Takas mevsimi, Suriye’deki ‘geçitlere’ yoğunlaştı

Biden, Putin ve Erdoğan ile ‘sınırlar aracılığıyla insani yardımları’ ele alıyor. Rusya ise ‘nüfuz alanları’ arasındaki hatlara odaklandı

Haziran 2016’da Şam kırsalındaki BM yardım konvoyunun arşiv fotoğrafı (Reuters)
Haziran 2016’da Şam kırsalındaki BM yardım konvoyunun arşiv fotoğrafı (Reuters)
TT

Takas mevsimi, Suriye’deki ‘geçitlere’ yoğunlaştı

Haziran 2016’da Şam kırsalındaki BM yardım konvoyunun arşiv fotoğrafı (Reuters)
Haziran 2016’da Şam kırsalındaki BM yardım konvoyunun arşiv fotoğrafı (Reuters)

Sınır geçişleri ve iç koridorlarıyla Suriye, ABD Başkanı Joe Biden’in Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (yarın Brüksel’de) ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin (çarşamba günü Cenevre’de) ile yapacağı iki zirve masasına kadar genişletilecek.
‘Sınır aracılığıyla’ yardımları ulaştırma kararının sonlanacağı 11 Temmuz’un yaklaşmasıyla odak noktasının Suriye’ye yardım meselesi olacağı doğru. Ancak yardım meselesi, gelecek senelerin bir göstergesi olacak şekilde Washington, Moskova ve Ankara arasında jeopolitik bir çatışmanın ardında gizleniyor.
Ayrıca Moskova, dış ‘geçitler’ ve iç ‘koridorlar’ meselesini, Suriye’nin ekonomik ‘damarlarını’ açmak için hasımlara yönelik baskıya bağladı.

-Rusya… Ve kararı yürürlüğe koyma
Diplomatik bir savaşın ardından Moskova, Ürdün ile ‘Nasib’ Sınır Kapısı, Irak Kürdistanı ile (el-Yarubiye) ve Türkiye ile de ‘Bab es-Selame’ ve ‘Bab el-Hava’ aracılığıyla yardımları Suriye’ye iletilmesini sağlamak için 2014 yılında 2165 sayılı kararda anlaştı.
‘İnsani yardım kapılarından Batı askeri müdahalesi yoluyla’ Libya senaryosunun tekrar etme korkusunu dile getiren Rusya, Batı güvencelerine ve koşullara dayanarak ‘veto’ hakkını kullanmama konusunda uzlaşı sağladı. 2015 sonundaki Rus askeri müdahalesinden sonraki değişikliklerle birlikte Moskova önceliklerini değiştirdi.
Bir yıl önce Temmuz’da uluslararası kararın son gününün yaklaşmasıyla bir yanda Washington ve müttefikleri ile diğer yandan da Moskova ve ortakları arasında ‘New York’taki ‘taslaklar savaşı’ patlak verdi. Bu çerçevede geçerli kapıları üçten bire düşürme şartıyla, bir yıl boyunca 2533 sayılı karar üzerinde durum devam etti. Karar çerçevesinde Türkiye ve İdlib arasındaki Bab el-Hava kapısı açık kaldı. Şam kuvvetlerinin 2018 yılında güneye dönüşü sonrasında Nasib Kapısı iptal edildi.
Bu kararın son gününe doğru geri sayımın bağlamasıyla birlikte Rusya, özellikle de cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Devlet Başkanı Beşşar Esed’in zaferi sonrasında Birleşmiş Milletler’in (BM) yardımları Şam üzerinden ulaştırması için 2533 sayılı kararın uzatılmasına karşı oy kullandı. Bu durum ‘Suriye hükümetiyle iş yapma kanununa’ doğru geniş bir Rus vizyonunun bir parçası olarak gelişti.
Ankara destekli grupların yüzde 19’unu ve ABD destekli güçlerin yüzde 25’ini kontrol etmesi karşısında Şam’ın Suriye’nin yaklaşık yüzde 65’ini kontrol etmesine rağmen hükümet güçleri sınırın yalnızca yüzde 15’ini kontrol ediyor. Kalan yüzde 85 ise Suriye ve komşu ülkeler arasında 19 sınır kapısının çoğunu kontrol eden diğer nüfuz alanlarındaki taraflar da dahil Şam müttefiklerinin ve hasımlarının kontrolünde.

