İçişleri Bakanı Soylu: Sedat Peker tecavüzden dolayı karakola götürülüyor, dosya kapatılıyor

Fotoğraf: YouTube
Fotoğraf: YouTube
TT

İçişleri Bakanı Soylu: Sedat Peker tecavüzden dolayı karakola götürülüyor, dosya kapatılıyor

Fotoğraf: YouTube
Fotoğraf: YouTube

Son dönemde paylaştığı videolarla gündemi belirleyen ve suç örgütü liderliğinden aranan Sedat Peker’in iddiaları hakkında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu konuştu.
Peker, başta İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar olmak üzere birçok iddiayı dile getirdi.
Bu iddiaların ardından siyaset-mafya-medya ilişkileri yeniden gündeme geldi.
Suçlanan isimlerden İçişleri Bakanı Soylu, Habertürk’te Açık ve Net Özel’e konuk olan Soylu, Kübra Par moderatörlüğünde; gazeteciler Merdan Yanardağ, İsmail Saymaz, Veyis Ateş ve Mehmet Akif Ersoy’un sorularını yanıtladı, açıklamalarda bulundu.
Çocukluğundan itibaren siyasetin içerisinde yer aldığını belirten Soylu, “Evden çıkarken bodrum katımıza bomba konulup, konulmadığını kontrol ederek çıkardık. Şimdi ilkokul, lise hatta bazen yine 80 öncesi babamla beraber Adalet Partisi'nin programı olurdu. Gece karanlığında bazıları erketeler derler, köşede kenarda bir yere konuşlanmışsa onu hep seçici sanki bir şey yapılabilecek gözle bakarlardı. 80 öncesi okuldan döndüğümüzde Nazlı sokaktı bizim sokağımız, sokağımızda bir kişiyi taradıklarını öldüklerini gördük” dedi.

“İftiraları ve iddiaları saçma”
Soylu şöyle konuştu:
Bizim neslimizin bizden sonrakilere bir borcu var. Artık hiçbir şeyi o bize tevarüs olan maliyeti onlara aksettirmeden gelecek nesillere huzurlu bir Türkiye bırakabilmek. Bu işin temeli açık olmaktır. Benim hiçbir şeyden korkum yok. Müslümanız ve Allah'a teslimiz. Alengirli işler yapıyorsak, toplumun bize verdiği emanete halel getirecek işler yapıyorsak korku dağları aşar. Ne soracaksanız, ben bu akşam bütün müktebesatımla, samimiyetimle cevap vereceğim. Bir organize suç şüphelisinin, suçlusunun, yıllarca Türkiye'de herkesin bildiği, tanıdığı, hayatının nereden geldiği belli olan bu ismin iftiraları, iddiaları saçmadır. Bu iddialarla muhatap değiliz, bunu doğru bulmuyoruz. Birinci ve ikinci videoda dikkat ederseniz şahsımla alakalı hiçbir şey yok. Hepimiz eski Türkiye'yi biliyoruz. Bir delinin her türlü sapkınlığın içerisinde olan kişinin söylediği ipe sapa gelmez sözler olarak görmedim. İstihbaratımızda binlerce elemanımız var. Terör örgütleriyle diğer organize suç çeteleriyle nasıl mücadele ettiğimizi biliyoruz. Bazen en büyük uyuşturucu kaçakçılığını onlar vasıtasıyla öğreniyoruz. Baktım ki, bir eleman bir spikerlik yapıyor. Bir sözcülük ortaya koyuyor. İddiaları ve iftiraları tamamen boş olsa da devlete laf ediyor, Türkiye'ye güya kendi adına vesayet ortaya koymaya çalışıyor güya, tırnak içinde. Ve herkese ipiniz elimde diyor ve Türkiye'de bir sessizlik hakim. Neticede terörle mücadele etmişiz, Türkiye'de suç çeteleriyle mücadele etmişiz darbe vurmuşuz. Uyuşturucu ile mücadele ediyoruz, etmişiz. En önemli yakalamaları, operasyonlar yapmış sonuç elde etmişiz. FETÖ ile mücadele ediyoruz. DEAŞ yanı başımızda. Türkiye bunlarla mücadele ederken sanki birileri Türkiye'nin sahayı temizlemesinden ya ürkerek ya da son kaleyi kaptırmamak için bir hamleye gidiyorum.

“Davutoğlu’na AK Partilileri dinletiyordu” iması
Yıl 2005. Ben Başbakan Yardımcısıyım. AK Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu. Başbakan Davutoğlu. 7 Haziran seçimleri öncesi MYK toplantısında 'Biz HDP ile anayasa yapabiliriz' diye bir cümle çıktı ağzından. Hepimiz baktık. Seçim geçtikten sonra AK Parti çoğunluğu elde edemedi, tek başına iktidar kurabilme kabiliyeti oluşmadı. Ya CHP ile ya diğer siyasal partilerle biraraya gelecek. Bugünkü gibi hatırlıyorum. İlk MKYK toplantısında bugün Deva Partisi'nin başkanı Ali Babacan, "Bu işlere bakmamalıyız, şu anda ekonomiyi ayakta tutmalıyız" dedi.
Dedim ki, "Bizim sorumluluğumuz bugün demokrasiyi ayakta tutmak ve hükümeti kimin kurabileceğine ait çabalarımızı gerçekleştirebilmek". Bu seçim tamamlanmamıştır, kampanya devam etmektedir, dedim. Kasım'da da seçim oldu. Sayın Davutoğlu ve ekibi CHP'yle AK Parti'nin iktidarı için canhıraş mücadele verdiler. Bir kısım arkadaşlarımız bunun doğru olmayacağını, Türk siyasetinin doğasına aykırı olduğunu, Türkiye'yi başka bir tarafa doğru getirebileceğini ortaya koydu.
Büyük bir mücadele başladı. Bir taraftan HDP ile anayasa yapabilme kabiliyeti ortaya koyan birisi. Dert Recep Tayyip Erdoğan. Onu külliyede enterne edip, hareketsiz halde bırakan, ABD'nin Avrupa üzerinden uyguladığı politikayı Türkiye'de hakim kılmak. Bunun doğru olmadığını söyledik. Tartışmalar o kadar şiddetli oluyordu ki, bir ara sayın Davutoğlu tam anlamıyla dengesi kayboldu, 'Hepinizin odalarında neler konuştuğunu dinletiyorum ve biliyorum' dedi. 7 Haziran 2015-1 Kasım 2015 arasındaki süreci anlatıyorum.
Ben partinin teşkilat başkanıydım. 'Hepinizin odalarında neler konuştuğunu tek tek biliyorum' diyordu MYK üyelerine söyledi bunu. Koalisyon tartışmaları yaşandığı zamanlar. 'Hepinizin neler söylediğinizi biliyorum' dedi. Biz donduk, arkadaşlarımızla birbirimize baktık. Bunun Türkçe ne anlama geldiği apaçık ortada. Daha sonra çeşitli dedikodular çıktı, fiziki takibin yapıldığı yönünde ama karineye ulaşamadık.

“Haklısın’ dedi”
Sayın Cumhurbaşkanımızla bugün gibi hatırlıyorum Külliye'de birlikte olduk. 'CHP ile iktidar hazırlığı sözkonusu, genel gidişat bu' dedim. 'Sen ne düşünüyorsun' dedi. Dedim ki, 'Rahmetli Erbakan 1974'de yaptı üzerinden darbe geçti. Yarım yamalak da olsa Refahyol 'a ancak geldi. 1994'de SHP ile beraber yaptık, veladdalin amin! Türk siyasetinin doğasına uygun bir doğa değil. Vatandaş iki tarafı birbirini denetlesin diye, birbiriyle uzlaşsınlar diye değil, tam tersi birbirini kontrol etsinler diye 1800'lerin sonundan itibaren bir siyasal sistem kuruldu. Bunu getirip dışarıdan angaje edilmemiş. Doğal bir serüven bu. Bu serüven ne zaman bozulmuşsa sıkıntı meydana geldi. Sayın Cumhurbaşkanımıza 'ben bunun yanlış olacağını düşünüyorum' dedim. 'Haklısın' dedi.
1 Kasım seçimlerinden sonra bu mücadele devam etti. Ahmet Davutoğlu'nun etkili olduğu think thang kuruluşlarından birisine bugün HDP'nin eş başkanlarından Mithat Sancar geldi. Bir şey söyledi orada. Özeti şu; Apo içeriden çıkacak. İki, Suriye'de, Kuzey Suriye'de bir devlet kurulacak, başına geçecek. Üçü, Türkiye'de özerk bir anayasa yapılacak, kendine ait bir anayasa yapılacak. Ki biz bunu daha sonra CHP, İYİ Parti, HDP'nin kendi içerisinde o şeyi gördük. Yukarıdan aşağıya bir değerlendirme yaptık.
Sayın Cumhurbaşkanımızın külliyeye nasıl sıkıştırılmak istendiğini hep beraber gördük. Hakikaten bu meselelerin hangi siyasal sonuçlar doğurduğunu da bütün Türkiye gördü. Ben teşkilat başkanıydım. Sayın Davutoğlu ile çalıştım da. O dönem de çok iyi olmadığımız süreçler yaşadık. Biz 6-7 arkadaş biraraya geldik, 'bu mesele tehlikeyi bir noktaya gidiyor' dedik. 'Bunun geri dönüşü olmayacak' dedik.
CHP ile kurulacak koalisyon 1 Kasım'dan sonra butlan oldu. Bir Recep Tayyip Erdoğan varlığı var. Siyaset bilgisi var, Türkiye'de yaptıkları var. Bir de dışarının eliyle onun sıkıştırılmaya çalışıldığı bir süreç var.
Burada ortaya çıkan süreç tam anlamıyla, biz arkadaşımızla mücadele başlattık, 3-4 arkadaşımız ve o zaman da büyüklerimiz vardı. İsimlerini vermeyeyim. Sayın Davutoğlu'nun partinin içerisinde, partinin genel kuruluş kodlarını, yürüyüşünü, vizyonunu, sayın Cumhurbaşkanımızın vizyonuna uygun hareket etmediği kanaatini bir vesileyle gördük.
Bir MKY öncesinde imzalar toplandı. Bunda benim de dahlim var. Arkadaşlarımızın da dahlim var. Ben burada olduğum için söylüyorum. Netice itibariyle HDP, Kuzey Suriye veya Apo veya başka bir şey meselesini kendi siyasal anlayışımızdan uzaklaştırmık olduk. Yıl 2015 ve 2016. Sonra Binali Bey genel başkan oldu.
Bugün bir Kuzey Suriye'de bir devlet kurulmaya çalışılıyor. Suriye'nin içerisinde ABD'nin üsleri 6'dan 14'e çıktı. 2020 ve 2021'de. Bir taraftan bütün bunlar sağlanırken Türkiye'ye karşı bir ekonomik saldırı var. Bunu hep berebar yaşadık. Türkiye dağılsın, ekonomik olarak küçülsün, hareket kabiliyeti olmasın. Bizim istediğimiz bir anayasası olsun. Türkiye, Suriye, Lübnan, Irak gibi ülkelerin konumuna düşsün. 17-25, 6-7 Ekim, 15 Temmuz. Bütün süreçlerin içerisinde Türkiye bir operasyona tabi tutuluyor. Dikkat ederseniz Türkiye'nin faizi 4-4,5'tu. Bugün 20 seviyelerinde. Burada Türkiye'nin üzerine getirilmeye çalışılan tam da budur.
Burada hedef Türkiye. Çok basit bir operasyon var; Türkiye'de bugün siyasal istikrarı nasıl sağlıyor? İçeride bir problem gözükmüyor. Dün Cudi'de, Cudi Tenis Turnuvası yapıldı. Kimle sağlıyor? MHP ile Meclis'teki işbirliği ile. Tartışılmayacak siyasi üstünlük var. Başkanlık hükümet sistemi var. Siyasi istikrarsızlık yok. Peki ne yapmak lazım? Terörden bir şey yapılıyor mu? Hepimiz terörü unuttuk. Sultanahmet, Dolmabahçe, Ankara saldırıları, Gaziantep'e kadar DEAŞ, PKK her şey. Her gün bir bombanın patladığı, İstanbul'da kapanmayı göze alan alışveriş merkezleri vardı.

“Peker'e Erhan Tuncel'i kim emanet eder?”
Burada öznelikle benim alakam yok. Ben olayın tamamen fotoğrafını görüp, eski Türkiye'nin sol kalıntılarını süpürmeye geldiği andan itibaren birileri devreye girdiler. Özel Harp ne zaman kuruldu? Parasını kim verdi? Bunu rahmetli Ecevit söyledi. 6-7 Eylül olaylarını kontrgerilla örgütledi. Paşa kitapta 'biz yaptık' diyor. Sabri Yirmibeşoğlu. Bugünün işi mi? Erhan Tuncel ile Sedat Peker'i kim ortak yapar? Bu sorunun cevabını bana verir. Erhan Tuncel kim? Sedat Peker'e Erhan Tuncel'i kim emanet eder?
Bireylerden değil bir sistemden bahsediyorum. Erhan Tuncel yıllardan beri bu ülkenin en önemli meselelerinden birisi olan Hrant Dink cinayetinin azmettiricisi gözükmüyor mu? Hangi anlayış emanet eder? Bu kadar cürümün içerisinde olan bir kişi tecavüz etmiş bir kıza. Karakola gidiyor, emniyette teşhis ediyor 'budur' diyor. Dosya orada kapanıyor. Benim iddiam yok, belge var. Ben bir iddianın sahibi değilim. Tecavüzden dolayı karakola götürülüyor. Netice itibariyle orada herşey kapanıyor. Oradaki iki kişi, 'Biz Bilecik'ten aldık' diyor. Neyi alıyor? Silah ruhsatlarını. 'Bilecik'e hiç gitmedik' diyor. Bilecik'te kim var? Veli Küçük var. Doğru mu? Meselenin hangi iklimde oluştuğunu ifade etmek için anlatıyorum bunu.
Genellemek çok yanlış bir şey olur. AK Parti siyasi hayatı içerisinde 2002'ye kadar eğer varsa, 2002'deki notları çok açık bir şekilde gösterebilirse arkadaşlar. O zamanın manşetlerinde 'Türkiye'yi mafya teslim aldı' başlığı var. Türkiye mafyaya teslim oldu. Ben AK Parti'de değilim o dönem. AK Parti'nin ilk meselesi budur. Avukatlar, iş adamları ve Türkiye'deki herkes bilir. AK Parti Türkiye'de ilk kez ekonomiyi sıçratmadı, mafyayı bitirdi.
Özne seçilmemin sebebi şu; bir, ben hükümetin bir üyesiyim. AK Parti'nin yöneticiliğini de yaptım. Yalın kılıç mücadelemize devam ediyoruz. Terörle mücadelemize devam ediyoruz. Türkiye'de 15 Temmuz civarında 5550 kişi terör örgütüne katılıyordu. Şu anda, 12 kişi, üçü veya dördü yurt dışında. Bu katılmıyor demektir. Türkiye'de organize suç örgütleri açısından, ben Ankara'dan geliyorum, İzmirliler söylesinler, 355 suç şebekesini çökerttik, 393 uyuşturucu çetesi çökerttik. Eğer siz buna yalan derseniz ben her şeyi kabul edeceğim. Okulların önünde uyuşturucu çeteleri çocuklarımıza uyuşturucu satıyorlardı. Bonzai içen çocuklar zombi gibi her tarafta duruyorlardı. Bana İstanbul'da üç örneği göstersinler, Ankara'da göstersinler. AK Parti iktidarı dedi ki, 'Bunu yapmakla sen mükellefsin'. Ortaya konulan iradeyle bunu sağladık. Bu bir başarı mı? Bana göre başarı. Bu topyekün bir başarı. Sadece benim başarım değil. Bir de FETÖ ile mücadele yapıyoruz. Bizim üzerimizde FETÖ ile ilgili az gidiyorlardan tam tersi sert gidiyor diye eleştirenler var mı, yok mu? Her gün bir DEAŞ operasyonu yapılıyor mu? Türkiye'nin içinde istikrarsızlık sağlayamayacaklarsa, hükümetin uyguladığı politikalar ve aynı zamanda İçişleri Bakanlığı'nın müktesebatı. Benim İçişleri Bakanlığımı teslim aldığında 6500-7000 kişi kalmıştı. Kaymakamların üçte biri gitmişti. FETÖ'den dolayı gitmişti. Hiçbir mazeret ortaya koymadan Türkiye'de operasyonları yürüten, çocukları rahat rahat sokağa çıkartan bir anlayış. Ben açık söyleyeyim, bu operasyonun Türkiye'nin üzerine gelen operasyon olarak gördüm, bizim de kendimizi ifade edeceğimizi anladım ve ortaya çıktım.

“Peker'in korumaya mı ihtiyacı var”
Gerek organize suç örgütlerinin mensupları, liderleri, gerekse bu konularda iktidarı ve siyaseti istismar etmek isteyenler yanaşırlar, kendi meşguliyet alanlarını, sivil toplum örgütlerini, iş alemini oluşturmaya çalışırlar. Amaçları nedir? Sedat Peker'in korumaya mı ihtiyacı var? Amacı ne? Tam da bahsettiğimiz. 'Ben akademisyenleri kan banyosunda yıkayacağım'. Adam benim herşeyime küfrediyor, takipsizlikle övünüyor. Hangi partiyse, sadece AK Parti ile ilişkisi yok ki. CHP'li Gürsel Tekin'in attığı tweeti sen de biliyorsun, ben de biliyorum. Bütün bunların tamamı organize suç mensuplarının birtakım yerel zafiyetlerden istifade ederek meşruiyet sağlamalarıdır.
16 Ocak 2015. DHKP/C'nin Sedat Peker'e, ilgili kişiye tehdit. 26 Ocak 2015 'ben koruma istemiyorum', daha sonra 'ben istiyorum' diyor. Tekrar komisyon toplanıyor, istihbarat ve terör biraraya geliyor ve kendisine koruma veriliyor. İstanbul Emniyet Müdürü Selami Altınok, Terörden sorumlu da zannediyorum Mustafa Çalışkan. Şimdi şu adam, Nurettin Demir. Biz nelerle uğraşıyoruz. Nurettin Demir Kadıköy eski ilçe emniyet müdürü. Kardeşi Nurten Demir, 1992'de DHKP/C'den öldürdü, diğer kardeşi DHKP/C ile iltisaklı. Sanal tehditle, kurgu bir tehditle, ben İçişleri Bakanıyım. İstanbul'da her dönem kimlere koruma verildiğini bilemeyebilirim. Yakın koruma, tehditlere yönelik korumalar, il emniyet tehditleri belirler. Bu riskli bir iştir. Benim dönemimde koruma 5 bine düştü. Bunun yüzde 40'ı da hakim ve savcılardır.
Nurettin Demir 93-99 DHKP/C. 2015'de Kadıköy İlçe Emniyet müdürü kardeşinden kalan DHKP/C mirasıyla kurgu üretir. Silsile-i meratip böyle başlamış. Bu kişi FETÖ'den ceza yemiş. Kadıköy'de herkes bilir ki bir kişi bunun aleyhinde bir şey söylesin. Ben bir önceki Kadıköy İlçe Emniyet Müdürünü görevden aldım. Sorumluluk bana mı ait? Hayır. Benim telefonum 27 yıldır aynı. Bataklık Operasyonu'nun ilk ihbarı şahsıma geldi. İstihbarat, terördeki arkadaşlar bilir ki, benim ihbar hattım geniştir. Operasyon doğru çıktı ve Bataklık Operasyonu başladı.
Sultanbeyli Emniyet Müdürü'nün Nejad Daş'la birlikte para taşıma işi bana geldi. Burada Nurettin Demir sahte ihbar gönderiyor. Aynı sahte ihbar kiminle oldu? CHP İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu'nun korumalarını aldım. Tehdit yoktu. Sizin tehdidiniz yok. Herhangi bir rapor yok, korumanız olması gerekir mi? Hayır. Sonra ne oldu? Mesela Kaftancıoğlu'na tehdit nereden gelebilir?

“Pervin Buldan'a korumayı ben verdim”
Bunu takip eden, hedef gösterildiği zaman konuya müdahale eden devletin kurumları var. Kaftancıoğlu'nun korumasını aldım, 15 gün sonra Kaftancıoğlu DHKP/C tehdit etti. Niye tehdit etsin? Bir sektör oluşmuş. 2017'de Özgür Taşdemir. Bütün sistematiği, iki yerde kumarhanesi var. Bu kumarhaneler sebebiyle, DHKP/C baskını sebebiyle, bu tehdidi yenilediler. DHKP/C'nin kurgu tehdidi üzerine bir tehdit daha yenilediler. Ben bunu 2018'in ortalarında öğrendim. Sedat Peker'in polis koruması olduğunu öğrendim. Canan Kaftancıoğlu'nun da koruması olduğunu bilmiyorum. Ama şunu söyleyeyim; Pervin Buldan'a korumayı ben verdim. O günün eş başkanı Sezai Temelli, ona da korumayı ben verdim.
Öğrendiğimde ne oldu? Başında ben bu korumayı verir miydim? Vermezdim. Öğrendiğimde 2018'in ortalarından sonra İstihbarat Başkanı 'Bir operasyondayız, biraz sabredin' dedi. 'Biz bunları dinliyoruz, bir iş üstündeler, ne olursunuz sabredin' dedi. Netice itibariyle biraz sabrettik, sonra da aldık onları. Özel korumalarda yurt dışına gidildiğinde devlet sağlar. Bu tip yakın korumalarda yurt dışına gidildiğinde kendisi izin alır gider. Koruma yurt dışına çıkmak üzere kendi ilinden izin alır. Diyanet İşleri Başkanı yurtdışına gidiyorsa devlet tarafından karşılanan bir işle birlikte gider.
Bizim arkadaşlarımız 'biraz daha bunun takip edilmesi gerekir, alırsak başka bir şey anlaşılır' dedi. Orada sadece koruma üzerinden bir takip. Aynı zamanda eğer biz buna durum değişikliği söz konusu edersek başka bir şey düşünülmeye başlar.

“Soruşturma açtık”
Bu konuyla ilgili soruşturma açtık, Mülkiye Teftiş Kurulu Başkan Yardımcılığımızın başkanlığında. Emniyet Teftiş Başkan Yardımcımızla. Bu koruma işinde eksik, aksak nedir bunların tamamına bakacak. Burada kimin bir istismarı, imtiyazı varsa, kurgusu varsa hesabı sorulacak.

“Her kriminal olayı biliyor değilim”
Bu konuyla ilgili herhangi bilgim yok. Ben her kriminal olayı biliyor değilim. Kaçmam da, söylerim. Organize suç örgütü mensupları her yere sızıp veya hırsızlar. Benim adımı kullanan en az 30 kişi hapse girdi. Hakikaten bir kısmı geçmişte tanıyor. Kimiyle siyasette, kimiyle başka bir yoldan. Rize'de çay kaçakçılığından dolayı adam öldürüyor. Öldüren bunlar. Mahkeme toplanıyor. Olay ortadan kalkıyor. 1998-2000. Meselenin nasıl devletin içine sirayet ettiğine anlatmak için ifade etmeye çalışıyorum. Ben bu ülkenin evladıyım. Bugün İçişleri Bakanıyım, yarın değilim. Ben bunları ifade etmezsem sorumlu hissederim kendimi.

“Kabul etmem”
AK Parti örgütleriyle Sedat Peker arasında bir ilişki var demeyi kabul etmem. Bir organize suç örgütü liderinin ipe sapa gelmez iddiaları kabul edersek İçişleri Bakanı'nı da yargılarız.

“İpe sapa gelmez iddialar”
Bir organize suç örgütü liderinin ipe sapa gelmez iddiaları kabul edersek İçişleri Bakanı'nı da yargılarız.
Ben DYP'de siyaset yaptım. Binlerce insanla, yüzbinlerce insanla diyaloğum oldu. İlçe başkanlığı yaptım, 5 yıl Gaziosmanpaşa İlçe Başkanlığı yaptım, yaşım 25'di. Hayatta bir kara leke olsun yemin ediyorum ki, milletin yüzüne çıkmayacağım. Bir tek finanse eden birisi olsun milletin yüzüne çıkmayacağım. 95 sigorta şirketim var, fatura keserim. Herkes işyerimin nerede olduğunu bilir. Biz şeffaf olmaz isek milletimizin kılıcını sallayamayız. Kendi kılıcımızı sallarsak kirli ilişkiler içinde olur. Binlerce insan biz kazanınca yanımızda. Erdal Aras netice itibariyle partimizin adayı. Bir kişi birisiyle ilişki kurdu diye onun tamamını o günkü DYP, bugünkü AK Parti'ye teşmil etmek kadar zavallı ve zayıflık var mıdır? Ayıptır.
Ben nasıl bir adamım ki herkes benim finansımı sağlayabilmek için büyük bir çaba sarfediyor. Şirketimin jeepi vardı. Herkesin bildiği şirketim var. Siyaset yüzünden başına çok iş gelmiş şirkettir. O jeeple birlikte Anadolu'yu gezdik. DYP'de kimse kalmamış. Çorum'da gece yarısı - 4 derecede gittiğimiz arkadaşlar söylesin.
Arif Çetin Paşa jandarma tarihinin en büyük mücadeleyi verdi. Bundan sonra bu raconu keserim mi demesi lazım. Devlet bize şeref, itibar veriyor. Ben kimseyi hukukun dışarısına çıkartıyor muyum, çıkartmıyor muyum? Ben hem hukukun sahibi, hem mafyanın, hem terörün takipçisiyim. Anama sövdüler itirazımı dile getirdim. Hala sosyal medyada itiraz ediyorum, sizin adınıza itiraz ediyorum. Masumlar adına itiraz ediyorum.

“Varsa bana getirin boş kağıda imza atayım”
Bugün bunun alınması için KOM Dairesi'ne yazı yazdım. Ben mi yazdırmam lazım, resen devreye girilmesi lazım değil mi? Benim görevim İçişleri Bakanı olarak önleyiciliktir. Meseleyi gördüğüm an müdahale etmektir. Olay çıktıktan sonra olay sonu raporu yazmak değil. Kutlu Adalı cinayetinde en ufak bir şey açık duruyorsa bizim namus meselesidir. Ben sayın Cumhurbaşkanımızla çalışıyorum. Bana hiçbir meselede 'şunu şöyle yap' diye talimat vermemiştir. Bizim dönemimizde Necip Hablemitoğlu, ki o da FETÖ işidir, faili meçhul cinayet var mı? Biz terörle mücadele ediyoruz. 4,5 yıldır İçişleri Bakanlığı yapıyorum. İç güvenlikle ilgili terörle mücadele meselesi bizim uhdemizde. Boş kağıda imza atmaya hazırım. Terörle mücadelede bu başarının altında gayri hukuki, beyaz toros, insanlara işkence, faili meçhul cinayetler eğer varsa bana getirin boş kağıda imza atayım ve buradan çıkayım.
Ben Uluslararası Af Örgütü'nün muhatabıyım. Bana geldiler. Özellikle FETÖ'nün salondaki fotoğrafları vardı ya. Anadolu Ajansı'nın geçtiği fotoğraflar. Oradaki spor salonda. Burada biz Af Örgütü ile ilgili her seferinde karşı karşıya geliriz. Her seferinde onlar Türkiye'de gideceği yerleri söylerler. Göndeririz, her yeri ziyaret ederler. 4,5 yıldır işkence ile ilgili en ufak bir şey önümüze koymadılar. Sistematik işkence ile ilgili önümüze bir şey koymadılar. Bunların hepsi siyasal gözlükle bakarlar.

“Türkiye'de işkence ile ilgili tespit yok”
Türkiye'de işkence ile ilgili tespit yok. Kötü muamele ile ilgili tespit var. O nerede biliyor musunuz, uyuşturucu örgütleriyle mücadelede. Ben 'bacaklarını kırın' dedim ya, benden kaynaklanıyor.
Sayın Ağar meselesine gelelim. 1995'te DYP ilçe başkanıydım. Şunu da söyleyeyim; sayın Çiller'in aslında desteklediğini söylediği ilçe başkanına karşı kongre kazandım. 32 mahalle kongresinin 31'ine girdim, birini kaybettim, birinde kavga çıktı, 30'unu kazandık. 400 oyun 300'ünü alarak ilçe başkanı seçildim. Sayın Ağar o zaman zannediyorum milletvekiliydi. Bizim sayın Çiller'le Ağar'ın karşı karşıya kaldığı pozisyon o tarihten itibaren hemen hemen başladı. O Susurluk meseleleri. Akşener bugün söylüyor ya. Kendisine şunu söylüyorum; benimle ilgili karanlık, mafya, bir tek şey söylesin hayatımdan vaz geçerim. Her gün için geçerli. Bugün için de geçerli. Benim bir tek gayrikanuni işle ilişkim olduğunu ortaya koysunlar hayatımdan vazgeçerim. Bu ülkenin evladıyım. Tayyip Erdoğan bu ülke için büyük bir fırsattır. Bizim yapmamız gereken tertemiz kalıp, onun ortaya koyduğu adımlara destek olmaktır.
Tansu Hanım'la karşılaşmaya başlayınca Mehmet Ağar'a karşı pozisyon aldık. Sonra bağımsız aday oldu. 99 geçti. 2002'de sayın Çiller'le birlikte genel başkan kim olabilir diye konuşuldu. 32 yaşındayım, İstanbul il başkanıyım. Sayın Çiller'in sevdiği insanım. Ufuk Söylemezoğlu dedi, 'olmaz' dedim. Kemal Çelik dedi. 'Bir tarafta Kemal Çelik, bir tarafta Ağar olmaz' dedim. Hasan Basri dedi, 'olmaz' dedim. En sonunda kendim istiyorum zannetti. 'Sen olursun' dedi. Dedim ki 'Sayın Başbakanım benim şeyim Haliç'e düşmedi' dedim. Bu kadar açık 'çocuğum' dedim. İlhan Kesici dedim. Konuşuldu, edildi ve İlhan Kesici aday oldu. Kesici ile birlikte Mehmet Ağar'a karşı pozisyon aldık. Salonda birçok insanla girdik, çıkarken 2 kişi çıktık, İlhan Kesici ve ben. Bir de Nevzat ağabey vardı. Herkes bizi bıraktı. Ben namuslu bir adamım. Seçim öncesi sayın Çiller'le karşı karşıya rağmen, bir sebepten dolayı, sayın Çiller'i o dönemde terk etmedim. O kongreye ben ve arkadaşlarım sayın Çiller'i soktuk ve çıkardık. 2007'ye kadar Ağar'a muhalefet ettim.

“Bir bürokratın bir sivil siyasi partide aktif pozisyonda yer almasına karşıyım”
Bir devlet bürokratının, bir sivil siyasi partide aktif pozisyonda yer almasına karşıyım. Ben sivil siyasetin tarafıyım ve karşıyım. Bu mücadeleyi bunun için gerçekleştirdik. Rahmetli Kozakçıoğlu ve Necdet Menzir'e de karşıydım. Çok net söylüyorum. Demokrasi ve sivil siyasetin buna müsaade etmeyeceğini söyledim. İnsanların kişiliğine karşı değilim. Korkut Eken gibi tiplerin, geçmişte yaptıkları görevlerden dolayı, Cevdat Öneş, Mehmet Eymür gibi tiplerin bugün hala söz söylemelerinin devlet adabıyla uyuşmadığına inanan bir insanım. Devlet bana bir sır emanet etmiş. Eğer ben hukukun dışında bir iş yapmışsam, yatığım işin peşine takılmam. Eski abilerimizin bizi bir şeyin önüne atıp, devletin savcılarını göreve davet etmesine katılmıyorum.

“48 saat içinde ben olsam ayrılırım”
Sayın Ağar'ın marinada görev alması doğru mu? 48 saat içinde ben olsam ayrılırım. İçişleri Bakanı olarak söylüyorum. Bu tip insanlar bir yerde bulunduğu zaman bunları bu meselenin üzerinden yormak kolaydır. Benim bir sigorta şirketim var. Benim hayatta sevdiğim işlerden bir tanesi. Küçük bir odam var. O yazıcının sigorta poliçesini kesmesi hoşuma gider. Çoluk çocuğumla namusumla para kazanıyorum.

Bölgedeki mafya liderleri
MİT Müsteşar Yarımcılığı yapan insanların konuşmalarının devlet adabına aykırı olduğunu söylüyorum. Devlette bir dönem hizmet eden insanların organize suç örgütlerinde iş takibi yapmalarının yanlış olduğunu söylüyorum, ben de müsaade etmiyorum zaten, bu kadar basit. Hukuk bana ne diyorsa hukukun gereğini yerine getirmekle mükellefim.
Bakın burada kimler var? 2018 ve 2019'da Türkiye'de yakaladığımız uluslararası organize suç şebekesi liderleri var. Birisi Balkanların en büyük suç örgütü lideri. Antalya'da yakaladık. İlgili bakan yardımcısını gönderdik, kafasını çuval geçirmek zorunda kaldı. Kendisini tanımaması için. Ötekisi Nadir Salivov, Azerbaycanlı, Rusya'da hapis yatmış. Türkiye'yi kendine mesken edinmek istiyor. Dünyanın en önemli 12 mayfasından biri. Bu kişi yakaladık, mahkemeye çıkardık. Mahkeme 'cezasını yattı' dedi. Avukatı gitti, 2 saatte mahkemeden, bunu geri gönderme merkezinden çıkaracaksınız, yurt dışına göndermeyeceksin diye. Tam adamın istediği. Mahkemenin o kararını uygularmış gibi yaptım göç idaresinden çıkarıp tekrar göç idaresine aldım. Sonra Azerbaycan'a gönderdim. Takip ettik Türkiye'ye gelecek diye. Yunanistan pasaportu ile Kıbrıs'a, oradan da Türkiye'ye girdi ve orada öldürüldü.
Bir Gürcü mafya lideri var. Gürcistan bunu istemedi, elimizde kaldı. Hapishaneye koyuyoruz, avukatları itiraz ediyor çıkıyor. En sonunda kimse istemediği için Beyaz Rusya'ya gönderdik. Onlarca suç örgütü liderleri ile teker teker mücadele ettik. Her birisinin uluslarararası bağlantıları sözkonusu. İçeride avukatlarla iş tutma kabiliyetleri çok yüksek.

“Yargıya başvurdum değil mi?”
10 bin dolar meselesi... Ben İçişleri Bakanıyım. Ötesi daha var. Biraz daha ötesi var. Ben yargıya başvurdum değil mi? Yargı beni çağıracak. Ben şunları söyleyeceğim. 'Bu suç örgütü lideri dosyası, Bursa'daki şu olayda, siz hazırladınız, bunun 9+9, kişi tutuklandı. Bu dosya niçin ayrıldı? Niçin yakalama çıkarmadınız?" Ankara'da bunu söyleyeceğim. İstanbul'da 2018'de başlayan soruşturma emniyetten 2019 galiba Kasım ayında, suç örgütü ele başısı yurt dışına çıktı. Emniyet'ten dosya fezlekeyle adliyeye gitti. Adliyeden üç gün sonra yurt dışına çıktı. O tarihten, bundan 3 ay öncesine kadar İstanbul Emniyet Müdürü 'bu dosyayı ne yapacağız' dediği zaman 'gereğini yerine getirin' dedim. İşlem niçin yapılmadı? Bunun sorumlusu ben değilim. Ben bu meselenin nasıl olduğunu, hukuki izahatını isteyeceğim.

“Hadi Özışık'ı 30 yıldır tanırım”
Bu dosyanın İstanbul dosyasıyla ilgili en ufak bilgim yok. Tam da bu bir operasyon. Siz bir sapkının sözünü diyorsunuz ki 'Süleyman Soylu benim dönüş biletim' diyorsunuz. Bunu ortaya çıkaracak bir tek karine işi Allah rızası için. Hadi Özışık'ı 30 yıldır tanırım. Çıksın 'yanlıştır' desin. Bir insanın işsiz kalması değil, gazeteci. Babam dedi ki 'Hadi'yi yanına al' dedi. O zaman iyi de iş çıkardı. Gazetelerde haberlerim çıkıyordu. İnternethaber'in kurulmasında da benim etkim oldu. Ben bugünün adamı değilim. Yardım ettiğim ve destek verdiğim insandan bir şey istemem hiçbir şey istemem. On binlerce insana el uzatıyorum ben.
Şurada cep telefonum var. 13'ünde ilk veya ikinci videosunda Hadi Özışık'la ilgili söz söylediği andan itibaren bütün kimyam altüst oldu. Ben onunla onun böyle bir ilişki kurabildiğini. Bundan 6 ay önce beni aramış. Hatırlamıyorum, sonra hatırlattı. 'Bu adam benimle youtube programı yapmak istiyor' dedi. 'Zinhar' dedim. 'Bu kesinlikle yanlış, işine bak' dedim. Sebebi de şu; Sedat Peker, Berat Albayrak ve Serhat Albarak'a yürüyor. Benim de etkim olduğunu söylüyor. Hadi Özışık'ı uzun yıllardır tanıyorum. Benim iki tane tanıdığım vardır. Bu sayıyı arttırmam. Bir tanesi Mahmut Abi, Mahmut Övür'dür. Allah rahmet eylesin bir tanesi de Şakir Süter'di. Akşam'da yazardı. Ailece hemhal olmuştuk.
Hadi Özışık'a telefon açtım 'Yaptığın çok yanlış memleketi de sattın, bizi de sattın' dedim. Sonra aklıma geldi. Bir dönem beni aramış Munbarız Rasimov ile haber yapmış. Aradım telefonla 'yanlış işler yapıyorsun, hükümeti suçluyorsun, bunlar sana yakışmaz' dedim. Yakınlığımız dolayısıyla kriminal mesele olduğu için bunu benden bilebilirler bu çok ayıp bir şey dedim. Ben böyle söyleyince attığı mesaj şu 'Seni Sedat Peker'e sattım öyle mi, ben dostlarımı satmam, ama sen inandın beni sattın' dedi. 'Ben bu konuyla ilgili hiç konuşmadığım halde seni sattım öyle mi?' Ben devletin İçişleri Bakanıyım. Bir genç kıza tecavüz eden adamın önünü nasıl açabilirim. Allah rızası için söyleyin.
Onunla ilgili hemen müracaat ettik. Hem İstanbul hem Bursa'dan. İkisinden de araması var. İzmir'de var bir tane. İçişleri, Adalet Bakanlığı Peker'le ilgili mücaadele ettik. Difizyon denilen bölüme aldılar. Biz FETÖ'cüleri kırmızı bültenle arayamıyoruz. Müracaat ediyoruz. Difizyon bölümüne alıyor, ondan sonra 'ilgisizdir' deyip geçiyor. Arkadaşlarımız 'bu yanlıştır' diye söylemelerine rağmen...
Bu meselelerin ilk başlarında sayın Cumhurbaşkanımızla bir değerlendirme yaptık, genel bir değerlendirme.
Sayın Cumhurbaşkanım benim liderimdir. Bizim nasıl görev yaptığımızı, AK Parti'nin Türkiye'de nasıl bir yer oluşturduğunu, neyi temsil ettiğini bilen millet bunun nasıl bir operasyon olduğunu ve bu konuda neyin murad edildiğini en iyi şekilde bilmektedir. Sayın Cumhurbaşkanımız da. Daha kimler kimler çıkacaklar, genel değerlendirmelerini Türkiye'nin hukuk ve adaleti için ortaya koyacaklardır.
Sayın Cumhurbaşkanımız açıklama yaptı, çok net bir şekilde söyledi.

“ByLock konuşmalarını biliyoruz”
Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlü bir devlettir. Bunu klişe cümle olarak söylüyor değilim. Yaptıklarımız ortada. Doğu Akdeniz'de, Libya'da biz varız. Karabağ'da biz varız. Suriye'de biz varız. Kuzey Irak'ta biz varız. Bunların her biri Türkiye'nin rüyasında görüp de inanmayacağı adımlardır. 15 Temmuz'da ABD'nin, FETÖ'nün bize yaptıklarına karşı attığımız adımlardır. Biz Türkiye Cumhuriyeti'nde bu tip olaylara müsaade etmeyiz. Bu suç örgütü lideri Türkiye Cumhuriyeti'nden özür dileyecek, gelecek adalete teslim olacak, cezasını çekecek. Çıktığından sonra etrafındaki şebeleklerle hiçbir irtibat kurmayacak. Cezasını çekecek, bu bedeli ödeyecek. Bir taraftan FETÖ'ye burada methiyeler dizeceksin öyle mi? Çocuklarını mürebbiyeye verdin dedim. Daha da kötüsü var. ByLock konuşmalarını biliyoruz. Onun için nelerin ifade edildiğini tek tek biliyorum.

“Türkiye'ye operasyon yaptırmayacağız”
Bir yalan makinasıyla karşı karşıyayız. Bu arabayı kiraladım diyor. 2014 bu araba. Plakasının 01 olmamasının sebebi nedir? Fetullah Gülen'e ayıp olmasın diye. Bugün sabah komiser yardımcısı ile emniyet görevlisini açığa aldım. Bu suç örgütüyle ilişkide bulunan herkes bedelini ödeyecektir. Hiç kimse bunun aykırısında bir şey düşünmesin. Bedelini ödeyecektir. Hukuk mu, demokrasi mi üstün; yoksa yıllardan beri ülkeyi yeraltı örgütlerine, Türkiye'yi derin bir yapıya teslim etmeye kendisini odaklamış dış güçler, ABD de dahil olmak üzere onlar mı üstün göreceğiz? Türkiye'ye operasyon yaptırmayacağız.
Bir sürdürülebilir dezenformasyon süreciyle karşı kaldığımızı söyleyebilirim. Şuna bakar mısınız? BBC Türkçe dezenformasyon kanalıdır. Çalışma Bakanlığı'ndan beri takip ediyorum. Bunun için dostum olan İngiltere İçişleri Bakanı'nı defalarca aramış kişiyim ben. Kimin Türkiye'ye operasyon çektiğini geçmişten gelen müktesebatla biliyoruz.

“Asimetrik bir operasyon”
Almanya'nın derin devleti güçlüdür. Mahkemenin verdiği kararda Türk hükümetini uyuşturucu ile suçlamıştı. Şimdi Kolombiya ile suçlanıyoruz biz.
Bunun bir asimetrik bir operasyon olduğunu biliyorum. Ucuz bir eleman tarafından gerçekleştirildiğini, sistematik bir şekilde sürdürülebilir olduğunu görüyorum. Kendimi niye yalnız hissedeyim. Organize suç örgütleriyle mücadele kimin işi? Terörde, göçte, afette ben konuşmuyor muyum?

“10 bin dolar meselesinde savcıya konuşacağım”
10 bin dolar meselesinde savcıya konuşacağım. Bu kişi siyasetçidir.
Büyük haksızlıklar karşı karşıya kaldım. Operasyon aynı zamanda içeride yürüyor. Netice itibariyle bir göreve gelmişim. Görevde herşeyin sahibi sen değilsin ki. Adam bakanlığa geliyor, meselesini anlamadan gidiyor. Ondan sonra gidiyorlar.
Uyuşturucu bizim en önemli meselelerimizden bir tanesidir. Burada bir eleman var, Ali Tarakçı. Özelliği ne? Bir yerel gazeteci. İlişkileri derin bir gazeteci. Sinop'lu. Esas iş şu; bu benim milletime ricamdır, bu da benim isyanımdır. 25.9.2017. Diyor ki; Süleyman Soylu'nun oğlunun aracı neden durduruldu? Bu haber defalarca tekrarlandı. Koskoca İçişleri Bakanı, 'oğlumun arabası durdurulmadı mı' der? Çocuklarımıza 'aman bir şeyin içine karışmayın, sızanlar olur, gözünüzü seveyim dikkat edin' demişimdir. Netice itibariyle bize bu şeref yeter, aç kalmayız, açıkta kalmayız. Kimse çıkıp da böyle bir iftira olur mu demedi. Benim oğlumun arabasında eroin, para, bilmem ne yakalanmış da ben de buna müdahale edememişim! Bunlar ayıp işlerdir. Bunlar İçişleri Bakanı'nın karşı karşıya kalacağı, ucuz bir meczup tarafından suçlanacağı ve Türk toplumunun değerlendireceği işler değildir. CHP'nin bunun peşine takılmaması lazım. İYİ Parti Genel Başkanı'nın 'bu ayıptır' demesi lazım. 'Fotoğraflarım çıktı, benim şunu şunun içine koydular' demesi lazım.
Osman ve Hızır Kaptan Gaziosmanpaşa'lıdır. Babaları DYP Gaziosmanpaşa kurucu ilçe başkanıdır. Rizelidirler. Eve gittim, koruma daire başkanı 'Hızır ve Osman kaptanın annesi kalp krizi geçirdi' dedi. Ormanla ilgili bir mahkemesi varmış. Polis durdurmuş, annesinin durumu ağır. 'İlgilen arkadaşlarla bir konuşma yapabilirsen'. Ertesi günü güvenlik toplantımız var. Birisi Silivri Emniyet Müdürü intihar etmiş dedi. İstanbul Emniyet Müdürünü aradım. Benim telefonum 24 saat açıktır. 'Bir arkadaşımız karakola düştü' der. Bu insani bir şeydir. Annesi de kalp krizinden hayatını kaybetti daha sonra. Bunu dönüp de Silivri Emniyet Müdürüne Soylu baskı yaptı diye olur mu? Biz insanlara can veriyoruz, bir insanın canlı kalabilmesi için. Kendim böyle bir şeyin içinde olsam sorumluluğunu alırım. Cumhuriyet gazetesine 'Biz bu konuda sayın bakanla ayrı tarafız' diye söylenir mi? Bunu bana izah edebilir mi? Hayatta yaptığım işle ilgili ne sorarsanız cevap veremeyeceğim hiçbir şey yoktur.

“En çok istifası istenen adamlardan bir tanesiyim”
Ben Türkiye'de en çok istifası istenen adamlardan bir tanesiyim. Parlamento sistemi içinde en çok gensoru verilen adam benim. Bir deli kuyuya taş atmış. Yarın bu deli çıkar derse ki, 'Ben sadece onu değil, şunu da şunu da' dedikten sonra. 'Ben Süleyman Soylu'ya 5 bin dolar para gönderdim' diyebilir mi? Der. 'Ben 20 yıldır buna yatırım yaptım' diyor. Hayatımın hangi noktasında var? CHP, ben böyle adım atınca 'bu yetmez' diyor. Ben savcılığa başvurdum mu? İki ayrı madde var. İddiaların araştırılmasını istiyorum, doğru mu? İddialarda tek ben miyim? İddialarda tek ben değilsem. Bir sürü insan var. Hadi Özışık var. Süleyman Özışık var. Birçok isim söyleniyor. Hepsini çağıracaklar, soruşturacaklar. Ben de gideceğim, anlatacağım.
Kolluk adliyeye geçtikten sonra bana bağlı bir kolluk haline gelmiyor, adli kolluk oluyor. Burada iddia ne? Ben iddiaların araştırılmasını istedim. 'Hadi Özışık bununla bunu yapmış' diyor. Çağıracak soracak 'Yaptı mı, yapmadı mı'. Sonuna kadar açığım.
İş Körfez ülkesi olunca, iş New York Times'e uzanınca, iş muhalefet partisinin gündemi olunca, iş FETÖ'cülerin gündemi, PKK'nın gündemi olunca Türkiye'nin de gündemi olur.
Murat Karayılan 'bu adam bizi tahriş ediyor' diyor benim için. Bir taraftan Pençe Yıldırım, Pençe-Kaplan, Suriye'de yaptığımız, Türkiye'de yaptığımız operasyonlar. Diyorlar ki, 'bitiyoruz'.
Adalet Partisi binası var daha sonra DYP binası oldu. Bunların da burada ofisi var. Burada herkes birbirini tanır. Onu tanıyıp tanıyamamak önemli değil; bununla girdiğim ilişki önemli. Benim kendi ilçemde, ilimde, genel başkanlığımda organize suç örgütleriyle, yer altı örgütleriyle bir tek işimi ortaya koysunlar hayatımdan vazgeçerim. Bu ülkenin evladıyım. Tayyip Erdoğan bu ülke için büyük bir fırsattır. Bizim yapmamız gereken tertemiz kalıp, onun ortaya koyduğu adımlara destek olmaktır.
Tansu Hanım'la karşılaşmaya başlayınca Mehmet Ağar'a karşı pozisyon aldık. Sonra bağımsız aday oldu. 99 geçti. 2002'de sayın Çiller'le birlikte genel başkan kim olabilir diye konuşuldu. 32 yaşındayım, İstanbul il başkanıyım. Sayın Çiller'in sevdiği insanım. Ufuk Söylemezoğlu dedi, 'olmaz' dedim. Kemal Çelik dedi. 'Bir tarafta Kemal Çelik, bir tarafta Ağar olmaz' dedim. Hasan Basri dedi, 'olmaz' dedim. En sonunda kendim istiyorum zannetti. 'Sen olursun' dedi. Dedim ki 'Sayın Başbakanım benim şeyim Haliç'e düşmedi' dedim. Bu kadar açık 'çocuğum' dedim. İlhan Kesici dedim. Konuşuldu, edildi ve İlhan Kesici aday oldu. Kesici ile birlikte Mehmet Ağar'a karşı pozisyon aldık. Salonda birçok insanla girdik, çıkarken 2 kişi çıktık, İlhan Kesici ve ben. Bir de Nevzat ağabey vardı. Herkes bizi bıraktı. Ben namuslu bir adamım. Seçim öncesi sayın Çiller'le karşı karşıya rağmen, bir sebepten dolayı, sayın Çiller'i o dönemde terk etmedim. O kongreye ben ve arkadaşlarım sayın Çiller'i soktuk ve çıkardık. 2007'ye kadar Ağar'a muhalefet ettim.
Kolluk adliyeye geçtikten sonra bana bağlı bir kolluk haline gelmiyor, adli kolluk oluyor. Burada iddia ne? Ben iddiaların araştırılmasını istedim. 'Hadi Özışık bununla bunu yapmış' diyor. Çağıracak soracak 'Yaptı mı, yapmadı mı'. Sonuna kadar açığım.

"Türkiye'nin de gündemi olur"
İş Körfez ülkesi olunca, iş New York Times'e uzanınca, iş muhalefet partisinin gündemi olunca, iş FETÖ'cülerin gündemi, PKK'nın gündemi olunca Türkiye'nin de gündemi olur.
Murat Karayılan 'bu adam bizi tahriş ediyor' diyor benim için. Bir taraftan Pençe Yıldırım, Pençe-Kaplan, Suriye'de yaptığımız, Türkiye'de yaptığımız operasyonlar. Diyorlar ki, 'bitiyoruz'.
Adalet Partisi binası var daha sonra DYP binası oldu. Bunların da burada ofisi var. Burada herkes birbirini tanır. Onu tanıyıp tanıyamamak önemli değil; bununla girdiğim ilişki önemli. Benim kendi ilçemde, ilimde, genel başkanlığımda organize suç örgütleriyle, yer altı örgütleriyle bir tek işimi ortaya koysunlar...
Mehmet Ağar'ın dayısı Yalçın Akçadağ, onun yerine genel merkez getirdi beni il başkanı atadı. Tam 5,5-6 ay benim ilimi silahlı adamlar bastı. 3 ay belimde silah arkadaşlarımla beraber. Ben sosyeteden gelmiş bir adam değilim. Kimseye sırtımı dayamadım bugüne kadar. Orada üç ay boyunca Tansu Hanım 'Allah'ını seversen burayı bırakma' dedi. İçeri girdiler, silahlı çatışmalar oldu.
Dünyanın en iğrenç yalanlarını ortaya koyup, bunu siyasetin ana malzemesi haline getirip, bir tarafına koymak, bu videoları izletmek esas itibariyle bir operasyondur. Öyle işler var ki, dünyada hepimizin iğrendiği ama netice itibariyle bunu insanların zafiyetlerini kullanarak ortaya koyduğu işler de var. Adamın birisinin yalanları üzerinden bir ülkede Başbakanlık yapmış kişi ve aileyi bir noktaya getirmenin doğru olup olmadığını düşünüyorum. Dünyada milyonlarca insan film seyrediyor, Türkiye'de bir ara kedi ayinleri yaptılar. Bunların üzerinden genel bir karine çıkarırsak doğru olur mu?

"Avrupa bizi övüyor"
Kolombiya meselesini şöyle ifade etmek isterim. Bir, ne zaman Kolombiya'da tweet atıldı. 10 Haziran'da. Kolombiya'dan Mersin limanına gitmekte olan bir şey yakaladık. Biz ne yapmışız? Pandemi var mı, var. Hemen irtibat kurduk. Dışişleri, Ticaret Bakanlığı ile. Biz adamlara ancak 25'inde ulaşabildik. Bu nedir dedik. Karşılıklı video konferans yapıldı. Dediler ki, Balkanlar grubunun işidir bu. Balkanlarda bu işleri kimler yapıyorlar? Bunu niye soruyorlar? Buradan nereye uzanacağımızı anlamak istiyorlar. 1,5 ton uyuşturucuyu kaç yılda yakaladığımızı biliyor musunuz? Tam üç yılda takip ettiğimiz operasyon. Toplam 3 yıl. Burada nereye geleceği, kime, nasıl geleceği, bütün bunlarla ilgili soruşturmalar. Kendi değerlendirmelerimiz sonucu gittiğimiz bir istikamet var. Panama meselesi... Yük İtalya'ya gidecek. Gemi gitmiyor, konteyner iniyor, üç gün bekliyor. Oraya mı gidecek, Türkiye'ye mi gelecek? Bunun soruşturmanı yapıyoruz. Almanya'da 27 Şubat'ta kokain yakalandı. Kokain rotasını Balkan limanlarına ve Ukrayna'ya taşımak istiyorlar. Biz mesela Van'a basarız. Hakkari'ye deriz ki 'dikkat edin rota size dönebilir'. Biz 20 ton eroin yakaladık. Amerika, Afganistan'ı işgaliyle birlikte 380 bin dekara çıktı. Biz hem hedef hem transit ülkeyiz. Cumhuriyet tarihinin en büyük uyuşturucu mücadelesini ortaya koyduk. Türkiye'ni sentetik uyuşturucusu Belçika ve Hollanda'dan gelir Arap ülkelerine gelir. Bunlar bilinmez işlermiş gibi, esrarengiz bir şekilde ortaya koyup, Türkiye'yi böyle bir tabloyla karşı karşıya koymak vatanseverlik mi?
Türkiye'de bugün AK Parti hükümeti geldiği günden itibaren, Avrupa bizi övüyor, 'Bu mücadeleyi Türkiye yapıyor' diyor.
Altını çizerek ifade etmek isterim. Biz kamuoyunun insanlarıyız. Yaptığımız işi milletimiz için yapıyoruz. Milletimize hesap vermek zorunluluğumuz var. Burada birbirimizi dinleyebilmemizdir hesap. Tabii daha tatlı konularda bir araya gelebilsek. Bir sapkının iddialarıyla karşılıklı diyalog içerisinde değil de memleket meselelerinde olabilsek. Namus ve vicdan insanın en önemli servetidir. Biz de bu servete sahip olduğumuz sürece hayat da bizim için kıymetlidir. Tekrar hepinize teşekkür ediyorum.

Yayının ardından bir grup karşıladı
Soylu'yu Habertürk'teki yayının ardından bir grup, sokağa çıkma yasağına rağmen karşıladı.
Türk bayraklarıyla Soylu için slogan atan grup, "Bu kadar soysuza bir Soylu yeter', 'Sen bize reisin emanetisin" ifadelerini kullandı. 
Soylu bunun üzerine, "Ayağınıza sağlık, ailelerinize selam söyleyin, Allah bizi mahcup etmesin" dedi.
 
Independent Türkçe



İran’ın askeri gücündeki gerileme, Körfez üzerindeki tehdidi ortadan kaldırmıyor

14 Mart 2026 tarihinde el-Fuceyre’deki bir petrol tesisinden yükselen dumanlar (AP)
14 Mart 2026 tarihinde el-Fuceyre’deki bir petrol tesisinden yükselen dumanlar (AP)
TT

İran’ın askeri gücündeki gerileme, Körfez üzerindeki tehdidi ortadan kaldırmıyor

14 Mart 2026 tarihinde el-Fuceyre’deki bir petrol tesisinden yükselen dumanlar (AP)
14 Mart 2026 tarihinde el-Fuceyre’deki bir petrol tesisinden yükselen dumanlar (AP)

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri, ABD-İsrail ile İran arasında patlak veren savaşın başlangıcından bu yana, balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla (İHA) düzenlenen 5 binden fazla İran saldırısına maruz kaldı. Söz konusu saldırıların, ağırlıklı olarak sivil ve kritik altyapı tesislerini hedef aldığı belirtildi.

Körfez Araştırma Merkezi (GRC) tarafından bugün yayımlanan bir raporda, Körfez ülkelerinin çatışmanın tarafı olmamasına rağmen bu saldırıların gerçekleştiği vurgulandı. Rapora göre, İran’ın bu ülkeleri çatışma alanına çekmeye ve savaşın kapsamını genişletmeye yönelik girişimlerine rağmen, Körfez ülkeleri gerilimi tırmandırmama ve doğrudan çatışmaya dahil olmama politikasını sürdürdü.

İran’dan Körfez’e yönelik 5 bin 61 saldırı

Rapora göre, 28 Şubat ile 24 Mart 2026 tarihleri arasında toplam 5 bin 61 saldırı kaydedildi. Bunların bin 131’i balistik füze, 3 bin 930’u ise İHA saldırısı olarak gerçekleşti. Saldırıların Körfez ülkelerine dağılımına bakıldığında, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) 2 bin 156 saldırıyla en fazla hedef alınan ülke oldu (bin 789 İHA ve 367 füze). Onu 953 saldırıyla Suudi Arabistan (850 İHA ve 103 füze) izledi. Ayrıca Kuveyt 807 saldırıya (542 İHA ve 265 füze), Katar 694 saldırıya (449 İHA ve 249 füze) ve Bahreyn 429 saldırıya (282 İHA ve 147 füze) maruz kaldı. Umman ise tamamı İHA’larla gerçekleştirilen 22 saldırıyla en az etkilenen ülke oldu.

İran’ın gücünün azalması, bölgeye yönelik tehdidini ortadan kaldırmıyor

Raporda, savaşın başlangıcından bu yana İran’ın ABD ve İsrail tarafından 9 binden fazla askeri saldırıya maruz kaldığı, bu saldırılar sonucunda ülkenin özellikle füze, deniz ve İHA kapasitesinin önemli ölçüde tahrip edildiği ve işlevsiz hale getirildiği belirtildi. Ancak rapor, bu durumun Körfez ülkeleri için İran kaynaklı tehdidin sona erdiği anlamına gelmediğini vurguladı.

df fd
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kara Kuvvetleri Komutanı Muhammed Keremi, İran’ın kuzeybatısındaki sınır bölgelerini denetledi. (Fars Haber Ajansı)

GRC bünyesinde savunma ve güvenlik çalışmaları kıdemli danışmanı olan Abdullah ez-Zayidi, mevcut verilerin İran’ın kalan askeri kapasitesinin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kıldığını ifade etti. Ez-Zayidi özellikle İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) kontrolünde bulunan unsurların önemine dikkat çekti.

Ez-Zayidi, değerlendirmelerin artık İran’ın saldırılar öncesindeki askeri gücünden ziyade, geriye kalan kapasitenin niteliği ve bu kapasitenin Körfez ülkelerine yönelik tehdit oluşturma potansiyeline odaklanması gerektiğini belirtti. Bu kapsamda, balistik füzeler, İHA’lar ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz unsurlarının öne çıktığı ifade edildi.

DMO Deniz Kuvvetleri’nin yetenekleri

Raporda, yoğun askeri kampanyaya rağmen Hürmüz Boğazı’na yönelik İran tehdidinin tamamen ortadan kalkmadığı, ancak önceki döneme kıyasla daha düşük yoğunlukta sürdüğü belirtildi. Şarku’l Avsat’ın GRC’den aktardığı rapora göre DMO, deniz mayınları, sürat tekneleri, İHA’lar ve gemi savar füzeleri gibi asimetrik kapasiteyi elinde tutmaya devam ediyor. Raporda, bu unsurların, dar ve kritik deniz geçişlerinde seyrüseferi aksatmak ve geçiş maliyetlerini artırmak amacıyla tasarlandığı ifade edildi.

Raporda ayrıca, bu kapasitenin asıl riskinin geleneksel deniz hakimiyeti kurmadan da deniz trafiğini sekteye uğratabilme yeteneği olduğu vurgulandı. Söz konusu durumun küresel piyasaları sürekli bir tedirginlik içinde tuttuğu ve tedarik hatlarının güvenliğini sağlamak için ayrılan askeri kaynaklar üzerinde ek baskı oluşturduğu kaydedildi.

Dolaylı tehditler

Raporda, İran’ın tehditlerinin yalnızca geleneksel unsurlarla sınırlı olmadığına dikkat çekilerek, deniz ve deniz altı altyapılarının da hedef alınabileceği belirtildi. Bu kapsamda iletişim kabloları ve kıyıya yakın tesislerin risk altında olduğu vurgulandı. Bu durumun, Hürmüz Boğazı’nın önemine ek bir boyut kazandırdığı ifade edildi. Boğazın yalnızca enerji ve ticaret geçişi açısından değil, aynı zamanda küresel iletişim ağları için de hayati bir koridor olması nedeniyle, olası saldırıların etkisinin çok daha geniş çaplı olabileceği değerlendirildi.

Özet

Raporda, 28 Şubat 2026’da başlayan askeri operasyonun İran’ın deniz kapasitesini büyük ölçüde zayıflattığı, ancak DMO’nun Körfez güvenliği ve Hürmüz Boğazı üzerindeki tehdit oluşturma kabiliyetini tamamen ortadan kaldırmadığı sonucuna varıldı.

fvdvfd
Muharrek’teki havaalanı yakınlarında bulunan yakıt depolarında yangın çıktı. (Reuters)

Raporda görüşlerine yer verilen ez-Zayidi, geriye kalan kapasitenin büyük ölçüde asimetrik unsurlarda yoğunlaştığını belirtti. Buna, sürat tekneleri ve insansız sistemler aracılığıyla mayın döşeme, İHA’lar ve kıyı konuşlu füze platformları gibi unsurların dahil olduğu ifade edildi. Ez-Zayidi, bu kapasitenin İran’a sınırlı da olsa sürekli bir bozma ve aksatma yeteneği sağladığını, ancak bu kapasitenin yapısal olarak zayıfladığı ve sürdürülebilirliğinde belirgin bir aşınma yaşandığını vurguladı.


Trump İran'da: Yüksek riskli bir kumar

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

Trump İran'da: Yüksek riskli bir kumar

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Akil Abbas

Savaşın hedeflerinin net olmaması nedeniyle yönetime yönelik eleştiriler giderek artıyor. ABD'den gelen resmi açıklamalar, İran'daki dini rejimin çökertilmesi ile rejimin davranışlarının değiştirilmesi arasında gidip gelerek sıklıkla birbirleriyle çelişiyor

Savaş devam ederken ve Amerikan kamuoyunda kendisi ile ilgili anlaşmazlıklar büyürken, Amerikan medyasının ABD-İsrail savaşına ayırdığı zaman ve yer de genişliyor. Savaşın ikinci gününde Kuveyt'te İran füzesiyle altı Amerikan askerinin öldürülmesi, bu genişlemenin nedenlerinden biriydi. Zira bu, özellikle Başkan Donald Trump'ın “bu savaş bitene kadar daha fazla askerin ölebileceğini” vurgulaması ile birlikte daha fazla Amerikalının hayatını kaybedebileceği bir savaşın acı bir hatırlatıcısı oldu.

Ancak, Trump yönetiminin bastıramadığı veya ortadan kaldıramadığı bu savaşla ilgili genel Amerikan endişesinin ana kaynağı, şu anda yaklaşık yüzde 30 olan ve daha da yükselmesi beklenen yakıt fiyatlarındaki istikrarlı yükselişle bağlantılı.

Zamanla ve kademeli olarak bu artış, Amerikan ekonomisinin çoğu sektöründe, özellikle de gıda sektöründe, tüketim mallarının fiyatlarının yükselmesine neden oluyor. Bunun nedeni, devasa büyüklüğü nedeniyle geniş bir kıta olan ABD'deki mal tedarik ve dağıtım zincirlerinin, çalışması için büyük miktarda yakıt gerektiren büyük bir tır ve demiryolu filosuna bağlı olmasıdır. Ayrıca, evlerde günlük tüketim için veya işletmelerde, mağaza ve şirketlerde malların depolanması için gerekli olan elektriğin faturası, jeneratörleri çalıştırmak için gereken yakıtın artan maliyeti nedeniyle yükseliyor.

Cumhuriyetçi Parti’nin kaygısı ile zayıf resmi söylem arasında savaş

Cumhuriyetçi Parti, İran savaşından kaynaklanan sürekli fiyat artışlarından derin endişe duyuyor çünkü Kongre'deki temsilcilerinin büyük çoğunluğu kasım ayındaki ara seçimlerde yeniden seçilmek için yarışacak. Temsilciler Meclisi'ndeki yaklaşık 220 Cumhuriyetçi ve Senato'daki yaklaşık 34 üye bu seçimlerde yeniden rekabet edecek. Bu kritik seçimler, Cumhuriyetçi Parti'nin geleceğini ve Başkan Trump'ın gündemini en azından önümüzdeki iki yıl boyunca belirleyecek. Demokratların Kongre'nin bir veya her iki kanadını da kontrol altına almaları, Trump yönetiminin seçmen tabanına verdiği birçok sözü yerine getirememesi anlamına gelecektir.

Trump yönetimi üzerindeki İran'a karşı savaşın anlamı ve faydası konusundaki baskıyı daha da artıran, Amerikan kamuoyunu böyle bir savaşa hazırlama ve ABD'nin katılımının nedenlerini, özellikle de İran'ın Amerikan ulusal güvenliğine ciddi bir tehdit oluşturduğunu, dolayısıyla onu caydırmanın bir Amerikan askeri müdahalesini gerektirdiğini açıklama konusunda neredeyse kayıtsızlığa varan bir acizlik içinde olmasıdır.

Bu savaş geniş çaplı Amerikan muhalefetiyle karşı karşıya olsa da (anketler Amerikalıların çoğunun buna karşı olduğunu gösteriyor) bu muhalefet, Trump yönetimi üzerinde önemli bir baskı oluşturacak kadar ciddi veya etkili değil

Aslında, yönetimin savaştan önce bu konudaki en ciddi çabası, çok uzun (bir saat 48 dakika süren) bir Birliğin Durumu konuşmasında, İran'ın Amerika Birleşik Devletleri'ne ulaşabilecek balistik füzeler geliştirmesiyle ilgili birkaç saniyelik kısa bir cümleydi. Savaşın patlak vermesi ve ABD yönetimi içindeki hoşnutsuzluğun artmasının ardından da yönetim Amerikan halkına İran'ın ABD ulusal güvenliğine neden doğrudan bir tehdit oluşturduğunu açıklamadı.

Bunun yerine Trump, kamuoyunu ikna edecek güvenilir kanıtlar sunmadan, İran'ın nükleer silah geliştirme niyetinde olduğu ile ilgili yeni iddialarda bulundu ve kendisi önce saldırmasaydı İran'ın ABD'ye saldıracağını “hissettiğinden” bahsetti. İran'ın ABD’ye yönelik sözde tehdidini ABD'nin başına dayatılmış bir silaha benzeterek, yakın bir tehlike gibi gösterdi. Hatta geçen yıl haziran ayında, İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü 12 günlük savaş sırasında ABD’nin düzenlediği hava saldırısı ile ilgili anlatısını bile yeniden şekillendirerek, saldırının İran'ın neden olmak üzere olduğu bir “nükleer soykırımı” önlediğini iddia etti.

Net hedefleri olmayan bir savaş

Savaşın hedeflerinin net olmaması nedeniyle yönetime yönelik eleştiriler giderek artıyor. ABD'den gelen resmi açıklamalar, İran'daki dini rejimin çökertilmesi ile rejimin davranışlarının değiştirilmesi arasında gidip gelerek sıklıkla birbirleriyle çelişiyor. Amerikan askeri makinesinin İran'a uyguladığı mevcut ve muazzam askeri baskı yoluyla bu hedeflerin nasıl gerçekleştirileceği ise açıklanmıyor.

Yönetimin bu savaşla ilgili söylemindeki ve Amerikan kamuoyunu savaşın anlamı ve faydası konusunda ikna edememesindeki sorunun temel kısmı, Trump'ın kendi kişiliğinde yatıyor. O, açık, neredeyse dürtüsel ve içgüdüsel bir şekilde, o an aklına gelen her şeyi söyleme eğilimiyle tanınıyor; sözleri ile liderliğini yaptığı ve dünyaya karşı birincil yüzü olduğu ülkenin yerleşik kurumsal ve belgelenmiş gerçekleri arasındaki tutarlılığı dikkate almıyor.

fdvfd
Açıklanmayan bir konumda seyreden USS Gerald R. Ford uçak gemisinde nöbet tutan bir ABD Donanması astsubayı, 17 Mart 2026 (Reuters)

Bununla birlikte Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Savunma Bakanı Pete Hagseth gibi yönetiminin diğer yetkililerinin söylemleri tutarlı görünüyor ve savaşın amacının İran'daki rejimi devirmek değil, davranışını değiştirmek, askeri nükleer emellerinden vazgeçmeye zorlamak, balistik füze programını kısıtlamak ve “direniş ekseni” olarak bilinen İran'ın bölgesel nüfuzunu ortadan kaldırmak olduğunu ısrarla vurgulayarak, Başkan’ın sözlü “hatalarını” dolaylı olarak düzeltmeye çalışıyor. Ancak bu söylem de bu çok yönlü hedefin askeri yollarla nasıl gerçekleştirilebileceği sorusuna cevap veremiyor.

Başkan bir fiyat savaşıyla karşı karşıya

Bu savaş geniş çaplı Amerikan muhalefetiyle karşı karşıya olsa da (anketler Amerikalıların çoğunun buna karşı olduğunu gösteriyor) bu muhalefet şu ana kadar savaşı durdurması için Trump yönetimi üzerinde önemli bir baskı oluşturacak kadar ciddi veya etkili değil. Bu anketlere göre, Amerikalılar için en acil sorun İran'daki uzak savaş değil, ekonomidir.

İşte yönetimin karşı karşıya olduğu risk burada yatıyor. ABD'de yükselen yakıt fiyatlarının olumsuz etkisi Amerikan ekonomisinin çeşitli sektörlerine yayılır ve birçok tüketim malında fiyat artışlarıyla sıradan Amerikalılar için somut hale gelirse, yönetim, ekonomik etkisini hafifletmek ve önümüzdeki aylarda başlayacak ve yoğunlaşacak seçim kampanyalarında önemli bir faktör haline gelmesini önlemek için savaşı yeterince hızlı bir şekilde durdurmazsa, gelecek kasım ayındaki ara seçimlerde ağır bir siyasi bedel ödeyecektir. Şu ana kadar bu olumsuz etki Trump'a gerçek bir baş ağrısı verecek kadar yayılmadı.

Cumhuriyetçi üyeler, Başkan ile savaşın devamı konusunda açıkça anlaşmazlığa düşmeye başlarsa, o zaman Trump yönetimi için bu savaşla ilgili ciddi alarm zilleri çalacaktır

Bu nedenle, yönetimin karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, küresel petrol fiyatlarında yükselişe neden olan Hürmüz Boğazı'nın kapanması krizidir. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre Yönetim bu krizi çözemezse veya İran'ın boğazdan geçişini engellediği Körfez petrolünü telafi etmek için küresel piyasalara daha fazla petrol sağlayarak krizi hafifletmek için diğer alternatif önlemleri almakta başarısız olursa, bu savaşı sürdürme kapasitesi azalacak ve istenen siyasi hedeflere ulaşmadan savaşı bitirmek zorunda kalacaktır.

Bu önlemler arasında Amerika Birleşik Devletleri'nin stratejik petrol rezervlerinin bir kısmını ve diğer büyük sanayileşmiş ülkelerin rezervlerini piyasaya sürmesi, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra ABD tarafından uygulanan Rus petrolüne yönelik ambargonun geçici olarak kaldırılması, son olarak da çoğu İran dışındaki uluslararası sularda depolanmış bulunan İran'ın yaklaşık 140 milyon varil petrolünün satışına izin verilmesi yer alıyor.

Cumhuriyetçi “muhalefet” bir uyarı zilidir

Cumhuriyetçi üyeler, Başkan ile savaşın devamı konusunda açıkça anlaşmazlığa düşmeye başlarsa, o zaman Trump yönetimi için bu savaşla ilgili ciddi alarm zilleri çalacaktır. Bu üyeler, Trump'ın kendisini eleştirenleri sert bir şekilde hedef alma eğilimi ve kendi seçim bölgelerindeki rakiplerine siyasi ve hatta mali destek sağlama isteği nedeniyle genellikle Trump ile alenen karşı karşıya gelmekten kaçınmaktadırlar.

vdfsvdfs
Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Yassamin Ansari, Washington'daki Capitol binası önünde, İran’da bir ilkokulun vurulması sonucu hayatını kaybeden öğrencileri ve öldürülen diğer sivilleri simgeleyen ayakkabı ve sırt çantalarından oluşan bir anıtın önünde konuşuyor, 18 Mart 2026 (AFP)

Bu nedenle, Cumhuriyetçilerin Trump'ın İran'daki savaşına yönelik kamuoyu önündeki eleştirileri nadirdir. Ancak birçok Cumhuriyetçi, özellikle Kongre üyeleri, bu savaşın devamına ilişkin çekincelerini öncelikle yönetimin diğer yetkilileriyle iletişim kurarak ve bu endişeleri Başkan’a iç kanallar aracılığıyla ileterek dile getiriyorlar.

Bu üyelerin asıl endişesi ve aynı zamanda çıkarlarını kendi çıkarları ile birleştirerek Trump'ı kazanmak için sahip oldukları en önemli koz, bu savaşın devamının ve olumsuz ekonomik etkilerinin ortaya çıkmasının, yaklaşan ara seçimlerde koltuklarını kaybetmelerine yol açacak olmasıdır. Bu, Trump'ın büyük ölçüde korktuğu bir kayıp çünkü Demokratların bir sonraki seçimlerde Kongre'nin her iki kanadına da hakim olması, siyasi ajandası için ölüm çanlarının çalması anlamına geliyor. Kısacası, Cumhuriyetçilerin bu savaşa karşı duydukları hoşnutsuzluk kamuoyuna yansıdığında, Trump'ın İran ile olan savaşı askeri olarak kazanması ve siyasi hedeflerine ulaşması durumunda bile, başkanlığını siyasi olarak kaybetme yolunda olduğu anlamına gelir. Trump'ın şu anda oynadığı kumar budur.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İran'daki savaşın gerçek ölü sayısı konusunda belirsizlik devam ediyor

14 Mart 2026'da İran'ın İsfahan kentine düzenlenen hava saldırılarının ardından kent üzerinde yükselen duman bulutları (AFP)
14 Mart 2026'da İran'ın İsfahan kentine düzenlenen hava saldırılarının ardından kent üzerinde yükselen duman bulutları (AFP)
TT

İran'daki savaşın gerçek ölü sayısı konusunda belirsizlik devam ediyor

14 Mart 2026'da İran'ın İsfahan kentine düzenlenen hava saldırılarının ardından kent üzerinde yükselen duman bulutları (AFP)
14 Mart 2026'da İran'ın İsfahan kentine düzenlenen hava saldırılarının ardından kent üzerinde yükselen duman bulutları (AFP)

İran'da üç haftadır süren savaşta hayatını kaybedenlerin gerçek sayısı, resmi bir güncelleme yapılmaması ve ülkedeki çatışmanın bilançosunu belgelemeye çalışan yabancı insan hakları örgütlerinin çalışmalarını engelleyen tekrarlanan internet kesintileri nedeniyle, büyük bir belirsizlikle örtülü.

İran Sağlık Bakanlığı'nın son tahminleri, çatışmanın dokuzuncu günü olan 8 Mart'a dayanıyor.

O tarihte bakanlık, ülke genelinde ABD ve İsrail hava saldırılarında yaklaşık bin 200 sivilin öldüğünü açıklamıştı.

İran'da sansürün son derece sıkı olduğu bir ortamda, yabancı insan hakları örgütleri her zaman ülke içindeki yaşamla ilgili bilgi edinmek için en güvenilir kaynaklar arasında görülmüştür.

Ancak internet ve telefon bağlantılarının kesilmesi nedeniyle, bu örgütler sahadaki bilgi ağlarına ulaşmakta zorlanmaktadır.

ABD merkezli bir sivil toplum kuruluşu olan ve ocak ayında hükümet karşıtı protestoların şiddetle bastırılması sırasında ölenlerin sayısını belgelemede merkezi rol oynayan İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (Hrana), çatışmalarda 214'ü çocuk olmak üzere bin 407 sivilin öldürüldüğünü tahmin ediyor.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre HRANA müdür yardımcısı Skylar Thompson ajansa yaptığı açıklamada, “Bunun asgari rakam olduğunu, mutlak asgari rakam olduğunu düşünüyorum, çünkü tek bir anda her yerde bulunup olan bitenin boyutunu tam olarak kavrayacak kapasitemiz yok” ifadelerini kullandı.

Thomson şöyle devam etti: «Saldırıların boyutu ve ülke genelindeki hedeflerin vurulma hızı göz önüne alındığında, kayıpları aynı hızda belgelemek imkansızdır.»

İran Kızılayı kurban sayısına ilişkin tahminlerde bulunmuyor, ancak en son verilerine göre, 28 Şubat'tan bu yana süren savaşta 61 bin 555 ev, 19 bin şirket, 275 sağlık merkezi ve yaklaşık 500 okul hasar gördü.

Tahran'da bulunan AFP muhabirleri, saldırılar sonucu birçok sivil binanın hasar gördüğünü doğrulayabildi; bunlara patlamaların şiddetiyle yerle bir olan konutlar da dahildi. Ancak gazetecilerin resmi izin olmadan ülke içinde seyahat etmesine izin verilmediğinden şehir dışındaki hasarın ne olduğu ve boyutu bilinmiyor.

İletişim sorunları

Özellikle ocak ayındaki protestoların şiddetli bir şekilde bastırılmasının ardından, insan hakları örgütlerinin İran’ın resmi rakamlarına yönelik şüpheleri giderek artırıyor.

İran, bu protestolarda çoğu güvenlik güçlerinden olmak üzere yaklaşık 3 bin kişinin öldüğünü açıklasa da yurtdışında yaşayan araştırmacı ve aktivistlerin tahminleri, ölü sayısının 7 bin ile 35 bin arasında değişen çok daha yüksek rakamlara işaret ediyor.

Norveç merkezli insan hakları örgütü “Hengaw”dan Oyar Şeyhi, AFP'ye verdiği demeçte, İran'ın “verileri yayınlamaktan veya toplamaktan kaçınma geçmişine" sahip olduğunu söyledi.

“Hengaw” ve eksik resmi verilere güvenilir bir alternatif sunmaya çalışan diğer kuruluşların karşılaştığı en büyük sorun, savaşın başlamasından bu yana İran’da internetin neredeyse tamamen kesilmiş olmasıdır.

Şeyhi, «İnternet bağlantısı hiç olmadığı kadar kötü, bu yüzden ölü sayısına ilişkin doğru verileri elde etmek çok zor ve elimizdeki bilgiler son derece sınırlı» dedi.

İranlı yetkililerin yurt dışına bilgi gönderen kişileri tutuklayabileceğini ve İran'a yurt dışından telefonla ulaşmanın neredeyse imkansız olduğunu vurguladı.

Minab Okulu

Resmi rakamlara göre, Minab'daki bir ilkokulu hedef alan ve en az 165 kişinin ölümüne yol açan hava saldırısı, savaşta bugüne kadar yaşanan en büyük sivil kayıp olarak kabul ediliyor.

New York Times gazetesi tarafından yayınlanan bir ABD askeri soruşturmasının ilk sonuçlarına göre okul, bir hedef belirleme hatası sonucu, çatışmaların ilk gününde bir Tomahawk füzesi ile vuruldu.

Ayrıca, «Hengaw» örgütü, 7 Mart'ta ülkenin batısındaki Nakde kentinde bir un fabrikasına düzenlenen hava saldırısını belgeledi; saldırı sonucunda 11 işçi hayatını kaybetti, 21 kişi ise yaralandı.