Paris, geçiş aşamasına tüm yönleriyle eşlik etmeye hazır olduğunu duyurdu
Macron, geçen salı günü Paris’teki cumhurbaşkanlığı sarayının girişinde Dibeybe’yi karşıladı (AP)
Paris/Mişel Ebu Necm
TT
TT
Macron, Libya için ‘yol haritası’ çiziyor
Macron, geçen salı günü Paris’teki cumhurbaşkanlığı sarayının girişinde Dibeybe’yi karşıladı (AP)
Fransa Cumhurbaşkanı, ülkesinin Libya’ya karşı özel bir sorumluluğunu olduğunu ifade ederek, Paris’in 2011 yılında Muammer Kaddafi rejimine karşı uluslararası seferberlik ve Kaddafi’nin devrilmesine yol açan Batılı bir askeri kampanya başlatılmasında oynadığı role üstü kapalı bir atıfta bulundu. Macron’un geçen salı günü Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ile yaptığı açıklama, gelecek haftalar ve aylar için her düzeyde bir ‘yol haritasına’ dikkati çekti.
Cumhurbaşkanı Macron, 5 kez Libya’nın Fransa’nın desteğine güvenebileceğini yineledi. Macron, bu itimadın ‘güvenlik, siyasi, ekonomik ve sağlık’ olmak üzere 4 alanda olabileceğine atıf yaparken, Libyalılar açısından en büyük zorluğun ‘egemenlik, refah ve istikrardan yararlanan’ bir ülkede yaşamak olduğunu dile getirdi.
Fransa’ya göre Libya’nın istikrarı, kıyı ülkelerinde ve Akdeniz’in komşularında istikrar ve barış anlamına gelen bir meydan okumayı temsil ediyor. Macron ise bu istikrarın, Ruslar, Türkler, onların ve diğerlerinin paralı askerleri de dahil olmak üzere tüm dış müdahalelerin ve tüm yabancı güçlerin ve paralı askerlerin Libya topraklarından geri çekilmesinden geçtiğini belirtiyor.
Macron, yabancı güçlerin geri çekilmesini ‘tüm Libya topraklarındaki Libyalıların hepsi için güvenlik sağlayabilecek birleşik bir ordunun kurulmasına’ ve ‘milislerin silahsızlandırılmasına’ bağlarken, aynı şekilde Libya devleti çerçevesinde entegrasyonun devamlılığı çağrısı yapıyor. Macron, istikrar ve egemenliğin aynı zamanda Libya’nın tüm kara ve deniz sınırlarının kontrolü anlamına geldiğini de biliyor. Bu bağlamda bunu bir ‘Fransa ve Avrupa’ önceliği olarak görürken, ülkesinin de Libya’ya yardım eli uzatmaya ve Libyalı yetkililer, Avrupalı ve Afrikalı ortaklarla birlikte çalışmaya hazır olduğunu ifade etti. Bu mesele, Fransa açısından özel olan bir konu. Çünkü birincisi, ‘Sahel ülkelerinin yanı sıra Kuzey Afrika ülkelerinin istikrarı’, ikincisi de ‘Libya sınırlarından Avrupa kıyılarına doğru akan yasadışı göçler’ olmak üzere birbiriyle bağlantılı iki konuyu ele alıyor.
İkinci maddeye ilişkin olarak Dibeybe’nin yanıtı açıktı. Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı, “Yasadışı göç sorununun, Akdeniz sularında ve Libya kıyılarında çözülmesi olası değil. Bu göçlerin tüm ağırlığını taşıyan Libya gibi geçiş (veya varış) ülkeleri yerine başlangıç ülkelerde çözülebilir” dedi.
Güvenlik- egemenlik meselesinde olduğu gibi Macron, Libya’nın karlı karşıya olduğu diğer zorluğun, doğal olarak siyasi olduğunu söylerken, yaklaşan genel seçimlere değindi. Macron, seçimlerin başarısının sağlanması gerektiğini söylerken, ulusal uzlaşı için çaba sarf edilmesi imasında bulundu. Fransa Cumhurbaşkanı göre bunun yolu, Birleşmiş Milletler (BM) Temsilcisi Jan Kubis ile iş birliği dahilinde tüm siyasi güçleri içermesi gereken ulusal diyalogdan geçiyor.
Ancak Fransız çevreler, seçim yasası, koltukların bölgelere dağılımı ve daha önce eski BM Temsilcisi Gassan Selame’nin üstlendiği görevi karmaşıklaştıran diğer tartışmalı konular da dahil olmak üzere, seçim kazanımlarına ulaşmadan önce mevcut hükümeti bekleyen zorlukların büyüklüğüne dikkat çekti.
İlk iki mesele için doğru olan, yani Fransa'nın Libya deneyinin başarısına eşlik etme ve katkıda bulunma isteği, üçüncü mesele olan ekonomi konusu için de geçerli. Ancak bu yolda Macron’un kendi yaklaşımı bulunuyor. Öyle ki Fransa Cumhurbaşkanı, ekonomik zorluğun, Libya'nın servetinin tüm Libyalıların yararına adil ve şeffaf bir dağılımını zorunlu kıldığını vurguladı. Macron, üstü kapalı şekilde batı, doğu ve güneydeki nüfuz alanları arasındaki petrol gelirlerinin dağılımına ilişkin farklılıklara dikkati çekti. Bu bağlamda Macron, diğer rakip ülkelerde olduğu gibi, ülkesinin Libya meselesine olan ilgisini yansıtan doğrudan bir hitap yöntemini benimserken, Dibeybe’ye hitaben yaptığı konuşmada, “Biz daha ileri gitmeye hazırız. Fransa’nın önümüzdeki haftalarda ve aylarda sahada size eşlik edeceğine ve Libya’yı yeniden birleştirme, güvenliğini, istikrarını ve tam egemenliğini sağlama görevinde size yardımcı olacağına güvenebilirsiniz” ifadelerini kullandı. Macron ayrıca, Libya Başbakanı’nın kanser hastası 450 çocuğu tedavi etme talebi üzerine Fransız doktorların derhal Libya’ya gideceğini vurguladı.
Dibeybe, geçen iki gün boyunca üst düzey Fransız yetkililerle görüşme 2 Haziran’da da Fransa’daki İş Forumu toplatışında katılma fırsatı buldu. Libya Başbakanı, Fransa ile her düzeyde iş birliğini güçlendirme arzusunu dile getirirken, Macron’a hitaben ise “Ortak çıkarlarımız ve zorluklarla mücadele için yatırım yapılabilecek çok şey var. Fransa’nın önceliklerimizi desteklemede önemli bir rol oynayacağını umuyoruz” dedi. Dibeybe ayrıca, ‘Libya’da istikrarı yeniden sağlama ve siyasi kararını güçlendirme gündemi çerçevesinde’ yaklaşmakta olan Berlin Konferansı’nda ve Paris’in Temmuz ayında başkanlık edeceği Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) Fransa’nın desteğini alacakları yönündeki umudunu dile getirdi.
Abdulhamid ed-Dibeybe, ‘uluslararası çabaları Libya lehine birleştirmede, meşruiyeti güçlendirmede, topraklarında devlet egemenliğinin dayatılmasına yardımcı olmada, paralı askerlerin varlığına son vermede ve askeri kurumları birleştirmede her zaman bir rol oynadığını’ belirterek, Paris’e övgüde bulundu. Güvenlik, enerji, altyapı ve yatırım sektörlerinde iki taraf arasında daha önce imzalanan anlaşmaların uygulanması, askıya alınan projelerin yeniden başlatılması ve 2002 yılından beri bir araya gelmeyen Fransa -Libya Ortak Komitesi’nin çalışmalarının etkinleştirilmesi için çaba sarf etme çağrısı yapan Dibeybe, Cumhurbaşkanı Macron’u ‘mümkün olan en kısa sürede’ Libya’da görmeyi umut ettiğini de dile getirdi.
Dibeybe’nin Cezayir’den başlayıp İtalya’ya ve ardından Fransa’ya uzanan turunun son durağı Paris oldu. Ancak bağımsız ‘Le Monde’ gazetesi, Dibeybe’nin 10 Mart’taki göreve gelmesinin ardından doğrudan yaptığı ziyaretlerin aksine Paris ziyaretinin ‘geciktiğini’ yazdı. O dönemde Mısır’a, ardından Körfez ülkelerine, Türkiye’ye ve Rusya’da ziyarette bulunmuştu. Fransız gazetesine göre bu kronoloji, Libya meselesinde meydana gelen değişiklikleri yansıtmaktadır. Öyle ki Avrupa yakası, iki yeni oyuncu olan Türkiye ve Rusya lehine sahadan çekildi. Bu nedenle Dibeybe’nin turu, daha önce bu ülkede sahip oldukları role yeniden kavuşmak isteyen Paris ve Roma’yı ‘söz sahibi’ yapıyor.
Batı Şeria'da İsrail ateşiyle Filistinli bir bebek hayatını kaybettihttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5280937-bat%C4%B1-%C5%9Feriada-i%CC%87srail-ate%C5%9Fiyle-filistinli-bir-bebek-hayat%C4%B1n%C4%B1-kaybetti
İşgal altındaki Batı Şeria'da, el Halil (Hebron) kenti yakınlarında yerleşimcilerin düzenlediği saldırının ardından Filistinliler evlerinin önünde hasar gören araçları inceliyor (Arşiv- AFP)
Batı Şeria'da İsrail ateşiyle Filistinli bir bebek hayatını kaybetti
İşgal altındaki Batı Şeria'da, el Halil (Hebron) kenti yakınlarında yerleşimcilerin düzenlediği saldırının ardından Filistinliler evlerinin önünde hasar gören araçları inceliyor (Arşiv- AFP)
Filistin Sağlık Bakanlığı, dün akşam işgal altındaki Batı Şeria'nın El Halil kentinin güneyindeki Tel Rümeyde bölgesinde İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu 7 aylık bir Filistinli bebeğin hayatını kaybettiğini, anne ve babasının ise yaralandığını duyurdu.
Bakanlık, yaşamını yitiren bebeğin kimliğini Sam Fehd Ebu Heykel olarak açıklarken, bebeğin olay yerinde hayatını kaybettiğini, anne ve babasının ise orta derecede yaralandığını bildirdi.
Bebeğin büyükannesi, ailenin 17 numaralı kontrol noktası yakınlarında araçla seyir halindeyken uzakta İsrail askeri araçlarını ve askerleri gördüğünü, bunun üzerine aracı durdurduklarını söyledi. Büyükanne, daha sonra kendilerine ateş açıldığını ve ilk etapta bunun uyarı ateşi olduğunu düşündüklerini ifade etti.
İsrail ordusu ise dün el Halil bölgesinde yürütülen bir operasyon sırasında askerlerin kendilerine doğru hızla ilerleyen bir araç fark ettiğini ve bir askerin araca tek el ateş açtığını açıkladı. Açıklamada, üç Filistinlinin yaralandığı ve tedavi için sağlık kuruluşlarına sevk edildiği belirtildi.
İsrail ordusu tarafından yapılan ilk incelemede, yaralananların “olayla ilgisi bulunmayan siviller” olduğunun tespit edildiği kaydedildi. Açıklamada, olayla ilgili incelemenin sürdüğü ve sonuçların ilgili makamlara sunulacağı ifade edildi.
Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre El Halil'de Filistinli nüfusun arasında, yoğun askeri koruma altında yaşayan İsrailli yerleşimcilerin bulunduğu Tel Rümeyde bölgesi, uzun yıllardır işgal altındaki Batı Şeria'da gerilim ve şiddetin odak noktalarından biri olarak biliniyor.
Avrupa Birliği'nin 2024 yılında yayımladığı bir rapora göre, Doğu Kudüs ve Batı Şeria'da üç milyondan fazla Filistinlinin yanı sıra 700 binden fazla İsrailli yerleşimci yaşıyor.
Berri, İsrail ile ateşkes anlaşmasına ilişkin tutumunu netleştirdi: ‘Karşılıklı geri çekilme’https://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5280736-berri-i%CC%87srail-ile-ate%C5%9Fkes-anla%C5%9Fmas%C4%B1na-ili%C5%9Fkin-tutumunu-netle%C5%9Ftirdi-%E2%80%98kar%C5%9F%C4%B1l%C4%B1kl%C4%B1
Berri, İsrail ile ateşkes anlaşmasına ilişkin tutumunu netleştirdi: ‘Karşılıklı geri çekilme’
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan ile İsrail arasında çarşamba günü Washington’da ABD arabuluculuğunda gerçekleştirilen görüşmelerin ardından duyurulan ateşkes anlaşmasının yol açtığı tartışmalar sürerken, Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri bugün anlaşmaya ilişkin tutumunu netleştirdi. Berri, İsrail güçlerinin işgal ettiği bölgelerden çekilmesine paralel olarak Hizbullah’ın Litani Nehri’nin güneyindeki bölgeden çekilmesini kabul ettiğini açıklarken, anlaşmanın diğer maddelerini ise ‘adaletsiz’ olarak nitelendirdi.
Berri, Lübnan Ordu Komutanı Rudolf Heykel ile yaptığı görüşmede, “Bu karma nitelikteki anlaşma yerine, metnin başında kara, deniz ve havada hiçbir ön koşula bağlı olmaksızın ilan edilmiş bir ateşkes yer alsaydı bunu olumlu karşılayabilirdik. Ancak metne, Hizbullah tarafından tam ateşkes ve Litani’nin güneyindeki tüm unsurlarının tahliyesi gibi ek şartlar konuldu” dedi.
Berri, açıklamasında şu maddeleri kabul ettiğini belirtti:
1- Ateşkesin, kara, deniz ve hava sahasını kapsayan, hiçbir ön koşula bağlı olmayan tam ve kapsamlı bir ateşkes olarak anlaşılması ve mevcut yapıların yıkımına son verilmesi.
2- Hizbullah’ın Litani Nehri’nin güneyinden çekilmesinin, İsrail’in işgal ettiği bölgelerden çekilmesiyle eş zamanlı olarak gerçekleşmesi.
Berri, “Metnin geri kalan kısmı adaletsizdir ve üzerinde durmaya değmez” ifadesini kullandı.
Öte yandan Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn dün yaptığı açıklamada, “Nihai onayın verilmesinin ardından ateşkesin uygulanmasına 24 saat içinde başlanabileceğini” söyledi. Avn, özellikle Hizbullah başta olmak üzere ilgili tüm iç tarafların yanıtlarının alınmasının ardından Lübnan’ın tutumunun ABD tarafına iletileceğini ve sonraki adımların buna göre şekilleneceğini belirtti.
Avn ayrıca, “Varılan anlaşma son fırsattır; aksi takdirde her taraf kendi sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalacaktır” diyerek sürecin önemine dikkat çekti.
Tahran'a Saddam, Bin Ladin ve George W. Bush'tan üç değerli hediyehttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5280734-tahrana-saddam-bin-ladin-ve-george-w-bushtan-%C3%BC%C3%A7-de%C4%9Ferli-hediye
Tahran'a Saddam, Bin Ladin ve George W. Bush'tan üç değerli hediye
Humeyni, 15 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979'da kendisini Tahran'a getiren Air France uçağından inerken (Getty)
Ortadoğu halklarının büyük bölümü o tarihten sonra doğdu. Bu nedenle söz konusu tarihin ülkelerinin istikrarı, günlük yaşamları ve kaderleri üzerindeki derin etkileri çoğu zaman gözden kaçıyor. O yıl, haritaların sınırlarını aşan savaşlar, fırtınalar ve liderlikler doğurdu. Hatta bazılarına göre bugün ABD-İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşın ardından Hürmüz Boğazı'nda yaşanan gelişmelerin kökeni de o tarihe uzanıyor.
Sözünü ettiğimiz yıl 1979'dur. Sonrasında gelen yıllar arasında önem ve tehlike bakımından onunla yarışabilecek başka bir yıl bulmak zordur. O yıl, Paris'ten havalanan uçakla Ayetullah Humeyni Tahran'a döndü. İran Devrimi'nin reaktörü kısa sürede etkilerini yaymaya başladı; özellikle de "Velayet-i Fakih" ilkesinin benimsenmesinin ardından.
Aynı yıl Irak'ta Cumhurbaşkanlığı Sarayı güçlü adam Saddam Hüseyin'in eline geçti. Cumhurbaşkanı Ahmed Hasan el-Bekir yaşlılığın ve muhtemelen pişmanlığın yükü altında siyasetten çekilmeye zorlandı.
Yine aynı yıl Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, ABD Başkanı Jimmy Carter'ın himayesinde Washington'da İsrail Başbakanı Menahem Begin ile Camp David Anlaşması'nı imzaladı.
Bu gelişmeler kısa süre sonra önemli bir uluslararası olayla iç içe geçti. Sovyet lideri Leonid Brejnev Afganistan'ı işgal ederek tarihi bir hata yaptı. Sovyetler bu bataklığa saplanırken, Afganistan'daki savaşçıların arasından ileride yeni yüzyılı New York ve Washington saldırılarıyla açacak olan Usame bin Ladin çıkacaktı. Böylece farkında olmadan Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesine giden yolu da hazırlamış olacaktı.
16 Ocak 1979'da sahne oldukça çarpıcıydı. Protestolar ve gösteriler sürerken Şah Muhammed Rıza Pehlevi ülkesini terk ederek yönetimi Şahpur Bahtiyar hükümetine bıraktı. Yakın çevresi bu ayrılığı "tatil" olarak göstermeye çalıştıysa da gerçekte bu, dönüşü olmayan bir yolculuktu; çünkü ABD artık müttefikini terk etmişti.
Humeyni, 1978'de Pontchartrain'deki (Paris'in batısında) konutunda İran muhalefetinin liderleriyle birlikte (AFP)
Dönüm noktası niteliğindeki gelişme fazla gecikmedi. 1 Şubat 1979'da Paris'ten gelen uçak, 14 yıllık sürgünün ardından Ayetullah Ruhullah Humeyni'yi Mehrabad Havalimanı'na getirdi. Onu karşılayan devasa kalabalık mesajı açık biçimde veriyordu: Şah rejimi düşmüş, devrim kazanmıştı.
Bölgedeki ve dünyadaki karar vericiler bu tabloyu dikkatle izliyordu. En fazla kaygı duyanlardan biri ise Baas yönetimindeki Irak'ın fiili lideri Saddam Hüseyin'di. Tahran'da gelişmeler hızla ilerledi; İslam Cumhuriyeti ilan edildi, Velayet-i Fakih ilkesi devletin temeline yerleştirildi ve anayasa "mazlumları destekleme" gerekçesiyle devrimin ihraç edilmesini öngören hükümler içerdi.
Saddam, Humeyni'nin öldürülmesini reddediyor
Olaylar farklı gelişebilirdi. Humeyni, Necef'te yaşadığı dönemde Irak makamlarının koyduğu sınırları zorlayan bir misafirdi. 6 Mart 1975'te Şah Muhammed Rıza Pehlevi ile Saddam Hüseyin, Cezayir Anlaşması'nı imzaladı. Anlaşma gereği iki taraf da birbirlerinin muhaliflerini desteklemeyecekti.
Irak güvenlik kurumları Humeyni'yi uyardı ancak o, Şah rejimine karşı faaliyetlerini fiilen sürdürdü. Bir gün Iraklı güvenlik görevlileri Saddam'a Humeyni'ye suikast düzenleyip suçu İran istihbaratına atmayı teklif etti. Ancak Saddam bu öneriyi şaşkınlıkla karşıladı ve şu yanıtı verdi:
"Bu öneriyi yapanlar Irak'ın misafirlerine ihanet etmediğini bilmiyor mu?"
Böylece Humeyni hayatta kaldı.
Yastıktaki Bomba ve Rehberi Öldürme Girişimi
İran-Irak Savaşı'nın başlamasıyla birlikte dengeler değişti. Humeyni'yi ortadan kaldırma fikri, Irak İstihbarat Başkanı Berzan et-Tikriti'nin sürekli gündeminde yer almaya başladı. Humeyni'ye ulaşmak kolay değildi ancak 1981 yılında İran henüz güvenlik kurumlarını tam anlamıyla oturtamamıştı.
Irak istihbaratı, İran Kürdistan Demokrat Partisi ve Halkın Mücahitleri Örgütü ile ilişkiler kurdu. Bu çerçevede İran Şura Meclisi'ne yönelik büyük bir bombalı saldırı düzenlendi ve çok sayıda üst düzey isim öldürüldü. Ardından Ali Hamaney, bir teyp cihazına yerleştirilen patlayıcıyla hedef alındı. Saldırı sonucunda Hamaney'in eli yaralandı.
Berzan, Humeyni'nin doğrudan hedef alınması konusunda ısrarcıydı. Iraklı istihbaratçılar Humeyni'ye yakın bir din adamına ulaşmayı başardı ve Humeyni'nin kullandığı yün yastığa küçük bir patlayıcı yerleştirdi. Ancak bomba, Humeyni yastıktan uzaktayken infilak etti.
Yazar, bu hikâyeyi Saddam döneminde Irak İstihbaratı'nın Amerika Dairesi Başkanı olan Salim el-Cumeyli'den dinlediğini aktarıyor.
Humeyni'nin yükselişinde tesadüflerin de payı vardı. Irak yönetimi onu ülkeden ayrılmaya zorlayınca yeni bir sığınak arayışı başladı. Daha sonra Paris'te sürgünde bulunan eski Suriye Devlet Başkan Yardımcısı Abdülhalim Haddam'ın anlattığına göre, Humeyni'nin çevresindekiler bir dönem onun Suriye'ye yerleşip yerleşemeyeceğini araştırmıştı.
Ancak Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad, Humeyni gibi bir ismin ülkesine gelmesinin Irak-Suriye ilişkilerini ağır bir krize hatta savaşa sürükleyebileceğini düşünüyordu. Bunun üzerine Humeyni'nin Cezayir'e gitmesi önerildi fakat yakın çevresi bu seçeneğe sıcak bakmadı. Sonunda Fransa Humeyni'yi kabul etti ve ona uluslararası bir platform sağladı.
Paris'in Neauphle-le-Château kasabasında kaldığı dönemde Humeyni'yi çok sayıda kişi ziyaret etti.
Irak yönetimi de Humeyni'nin gerçek niyetlerini anlamaya çalışıyordu. Bu amaçla, Necef'teki sürgün yıllarında Humeyni ile ilişkilerden sorumlu olan Iraklı istihbarat görevlisi Ali Bave Paris'e gönderildi.
Saddam döneminin istihbarat görevlilerine göre Ali Bave yanında konuşmaları gizlice kaydedebilen saat taşıyan bir kişiyi de götürdü. Görüşmede Humeyni son derece net konuştu.
Şah'ın devrilmesinden sonra hedefinin ne olacağı sorulduğunda şu cevabı verdi:
"Bir sonraki hedef, kâfir Baas rejimini devirmek olacak."
Bu sözler Bağdat'ta alarm zillerinin çalmasına yol açtı.
Saddam'ın "Velayet-i Fakih" Korkusu
Humeyni'nin Tahran'a dönüşüyle birlikte Saddam Hüseyin yaklaşan fırtınayı gördüğüne inanıyordu.
Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda çalışan isimlerden biri, Saddam'ı en çok endişelendiren konunun Velayet-i Fakih doktrini olduğunu anlatıyor.
Saddam'a göre bu doktrin, Iraklı Şiilerin Iraklı olmayan bir din adamına siyasi sadakat göstermesini meşrulaştırıyordu. Bu durumun Irak'ın birliğini tehdit ettiğine inanıyordu.
Saddam Hüseyin, 1980'de İran'la savaş sırasında Kuzey Irak'ta askerleri denetliyor (Getty)
Humeyni'nin Velayet-i Fakih anlayışını anlatan küçük bir kitapçığı masasından eksik etmezdi.
Eylül 1980'de Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Hamid el-Cuburi ile İran hakkında konuşurken ona bu kitapçığı gösterdi.
Saddam, savaşın kaçınılmaz olduğuna inanıyordu. Ona göre Humeyni'nin amacı Irak'ı yıkmak ve buradan Arap dünyasına yayılmaktı.
Beklerse İran'la Bağdat sokaklarında savaşmak zorunda kalacağını düşünüyor, bu nedenle savaşın sınırda başlamasının daha doğru olacağına inanıyordu.
Bazı gözlemcilere göre bu kaygılar, Saddam'ın Ahmed Hasan el-Bekir'i tamamen tasfiye ederek devletin tek karar vericisi haline gelme isteğini de güçlendirdi.
16 Temmuz 1979'da Bekir görevden ayrıldı ve Saddam dönemi resmen başladı.
Eski Dışişleri Bakanı Hamid el-Cuburi'nin anlattığı bir olay Saddam'ın sistem içindeki gerçek gücünü gösteriyordu.
Cuburi, 1974 yılında yaşadığı bir anlaşmazlık nedeniyle istifa etmek üzere Cumhurbaşkanı Bekir'in yanına gittiğinde, Bekir koltuğunu göstererek şu sözleri söylemişti:
"Cumhurbaşkanlığı koltuğuna işiyorum. Kendi onurunu bile koruyamayan bir makamın ne değeri var?"
Ardından gözleri dolmuş ve şu ifadeyi kullanmıştı:
"İstifayı aklından çıkar. Ben bile istifa edemiyorum. Benim istifamı kim kabul edecek? Biz esiriz."
"İranlıların kafasını kıracağız"
Saddam Hüseyin aslında İran'a savaş açma kararını cumhurbaşkanı olmadan önce vermişti.
Eski Iraklı siyasetçi Salah Ömer el-Ali, Eylül 1979'da Havana'da düzenlenen Bağlantısızlar Zirvesi sırasında Saddam ile yaptığı konuşmayı aktarıyor.
Saddam, Humeyni hükümetinin Dışişleri Bakanı İbrahim Yezdi ile olumlu bir görüşme gerçekleştirmişti. El-Ali, bu olumlu atmosferin değerlendirilmesini ve sorunların barışçıl yollarla çözülmesini önerdi.
1987'deki İran-Irak Savaşı sırasında Ramadi'deki bir esir kampında İranlı savaş esirleri yemek sırasını bekliyor (Getty)
Saddam dikkatle dinledikten sonra şöyle dedi:
"Ey Salah, dikkat et. Böyle bir fırsat belki yüz yılda bir gelir. Fırsat bugün önümüzde. İranlıların kafasını kıracağız. İşgal ettikleri her karışı geri alacağız. Şattülarap'ı geri alacağız."
Daha sonra sert bir ifadeyle ekledi:
"Barışçıl çözüm, insani çözüm ve İran'la sorunların giderilmesi gibi sözleri bir daha ağzından duymak istemiyorum."
Bir yıl sonra savaş başladı.
Saddam, Humeyni Devrimi'nin ABD'yi düşman ilan ettiğini, Sovyetler Birliği'nin İran'ın etkisinin Müslüman cumhuriyetlerine sıçramasından korktuğunu ve Körfez ülkelerinin de İran'ın hedefinde olduğunu düşünüyordu.
Bu nedenle İran'a karşı savaşın Arap ve uluslararası destek göreceğine inanıyordu.
Ancak İran toplumunun milliyetçi reflekslerini ve Irak işgaline göstereceği direnci yanlış hesapladı.
Savaşın başlarında Irak ordusunun işgal ettiği İran topraklarını gezen yazar, Mehran'da iki Irak askerinin korkudan titreyen İranlı bir sivili güvenli bir yere götürdüğünü gördüğünü anlatıyor.
O anda aklından şu düşünce geçmişti:
"İran bir gün intikam alma fırsatı bulduğunda Irak'ın başına ne gelecek?"
Nitekim yıllar sonra İran bu fırsatı elde etti.
Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı'nın Haberi Bile Yoktu
İlerleyen yıllarda İran'a bir dizi beklenmedik hediye verildi. Bazen anlatılanlar bir gazetecinin inanmakta zorlanacağı türdendi.
Irak güçlerinin Şubat 1991'de Kuveyt'ten çekilmesi sırasında ateşe verdiği bir petrol kuyusu (Getty)
Irak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Nizar el-Hazreci, 1990 yazında Kuveyt'in işgali sırasında yaşananları şöyle anlatıyor:
"Operasyonun gerçekleştiği gece evimde uyuyordum. Sabah erken saatlerde Genel Komutanlık Genel Sekreteri Korgeneral Ala el-Cenabi beni arayarak karargâha gelmemi istedi. Odasına girdiğimde bana, 'Kuveyt'i işgal etmeyi tamamladık' dedi. Nasıl olduğunu sordum. Cumhuriyet Muhafızları, Hava Kuvvetleri ve Kara Havacılık birliklerinin operasyonu tamamladığını söyledi.
Yaklaşık on beş dakika sonra Savunma Bakanı Abdülcebbar Şanşal geldi ve aynı şekilde bilgilendirildi. Düşünün; böylesine büyük bir operasyona Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı'nın haberi olmadan girişilmişti."
Üç-dört gün sonra Saddam, Şanşal ve Hazreci'yi çağırdı. Operasyonu kendilerine bildirmediğini, sürpriz etkisi yaratmak istediğini söyledi ve ekledi:
"Kuveyt'i sizin birliklerinizle değil, doğrudan bana bağlı birliklerle kurtardım."
Hazreci'ye göre bu karar, Saddam'ın İran savaşından galip çıktığına inanmasının yarattığı aşırı özgüvenin sonucuydu.
Büyük bir orduya sahipti. Kendisini zafer kazanmış bir lider olarak görüyordu. Ancak ülke ağır borç yükü altındaydı ve Saddam uluslararası güç dengelerini yanlış okuyordu.
Batı'nın, bölge petrolünün önemli bir bölümünün istikrar sağlayabileceğine inandığı güçlü bir liderin kontrolüne geçmesine karşı çıkmayacağını düşündü. Ayrıca hayranlık duyduğu Selahaddin Eyyubi ve Stalin gibi tarihi figürlerden etkilenerek, ABD'nin kendisini Ortadoğu'nun yönetiminde bir ortak olarak kabul edebileceğini varsaydı.
Oysa Kuveyt'in işgali, Humeyni'nin mirasçılarına büyük bir stratejik fırsat sundu.
Dünya ve bölge ülkeleri dikkatlerini "İran tehdidinden" çok "Irak tehdidine" çevirdi.
Çöl Fırtınası Operasyonu Saddam'ı Kuveyt'ten çıkardı. Irak ağır yaptırımlar altında zayıflarken İran nefes alma ve bölgesel projesini yeniden canlandırma fırsatı buldu.
Usame Bin Ladin ve George W. Bush'un Hediyesi
1979 yılında başlayan hikâyeler birbirine bağlanarak ilerledi.
Sovyet ordusunun Afganistan'ı işgali, Batı başkentlerinde alarm zillerinin çalmasına yol açtı. ABD, Sovyetler Birliği'ni Afganistan'da yıpratmaya karar verdi.
Arap ve İslam dünyasının çeşitli bölgelerinden gelen gönüllüler Afganistan'a akın etti. ABD'nin teşvik ettiği ve bir kısmını desteklediği bu savaşçıların arasında Suudi Arabistan'ın zengin ailelerinden birine mensup genç bir isim de vardı: Usame bin Ladin.
El-Kaide'nin temelleri Afganistan'da atıldı.
11 Eylül 2001'de dünya sarsıldı.
Bin Ladin, savaşı doğrudan Amerikan topraklarına taşıdı. Kaçırılan yolcu uçakları New York'taki Dünya Ticaret Merkezi kulelerine ve Washington'a yönelik saldırılarda kullanıldı. Binlerce kişi hayatını kaybetti.
Yazar, bu saldırıların etkisinin Yahya Sinvar'ın 7 Ekim saldırısından çok daha büyük olduğunu vurguluyor.
ABD Başkanı George W. Bush ve Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 11 Eylül 2001 saldırılarından bir gün sonra Pentagon binasındaki hasarı inceliyor (Getty)
ABD, gücünün ve prestijinin simgelerine yönelik bu saldırıya sert karşılık verdi.
Başkan George W. Bush, askeri ve güvenlik kurumlarının tavsiyeleri ile yeni muhafazakâr çevrelerin etkisi altında önce Taliban rejimini devirdi, ardından Irak'ı işgal ederek Saddam Hüseyin rejimini ortadan kaldırdı.
Bu gelişme İran açısından olağanüstü bir fırsat yarattı.
İran Devrim Muhafızları komutanları şaşkınlık içindeydi.
İran'ın düşmanı olan Taliban rejimi Amerikalılar tarafından yıkılmıştı.
İran'ın sekiz yıl savaşmasına rağmen deviremediği Saddam rejimi de yine Amerikalılar tarafından ortadan kaldırılmıştı.
Tahran yönetimi bu iki rejimin devrilmesini kolaylaştırdı ya da en azından engellemedi.
İran, çevresindeki düşmanların ortadan kalkmasından memnundu. Ancak aynı zamanda Amerikan askerlerinin hem doğu hem de batı sınırlarına yerleştiğini de görüyordu.
Böylece İran-Amerikan ilişkilerinde yeni bir dönem başladı.
Kudüs Gücü komutanları, özellikle de Kasım Süleymani, ABD ile doğrudan çatışmaya girmeden Amerikan askeri varlığını yıpratma stratejisi geliştirdi.
Usame bin Ladin, farkında olmadan İran'a ikinci büyük hediyeyi vermişti.
11 Eylül'den sonra dünya El-Kaide tehdidine odaklandı. Ardından dikkatler Saddam Hüseyin'e çevrildi. Batı medyası Irak tehdidini büyüttü ve küresel gündemin merkezine taşıdı.
Bu süreç İran üzerindeki baskının azalmasına yardımcı oldu.
Saddam ile Bin Ladin Arasında Gerçekten İttifak Var mıydı?
Bush yönetimi Irak'a karşı savaş açabilmek için Saddam Hüseyin rejimine çok sayıda suçlama yöneltti.
Kitle imha silahları geliştirmeye devam etmekle suçlandı.
Uluslararası denetçilerin çalışmalarını engellediği ileri sürüldü.
Nükleer silah programından vazgeçmediği iddia edildi.
Ancak en önemli suçlama Saddam ile El-Kaide arasında ilişki bulunduğu yönündeydi.
Yazarın görüştüğü eski Iraklı istihbarat yetkililerine göre böyle bir iş birliği hiçbir zaman gerçekleşmedi.
Ancak Saddam yönetimi olası bir iş birliğinin araştırılması hatasını yaptı.
Bin Ladin Sudan'da bulunduğu dönemde, İslamcı lider Hasan Turabi'nin aracılığıyla Irak istihbaratından Faruk Hicazi onunla görüştü.
Görüşme uzun sürdü ancak sonuçsuz kaldı.
Iraklı yetkili dönüşünde Saddam'a bu dosyanın kapatılmasını tavsiye etti ve temaslar sona erdi.
Endişeli Esad'ın Tahran ziyareti
Amerikan işgalinden birkaç gün önce Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad Tahran'a gitti.
Gündemde yaklaşan savaş vardı.
Esad, İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi ve İran lideri Ali Hamaney ile görüştü.
Taraflar, Amerikan kuvvetlerinin Irak'ta kalıcı hale gelmesinin ileride Suriye ve İran'a karşı da kullanılabileceğinden endişe ediyordu.
Bu nedenle ABD varlığının direniş yoluyla yıpratılması konusunda görüş birliğine vardılar.
Görüşmelerin bazılarına Kasım Süleymani de katıldı.
Anlaşmanın ardından Suriye, Irak'a gitmek isteyen silahlı grupların geçişini kolaylaştırdı. Süleymani ise Irak içinde etkili direniş ağları kurmaya başladı.
İran coğrafyanın avantajını kullandı ve kazandı.
Irak'taki müttefiklerini yönetim mekanizmalarına yerleştirdi.
Beşşar Esad, Kasım Süleymani'yi kabulünden bir kare
Özellikle başbakanlık makamının fiilen Şii siyasi blokların kontrolüne geçmesi İran'ın etkisini artırdı.
Aralık 2011'de son Amerikan askeri Irak'tan ayrıldığında İran, Irak siyasetinin vazgeçilmez ortaklarından biri haline gelmişti.
Irak hükümetleri önce Kasım Süleymani'nin, ardından da İsmail Kaani'nin etkisini taşımaya başladı.
Bağdadi, Fetva ve Haşdi Şabi
İran'ın Irak üzerindeki etkisini daha da pekiştiren yeni bir gelişme yaşandı.
Temmuz 2014'te Ebu Bekir el-Bağdadi Musul'da ortaya çıktı.
Kısa süre önce Irak ordusu Musul'da çökmüş ve şehir DEAŞ'ın eline geçmişti.
Kasım Süleymani bu gelişmeyi hızla değerlendirdi.
Bir silah sevkiyatını Bağdat'a, diğerini Erbil'e gönderdi.
Ardından Irak'ın en etkili Şii dini otoritesi olan Ali es-Sistani "cihad-ı kifai" fetvasını yayımladı.
Süleymani, Musul'daki operasyonları denetlerken
İran daha sonra bu fetvayı kullanarak Haşdi Şabi'nin ortaya çıkmasını kolaylaştırdı.
Haşdi Şabi zamanla Irak Başbakanı'na bağlı resmi bir güvenlik kurumu haline geldi.
Böylece İran'ın etkisi parlamentoya, hükümete, orduya ve Haşdi Şabi'ye kadar uzandı.
Yakın dönemde İran yanlısı bazı gruplar, İran'ın ABD ve İsrail saldırılarına maruz kaldığını gerekçe göstererek Körfez ülkelerine füze ve İHA saldırıları düzenledi.
Bu gelişmeler İran'ın bölgesel nüfuzunun boyutunu gösteriyordu.
Sonuç: İran'ın Bölgesel yükselişi
İran, Suriye'de Beşşar Esad rejiminin çökmesiyle önemli bir köprüyü kaybetmiş olsa da Irak'a daha sıkı sarıldı.
Aynı zamanda Hizbullah aracılığıyla İsrail sınırında ve Akdeniz kıyısında etkisini sürdürmeye çalıştı.
İran yalnızca Irak'ın görünümünü değiştirmedi.
Lübnan'ın siyasi yapısını da dönüştürdü.
Ayrıca Filistin ve Yemen dosyalarında da belirleyici aktörlerden biri haline geldi.
1979'da başlayan süreçte Saddam Hüseyin'in İran'a karşı açtığı savaş, Kuveyt'i işgali, Usame bin Ladin'in 11 Eylül saldırıları ve George W. Bush'un Irak'ı işgal kararı; niyetleri ne olursa olsun, İran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmesine hizmet eden üç büyük stratejik "hediye" olarak tarihe geçti.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة