Rus ayısı neden bir uçak gemisi inşa edemedi?https://turkish.aawsat.com/home/article/3021881/rus-ay%C4%B1s%C4%B1-neden-bir-u%C3%A7ak-gemisi-in%C5%9Fa-edemedi
Rus ayısı neden bir uçak gemisi inşa edemedi?
Sovyetler Birliği'nin çöküşünden otuz yıl sonra Moskova para, deneyim ve endüstriyel kapasiteden yoksun.
Rus uçak gemisi Admiral Kuznetsov (AP)
İstanbul/Şarku’l Avsat
TT
TT
Rus ayısı neden bir uçak gemisi inşa edemedi?
Rus uçak gemisi Admiral Kuznetsov (AP)
İnci Mecdi
Bu yılın başından bu yana birkaç kez Rus medyası, ‘Military Watch’ dergisinin ‘devrimci uçak gemisi’ olarak nitelendirdiği, 24 ağır savaş uçağı, 20 insansız hava aracı ve 6 helikopter de dahil 50 uçağı barındırabilen ‘Varan’ adlı dev bir uçak gemisi inşa etmek için harekete geçildiğini duyurdu.
Geçtiğimiz Mayıs ayında Rusya Askeri Sanayii Komisyonu üyesi Vladimir Pospelov, RIA Novosti ajansına verdiği bir röportajda, maliyeti 7,5 milyar dolara ulaşabilecek yeni bir uçak gemisinin inşa edileceğini açıkladı. Pospelov, Rus ordusunun 2024 ile 2033 yılları arasında tahmin edilen silahlanma programının bir parçası olarak 3 uçak gemisi inşa edeceğini belirtti.
Admiral Kuznetsov
Rusya’nın devasa bir uçak gemisi inşa etme çabaları, Sovyet döneminden kalma tek uçak gemisi Admiral Kuznetsov’un dağılmasıyla birkaç yıl öncesine dayanıyor.
Moskova, yıllar boyunca Kuznetsov’u modernize etmek için çok para yatırmış olsa da kaynak eksikliği ve zayıf tesislerin yanı sıra sürekli mekanik sorunlar ve arızalar, NATO’daki muadilleriyle rekabet etme yeteneğini büyük ölçüde etkiledi.
Kuznetsov, 2016 yılının sonlarında Suriye’deki Rus güçlerini desteklemek için Doğu Akdeniz’e konuşlandırıldığında Moskova’yı utandırmıştı. Gemi, nükleer güçle çalışmıyordu ve bir motor arızası, Avrupa yarımadasını çevrelerken kalın siyah bir yağ dumanı yaymasına neden oldu.
Ayrıca en az iki Rus askeri, Admiral Kuznetsov’daki bir arıza nedeniyle başarısız bir inişin ardından Akdeniz sularına düşerek boğuldu. Aralık 2019’da gemi, bir buçuk yıldan fazla bir süredir bakım faaliyeti altındayken, İnterfaks’a göre üzerinde bir yangın çıktı ve alevler 600 metrekarelik bir alana yayıldı. Ekim 2018’de bir vinç geminin güvertesine düşerek dört kişiyi yaraladı.
Haziran 2019’da St. Petersburg’daki Uluslararası Ekonomik Forumu sırasında Rusya Birleşik Gemi İnşaatı Şirketi (OSK) Başkanı Aleksey Rahmanov, hizmet dışı kalmadan önce Moskova tarafından yenilenmediği takdirde Kuznetsov’un en az 15 yıl ve muhtemelen çok daha uzun süre tek Rus uçak gemisi olarak kalacağı konusunda uyardı.
Nitekim donanma gemileri için hava koruması sağlayan bu tür ‘yüzer pistlerin’ önemi göz önüne alındığında Rus donanmasının gurur kaynağının ve ülkenin tek uçak gemisinin harap hali, onun yerine başka gemilerin inşasını gerekli kıldı. Zira ABD’nin de 10 nükleer uçak gemisi ve 10 daha küçük nükleer olmayan amfibi saldırı gemisi bulunuyor.
Uçak gemisi inşasında kötü sicil
Washington’daki ‘Jamestown’ düşünce kuruluşuna göre Ukraynalı askeri ilişkiler araştırmacısı Mikhail Gerukhov, Admiral Kuznetsov’un Sovyetler Birliği’nin okyanus hırslarının en son örneği olduğunu dile getirdi.