-Peki ya ABD?
Biden idaresinin yönetimi teslim almasıyla birlikte yardımlar meselesinin, önceliklerin temelini oluşturduğu açık. Dışişleri Bakanı Antony Blinken, bağışçıların Brüksel Konferansı’na katılmak yerine uluslararası kararı uzatmak için bir destek kampanyası başlatarak, Mart ayında Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) bir toplantı yapmayı tercih etti. Blinken, New York’ta “Suriyelilere erişim, daha önce hiç olmadığı kadar önemli hale geldi. Bu, sadece artan insani kriz nedeniyle değil, Kovid-19 virüsünün oluşturduğu tehdit nedeniyle de önemli” dedi. Ancak Blinken, beklenti ve talep çatısını da yükselterek, kapatılan (Irak ile el-Yarubiye ve Türkiye ile Bab es-Selam) sınır kapıları için yeniden izin verilmesi ve hala açık olan tek sınır kapısının (Türkiye ile Bab el-Hava sınır kapısı) izninin uzatılması çağrısı yapıyoruz” dedi. ABD’li Bakan, “Suriyelilerin ihtiyaç duyulan yardımlara erişimi sağlanmalıdır” ifadelerini kullandı.
ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Linda Thomas-Greenfield, bu amaç için Suriye- Türkiye sınırını gezerken, Kongre’de Dışişleri Komitesi üyeleri de Blinken’e Moskova’ya baskı yapması için bir mektup gönderdi. Mektupta, “Rusya’nın sınır ötesi insani yardımı ortadan kaldırma kampanyası, Doğu Akdeniz’e girişi korumaya, uluslararası toplumu Esed rejimini ön planda tutmaya teşvike, kapıları Esed rejimini iktidarda derinleştirecek ve Rusya için stratejik bir yer sağlayacak yeniden yapılanmaya açmaya yönelik daha büyük bir çabanın parçasıdır” ifadelerine yer verildi.
İki gün önce Beyaz Saray’daki Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Biden’in Putin ile Suriye’yle ilgili konuları görüşeceğini açıkladı. Sullivan, “Suriye gündemde olacak. İnsani yardımın erişimine dair konumumuz çok net. Yardımlara erişim ve hayatları kurtarmak için Suriye’de insani koridorların olması gerektiğine inanıyorum. Bu mesele, kesinlikle iki başkanın gündeminde olacak” dedi.

-BM çağrıları ve endişe
BM, kararın uzatılması çağrısı yaptı. Öyle ki BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, geçen Mart ayında “Suriye’de geriye kalan sınır geçişlerinin kapanması, Kovid-19 açılarının ülkenin kuzeybatı üzerinden dağıtılması çabalarını durduracak ve daha geniş alanda ciddi sonuçlara neden olacaktır” dedi. İnsani ve Acil Durum Yardımlarından Sorumlu BM Genel Sekreter Yardımcısı Mark Lowcock ise “Ülkenin kuzeybatısına sınırlar üzerinden aylık binlerce kamyon sağlıyoruz ve etki alanlarındaki ayrım hattını aşan tek bir kamyon bile görmedik” dedi.
Güvenlik, ön hat geçilmeye çalışılırken endişe içerikli düşünceler arasında sayılıyor. Öyle ki 19 Eylül 2016’da BM’ye bağlı Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu, Suriye kuvvetlerinin ‘BM ve Suriye Kızılay Örgütü arasındaki ortak bir konvoya’ karşı bir saldırı planladığını ve gerçekleştirdiğini söyledi. Komisyon, 18 sivilin hayatını kaybettiğini belirtirken, yardımların Halep’te muhaliflerin kontrol ettiği bölgelere gittiğini aktardı.
Uluslararası Stratejiler ve Araştırma Merkezi’nden araştırmacı Nathan Hill’e göre insani ajanslar, kuzeybatıda yaşayanların, hükümete bağlı güvenlik birimleriyle koordinasyonla yürütülen yardımların dağıtılması çabalarına katılmaktan endişe duyduğunu aktardı. 2018 yılında Doğu Guta’daki Şam bölgelerine yönelik 5 yıl boyunca devam eden kuşatmanın sona ermesinin ardından Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi, hükümetin, yardım konvoylarının yüzde 70’ini boşalttığını duyurdu.
Türkiye’deki BM yetkilileri, Şam, Gaziantep ve Amman’daki BM ofisleri Suriye’deki koşulları ele alırken hayati bir rol üstlendiler. Türkiye’deki uluslararası sivil toplum kuruluşları, Suriye’nin kuzeybatısındaki faaliyetlerini azaltırken, bu da BM’ye itimadı artırdı. Suriye hükümetinin çıkarları, Türkiye’nin ‘gerekçeleri’ karşısında Şam ofisi üzerinde güçlü bir etki bıraktı.

-DEAŞ ve Kovid-19
Suriye’nin kuzeydoğusundaki sınır geçiş faaliyetleri nispeten mütevazi olsa da el-Yarubiye geçişi, insani ve tıbbi ekipman sağlanmasına katkıda bulundu. BM ve yerel topluluklara hizmet veren sivil toplum kuruluşları arasında karşılıklı anlaşmaya dayalı olarak WHO, bölgedeki halkın ihtiyaçları uyarınca her üç ayda bir düzenli olarak malzeme sağladı.
2020 Ocak’ta sınırlar aracılığıyla faaliyetlerden bu yana kuzeydoğuya yönelik sınır ötesi görevlerde azalma yaşandı. Düzenlemeler, Şam’da faaliyet gösteren BM ajanslarının sivil toplum kuruluşları ile serbestçe iletişim kurmasını engelledi. Suriye hükümetinin yardım faaliyetlerine müdahale etmesine izin verildi. Hill’e göre bu durum, kısa vadede beklenenden daha ciddi sorunlarla sonuçlandı. Uzun vadede ise bu koşulların, DEAŞ örgütünün egemen olduğu bir alanda istikrar ve güvenliği baltalayabilmelerine neden olması mümkün.
Ancak yaklaşık 3 milyon insanın yaşadığı İdlib’de, savaş faaliyetlerinin geçen yıl Mart ayında Moskova ve Ankara arasında yaşanan İdlib ateşkesi sonrasında en düşük seviyelere ulaşmış olmasına rağmen yardımlara duyulan ihtiyaç, geri dönüş olmadan birçok kişinin maruz kaldığı uzun vadeli yer değiştirmeyle artış gösterdi. Aynı şekilde Suriye’deki kötüleşen ekonomik kriz ve Kovid-19 da bu ihtiyacın artmasına katkıda bulundu.
Rakamlar, ülkenin kuzeydoğusundaki 2,7 milyon insanın üçte ikisinden fazlasının ülke içerisinde yerinden edildiğini gösteriyor. Yarım milyondan fazla insan, hala kamplarda yaşıyor, sellerle, soğukla ve sıcakla boğuşuyor. Aynı şekilde bu bölge, sağlık sistemi, nedeniyle Kovid 19 karşısında da savunmasız durumda.
Siyasi yaşam da bu durumdan etkilendi. Öyle ki Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ), 2019 yılında İdlib ili üzerindeki kontrolünü artırdığından bu yana uluslararası bağışçılar, istikrarlı yardımlar ve diğer programlar yoluyla samimi insani destek sağlamaya yöneldi.
İnsani yardımlara bağlı olarak artan bağımlılık göz önüne alındığında birçok yerel yardım çalışanı, yardımlardaki herhangi bir azalmanın daha fazla istikrarsızlaşmaya yol açtığını belirtti. Uluslararası Stratejiler ve Çalışmalar Merkezi’ne göre yardım çalışanları, radikalizm yanlısı grupların öfkeyi körüklediğini ve karmaşıklık düzeyini yükselttiğini vurguladı. BM tarafından yürütülen sınır ötesi faaliyetlerin boyutu ve Suriye içerisindeki çalışma düzeyi, BM rolünü telafi etmeyi zorlaştırdı. Sınır ötesi faaliyetlerin sona ermesi halinde BM, ülkenin kuzeybatısındaki son sığınak’ olan konumunu kaybedecek, yardım süreci öngörülemeyecek bir hal alacak ve Kovid-19 kontrolden çıkacak. Küresel bir salgının ortasında bir insani felaket, komşu Türkiye’ye muazzam bir baskıya yol açacak. Sonuçların Ortadoğu ve Avrupa’nın geri kalanına uzanması da kolay olacak.

-İç koridorlar
Dışarıyla ‘geçit savaşına’ paralel olarak, oyuncular arasında Suriye’deki ‘üç cepteki’ koridorlar üzerine gizli bir çatışma yaşanıyor. Kuşatma sonucunda ortaya çıkan geçitlerin yanı sıra koridorlar, başlangıçta rejim ve muhalefet bölgeleri arasında bölünmüş kontrol alanları arasında ortaya çıktı. Daha sonra DEAŞ ve Kürt Halkını Koruma Birlikleri (YPG) ortaya çıktı.
‘Cusur’ Araştırmalar Merkezi, SDG kontrolündeki bölgeler ve rejimin bölgeleri arasında 15’ten fazla geçidin olduğunu belirtti. En az 5’i, iki taraf arasından ürünlerin aktığı resmi geçitler olarak sayılıyor. Bu geçitler, askeri- güvenlik koşullarına ve iki çatışma tarafının siyasi tavrına göre kapılarını açtı ve kapattı. Araştırma Merkezi, yaptığı açıklamada, “Taraflarca yönetilen geçitlerin yanı sıra iki bölge arasında malzemelere yönelik ihtiyaç kontrol edilemez. Bu durum kaçakçılık geçitlerin kurulmasına, sivillerin ve malların girişine neden oldu” dedi.
İdlib’de ise Rusya ve Türkiye arasındaki üç yıl önce ‘çatışmasızlık’ anlaşmasında olanak tanıyan ‘ticari koridorlar’, Türk nüfuzu altındaki bölgeler ve Suriye’nin diğer bölgeler arasında birçok siyasi boyut içeriyor. Anlaşmazlığın hükümet ve muhalefet bölgeleri arasında önemli ölçüde artmasıyla sivillerin hareketleri, personel ve bazı öğrencilerle sınırlı. Ancak ticari hareket, özellikle de 2019’un ortalarında Şam’ın kontrolünde olan ve geniş bir ticaret hareketine katkı sağlayan ‘Kalaat el-Madik’ sınır kapısı aracılığıyla, çoğu zaman devam ediyor.
Ticaret, bazen kaçakçılık geçişleri üzerinden veya ‘Mizanaz’ ve ‘Sarakib’ geçitlerinden aktı. El-Bab şehrinin yakınlarındaki ‘Ebu Zandin’ sınır kapısı, çoğu zaman hükümet bölgelerinden yerinden edilmişleri karşılamak için kullanılmakta. Geçitler, SDG bölgeleri ve muhalefet alanları arasında, mal ve rejim bölgelerinden personellerin muhalefetin bölgelerine hareket etmesi (ya da tam tersi) için ara geçitler olarak kullanılıyor, bazen de Irak ile ticari ilişkiler kurmak için. Mallar, İdlib’deki HTŞ bölgeler ve Halep’teki Milli Ordu bölgeler arasında kolay şekilde taşınamıyor.

-Takas mevsimi
ABD, özellikle Fırat’ın doğusu ve Irak’ta kontrol ettiği bölgeler arasında ‘el-Yarubiye’ kapısının yeniden açılması olmak üzere sürekli şekilde sınır geçitlerinin açılması ve artırılmasıyla ilgileniyor. Türkiye ise İdlib’le Bab el-Hava kapısının açılması, Suriye’nin kuzeyindeki Bab es-Selam’ın yeniden canlandırılmasına önem gösteriyor. Ancak el-Yarubiye’nin açılması ve Kürt yönetiminin güçlendirilmesi için hevesli değil. Öte yandan Rusya, sınır kapılarının yeniden açılmasıyla ilgili değil. Ama BM ve Batı’ya Şam aracılığıyla Suriye hükümeti ile iş yapmaları için baskı yapmak üzere ‘koridorların’ canlandırılmasıyla ilgileniyor. Türkiye, bir yandan İdlib ve Halep kırsalı, diğer yandan da Şam arasındaki ‘koridorların’ etkinleştirilmesini Şam ve Kamışlı arasındaki geçitlerin kapatılmasına bağlıyor.
Şüphe yok ki insani yardımın sınırlar aracılığıyla erişimi hususundaki uluslararası kararın uzatılmasına ilişkin ABD, Rusya ve Türkiye arasındaki müzakereler, ‘geçitler’ ve ‘koridorlar’ ile bağlantılı meseleleri derin şekilde kapsayacak. Ayrıca ilerleyen günlerde Biden’in Putin ve Erdoğan ile gerçekleşecek zirveleri sırasında fırsatlar ve takaslara da kapı açık olacak.



Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
TT

Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)

Güney Kore’nin eski Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol, 2024’ün sonlarında kısa süreli sıkıyönetim ilan etmesi nedeniyle bugün ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Seul Merkez Bölge Mahkemesi yargıcı Ji Gwi-yeon, karar duruşmasında “İsyan suçundan Yoon’u ömür boyu hapis cezasına mahkûm ediyoruz” ifadesini kullandı.

Böylece eski muhafazakâr lider, savcılığın talep ettiği idam cezasından kurtulmuş oldu.

Yoon Suk Yeol, 3 Aralık 2024 akşamı yaptığı sürpriz konuşmada sıkıyönetim ilan etmiş ve orduya Ulusal Meclis’e girme talimatı vermişti. Ancak askerler tarafından kuşatılan binaya yeterli sayıda milletvekili girmeyi başarmış, yapılan oylamada bu güç kullanımına karşı karar alınmış ve dönemin devlet başkanı geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Sivil yönetim fiilen yalnızca altı saatliğine askıya alınsa da, söz konusu girişim ülkede derin ve uzun süreli bir siyasi krize yol açmıştı.

Gözaltında yargılanan Yoon, bu eylemleri nedeniyle nisan ayında görevden alınmıştı.

Mahkemenin, eski Savunma Bakanı Kim Yong-hyun’u da mahkûm etmesinin ardından, Yoon ile birlikte yargılanan diğer sanıklar hakkında da kısa süre içinde karar vermesi bekleniyor.


İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
TT

İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia

Elie Kuseyfi

Salı günü Cenevre'de Rusya-Ukrayna ve ABD-İran müzakerelerinin eş zamanlı olarak yapılması sadece bir tesadüf müydü? Yoksa bu, her iki müzakereye de katılan, Moskova ve Kiev arasında arabuluculuk yapan ve Umman arabuluculuğuyla İran ile müzakere eden ABD'nin kasıtlı bir hamlesi miydi? Bu eş zamanlılığın nedeni, Cenevre'deki her iki müzakereye de katılan Steve Witkoff ve Jared Kushner'in orada bulunması olabilir. İki müzakere oturumunun aynı şehirde yapılması, onları başka bir yere gitmekten kurtardı ve bu da bilhassa Başkan Donald Trump'ın her iki sorunu, özellikle de Rusya-Ukrayna çatışmasını çözmekte acele etmesi nedeniyle görevlerini hızlandırmaya katkıda bulunabilir. Nitekim Trump, Kiev'i hızla bir anlaşmaya varmaya teşvik ediyor ve bu durum Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy'yi kızdırdı, Trump'ın kendisine uyguladığı baskının hiçbir gerekçesi olmadığını belirtti.

İki konu arasında ortak bir bağlantı arayışı, bizi perşembe günü Umman Denizi ve Hint Okyanusu'nda iki ülke arasında yapılacak ortak tatbikatlarla yeni bir seviyeye ulaşacak olan Rus-İran askeri iş birliğine götürüyor. Ancak en önemli konu, Tahran'ın Ukrayna şehirlerini bombalamak için Moskova'ya insansız hava araçları tedarik etmesi olmaya devam ediyor. Fakat bu neden, İran'ın nükleer dosya dışında herhangi bir konuyu görüşmeye hazır görünmemesi nedeniyle biraz olasılık dışı görünüyor. Her ne olursa olsun, bu iki müzakere turunun aynı şehirde eş zamanlı olarak yapılması, bizi bugün dünyadaki en önemli ve ABD’nin de tamamen dahil olmuş durumda olduğu iki olay ile karşı karşıya bırakıyor.

Bu da bizi, İran-ABD müzakerelerinin bölgedeki diğer tüm dosya, çatışma ve anlaşmazlıkların önüne geçtiği bölgeye götürüyor. Ancak burada gündemde olan soru, bu müzakerelerin bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların seyrine bir etkisi, daha doğrusu bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların, özellikle de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının ve bölgesel sonuçlarının, bu müzakerelerin seyrine bir etkisi olup olmadığıdır. Daha önemli olan soru ise iki yıldan fazla süren ve yeni jeopolitik gerçeklikler yaratan, İran'ın stratejik konumunda bir gerilemeye yol açan savaşın sonucundan bağımsız olarak Washington ve Tahran arasında bir anlaşmaya varılıp varılamayacağıdır. Bu nedenle, Washington ve Tahran arasındaki müzakereler bağlamında sorulan temel soru, Hizbullah ve Hamas'ın zayıflaması, Suriye rejiminin devrilmesi ve ABD-İsrail'in İran'ın derinliğine yönelik saldırıları, dahası İran'daki eşi benzeri görülmemiş iç bölünmeden sonra, bu müzakerelerin beklenen sonuçlarının İran'ın stratejik konumundaki bu gerilemeyi yansıtıp yansıtmayacağıdır. Keza Tahran'ın Donald Trump'ın onunla bir anlaşmaya varma arzusunu göz önünde bulundurarak, bu gerilemeyi telafi edip edemeyeceğidir.

Devam eden Amerikan askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile temel Amerikan hassasiyetlerine dokunuyor

 Her ne pahasına olursa olsun bir anlaşma mı?

Başka bir deyişle, Amerikan Başkanı, bölgesel savaşın tüm sonuçlarını ve İsrail'in tüm kırmızı çizgilerini, özellikle de İran’ın füze programı ve Tahran tarafından desteklenen bölgesel milis gruplar meselesiyle ilgili kırmızı çizgilerini göz ardı ederek, İran ile her ne pahasına olursa olsun anlaşmak mı istiyor? Önceliği, içeriği İran'ın stratejik konumundaki gerilemeyi yansıtmasa ve İran rejimini hem içeride hem de uluslararası alanda kurtarsa bile, İran ile bir anlaşmaya varmak mı?

