler ile Araplar arasındaki ilişkileri ilk kez kötüleştirmediğini de göz önünde bulundurursak görev kolay olmayacak. İki tarafın korkuları ve şüpheleri ortadan kaldırması ve barış içinde bir arada yaşama hakkında konuşmaya dönmesi birkaç yıl alacak.
Bugün İsrail vatandaşı birçok Yahudi ve Arap, yalnızca karma kasabalarda değil, diğer bölgelerde de korku içinde yaşıyor ve tedavi için bile evlerini terk etmekten kaçınıyor. Her iki taraftan da silah ruhsatı başvurusunda bulunulmaya başlandı. Son derece gergin durumlar yaşandığında herkes karşılıklı suçlamalarda bulunuyor. İsrail İçişleri Bakanlığı, Yahudilerden silah ruhsatına başvuranların sayısı ortalama 270 iken geçen hafta 1926’ya çıktığını bildirdi. Bugün ruhsatlı silah taşıyan yaklaşık 145 bin Yahudi var. Buna askerler, polisler ve güvenlik hizmetlerindeki diğer personeller dahil değil. Bir güvenlik yetkilisi, bu durumu “Silah talebindeki artış korkunç, ancak anlaşılabilir bir mantığa dayanıyor” şeklinde yorumladı. Kamu Güvenliği Bakanı Amir Ohana, silah ruhsatı verilmesini destekliyor. Bunu ‘güvenlik güçlerini desteklemek ve Yahudi vatandaşları Lod, Ramla, Yafa ve diğer şehirlerde tanık olduğumuz Arap saldırılarından korumak için önemli bir adım’ olarak görüyor. Ohana konuya dair yaptığı açıklamada “Yasalara uyan vatandaşlar, bölgede polisin bulunmadığını hissettiğinde silahlar kendileri ve aileleri için bir koruma unsuru sağlar” dedi.
Diğer yandan İsrail Polisi Başkomutanı Yaakov Shabtai, “Ortak yaşamı bozmaya çalışan teröristler, Yahudiler ve Araplar var. Polis onlara demir yumrukla müdahale edecek” ifadesini kullandı. Lod kentinde yaptığı toplantıda tüm sakinlerin güvenliğini ayrım gözetmeksizin sağlamaya çalıştığını belirtti. Araplar, polisi Yahudilere karşı önyargılı olmakla ve Araplara yönelik zulme katılmakla suçluyor.
İsrailli gazeteciler de radikal Yahudi sağının elleriyle kanlı saldırılara maruz kalıyor. Öyle ki 4 gazeteci ölüm tehditleri aldı. Çalıştıkları kurumlarda, televizyonlarda ve radyolarda Araplara ve solcu Yahudilere ev sahipliği yapmakla suçlandıkları için kendilerine kalıcı koruma sağlandı.