1970’lerin başında Moskova, beş uçak gemisi inşa etmeye karar verdi ve 1975 ile 1991 arasında bunu hayata geçirdi. Bu gemiler, Kiev, Minsk, Novorossiysk, Admiral Gorshkov ve son olarak Admiral Kuznetsov. Ancak beş geminin kaderi, 1991 yılından bu yana üzücü oldu. Kiev hizmet dışı bırakılarak, onu bir eğlence merkezine dönüştüren Çinlilere satıldı. Minsk, Çin'in Jiangsu kentindeki Denizcilik Müzesi’nde bulunuyor. Novorossiysk, hurda olarak Güney Kore’ye ve Admiral Gorshkov da Hindistan’a satıldı. Kuznetsov ise hala hizmetteyken, denizden çok kıyıda faaliyet gösteriyor.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Donanma Günü kutlamaları sırasında (AP)
Reuters’in eski tarihli bir haberine göre Kremlin, pahalı tersane tesislerini ve işçilerin becerilerini korumayı başaramadı. Bu nedende de yakın bir zamanda yeni, gelişmiş gemilerin yapımını tamamlayamaz. Sovyetler Birliği 1991’de çöktüğünde Rusya, o yıl bağımsız bir ülke olan Ukrayna’daki ana Karadeniz tersanesini kaybetti ve uçak gemisi programı durduruldu.
1998’de Ukrayna, bitmemiş uçak gemisi ‘Varyag’ı Çin’e sattı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı haberine göre, Çin ise onu ilk uçak gemisi haline getirmek için 13 yıl verdi. Nihayetinde tamamlandığında ismini ‘Liaoning’ olarak değiştirdi.
Rusya’da sadece Kuznetsov kaldı. Gemiyi çalışır durumda tutmak için mücadele ederken, Ukrayna’dan para ve yardımdan mahrum kaldı.
Gemi 1990’ların başında ön hatlarda hizmete girdiğinden beri Kuznetsov, yalnızca beş kez konuşlandırıldı. Üç ila altı ay arasında süren her konuşlandırma, geminin kuzey Rusya’daki ana limanından Avrupa çevresine ve Akdeniz’e bir güç ve Suriye de dahil olmak üzere Rusya’nın bölgedeki müttefiklerine bir destek gösterisi olarak yelken açtığına tanık oldu.
Para ve endüstriyel kapasite eksikliği
Moskova’nın yeni uçak gemilerinin inşasını duyurmasıyla birlikte gözlemciler, projeyi ‘denizlere güçlü bir Rus dönüşü’ olarak nitelendirdi. Bazıları ise Moskova’nın salgından daha güçlü bir filo ile çıkacağını belirtti. Bununla birlikte gözlemciler, yeni gemilerin kâğıt üzerinde mürekkep olarak kalacağına inanıyor. Öyle ki Sovyetler Birliği’nin çöküşünden 30 yıl sonra Rusya’nın, uçak gemileri inşa etmek için para, deneyim ve endüstriyel kapasiteden yoksun olduğunu savunuyorlar.
Rus gözlemciler, bu gemilerin maliyetinin, Moskova’nın kendisi için daha faydalı gemiler ve diğer silah sistemlerini inşa edemeyeceği anlamına geldiğini söylüyor. Rusya’nın büyüklüğü ve konumu göz önüne alındığında, bu tür gemiler Rusya açısından, geleneksel olarak kara gücünden çok deniz gücüne dayanan ABD’ye göre daha az önemli.
‘Jamestown’ kuruluşuna göre Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in koronavirüs pandemisinin patlak vermesinden önce donanmaya yeni bir uçak gemisi tedarik etmeyi planladığını duyurması sonrasında Rus askeri analistler, endişelerini dile getirdi.
Öyle ki Rusya’nın bir filo değil, tek bir uçak gemisi için bile yeterli fonu olmadığı belirtildi. İkinci olarak donanma sahalarının boyut kısıtlamalarının, devasa bir uçak gemisinin inşasına izin vermediği aktarıldı. Bir yetkili, uçak gemisinin üç yerde üretilmesini ve ardından parçaların tek bir gemide birleştirilmesini önerse de böyle bir proje oldukça maliyetli olacak.