Trump gibi bir başkanın ne istediğini tahmin etmek zor olsa da İran nükleer meselesini çevreleyen koşullar, ABD Başkanı’nın herhangi bir anlaşmayı kabul edebileceğini göstermiyor. Ancak bu, İran dosyasını yönetmenin onun için kolay olacağı anlamına gelmiyor. Hatta Rusya-Ukrayna savaşı dosyası ve uzun süreli sonuçlarını yönetmekten bile daha zor olabilir. Şüphesiz ki, Başkan ve genel olarak Amerikalılar için iki konu arasındaki temel fark, ABD'nin, 28 Aralık'ta Tahran'daki rejime karşı protestoların başlamasından bu yana Ortadoğu'da olduğu gibi, Rusya-Ukrayna savaşında doğrudan asker konuşlandırmaması ve askeri yığınak yapmamasıdır.

dcf
Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamad el-Busaidi, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı Jared Kushner, İsviçre'nin Cenevre şehrinde ABD ve İran arasında yapılacak dolaylı görüşmeler öncesinde, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bu devam eden ABD askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile ABD'deki temel iç hassasiyetlere dokunuyor. Zira MAGA hareketinin Cumhuriyetçi Başkan ile temel anlaşması, ABD'nin yabancı savaşlara karışmaması üzerine kurulu. Bu durum şimdi ABD'nin İsrail'e verdiği desteğe de yansıyor. Geçtiğimiz kasım ayında yapılan bir YouGov anketi, 45 yaşın altındaki Cumhuriyetçi seçmenlerin yüzde 51'inin, 2028 başkanlık ön seçimlerinde İsrail'e vergi mükelleflerinin vergileri ile finanse edilen silah transferlerini azaltmayı savunan bir adayı desteklemeyi tercih edeceğini gösterirken, sadece yüzde 27'si İsrail'e silah tedarikini artırmayı veya sürdürmeyi savunan bir adayı tercih ettiklerini söyledi. Bu, Trump destekçilerinin geniş bir kesiminin “Önce ABD” veya “ABD'yi Yeniden Harika Yap” gibi sloganlara dair anlayışını yansıtıyor ve bu anlayış, bu sloganların kapsamının ABD'nin ötesine uzandığını dikkate almıyor. Ancak, başka iki anket, Amerikalıların yüzde 59'unun geçen haziran ayında İran nükleer tesislerine yapılan ABD saldırısını onayladığını gösterdi. Dolayısıyla olası bir askeri saldırıya desteğinin veya muhalefetinin, saldırının hedeflerine ulaşmadaki başarısına bağlı olduğu göz önüne alındığında, Trump'ın İran ile ilgili herhangi bir kararını etkileyen iç Amerikan faktörü tek yönlü değildir. Trump, tabanına diplomasiye bir şans verdiği ancak bunun ABD çıkarları için olumlu sonuçlar vermediği gerekçesini sunabilir.

Mevcut ABD askeri yığınağı, iki uçak gemisi, 12 savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içerirken, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi

Cenevre turunda bir ilerleme kaydedildi mi?

Washington ve Tahran arasında yeniden başlatılan müzakerelerin salı günü Cenevre'de yapılan ikinci turunun gidişatı bu bağlamda anlaşılabilir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin “ABD ile temel ilkeler konusunda bir uzlaşıya varıldığı ve önceki tura kıyasla olumlu gelişmeler olduğu” yönündeki açıklamalarının verdiği iyimserlik esintisine rağmen, konu her zamankinden daha karmaşık görünüyor. Zira Donald Trump'ın, ABD'nin Ortadoğu'daki stratejisinde tam bir darbe gerçekleştirmeye hazır olmadığı sürece, İsrail pahasına İran için stratejik kazanımlar garanti eden bir anlaşmaya varabileceğini hayal etmek zor; ki bunun için henüz hiçbir işaret de yok.

İranlı üç yetkilinin New York Times'a verdikleri demeçlerde, Tahran'ın Trump'ın başkanlığı döneminde uranyum zenginleştirmeyi askıya almaya ve yaptırımların, petrol ambargosunun kaldırılması karşılığında Washington'a yatırım fırsatları sunmaya istekli ve hazır olduğunu belirtmeleri bile mevcut durumla uyumsuz görünüyor. Zira İran dosyası ile ilgili olarak mevcut durum iki nokta ile özetlenebilir; birincisi, Tahran rejimi hem iç hem de uluslararası alanda en zor stratejik gerileme dönemini yaşıyor. İkincisi, İsrail, ABD'nin desteğiyle bölgedeki stratejik konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle, ABD'nin İran ile yapacağı herhangi bir anlaşma bu denklemi alt üst etmemelidir. Aksi takdirde, bu anlaşma ABD'nin aleyhine İran’ın elde edeceği açık bir kazanç ve ana müttefiki İsrail için bir kayıp anlamına gelecektir.

Bu sebeple, Arakçi'nin “olumlu gelişmeler, Washington ile yakında bir anlaşmaya varacağımız anlamına gelmiyor, ancak süreç başladı” şeklindeki açıklaması, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in de müzakerelerin iyi ilerlediği ancak İranlıların Trump tarafından belirlenen kırmızı çizgileri kabul etmeye istekli olmadığı yönündeki açıklaması, bu müzakereleri çevreleyen zorlukları yansıtıyor. Müzakerelerin İran'ın pazartesi günü Devrim Muhafızları gözetiminde stratejik Hürmüz Boğazı'nda tatbikatlara başlayacağını duyurması veya son 24 saat içinde bölgeye F-35, F-22 ve F-16'lar da dahil olmak üzere 50 ilave ABD savaş uçağının ulaşması gibi iki taraf arasında devam eden askeri gerilim ortamında gerçekleştiği göz önüne alındığında, kendisini çevreleyen zorluklar daha iyi anlaşılacaktır. Bu uçaklarla birlikte ABD'nin mevcut askeri yığınağı halihazırda iki uçak gemisi, yaklaşık on iki savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içeriyor. Ayrıca, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi. Ancak bu devasa yığınak, büyüklüğüne rağmen, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin arifesindeki Amerikan askeri yığınağının boyutuna henüz ulaşmadı. O zamanlar altı taarruz grubu bulunurken, şimdi sadece iki grup var. Bazı İsrailli seslere göre bu durum, Trump bunun olabilecek en iyi şey olacağını söylemiş olsa da İran'da rejim değişikliğini amaçlamadığının kanıtıdır.

İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez

Ancak, ABD merkezli Axios sitesi, bilgi sahibi kaynaklara atıfta bulunarak dün Trump yönetiminin artık İran ile “büyük bir savaşa” girmeye daha yakın olduğunu ve mevcut diplomatik çabaların başarısız olması durumunda bunun yakında gerçekleşebileceğini bildirdi. Ayrıca, İran'a karşı askeri operasyonun, sınırlı operasyonlardan ziyade tam ölçekli bir savaşa daha yakın, haftalarca sürecek geniş bir harekata dönüşebileceği tahmininde bulundu. Bu harekatın, geçen yıl haziran ayındaki 12 günlük savaştan daha geniş kapsamlı ve daha büyük etkiye sahip ortak bir ABD-İsrail harekatı olabileceğine de işaret etti.

Bu da müzakere sürecinin hem ABD hem de İsrail tarafından savaşa hazırlanmak için daha fazla zaman kazanmak amacıyla kullanılan bir geciktirme taktiği mi yoksa Trump'ın İsrail'in taleplerini göz ardı eden bir anlaşmaya gerçekten hazır olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Bu talepler arasında, Binyamin Netanyahu'nun sadece zenginleştirmeyi durdurmakla kalmayıp tüm nükleer altyapının ortadan kaldırılmasında ısrar ettiği nükleer program, Tel Aviv'in menzili 300 kilometreyi geçmeyen füzelerle sınırlandırılmasını istediği İran'ın balistik füze cephaneliği yer alıyor. İsrail, özellikle füze programlarının uluslararası alanda ele alınması konusunda, taleplerini savunurken 1991'deki Irak ve 2003'teki Libya örneklerini gösteriyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, İsrail'in Tahran’ın onlara desteğinin kısıtlanmasını talep ettiği İran yanlısı milis gruplar sorunu da var. Buna karşılık, Tahran müzakereleri füze ve milis gruplar sorunlarını içerecek şekilde genişletmeyi, keza nükleer programını tamamen bitirmeyi reddediyor.

fvgb
İsviçre Dışişleri Bakanı ve Federal Konsey Üyesi Ignazio Cassis ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cenevre'de İsviçre ve İran arasında yapılan ikili görüşme sırasında, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bütün bunlar Donald Trump'ı zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan, bölgesel müttefiklerinin çekinceleri ve potansiyel maliyetler ve riskler göz önüne alındığında, İran'a karşı askeri harekatı önleyecek bir anlaşma istiyor. Diğer yandan, Tahran ile iki yıldan uzun süren en uzun bölgesel savaşını yürüten İsrail'in bölgedeki stratejik üstünlüğünü zayıflatacak bir anlaşmaya varamaz. Aynı zamanda İsrailli güvenlik yetkilileri, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın “Sünni dünyayı birleştirerek ve Mısır gibi eski Arap düşmanlarını da içeren yeni bir bölgesel sistem kurarak” İsrail'i diplomatik olarak kuşatmaya çalıştığı değerlendirmesinde bulunuyor. Onlara göre Ankara'nın amacı, İran’ın ateş duvarını İsrail'i çevreleyen birleşik bir Sünni diplomatik duvarla değiştirmek, böylece İsrail'in manevra özgürlüğünü azaltmak ve onu siyasi olarak izole etmektir. Bu nedenle, İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez. Bu durum, ana müttefiki olan ABD'nin çıkarlarını ve stratejik konumunu da etkiliyor. Yahut en azından, bu durum Washington'u İsrail ve bölgedeki diğer müttefiklerinin çıkarlarını dengelemek gibi zorlu, hatta çok meşakkatli bir görev ile karşı karşıya bırakıyor. Ancak, tasavvur edilmesi ve anlaşılması daha zor olan, Trump'ın, zamanlaması ve içeriğiyle, Netanyahu'nun son iki yıldır ABD’nin büyük finansmanıyla desteklenen “Ortadoğu'yu değiştirmek” ile ilgili tüm açıklamalarını kesin ve nihai olarak geçersiz kılacak bir anlaşma yoluyla İran'ı kurtarma hamlesinde bulunmasıdır.


Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
TT

Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)

Lara Trump, ABD Başkanı Donald Trump’ın, uzaylıların keşfi ilan edilirse okumak üzere önceden hazırlanmış bir konuşması olduğunu açıkladı.

43 yaşındaki Lara Trump, bu açıklamayı dün yayımlanan Pod Force One adlı podcast bölümünde yaptı. Söz konusu açıklama, eski Başkan Barack Obama’nın geçen hafta sonu yapılan röportajında uzaylıların varlığına dair yaptığı açıklamalara atıfla geldi.

Podcast sırasında sunucu Miranda Devine, Lara’ya “Eski Başkan Obama yakın zamanda bir podcastte uzaylılara inandığını ve başkanlığı sırasında bir şeyler gördüğünü ima etti. Başkanla UFO konusunu konuştunuz mu? Sizce bu konuda bir açıklama yapacak mı?” diye sordu.

Lara Trump yanıtında, “Komik olan şu ki, eşim Eric ile birlikte babasına bunu sorduk ve ‘Sen ne biliyorsun?’ dedik” ifadesini kullandı. Başkan’ın, kendisine ve Eric’e dünya dışı yaşam olasılığı sorulduğunda ‘bir şeyler saklıyormuş gibi davrandığını’ belirtti.

Lara sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben ve Eric dedik ki, Tanrım, her şeyi bize anlatmak bile istemiyor, belki bunun ötesinde bir şey var. Farklı kaynaklardan duydum ki, babam bunu bizzat söylemiş: Bir konuşması var ve doğru zamanda bunu açıklayacak… Ne zaman olacağını bilmiyorum… Belki de bu, dünya dışı yaşamla ilgili bir konudur.”

Bu açıklamalar, eski Başkan Barack Obama’nın hafta sonu katıldığı bir podcastte yaptığı yorumların ardından geldi. Obama, uzaylılarla ilgili soruya, “Varlar, ama ben görmedim ve bir yerde tutulduklarını sanmıyorum. Herhangi bir yer altı tesisi yok, tabii ki ABD Başkanı’ndan saklanan devasa bir kompleks yoksa” yanıtını vermişti.

Obama’nın sözleri internet ortamında geniş yankı uyandırdı ve bunun üzerine Instagram hesabından bir açıklama yaptı. Açıklamasında, “Hızlı tur formatına uymaya çalışıyordum, ama konu büyük ilgi görünce açıklama yapayım. İstatistiksel olarak ev çok geniş, bu da yaşam olasılığını artırıyor” dedi.

Eski başkan ayrıca, “Yıldız sistemleri arasındaki mesafeler çok büyük, bu nedenle uzaylıların bizi ziyaret etme olasılığı düşük. Başkanlığım sırasında uzaylılarla iletişim olduğuna dair herhangi bir kanıt görmedim” ifadelerini kullandı.

Yıllardır, özellikle Nevada eyaletinin güneyinde gizemli Area 51 üssüyle ilgili olarak, uzaylılar ve UFO varlığı üzerine spekülasyonlar devam ediyor. Geçen yıl yayımlanan bir belgesel, Trump’ın yakın zamanda başka yaşam formlarını tanıyabileceğine işaret etmişti.

Tüm bu iddia ve spekülasyonlara rağmen Donald Trump, görevine geri dönmesinin ardından uzaylıların varlığı konusunda henüz kesin bir açıklama yapmış değil.