Korkular ve kurtarma girişimleri
Söz konusu gergin atmosfer sonucu her iki tarafta da korku ve endişe geniş ölçüde yayıldı. Birçok Arap çalışan, işten çıkarılmaları dolayısıyla şikayet ederken Arap üniversite öğrencileri de okullarına girme yasağıyla karşılaştı. Bazı hastanelerin yönetimleri Arap doktorların ve hemşirelerin saldırılardan korkmaları nedeniyle işe gelmediğini bildirdi. Bunun karşısında Yahudilerin de Arap kasabalarına girişleri yasaklandı. Celile ve Necef bölgelerindeki ücra Yahudi kasabalarının sakinleri, olası Arap saldırılarından korkmaları nedeniyle evden ayrılamamaktan şikâyet ettiler. Beerşeba Üniversitesi’ndeki Arap öğrenciler, sağcı eylemcilerin kendilerine saldırdıklarını iddia ettiler. Yafa’da bir Yahudi okul müdürünün Araplara taş attığı belgelendi.
Diğer yandan durum, iki taraf arasındaki normal ilişkilerin yeniden kurulması için birlikte çalışan Yahudi ve Arap güçlerinin tepkisinin artmasına neden oluyor. Nitekim Yahudilerin ve Arapların kucaklaştığı ve tek bir yerde çalıştığı, televizyon kanallarında ve sosyal ağlarda yayınlanan, “Yolumuzun birlikte devam etmesi konusunda ısrarcıyız” sloganıyla bir medya kampanyası düzenlendi. Aynı şekilde “Yahudiler ve Araplar düşman olmayı reddediyorlar” başlığıyla düzenlenen ortak gösterilere katıldılar. Kampanya bağlamında Hayfa belediyesi, her iki taraftaki vatandaşların yer aldığı ‘ortak yaşam’ projesini kabul etti. Bankalar, hastaneler ve büyük şirketler gibi birçok büyük kurum, sosyal ağlarda ve medyada benzer kampanyalar başlattı.
Araplar tarafından yakıldığından şüphelenilen sinagogu ziyarete giden Knesset’teki İslami Hareket Listesi Başkanı Mansur Abbas binayı restore etmek istediğini dile getirdi. Diğer Arap partilerinden politikacılar kendisine ve Genel Sekreter İbrahim Hicazi de dahil hareket içerisindeki bazı yoldaşlarına saldırıda bulunduğunda “İslam, tapınaklara saldırılara izin vermez” yanıtını verdiler. İsrail araştırma enstitülerinden bazıları şu an bu krizden çıkmanın ve çatışmanın doğası ve nedenleri hakkında Yahudi-Arap diyalogları yürütmenin yolları hakkında araştırma seminerleri düzenliyor. Araştırma seminerleri kapsamında, bir arada yaşama ümidini yeniden canlandırma ve iki halk arasındaki rutin ilişkilere geri dönme yolları da görüşülüyor. Daliyat al-Karmel’den yazar ve araştırmacı Merzuk el-Halebi şu değerlendirmelerde bulundu:
“İsrail, tarihi çatışmayı yürütmenin tek ve ideal yolunun savaş olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Çünkü bunu tek yol olarak görüyor. Buna inansaydık tuzağa düşerdik. Ama başka binlerce yol daha var. Halkımızın farkındalığı konusundaki savaş, Yahudi sokağının farkındalığı için verilen savaştan daha önemsiz değildir.”

48 Filistinlilerinin acısı
İsrail’deki Arap vatandaşları, her savaşta kendilerine özgü bir şekilde çifte bedel ödüyorlar. Zira sürekli şekilde her iki taraftan da darbe alıyorlar. Örneğin İkinci Lübnan Savaşı’nda 44 sivil ve 12 asker öldürüldü. Hizbullah’ın füzelerinin büyük bir kısmı Nasıra, Hayfa, Mecd el-Kurum, Şefa Amr ve diğer şehirler gibi Arap kasabalarını da vurdu. Bombardımanda 19 Arap öldü. Bu, sivil ölümlerin yüzde 43’ünü oluşturuyor. Aynı şekilde yaralıların yakınları, güney Lübnan sakinleri ve mülteci kampları da İsrail bombardımanların maruz kaldı.
İsrail’de ‘Koruyucu Hat’ olarak isimlendirilen 2014 yılındaki Gazze savaşında 6 sivil öldürüldü. Bunların arasında Taylandlı bir işçi ile Necef’teki 48 Filistinlilerinden iki kişi de vardı. Savaşta aynı aileden 3 kişi de yaralandı. Daha sonra Gazze Şeridi’nde yaşayan üç kişinin daha aynı savaşta İsrail bombardımanında öldüğü ortaya çıktı.
Bu kez İsrail’deki Filistin nüfusundan 4 Arap öldü. Bunlar arasında Lod’da araçlarının üzerine düşen füze sonucu ölen Halil Avad (52) ve oğlu Nadin (16) de vardı. Lod’dan Musa Hasune (31 yaşında) ve aynı şehirde yaşayan bir vatandaş, iki taraf arasındaki çatışmalarda aldıkları kurşun yaraları nedeniyle yaşamlarını yitirdiler. Umm el-Fehm’den Muhammed Mahmud Kivan (17), Ortaokul Öğrencileri Birliği’nin şehirde Kudüs ve Gazze ile dayanışma amacıyla düzenlediği gösteride polisler tarafından vuruldu.
Bu bilanço, saldırıların ortasında kalan 48 Filistinlilerinin durumunu gözler önüne seriyor.
İsrail’deki Arapların İsrail vatandaşlıklarının parçalandığını, diğer halklardan farklı yaşam kurallarına sahip olduklarını ve Araplar ve Filistinliler arasında sıkıştıklarını söyleyenler de var. Ancak olayları, fedakârlık yapmaya değer bir meydan okuma olarak görenler de mevcut. Onlar, ulusal ve vatansever kimliklerine ve İbrani devletindeki vatandaşlıklarına bağlılıklarından dolayı işgale karşı savaşan İsrail’deki barış kampına mensuplar. Başkenti Doğu Kudüs olan bir devlet ve bağımsız Filistin’e bağlılar. İsrail, Arap ve İslam dünyası arasında gerçek barış arayışındalar. Bu bağlamda İsrail’de Yahudiler ve Araplar arasında eşitliğe ve karşılıklı saygıya dayalı, barış içinde bir arada yaşamanın, taviz verilemeyecek hayati bir zorunluluk olduğunu savunuyorlar. Eğer İsrail’deki Yahudiler ve Araplar bir arada yaşamayı ve ortak bir yaşam modeli sunmayı başaramazlarsa İsrailliler, Filistinliler ve tüm Araplar arasında gerçek bir barış olmayacağının farkındalar.



Tahran’ın açık bir yıpratma savaşındaki kolu Iraklı gruplar

17 Mart 2026’da Bağdat’taki korunaklı Yeşil Bölge’de bulunan ABD Büyükelçiliği çevresi dışında yangın çıktı
17 Mart 2026’da Bağdat’taki korunaklı Yeşil Bölge’de bulunan ABD Büyükelçiliği çevresi dışında yangın çıktı
TT

Tahran’ın açık bir yıpratma savaşındaki kolu Iraklı gruplar

17 Mart 2026’da Bağdat’taki korunaklı Yeşil Bölge’de bulunan ABD Büyükelçiliği çevresi dışında yangın çıktı
17 Mart 2026’da Bağdat’taki korunaklı Yeşil Bölge’de bulunan ABD Büyükelçiliği çevresi dışında yangın çıktı

Ortadoğu’da askeri çatışmaların başlamasından bu yana, Tahran’a bağlı Iraklı silahlı gruplar Amerikan çıkarlarını hedef tahtasına yerleştirdi. Bu gruplar, uluslararası güçlerin bulunduğu askeri üsleri, diplomatik misyonları ve hayati petrol tesislerini sık sık hedef alıyor.

Washington tarafından terör listesine alınan bu örgütler, daha çatışmanın başında yaptıkları açıklamalarda, bölgesel gerilimin uzun süreli bir “yıpratma savaşına” dönüşeceği uyarısında bulunmuştu.

“Eksenlerin” iç içe geçmesi

Yerel üretime dayandıklarını vurgulayan bir açıklamada, Nuceba Hareketi adlı grup, “Direniş ekseni içinde insansız hava araçları ve füzelerin üretimi, Iraklı evlerde tatlı yapmak kadar sıradan hale geldi” ifadelerini kullandı.

Bu gruplar, “Irak’ta İslami Direniş” olarak bilinen gevşek bir ittifak çatısı altında faaliyet gösteriyor. Söz konusu ittifak, Irak içinde ve bölge genelinde “düşman” olarak nitelendirdiği hedeflere yönelik İHA ve füze saldırılarını düzenli olarak üstleniyor.

Bu yapılar, İran’ın liderlik ettiği ve Lübnan’daki Hizbullah, Gazze’deki Hamas ile Yemen’deki Husileri de kapsayan “Direniş Ekseni”nin temel unsurlarından biri olarak görülüyor.

Iraklı gruplar, 28 Şubat’ta İran’a yönelik İsrail-ABD saldırısının ardından “İslam Cumhuriyeti’ni savunma” taahhüdünü açıkça ilan etmişti.

Askeri ve siyasi tablo

Mevcut sahnede farklı roller üstlenen çeşitli güçler bulunuyor. Bunların başında, ABD çıkarlarına yönelik saldırılarda öncü rol oynayan Ketaib Hizbullah geliyor. Grup, geçmişte düzenlenen saldırılarda çok sayıda saha komutanını kaybetmiş olsa da, 6 sandalyelik bir parlamento bloğu üzerinden siyasette de etkili olmaya çalışıyor.

bfrbfr
Irak ordusuna ait zırhlı bir araç, Bağdat’taki Yeşil Bölge’de ABD Büyükelçiliği yerleşkesini korumak amacıyla Dicle Nehri kıyısında konuşlandırıldı (AFP)

Ebu Ala el-Velayi liderliğindeki Ketaib Seyyid eş-Şüheda da iktidardaki Şii koalisyon Koordinasyon Çerçevesi içinde temsil ediliyor. Buna karşılık Nuceba Hareketi, siyasi sürece katılmayı reddederek tamamen askeri bir çizgi izlemeyi tercih ediyor.

Öte yandan Asaib Ehl el-Hak ise şu ana kadar doğrudan askeri operasyonlara katılmış değil. Grup, 27 sandalyelik güçlü parlamento bloğu üzerinden siyasi nüfuzunu artırmaya odaklanırken, birçok gözlemciye göre silahlı kimliğini giderek geri plana itiyor.

Yıpratma stratejisi

Saldırılar yalnızca Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği ve havaalanındaki lojistik tesislerle sınırlı kalmadı; yabancı şirketlere ait petrol sahaları ile büyük bir ABD konsolosluğu ve askeri varlığı barındıran Irak Kürt Bölgesel Yönetimi de hedef alındı.

Saldırıların etkisi bölge geneline de yayıldı. Kuveyt, daha önce kendi topraklarına isabet eden saldırılar nedeniyle Irak’ın büyükelçisini çağırmıştı.

Uluslararası Kriz Grubu araştırmacısı Lihib Hegel, AFP’ye yaptığı değerlendirmede, bu grupların çatışmaya dahil olmasını İran rejimi için “varoluşsal bir mücadele” olarak nitelendirdi. Hegel’e göre bu yapılar, özellikle İran lideri Ali Hamaney’in öldürülmesinin ardından, “direniş ekseninin son savunma hattı” haline geldi.

vgrf
Havaalanlarının kapatılmasının ardından Araplar, yabancılar ve Iraklılar Ürdün’e kara sınır kapısından geçerek ülkeden ayrılırken araçlardan oluşan uzun bir kuyruk oluştu (Reuters)

Grupların insansız hava araçları ve kısa menzilli balistik füzeler bulundurduğunu belirten Hegel, Tahran’ın Hizbullah veya Husilere kıyasla daha ağır silahları bu gruplardan esirgediğini de vurguladı. Nihai hedefin ise “ABD güçlerini Irak’tan çıkarmak” olduğu ifade ediliyor.

Suikastlar zinciri

Diğer taraftan ABD ve İsrail, tırmanan gerilime hassas saldırılarla karşılık vermeyi sürdürüyor. Çatışmaların ilk saatlerinden itibaren Bağdat’ın güneyindeki Curf es-Sahr’da Ketaib Hizbullah mevzileri ile Haşdi Şabi’ye ait tesisler hedef alındı.

AFP’nin yayımladığı verilere göre, operasyonların başlamasından bu yana en az 43 militan ve Haşdi Şabi unsuru hayatını kaybetti.

Gerilimin zirvesi ise geçen cumartesi yaşandı. Bağdat’ın merkezine düzenlenen füze saldırısında, Ketaib Hizbullah mensubu 3 kişi, aralarında üst düzey bir komutanın da bulunduğu şekilde öldürüldü; grubun lideri Ebu Hüseyin el-Hamidavi de yaralandı.

Ajansa konuşan Iraklı bir güvenlik yetkilisi, 2023’te Gazze savaşıyla başlayan “hedefli suikastlar” sürecinin artık açık biçimde Irak sahasına taşındığını belirterek, bunun yeni bir açık çatışma dönemine işaret ettiğini söyledi.


İran, Tel Aviv’i küme başlıklı füzelerle bombaladı... İsrail, Beyrut’a yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırdı

İran, Tel Aviv’i küme başlıklı füzelerle bombaladı... İsrail, Beyrut’a yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırdı
TT

İran, Tel Aviv’i küme başlıklı füzelerle bombaladı... İsrail, Beyrut’a yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırdı

İran, Tel Aviv’i küme başlıklı füzelerle bombaladı... İsrail, Beyrut’a yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırdı

İran devlet televizyonu bugün yaptığı açıklamada, Tel Aviv’in, Ali Laricani’nin öldürülmesine yanıt olarak küme başlıklı füzelerle hedef alındığını bildirdi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran’ın nükleer silah üretmeyi reddeden tutumunun önemli ölçüde değişmeyeceğini belirtti. Arakçi, yeni Dini Lider Mücteba Hamaney’in bu konuda henüz kamuoyuna açık bir görüş bildirmediğini de ifade etti.

Diğer yandan Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad, akşam saatlerinde bölgesel bir bakanlar toplantısına ev sahipliği yapacak. Toplantıya Arap ve İslam ülkelerinin dışişleri bakanları ile bölgesel temsilciler katılacak ve İran’ın bölge ülkelerine yönelik saldırıları ile bunun güvenlik ve istikrar üzerindeki etkileri ele alınacak.

Bu gelişmeler, Beyrut’ta İsrail’in başlattığı yoğun hava saldırılarının da eş zamanlı olarak arttığı bir döneme denk geliyor. Söz konusu saldırılarda çok sayıda kişi hayatını kaybetti veya yaralandı.


Ali Laricani suikastı ve İslam Cumhuriyeti'nin Geleceği

Fotoğraf: AFP/Majalla
Fotoğraf: AFP/Majalla
TT

Ali Laricani suikastı ve İslam Cumhuriyeti'nin Geleceği

Fotoğraf: AFP/Majalla
Fotoğraf: AFP/Majalla

Amr Harkus

Son birkaç saat içinde İran siyasetinde ve bölgedeki devam eden savaşta bir dönüm noktası yaşandı. İsrail, şubat ayı sonunda çatışmanın başlangıcında İran Dini Lideri Ali Hamaney'in öldürülmesinden bu yana gerçekleştirilen en önemli suikast ile İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani'yi doğrudan hedef aldığını duyurdu. Hamaney’in öldürüldüğü gün Laricani, iktidarın Hamaney'den oğlu Mücteba'ya geçişi ve devri yoluyla İslam Cumhuriyeti'ndeki geçişin fiili mimarına dönüşmüştü.

Hükümet kaynaklarının babasının konutuna yapılan saldırı sırasında yaralandığını belirttiği yeni Dini Lider Mücteba Hamaney'in kaderi gizemini korurken, Laricani iki haftadan fazla bir süre boyunca, ülkenin fiili lideri olarak karar alma süreçlerinin merkezindeydi. Ali Hamaney suikastının İran'da her yönde bir değişikliğe neden olması gibi, Laricani'nin öldürülmesi de şüphesiz iç güvenlik sahnesinde bir değişikliğe neden olacak ve aynı zamanda müzakere ve tavizler mi yoksa savaşa devam mı tartışmasını da beraberinde getirecektir.

Geçtiğimiz ocak ayında İran, ekonomik çöküş nedeniyle rejim karşıtı protesto dalgalarıyla karşı karşıya kaldı. O dönemde, muhalefetin kendisini suçladığı gibi, Laricani baskının mimarı olarak öne çıktı. Hamaney onu güvenlik dosyasını yönetmekle görevlendirmişti, dolayısıyla göstericilere karşı ölümcül güç kullanımının arkasındaki isimdi; bu rolü nedeniyle 15 Ocak 2026'da ABD yaptırımlarına maruz kaldı.

Laricani ailesi İran'da gücün sadece kişisel bir konum değil, bütün devlet kurumlarında rol dağılımına benzeyen ailevi nüfuz ağlarının bir modelini temsil ediyor

Rejimin hayatta kalmasını sağlamak için yurtdışında gösterilen sınırlı ekonomik ve diplomatik esnekliği, içeride güvenlik alanındaki baskıyla birleştiren bir figürdü. Savaşın şiddetlenmesi ile birlikte suikastı, sadece rejimin kilit isimlerinden birini hedef aldığı için değil, aynı zamanda onun konumundaki birini hedef almanın kaçınılmaz olarak rejimi uzlaşmazlık veya zorla taviz verme arasında bir seçimle karşı karşıya bıraktığı için de dönüşümlerin doruk noktasını temsil ediyor. Bu da Devrim Muhafızları, sertlik yanlıları, ailevi nüfuz ağları ve reformistler tarafından temsil edilen güç merkezleri arasında, rejim içindeki güç dengesini koruyan piramidin başının yıkılması olarak tanımlanan Hamaney suikastından bu yana gerçeğe dönüşen bir mücadeleye yol açabilir.

Kanatlar arasında geçiş ve dışlanmadan sonra dönüş

Ali Laricani sadece bir güvenlik yetkilisi veya politikacı ya da her iki pozisyonu da elinde bulunduran biri değildi; İran rejimi içinde bir olguydu. Kırk yıl boyunca, İslam Devrim Muhafızları'nda general olmasından kaynaklanan sertlik yanlısı tutumlar ile Batı felsefesi doktorasından kaynaklanan açılımı birleştirmeyi başardı. Bu ona, orduya kendi diliyle hitap etme ve Batı ile kendi araçlarını kullanarak etkileşim kurma yeteneği kazandırdı. Onun dehası, zıt akımlar arasında geçiş yapabilme yeteneğinde açıkça görülüyordu. İran İslam Cumhuriyeti Radyo ve Televizyon Kurumu (IRIB) başkanlığı döneminde, sertlik yanlısı muhafazakar kanadın sütunlarından biri gibi görünüyordu. Onun döneminde kurum, reformistleri hedef almak ve siyasi tutukluların itiraflarını yayınlamak için kullanılan bir platform olarak kullanıldı. Daha sonra Batı ile uzlaşmacı bir müzakereci ve çeşitli platformlarda reformistlerin müttefiki imajına büründü.

2021 ve 2024 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmasının engellenmesi de dahil olmak üzere, İbrahim Reisi döneminde kasıtlı olarak dışlanmasının ardından, Mesud Pezeşkiyan'ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle güvenlik teşkilatına geri döndü. Onun dönüşü, özellikle Haziran 2025'teki 12 günlük savaştan sonra, hassas güç dengesini yönetebilecek bir figür gerektiği için Hamaney tarafından onaylanan zorunlu bir tercihti. Pezeşkiyan için ise Laricani, iktidar koridorlarında, derin devlet ve İslam Devrim Muhafızları Ordusu içinde kendisinde olmayan anahtarlara sahip bir ortaktı.

frbrfg
Ali Laricani, 16 Şubat 2020'de Şam'daki bir basın toplantısında (Reuters)

Laricani, sık sık “şahin kanadında yer alıp reformistler ile de kol kola girebilen adam” olarak tanımlandı. Askeri geçmişi, özellikle 2015 yılındaki nükleer müzakereler sırasında, meclis başkanı olarak nüfuzunu kullanarak anlaşmayı sadece 20 dakikada meclisten geçirmesiyle, Devrim Muhafızları içindeki sertlik yanlısı kanat ile defalarca çatışmasına engel olmadı. Bu duruşu, onu rejimin hayatta kalmasını sağlamak için ideolojik ilkelerinden bile ödün veren anlaşmaları kabul eden “yeni bir Rafsancani” olarak tanımlayan sertlik yanlılarıyla ters düşürdü. Ayrıca Hasan Ruhani ve Muhammed Cevad Zarif gibi ılımlı isimlerle yakın ilişkiler kurarak, onlarla birlikte Washington ile müzakereyi yaptırımlar kıskacından kurtulmanın tek yolu olarak gören bir tür ittifak oluşturdu. 2021'de reformist İbtikar gazetesinin belirttiği gibi, “Ruhani ve Laricani, sertlik yanlılarına karşı aynı kategoriye yerleştirilebilir.”

Bir aile nüfuz ağı: Agazade

İranlı bir kaynağa göre, Laricani ailesi, gücün sadece kişisel bir konum değil, İran'da tüm devlet kurumlarında rol dağılımına benzeyen ailevi nüfuz ağlarının bir modelini temsil ediyor. Ailenin dini kökenleri de var; babaları Ayetullah Mirza Haşim Amoli, önde gelen bir dini otoriteydi.

Suikastından önceki aylarda Ali Laricani birçok dosyayı yönetti. Ali Hamaney tarafından bütün güvenlik ve askeri kurumların siyasi sorumluluğu kendisine verilerek, savaş dosyasını yönetmekle görevlendirildi

Laricani kardeşler, yasama, yargı ve yürütme olmak üzere hükümetin üç kolunun yanı sıra akademik, diplomatik ve hatta finans kurumlarında da yüksek rütbeli pozisyonlar elde ettiler. Ali Laricani, ailenin güvenlik ve siyaset alanındaki aklıydı ve 12 yıl boyunca meclis başkanı, iki kez de Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi sekreteri olarak görev yaptı. En büyük kardeşi Sadık Amoli, ailenin dini ve hukuki alandaki ağırlığını temsil ediyor ve yargı başkanı olarak görev yaptıktan sonra şimdi de Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi Başkanı olarak görev yapıyor. İkinci kardeşi Muhammed Cevad, diplomatik stratejist ve rejimin yurtdışındaki insan hakları sicilinin savunucusu olarak tanımlanıyor. Üçüncü kardeşi Bakır ise Sağlık Bakanlığı ile tıp ve akademik kurumlardaki pozisyonları aracılığıyla hükümet kurumları içindeki etkisini genişletti. En küçük kardeş Fazıl, aile ağının ekonomi müdürü veya muhaliflerinin deyimiyle “finans direktörü”dür.

gfbg
Tahran'da ABD ve İsrail hava saldırılarında öldürülen komutanlar için düzenlenen anma töreninde, İranlı bir kadın Dini Lider Mücteba Hamaney ve babası Ali Hamaney'in fotoğrafını taşıyor, 11 Mart (Reuters)

Ailenin gücü, iktidardaki dini elitle ailevi ittifaklar kurma yoluyla siyasi pozisyonlarını pekiştirmeye dayanıyor. Ali Laricani'nin, İslam Cumhuriyeti'nin kurucusu Ruhullah Humeyni'nin arkadaşı olan devrimci düşünür Murtaza Mutahhari'nin kızıyla evliliği, sadece sosyal bir bağlantıdan daha fazlasıydı. Bu, Humeyni'nin evine ve en yüksek karar alma çevrelerine kalıcı giriş vizesiydi ve aileye 1980'lerden itibaren bir rol kazandırdı.

Hamaney ve Laricani'nin yokluğundan sonra iktidar

Hamaney suikastı ve ardından Laricani'nin öldürüldüğünün açıklanması, rejimi yeni ve farklı bir sınavla karşı karşıya bırakıyor. Rekabet halindeki grupları dengeleyen Dini Liderin yokluğu ile “pragmatik yönetici”nin öldürülmesi, pozisyonların sertleşmesinden çöküşe veya zorla taviz vermeye kadar çeşitli olasılıklara zemin hazırlıyor. Geleneksel sivil ve güvenlik liderliğinin yokluğunda Devrim Muhafızları daha da sertleşecek ve tam kontrolünü pekiştirmeye çalışacaktır. Bu aynı zamanda rejim için iç krizlerinden bölgesel çatışmayı tırmandırarak kurtulması için yeni bir yol anlamına da geliyor.

Laricani'nin ölümü, rejimi Venezuela senaryosuna benzer tavizler vermeye itebilir. Şu ana kadar, nükleer mesele ve bölgesel politika konusunda tavizler vererek yaptırımların kaldırılması karşılığında rejimin hayatta kalmasını sağlamayı amaçlayan reformistlerin projesi de budur. Bu yol, reformistlerin askeri kurumu tavizlerin çöküşü önlemenin tek yolu olduğuna ikna etme yeteneğine bağlı ve bu yol Pezeşkiyan ve Ruhani'den destek alabilir.

Ancak liderlere yönelik suikastlar, iktidarın dağılmasına yol açacak ve baskı ve ekonomik krizlerden bunalmış halkı, rejimin kalanını devirecek bir ayaklanmaya teşvik edecektir.

Savaşın etkileri ve Laricani'nin rolü

Suikastından önceki aylarda Ali Laricani birçok dosyayı yönetti. Ali Hamaney tarafından bütün güvenlik ve askeri kurumların siyasi sorumluluğu kendisine verilerek savaş dosyasını yönetmekle görevlendirildi. Ayrıca, gerekli savaş teçhizatını üretmek için insansız hava aracı ve balistik füze fabrikaları gece gündüz çalışırken, Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı ile yabancı güçlerle müzakere manevrasını da yönetti. Aynı zamanda 7 Ekim’den bu yana aldıkları darbelerden sonra Lübnan, Irak ve Yemen'deki vekil güçlerin durumunu takip etme görevini de üstlendi.

İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreterinin ölümü sadece bir kişinin kaybı değil, aynı zamanda Humeyni'nin siyasi projesine indirilen bir başka darbedir. Onun ölümüyle Tahran, son parlak beyinlerinden birini kaybetmiş gibi görünüyor

Suikastından önceki son açıklamaları, İslam ülkelerinin “Büyük Şeytan ve Küçük Şeytan'a karşı savaşında İran'ı yalnız bırakmasından” duyduğu hayal kırıklığını ortaya koyuyordu. Laricani, ülkesinin güçleri çevresindeki sekiz Arap ve İslam ülkesini (Suudi Arabistan, BAE, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Irak ve Türkiye) vururken, “İslami birlik” kavramını yeniden canlandırmaya çalışıyordu.

trbht
İranlılar, Tahran'da ABD-İsrail saldırısının ilk günlerinde öldürülen Devrim Muhafızları komutanları için düzenlenen anma törenine katılıyor, 11 Mart (AFP)

Ailesi için ölümünün duyurulması yeni bir aşamayı, belki de nihayetinde siyasi çöküşlerine yol açacak bir darbeyi işaret ediyor; her ne kadar kardeşi Sadık halen Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’nin başında olsa da. Ailenin gücü, Ali'nin kurumları birbirine bağlama yeteneğinde yatıyordu ve onun yokluğuyla, birçok pozisyon üzerindeki kontrolleri iç rakiplerine açık hale gelecektir.

Aynı şekilde Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan da kendisini sertlik yanlılarından koruyan müttefikini kaybetti. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Devrim Muhafızları'nın artan gücü karşısında oluşan bu boşluk, Cumhurbaşkanı’nı ya istifa etmeye ya da tamamen göstermelik bir figür olmaya itebilir. Bu arada gerçek güç, reformist eğilimlere güvenmeyen Devrim Muhafızları generallerinin liderliğindeki yeni “Savunma Konseyi”nin elinde yoğunlaşabilir.

Suikast, İsrail istihbaratı ve teknolojik nüfuzuna karşı güvenlik ağının başarısızlığını temsil ediyor ve rejimin yanıtı, baskıyı yoğunlaştırmak olacaktır; bu baskı, dengesini kaybetmiş bir rejim için son “ölüm dansı” olabilir. Aynı zamanda, Devrim Muhafızları'nın bölge genelinde ayrım gözetmeksizin çatışmayı tırmandırmaya yönelmesi riski artıyor, çünkü artık topyekun savaşı iç çöküşünü ertelemenin bir yolu olarak görüyor. Bu, Yemen'deki uyuyan hücreler ve Husiler gibi, gelişmeleri bekleyen birçok uluslararası ve bölgesel dosyanın aktif hale getirilmesi anlamına geliyor.

İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreterinin ölümü sadece bir kişinin kaybı değil, aynı zamanda Humeyni'nin siyasi projesine indirilen bir başka darbedir. Onun ölümüyle Tahran, son parlak beyinlerinden birini kaybetmiş ve dış saldırılar ile olası halk ayaklanmaları arasında kaderiyle baş başa kalmış gibi görünüyor.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.