Üçüncü olarak Moskova’nın herhangi bir lüks gemi yerine daha küçük gemilere, özellikle de buzkıranlara ihtiyacı olduğu ifade edildi. Daha da kötüsü bazı Rus gözlemcilere göre Rus gemi tasarımcıları, diğer ülkelerdeki meslektaşlarının o kadar gerisindeler ki, önerebilecekleri her şey eski Sovyet mühendisliği çizgisinde kalıyor. Geçen yıl ‘TASS’ haber ajansına konuşan iki yetkiliye göre bir Sovyet uçak gemisi için belirlenen spesifikasyonlara göre yeni bir uçak gemisinin inşası mümkün.
Sadece bu da değil, 2014’te Kırım’ın ilhakından bu yana Rusya’ya uygulanan Batı yaptırımları da dahil olmak üzere gözlemcilerin işaret ettiği yeni engeller mevcut. Bunun ise modern bir gemi için ihtiyaç duyulan özel teçhizatın temin edilemeyeceği anlamına geldiği ifade edildi.
Bu konuda Rusya’ya yönelik en son darbe, Norveç hükümetinin Rus filosuna Norveç deniz motorlarını satmama kararıyla geliyor. Bunların yanı sıra Rus muhalif Aleksey Navalni’yi zehirleme girişimi ve muhalifin tutuklanması ile ilgili yeni yaptırımlar, sağlanması gereken teknolojiler üzerine sıkı kontrollere neden olacak.
Moskova, gemi inşa etme kabiliyetini geri kazanmak için bu alandaki en gelişmiş ülkelerle ortaklıklara güveniyor. Öyle ki Fransa ile ‘Mistral’ taşıyıcılarını satın almak için yıllar önce anlaşma yapmıştı, ancak Kırım’ı ilhak etmesinin ardından Avrupa’nın kendisine yönelik yaptırımlar uygulaması sonucunda anlaşma iptal edilmişti.
Gözlemciler, Rusya’nın gemi geliştirmedeki başarısızlığının tüm filoya gölge düşürdüğünü söylüyor. Devletin inşa etmeyi planladığı küçük gemiler bile en ileri teknolojiye sahip yeni gemilerin yerini alacak kadar modern olmayacak. Bu nedenle Kuznetsov’un bütçe ve diğer sorunları, muhtemelen Rus donanmasının ve askeri gücünün geleceğine de gölge düşürecek.
Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdühttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5242577-%C5%9Farku%E2%80%99l-avsat%E2%80%99-verdi%C4%9Fi-son-r%C3%B6portajda-ubeydat-gizemli-bir-keskin-ni%C5%9Fanc%C4%B1
Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü
Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.
Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.
Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.
Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.
Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.
Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte Gassan Şerbil’in Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm
*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?
Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.
*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?
Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)
*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?
Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.
*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?
Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.
Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?
Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.
*Bağdat'a ne zaman döndünüz?
Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.
*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?
Sadun Şakir ile.
*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?
Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.
*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?
Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.
*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?
Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.
*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?
Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)
*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?
"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."
*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?
Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.
Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.
Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.
Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.
Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.
Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.
*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?
İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.
Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.
Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.
*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?
Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.
Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.
Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.
Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.
*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?
1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.
*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?
Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.
*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?
İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.
*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?
Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.
*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?
Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.
*Rejim için endişelendiniz mi?
Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.
*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?
Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.
*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?
Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)
*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?
Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.
İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.
Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.
*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?
Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.
*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?
Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.
*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?
Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.
*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?
Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)
*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?
Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.
*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?
Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.
*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?
Bu şekilde, hayır.
*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?
Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.
*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?
Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.
*Peki, o olaya neden olan o muydu?
Hayır.
*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?
Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.
Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.
*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?
Evet.
*Bu dönem istihbarat için zor muydu?
Çok zordu. Tüm dönem zordu.
*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?
Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.
*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?
Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.
*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?
Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.
*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?
Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.
*O zamanki rütbeniz neydi?
Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.
*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?
Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.
Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.
Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.
Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.
Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.
Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.
Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)
Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.
Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.
*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?
Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.
*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?
Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.
*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?
Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.
*Eylemin amacı tahrik miydi?
Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.
*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?
Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.
BM, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki eylemlerinin ‘etnik temizlik’ endişelerini artırdığı değerlendirmesinde bulunduhttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5242546-bm-i%CC%87srail%E2%80%99-bat%C4%B1-%C5%9Feria-ve-gazze-%C5%9Feridi%E2%80%99ndeki-eylemlerinin-%E2%80%98etnik-temizlik%E2%80%99
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin güneyinde yer alan Hagai yerleşim yeri yakınlarında İsrail buldozerleri tarafından yıkılan bir binanın enkazı üzerinde otururken göz yaşı döken Filistinli bir adam (AFP)
BM, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki eylemlerinin ‘etnik temizlik’ endişelerini artırdığı değerlendirmesinde bulundu
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin güneyinde yer alan Hagai yerleşim yeri yakınlarında İsrail buldozerleri tarafından yıkılan bir binanın enkazı üzerinde otururken göz yaşı döken Filistinli bir adam (AFP)
Birleşmiş Milletler (BM) bugün yaptığı açıklamada, İsrail’in yoğun saldırıları ve Filistinli sivillerin zorla yerinden edilmesi nedeniyle Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da ‘etnik temizlik’ yaşanabileceğine dair endişelerini dile getirdi.
BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği tarafından yayımlanan raporda, “Yoğun saldırılar, mahallelerin sistematik biçimde tamamen yıkılması ve insani yardımların engellenmesi, Gazze Şeridi’nde kalıcı bir demografik değişim yaratmayı amaçlıyor gibi görünmektedir” ifadesine yer verildi.
Raporda ayrıca, “Kalıcı bir yerinden etmeyi hedeflediği izlenimi veren zorla tahliye uygulamalarıyla birlikte değerlendirildiğinde, bu durum, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da etnik temizlik konusunda ciddi endişelere yol açmaktadır” denildi.
BM’de üst düzey bir yetkili dün yaptığı açıklamada, İsrail’in idari olarak Filistin yönetimine bağlı olması öngörülen Batı Şeria bölgeleri üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya yönelik adımlarının ‘fiili ve kademeli bir ilhaka’ vardığı uyarısında bulundu. BM Genel Sekreter Yardımcısı Rosemary DiCarlo, Filistin meselesine ilişkin BM Güvenlik Konseyi toplantısında yaptığı konuşmada, “Sahadaki durumu istikrarlı biçimde değiştiren tek taraflı İsrail adımları nedeniyle Batı Şeria’nın fiili ve kademeli bir ilhakına tanıklık ediyoruz” dedi. Geçen haftadan bu yana İsrail, Batı Şeria’daki kontrolünü pekiştirmeye yönelik bir dizi kararı onayladı. Filistinliler, Oslo Anlaşmaları kapsamında Batı Şeria’da sınırlı bir özerk yönetime sahip bulunuyor.
DiCarlo, söz konusu adımların işgal altındaki Batı Şeria’da, El Halil gibi hassas bölgeler de dahil olmak üzere İsrail sivil otoritesinin tehlikeli biçimde genişlemesi anlamına geleceğini belirtti. DiCarlo, bu adımların bürokratik engellerin kaldırılması, arazi alımının kolaylaştırılması ve İsraillilere inşaat ruhsatı verilmesinin önünün açılması yoluyla yerleşimlerin genişlemesine zemin hazırlayabileceğini ifade etti.
Yeni düzenlemelerin, hâlihazırda Filistin yönetiminin idari yetki kullandığı Batı Şeria’nın bazı bölümleri üzerindeki İsrail kontrolünü daha da pekiştirmesi bekleniyor. Oslo Anlaşmaları uyarınca Batı Şeria, Filistin Yönetimi, karma yönetim ve İsrail yönetimi altındaki A, B ve C bölgelerine ayrılmıştı. Batı Şeria’nın, gelecekte kurulacak bir Filistin devletinin büyük bölümünü oluşturması öngörülürken, İsrail’deki aşırı sağ çevreler bölgeyi İsrail topraklarının bir parçası olarak görüyor.
Oslo Anlaşmaları’nın ilan edilen amacı, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasının önünü açmaktı. BM nezdindeki 85 ülkenin misyonu ise salı günü yayımladıkları ortak açıklamada, İsrail’in Batı Şeria üzerindeki kontrolünü genişletmesini kınadı. Açıklamada, ‘İsrail’in Batı Şeria’daki yasa dışı varlığını genişletmeyi amaçlayan tek taraflı karar ve uygulamalar’ kınandı.
Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecekhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5242480-trump-bug%C3%BCn-bar%C4%B1%C5%9F-konseyi%E2%80%99nin-ilk-toplant%C4%B1s%C4%B1na-ba%C5%9Fkanl%C4%B1k-edecek
Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump bugün (Perşembe) kendi çağrısıyla oluşturulan Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek. Toplantıya 45’ten fazla ülkeden temsilcinin katılması beklenirken, Gazze’nin geleceğine ilişkin çözümsüz başlıkların gündeme damga vurması bekleniyor.
