Temel Arap sorununun geleceği

Filistinli sivil savunma ekipleri, askeri çatışmanın son gününde beyaz fosfor kullanıldığını kaydetti (Independent Arabia – Meryem Ebu Dakka)
Filistinli sivil savunma ekipleri, askeri çatışmanın son gününde beyaz fosfor kullanıldığını kaydetti (Independent Arabia – Meryem Ebu Dakka)
TT

Temel Arap sorununun geleceği

Filistinli sivil savunma ekipleri, askeri çatışmanın son gününde beyaz fosfor kullanıldığını kaydetti (Independent Arabia – Meryem Ebu Dakka)
Filistinli sivil savunma ekipleri, askeri çatışmanın son gününde beyaz fosfor kullanıldığını kaydetti (Independent Arabia – Meryem Ebu Dakka)

Mustafa Feki
Filistin'deki acı dolu sahnenin tekrarını önlemek için zihinlerde gelecekteki adımları dikkatli bir biçimde hesaplama yönünde radikal bir değişim konusunda umudumuz yok.
1930’lu yılların ortalarındaki erken devrimlerinden itibaren Filistin halkının talihsizliğinin çağdaşı olan iki veya üç kuşaktan sonra gelen bir Arap kuşağının mensubuyum. Filistin topraklarında İsrail devletinin kuruluşu ve varlık göstermesi tehlikesi otuzlu yıllarda başlamıştı. 1917'deki Balfour Deklarasyonu bilhassa hem Araplar hem de Filistinliler açısından, Yahudiler için bir ulusal vatan kurmanın açık ve net bir hedef olduğuna dair erken bir uyarıydı. Direniş tarihi boyunca Filistin halkının liderliğini çeşitli vatansever ve dini figürler üstlendi, bunların belki de en ünlüsü, çabaları Berlin'e kadar ulaşan Müftü Emin el-Hüseyni idi.
Filistin halkının davası, Yahudilerin Birinci Dünya Savaşı'nda Almanlara ihanet ederek savaşı kaybetmelerine neden oldukları inancından hareket ettiği için Nazi yönetiminin sempatisini kazandı. Araplar da bu savaşı müteakip uyanmış ve Batı'nın Yahudilere verdiği vaatlerin Filistin'de gerçeğe dönüşmek üzere olduğunu keşfetmişlerdi.
Bunun üzerine Arap Birliği'nin kurulmasına ilişkin tüzük hazırlandı. Filistin davasının Arapların temel ve merkezi davaları, gelecekteki en büyük endişeleri olduğunu onaylar  şekilde bu davaya özel bir ek tahsis edildi.
Yahudiler yüzyıllardır Araplarla yan yana yaşadıkları ve İslam dünyası ayrımcılık uygulamadan ve haklarına saygı duyarak onları kapsadığından, bu dönemde bölgede bir İsrail devletinin doğması riskini azaltmaya dönük Arap çabaları görüldü. Suudi Arabistan hükümdarı Kral Abdulaziz bin Abdurrahman, ABD başkanı Roosevelt ile yaptığı görüşmede, İsrail devletinin kurulmasının tehlikeleriyle ilgili Arapların endişelerini açıklamaya çalıştı. Kral Faruk'un şahsında somutlaşan Mısır tahtı da aynı alanda başka girişimlerde bulundu. Ama ok yaydan çıkmış ve vizyon netleşmişti. Basel Konferansında sunulan Herzl’in planı Filistin topraklarında hayata geçirilmişti.
İngiliz kuvvetlerinin Filistin’den çekilmesinin ertesi günü Arap orduları, boşluğu doldurmak ve Filistin halkını Yahudi gruplardan ve Haganah çetelerinden korumak için Filistin’e girdiler. Ancak iş işten geçmişti. ABD ile Sovyetler Birliği, İsrail devletini tanıdılar ve bu devlet Arap bölgesinin kalbinde bir gerçeklik haline geldi. O zamandan beri, şahsen, Ortadoğu sorunu adı verilen sorunu çözmeye dönük girişimlerin, Filistin topraklarındaki şiddetli çatışmaya gerçek bir alternatif sunmayan dayanıksız girişimler olduğuna inanıyorum.
1948’de yaşanan Nekbe’den sonra Araplar peş peşe felaketler yaşadılar. 1956’da Arapların üçlü düşmanlık adını verdikleri Süveyş Krizi, ardından 1967’de Arap topraklarındaki izleri bugün hala varlığını koruyan Nekse (Büyük Gerileme) yaşandı. Bu noktada Arapların temel davasının tarihi kapsamında temel gözlemlerimi kaydetmek benim için çok önemli.
Elbette toprakları yağmalanan, evleri yıkılan, çocukları dünya kamuoyunun yıllar içinde alıştığı trajik sahnelerde öldürülen Filistin halkının davasını kastediyorum. Araplar da bir dizi siyasi yenilgiye ve askeri kayıplara alıştılar.
Buna karşılık, ABD birinci hamisi ve sponsoru haline gelene kadar, İsrail’in gücü ilk olarak İngiltere’nin ardından da Fransa'nın sınırlı bir süreliğine desteğiyle gittikçe arttı. Ne uluslararası hukuk ne de BM’nin çabaları, sonraki aşamalarda alınan BM kararlarında öngörüldüğü gibi, iki bağımsız devlet içinde Araplar ve Yahudilerin bir arada yaşaması için ortak bir yasal çerçeve geliştirmeyi başaramadı. Artık etrafımıza baktığımızda farklı özelliklere ve çok sayıda güce sahip yeni bir Ortadoğu görmek dışında bir seçeneğimiz yok. Bu noktada aşağıdaki gözlemlerimi sunmak istiyorum.
Birincisi, kabul edelim ki, son yıllarda ve bugüne kadar Araplar, Filistin davasının yüklerinin büyük bir bölümünü omuzlarına yükleyen tarihsel sorumluluğu üstlenecek seviyede olmadılar. Filistin halkının bu davanın trajedilerinin çoğuna katlandığını, ender bir yiğitlikle şehitler sunduğunu, faturasını erkek, kadın ve çocuklarının kanıyla ödediğini, kimsenin itiraz edemeyeceği fedakarlıklar yaptığını itiraf ediyoruz.
Buna rağmen, çok yönlü İsrail tehlikesi yoluna devam etti. Filistinliler arasındaki bölünme, Filistin arenasında tanık olunan benzeri görülmemiş çatışmalar kendisine bu ilerleyişte açıkça yardım etti.
Malum olduğu üzere ulusal kurtuluş hareketleri bölünme hastalığına yakalandıklarında ve iç çatışmalara girdiklerinde, ulusal rollerini ve ulusal sorumluluklarını yerine getirmekte yetersiz kalma yolunda ilk adımı atmışlar demektir.
Bu yüzden,  son yıllarda nispeten kabul edilebilir bir Filistin liderliğinin - bununla Yaser Arafat liderliğini kastediyorum- yokluğunda durum değişti. Filistin halkının solgun imajı, her gün gerilla faaliyetleri alanındaki kapasitesinin bir parçasını kaybederek tükeniyor. Filistinliler cesur ama dedikleri gibi, güç cesareti yener.
Modern savaş yöntemleri ve ileri teknoloji İsraillileri daha iyi bir konuma getirdi. ABD’nin uluslararası toplumu hedef alan sızmaları, eski ABD başkanı Trump döneminde Washington’un Kudüs’ü İsrail devletinin ebedi başkenti ilan etmesi gibi net ihlallere olanak tanıdı.
Nitekim İsrailliler, beklenmedik güçlerin kendisini desteklediği bir oldu bittiye dönüşen Yahudi İbrani devletlerinden açıkça bahsetmeye başladılar. Avusturya'nın, çağdaş uluslararası toplum için benzeri görülmemiş bir provokasyonu temsil edecek şekilde, Gazze'deki son savaş sırasında Viyana'daki Başbakanlık Binası üzerine İsrail bayrağını çekmesinden duyduğum dehşeti gizleyemiyorum.
Avusturya'nın Araplar ve İsrailliler arasında görünüşte arabuluculuk görevini üstlenen Yahudi Avusturya şansölyesi Bruno Kreisky'nin vatanı olduğunu hatırlatmakta fayda var. Her gün kurban konvoylarına yenilerini katan, başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin devleti umuduyla toprağına sıkı sıkı tutunduğu ve gurur duyduğu vatanı için mermilere göğüs germeye razı Filistin halkının mutlak cesaretine rağmen, bugünkü sahne Araplar ve Filistinliler için umut verici değil.
İkincisi, yakın Arap çevresi, her biri Araplar hakkında olumsuz görüşe sahip iki büyük İslam ülkesi içeriyor.
İran'ın Körfez bölgesine dönük emelleri iyi biliniyor. Ancak bu emelleri Suriye ve Lübnan ile Maşrık (Ortadoğu) bölgesine de uzandı, hatta onu aşarak Arap Yarımadası'nın güneyindeki Yemen’e ulaştı.
Türk komşusuna gelince, Araplar hakkındaki tarihi görüşü olumsuz. Almanların Birinci Dünya Savaşı'ndaki yenilgilerinden Yahudileri sorumlu tutmaları gibi Türkiye de aynı savaştaki yenilgisinden Arapların sorumlu olduğuna inanıyor.
Türkiye, İsrail devletiyle sürekli ilişkilere sahip ve aralarında herkesin bildiği ticari ve askeri iş birliği, siyasi koordinasyon var. Buna karşılık, özellikle 1979'da Tahran’da İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra İran'da durum ve İsrail ile ilişkisi belirsiz, soru işaretleri ve çelişkili görüşlerle çevrili görünüyor.
Üçüncüsü, Araplar olarak çağımızın medeniyetine katkımızın çok sınırlı olduğunu, bazı Arap ülkelerinin bir takım ferdi çabalarına rağmen tüketici bir ulus haline geldiğimizi kabul etmeliyiz. Durum pek umut verici görünmüyor. Arap eğitimi ve bilimsel araştırmalar geri kalmış, geleceğe doğru ilerleme yavaş görünüyor.
Buna karşılık İsrail, ABD tarafından siyasi ve stratejik olarak güçlü bir biçimde desteklenen askeri kapasitesi, nükleer cephaneliği ile gelişmiş Batılı yapının ayrılmaz bir parçası haline geldi. Aynı şekilde, ulusal davranış kurallarının genel çerçevesini belirleyen Arap kültürü de değişti ve dün yasak olan bugün mubah hale geldi. Ulusal utancın yokluğunda, dış baskılar ve yabancı müdahaleler başlarını uzatıyorlar. Mücadeleleri, ihlalleri hatta suçlarıyla bugünün dünyasında nerede durduğumuzu bilmediğimiz bir dönüm noktasındayız. 
Dördüncüsü, bölgenin tarihi, 2010 yılından itibaren baş gösteren sözde Arap Baharı'nın üzerinde uzun süre duracak. Eski ABD dışişleri bakanı Condoleezza Rice’ın Ortadoğu'nun çehresini değiştiren, sabiteler etrafında dönen ulusal sürprizlerin eksik olmadığı çalkantılı bir siyasi harita ile karşı karşıya bırakacak yaratıcı kaosla ilgili açıklamaları, bu baharın habercisiydi. Ne var ki, yaratıcı kaos açıklanamaz nedenlerden ötürü, hızını artırdı ve nihayetinde bugün farklı bir dünya ve yeni bir Ortadoğu çağrısında bulunuyor. Olaylar hızlanıyor, gelişmeler birbirini izliyor, ama tüm sorunları ve çöküşünün nedenleriyle mevcut sahnede ortak bir Arap eylemi yok.
Beşincisi, Arap özeleştirisi, bizi gerçek konusunda dürüst olmaya zorluyor. Her Arap ülkesinin içe kapanması ve kendi iç meselelerine odaklanmasının, ulusal gündemlerin birleşik ulusal gündemlere üstün tutulmasının, Arap dünyasının siyasi sahnesinde net izler bıraktığının altını çizmeliyiz. Yani her ülke, tek bir ulus duygusuyla değil, tek bir ülke mantığıyla düşünmeye başladı. Benimsenen sloganlara ve tekrarlanan güzel sözlere rağmen, dış bağlantılar veya dış taahhütlerin bir sonucu olarak gün geçmiyor ki Arap ülkelerinin ulusal gündemlerinin birbirleriyle çatıştığını keşfediyoruz. Arap zihniyetinde ne yapması gerektiğini bilme, bugünlerde tanık olduğumuz acılı sahnelerin tekrarlanmaması için gelecekteki adımları dikkatle hesaplama yönünde bir radikal değişime dair umudumuz yok. Güvenlik ihlallerinin hala Filistin saflarını parçaladığını ve daha önce görmediğimiz bölünme durumunun gölgesinde gerekli bütünlük ve birliği bozduğunu itiraf etmeliyiz.
Filistin davası temel ve merkezi bir Arap davasıdır. Yıllarca onunla yaşadık ve çatışmayı çözme aşamasından çatışmayı yönetme aşamasına geçtik. Hastalıklarımızdan kurtulmanın ve daldığımız uykudan uyanmanın zamanı geldi.
Boş sloganlar veya aptalca gürültülerden uzakta,  bizden yoğun bir farkındalık, tam bir şeffaflık ve uyanıklık gerektiren tehlikeli bir tarihsel dönemeçte olduğumuzun farkına varmalıyız. Geçmişten aldığımız dersle, rasyonel politikalar ve yapıcı tutumlar benimsemeli, zorluklarla yüzleşme cesareti kazanmalıyız.
* Bu makale Independent Arabia'dan Şarku'l Avsat Türkçe tarafından çevrilmiştir.



İran’a karşı tırmanan savaşa rağmen Husiler neden tereddüt ediyor?

Yemen'in ele geçirilen başkenti Sana'da bir Husi üyesi, Hamaney'in fotoğrafını öpüyor (AFP)
Yemen'in ele geçirilen başkenti Sana'da bir Husi üyesi, Hamaney'in fotoğrafını öpüyor (AFP)
TT

İran’a karşı tırmanan savaşa rağmen Husiler neden tereddüt ediyor?

Yemen'in ele geçirilen başkenti Sana'da bir Husi üyesi, Hamaney'in fotoğrafını öpüyor (AFP)
Yemen'in ele geçirilen başkenti Sana'da bir Husi üyesi, Hamaney'in fotoğrafını öpüyor (AFP)

28 Şubat 2026’da bölge yeni bir tarihsel döneme girdi. ABD ve İsrail İran’a karşı açık savaş ilan ederken, ilk saldırı birçok açıdan sıra dışıydı. İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in yanı sıra onlarca üst düzey askeri komutan da öldürüldü.

28 Şubat’ta başlayan savaşın ilk günlerinden itibaren ABD ve İsrail’in düzenlediği saldırılarda Hamaney’in öldürülmesi dikkat çekerken, ikinci haftasına giren çatışmalar şu soruyu gündeme getirdi:
İran’ın müttefikleri Lübnan ve Irak’taki gruplar çatışmaya katılmışken, Husiler neden hâlâ tereddüt ediyor?

Bölge eşi görülmemiş bir gerilim yaşıyor. İran’dan İsrail’e ve bazı Körfez ülkelerine doğru füzeler fırlatılırken, ABD ve İsrail de bir haftadır İran’a yoğun saldırılar düzenliyor. Çatışmanın daha da uzaması ve genişlemesi bekleniyor.

Bu gelişmelere rağmen İran’ın en güçlü bölgesel müttefiklerinden biri olan ve Batı ile İsrail çıkarlarına ciddi zarar verme kapasitesine sahip bulunan Yemen’deki Husi hareketinin henüz aktif olarak savaşa katılmaması dikkat çekiyor. Lübnan’daki Hizbullah ve İran yanlısı bazı Iraklı milisler çatışmaya dahil olmuş durumda.

Son iki yıl boyunca İsrail’e ve Kızıldeniz’deki gemilere yönelik hava ve deniz saldırıları düzenleyen Husiler, bu süreçte binin üzerinde insansız hava aracı (İHA) ve füze kullanmıştı. Buna rağmen hareketin lideri Abdulmelik el-Husi, yalnızca Sana’da gösteriler düzenlenmesi çağrısı yaptı, Hamaney’in öldürülmesini kınadı ve “gelişmelere göre ellerimizin tetikte olduğunu” ifade etti.

Husiler, şu ana kadar İran'ın yanında savaşa girmelerini engelleyen zorlu hesaplamalar yaptılar (EPA).Husiler, şu ana kadar İran'ın yanında savaşa girmelerini engelleyen zorlu hesaplamalar yaptılar (EPA).

Yemen'deki siyasi ve halk çevrelerinde, hatta uluslararası çevrelerde bile Husilerin bu tutumunun niteliği hakkında sorular artarken, başlangıçta Güney Arap Yarımadası'ndaki "İran eli" olarak bilinen grubun bu tavrının nedenlerine ilişkin yorumlar farklılık gösteriyor.

Şok etkisi ve iletişim kanalları

Bazı analistler, Husilerin savaşa girmemiş olmasını taktiksel tercih değil, yönetimsel karmaşa olarak değerlendiriyor.

Yemenli akademisyen ve araştırmacı Faris el-Beyl, İran yönetiminin ilk saldırıdaki büyük kayıplar nedeniyle ciddi sarsıntı yaşadığını belirterek şöyle diyor:

“Husilerin henüz savaşa girmemesi taktikten ziyade İran’ın komuta yapısında yaşanan şok ve karmaşanın sonucu olabilir. Liderlik kadrosunun ve askeri kapasitenin ilk saatlerde hedef alınması, operasyonel yapıyı ciddi şekilde sarstı.”

Beyl’in değerlendirmesinde göre İran’ın füze saldırıları da bu karmaşanın bir yansıması olarak “dağınık ve kontrolsüz bir operasyonel tepki” görüntüsü veriyor.

Sana'da İran'ı desteklemek amacıyla düzenlenen gösteri sırasında Husi destekçileri (EPA)Sana'da İran'ı desteklemek amacıyla düzenlenen gösteri sırasında Husi destekçileri (EPA)

Sana Araştırmalar Merkezi’nden Yemenli araştırmacı Tevfik el-Cend ise sorunun örgütsel boyutu olabileceğini ifade ediyor:

“Husilerin İran’la koordinasyon sağlayan iletişim kanallarının kesilmiş olabileceği ve acil talimat alamamaları ihtimali var.”

Askeri konular uzmanı Adnan el-Cebrani de Husilerin savaşa katılma kararının birçok faktöre bağlı olduğunu belirterek, bu kararın “direniş ekseninin operasyon odasında günlük olarak değerlendirildiğini”söylüyor.

 El-Cebrani'ye göre bu faktörler arasında, ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun İran'da rejim değişikliği konusundaki ısrarı da yer alıyor.

El- Cebrani şöyle devam ediyor: “En açık olan şey, Husilerin şu ana kadarki tutumu ve tereddüdü. Eylemlerindeki belirsizlik onları kontrol ediyor; ne söyleyeceklerini net bir şekilde bilmiyorlar. Bu tökezleme ve kafa karışıklığı, net bir tutum veya net bir gelecek planı olmaksızın Husilerin açıklamalarında bile görülüyordu; bu da henüz tam talimat almadıkları, iletişim ve yönlendirme kanallarının kaybolduğu anlamına geliyor. Bu yüzden Husiler ne yapacaklarını bilmiyormuş gibi görünüyorlar.”

Örgüt içi görüş ayrılıkları ve iç baskılar

Riyad’daki Yemen Büyükelçiliği medya danışmanı Salih el-Beydani ise örgüt içinde görüş ayrılıkları olduğunu belirtiyor.

Beydani’ye göre Husiler arasında Kızıldeniz’de saldırıların yeniden başlatılmasını savunan bir kanat var. Hatta saldırıların yeniden başlayacağına dair bir haber sızdırıldı fakat örgüt içindeki başka bir kanat tarafından kısa süre sonra yalanlandı.

Ayrıca bazı bölgesel arabulucuların Husiler’e şimdilik çatışmaya dahil olmamaları yönünde tavsiyeler verdiği de ifade ediliyor.

Husi lideri, Hamaney'e başsağlığı dilemek, medyaya destek vermek ve gösteri çağrısında bulunmakla yetindi (EPA)Husi lideri, Hamaney'e başsağlığı dilemek, medyaya destek vermek ve gösteri çağrısında bulunmakla yetindi (EPA)

Medya ve iletişim alanında çalışan Yemenli araştırmacı Sadık el-Vasabi, Husilerin zamanlamanın kendileri açısından uygun olmadığını düşündüğünü söylüyor.

Vasabi’ye göre:

*Husilerin kontrolündeki bölgelerde ekonomik durum çok kırılgan

*Son dönemde aldıkları saldırılar askeri kapasitelerini zayıflattı

*İran’dan gelen mali ve askeri destek azaldı

Hayatta kalma hesapları

Tevfik el-Cend, Husilerin tutumunu varlığını sürdürme hesabı olarak değerlendiriyor.

Ona göre Husiler İran’ı savunan bir güç olarak görünmek istemiyor. Çünkü bugüne kadar yürüttükleri propaganda, eylemlerini “Gazze’ye destek” söylemi üzerine kurmuştu.

Sanaa'da düzenlenen bir gösteri sırasında Husi militanları Hamenei'nin resimlerini havaya kaldırdı (AFP).

Sanaa'da düzenlenen bir gösteri sırasında Husi militanları Hamenei'nin resimlerini havaya kaldırdı (AFP).

Cend ayrıca önemli bir ihtimali de dile getiriyor:

“İran ve Devrim Muhafızları ağır darbe alırsa, Husiler kendilerini direniş ekseninin yeni merkezi olarak görebilir. Yemen dağları bu eksenin yeni üssü hâline gelebilir.”

Bazı değerlendirmelere göre Abdulmelik el-Husi kendisini yeni bir ideolojik lider konumuna taşımaya bile çalışabilir.

Stratejik değerlendirme

Analistlere göre Husiler, gelişmeleri dikkatle izleyerek günlük stratejik değerlendirmeler yapıyor.

Adnan el-Cebrani, Husilerin ilk günden itibaren müdahaleye hazır olduğunu savunuyor. Ancak İran’ın tüm baskı araçlarını aynı anda kullanmamak için temkinli davrandığını belirtiyor.

Ona göre Husilerin savaşa katılmasını tetikleyebilecek bazı gelişmeler şunlar olabilir:

*Hizbullah’ın ağır bir darbe alması

*Husilere yönelik önleyici saldırı yapılması

*İran’dan doğrudan talimat verilmesi

Bölgesel güvenlik ve savunma uzmanı İbrahim Celal ise İran’ın “direniş ekseni”ni tam da böyle bir savaş senaryosu için kurduğunu söylüyor.

Celal’e göre Husiler de bu stratejinin bir parçası ve çatışmaya katılmaları da oldukça muhtemel.

Husiler savaşa girecek mi?

Analistlere göre yaşananlar, Husiler için kritik bir dönemeç anlamına geliyor. Örgüt ya İran’la ideolojik bağını güçlendirecek ya da Tahran’dan kısmen uzaklaşarak yeni bir strateji benimseyecek.

 Sanaa'da bir Husi güvenlik görevlisi İran bayrağını tutuyor (Reuters)

Sanaa'da bir Husi güvenlik görevlisi İran bayrağını tutuyor (Reuters)

Bazı uzmanlar Husilerin sınırlı saldırılar düzenleyerek “eksene bağlılık” mesajı verebileceğini belirtiyor. Bu saldırılar arasında:

*Kızıldeniz’de gemilere saldırılar

*İsrail’e yönelik insansız hava aracı saldırıları

yer alabilir.

Ancak böyle bir adımın ABD ve İsrail’den çok daha sert karşılık getirmesi bekleniyor.

Birleşmiş Milletler Yemen Özel Temsilcisi Hans Grundberg ise Yemen’in bölgesel bir savaşın parçası hâline gelmemesi gerektiğini vurgulayarak şu uyarıda bulundu:

“Hiçbir tarafın Yemen’i daha geniş bir çatışmanın içine sürükleme hakkı yoktur.”

Uzmanlara göre Husiler saldırılara tekrar başlarsa, ABD ve İsrail’in yanıtı bu kez çok daha sert olabilir. Çünkü Washington ve Tel Aviv şu anda İran’la varoluşsal bir savaşın içinde bulunuyor.


İsrail, Hizbullah'ın etki alanlarını "ateş altına alıyor"

Beyrut'un güney banliyölerinde İsrail bombardımanı sonucu isabet alan binalardan duman yükseliyor (DPA)
Beyrut'un güney banliyölerinde İsrail bombardımanı sonucu isabet alan binalardan duman yükseliyor (DPA)
TT

İsrail, Hizbullah'ın etki alanlarını "ateş altına alıyor"

Beyrut'un güney banliyölerinde İsrail bombardımanı sonucu isabet alan binalardan duman yükseliyor (DPA)
Beyrut'un güney banliyölerinde İsrail bombardımanı sonucu isabet alan binalardan duman yükseliyor (DPA)

İsrail, Beyrut'un güney banliyölerinde, güneyde ve Bekaa Vadisi'nde onlarca hava saldırısı düzenleyerek Hizbullah'ın etki alanlarını ateşe verdi; bu saldırılar sonucunda onlarca kişi öldü ve banliyölerde en az 26 bina yıkıldı.

Şarku’l Avsat’a konuşan saha kaynaklarına göre, İsrail ordusu Lübnan'daki savaş çabalarını topçu ateşine çevirdi; buna karşılık, ordunun Lübnan sınırında askeri yığılması ve çeşitli noktalarda sınırlı girişlerle kara savunmasının test edilmesine rağmen, kara harekatının ivmesi azaldı.

İsrail ordusundan yapılan açıklamada, "komuta karargahı ve on yüksek binaya" saldırıldığı belirtilerek, bu binaların "Hizbullah'a ait askeri altyapı içerdiğini ve partinin yürütme kurulu merkezini hedef aldığını" belirtti. Lübnan'da 500'den fazla hedefe yönelik saldırılar olduğunu belirten açıklamada, "Hizbullah"ın dün İsrail'e 70 roket fırlattığı ifade edildi.


Hizbullah, Lübnan-Suriye sınırında İsrail güçleriyle çatışmalar yaşandığını duyurdu

İsrail tankları Lübnan sınırında yığıldı (EPA)
İsrail tankları Lübnan sınırında yığıldı (EPA)
TT

Hizbullah, Lübnan-Suriye sınırında İsrail güçleriyle çatışmalar yaşandığını duyurdu

İsrail tankları Lübnan sınırında yığıldı (EPA)
İsrail tankları Lübnan sınırında yığıldı (EPA)

Lübnan'ın resmi Ulusal Haber Ajansı bugün, İsrail askerlerinin Lübnan-Suriye sınırında bir çıkarma operasyonu girişiminde bulunduğunu ve Hizbullah savaşçılarının onlarla çatışmaya girdiğini bildirdi.

Ajans, Lübnan Sağlık Bakanlığı'na atıfta bulunarak, İsrail'in Nebi Şit bölgesine düzenlediği hava saldırılarında en az 3 kişinin öldüğünü ve 16 kişinin yaralandığını belirtti.

Tahran destekli Hizbullah'ın İran dini lideri Ali Hamaney'in öldürülmesine misilleme olarak pazartesi günü İsrail'e roket saldırısı düzenlemesinin ardından, İsrail ordusundan konuyla ilgili henüz bir açıklama gelmedi. İsrail, Lübnan'a çok sayıda hava saldırısı düzenlemiş ve kara birlikleri göndermişti.

Bu haberler doğrulanırsa, bu olay, İsrail'in Hizbullah militanı olarak tanımladığı İmad Amhaz'ın Kasım 2024'te kuzeydeki Batroun kentinden kaçırılmasından bu yana İsrail güçlerinin Lübnan'a yaptığı en derin müdahale olacaktır.

Ulusal Haber Ajansı, "İsrail'in çıkarma girişimlerini püskürtmek için Lübnan-Suriye sınırındaki doğu dağlık bölgesinde, Nebi Şit-Ham bölgesinde çatışmalar yaşandığını" bildirdi; bu bölgede Hizbullah önemli bir varlığına sahip.

Hizbullah ise yaptığı açıklamada, “düşman İsrail ordusuna ait dört helikopterin Suriye yönünden gelerek Yahfufa, el-Haribe ve Marabun beldelerinin dağlık üçgen bölgesine bir piyade birliği indirdiğini” tespit ettiklerini belirtti.

Açıklamaya göre İsrail piyade birliği daha sonra Nebi Şit kasabasının doğu mahallesine doğru ilerledi ve mezarlık bölgesine ulaştığında Hizbullah savaşçılarıyla hafif ve orta silahlarla çatışmaya girdi.

Hizbullah, çatışmanın İsrail birliğinin ortaya çıkmasının ardından daha da şiddetlendiğini, İsrail’in birliklerini bölgeden çekebilmek için savaş uçakları ve helikopterlerle yaklaşık 40 hava saldırısı yaparak yoğun bir ateş kuşağı oluşturduğunu bildirdi.

Örgüt ayrı bir açıklamada ise İsrail güçlerinin geri çekilmesi sırasında savaşçılarının roketler fırlattığını belirtti.

Sosyal medyada paylaşılan görüntülerde ise havaya yoğun şekilde ateş açıldığı görüldü.

Şarku’l Avsat’ın Ulusal Haber Ajansı’ndan aktardığına göre Nebi Şit kenti dün en az 13 İsrail hava saldırısının hedefi oldu. Lübnan Sağlık Bakanlığı saldırılarda en az 9 kişinin hayatını kaybettiğini açıklamıştı.