Hamas mensuplarının silahsızlandırılması, yeniden imar fonunun büyüklüğü ve savaş nedeniyle ağır yıkıma uğrayan Gazze halkına insani yardım akışının sağlanması gibi konuların, Konsey’in önümüzdeki haftalar ve aylardaki etkinliğinin sınanacağı temel dosyalar olması bekleniyor.
Trump’ın Washington’da kısa süre önce adını verdiği “Donald J. Trump Barış Enstitüsü” binasında katılımcılara hitap etmesi ve katılımcı ülkelerin yeniden imar fonu için 5 milyar dolar topladığını açıklaması planlanıyor. Söz konusu tutarın, ilerleyen dönemde milyarlarca dolarlık ek kaynağa ihtiyaç duyulması beklenen fon için ilk katkı niteliğinde olacağı belirtiliyor.
Trump’ın çağrısıyla kurulan Barış Konseyi geniş tartışmalara yol açtı. Konsey’de İsrail yer alırken Filistinli temsilcilerin bulunmaması dikkat çekiyor. Trump’ın Konsey’in ilerleyen aşamada Gazze’nin ötesindeki küresel meydan okumaları da ele alabileceğini önermesi, bunun Birleşmiş Milletler’in küresel diplomasi ve ihtilaf çözümündeki merkezi rolünü zayıflatabileceği yönündeki kaygıları artırdı.
Üst düzey ABD’li yetkililer, Trump’ın ayrıca bazı ülkelerin Gazze’de barışın korunmasına yardımcı olmak amacıyla kurulacak uluslararası bir istikrar gücüne binlerce asker göndermeyi planladığını açıklayacağını bildirdi.
Hamas mensuplarının silahsızlandırılması ve böylece barış gücü birliklerinin göreve başlayabilmesi konusu ise temel anlaşmazlık başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Hamas, İsrail’in olası misilleme adımlarına ilişkin endişeler nedeniyle silah bırakmaya yanaşmıyor. Silahsızlandırma, Trump’ın iki yıl süren Gazze savaşının ardından Ekim ayında başlayan kırılgan ateşkese zemin hazırlayan planının maddeleri arasında yer alıyor.
Üst düzey bir yönetim yetkilisi, “Silahsızlanmaya ilişkin zorlukların tamamen farkındayız, ancak arabuluculardan gelen mesajlar bizi cesaretlendiriyor” dedi.
Güvenlik Konseyi üyelerinin çoğu yok
ABD’li yetkililer, etkinliğe 47 ülkeden heyetlerin ve Avrupa Birliği’nin katılımının beklendiğini belirtti. Listede İsrail’in yanı sıra Arnavutluk’tan Vietnam’a kadar geniş bir ülke yelpazesi yer alıyor.
Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olan Fransa, Birleşik Krallık, Rusya ve Çin listede bulunmuyor.
Etkinlikte Trump’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’nin özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner ile eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair’in konuşma yapması bekleniyor. Konsey’de önemli bir rol üstlenmesi öngörülen Blair’in yanı sıra, ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Mike Waltz ve Gazze Yüksek Temsilcisi Nickolay Mladenov’un da etkinlikte yer alacağı ifade ediliyor.
İsmini açıklamak istemeyen bir Konsey üyesi, Gazze planının ciddi engellerle karşı karşıya olduğunu belirtti. Yetkili, diğer alanlarda ilerleme sağlanabilmesi için Gazze’de güvenliğin tesis edilmesinin temel şart olduğunu, ancak polis güçlerinin henüz yeterince hazır ve eğitimli olmadığını kaydetti.
Açıklamaya göre henüz karara bağlanmamış temel soru, Hamas’la görüşmeleri kimin yürüteceği. Konsey temsilcilerinin, örgüt üzerinde nüfuz sahibi aktörler — özellikle Katar ve Türkiye — aracılığıyla süreci ilerletebileceği değerlendiriliyor. Ancak İsrail’in bu iki ülkeye mesafeli yaklaşımı sürecin önündeki başlıca engellerden biri olarak görülüyor.
İnsani yardımın ulaştırılması da çözüm bekleyen başlıklar arasında yer alıyor. Yetkili, mevcut durumu “katastrofik” olarak nitelendirirken, yardım akışının süratle genişletilmesi çağrısında bulundu. Buna karşın, dağıtımın sahada hangi yapı tarafından koordine edileceğinin netleşmediğini belirtti.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة