G7 Zirvesi’nden Rusya ve Çin'e uyarı mesajları

Kraliçe Elizabeth, Biden ve eşi Jill'i dün Windsor Kalesi'nde kabul etti (Reuters)
Kraliçe Elizabeth, Biden ve eşi Jill'i dün Windsor Kalesi'nde kabul etti (Reuters)
TT

G7 Zirvesi’nden Rusya ve Çin'e uyarı mesajları

Kraliçe Elizabeth, Biden ve eşi Jill'i dün Windsor Kalesi'nde kabul etti (Reuters)
Kraliçe Elizabeth, Biden ve eşi Jill'i dün Windsor Kalesi'nde kabul etti (Reuters)

Dün Birleşik Krallık’ın Cornwall kentinde sona eren G7 Zirvesi’nin ana gündem maddesi, ABD'nin geleneksel ittifaklara ve uluslararası arenadaki ‘öncü’ rolüne geri dönüşüydü. Rusya’ya açık uyarı mesajlarının yapıldığı zirvede Çin’e insan haklarına saygı duyması ve yeni tip koronavirüsün (Kovid-19) kaynağına ilişkin şeffaf bir soruşturma yapılmasına izin vermesi için çağrılarda bulunuldu.
İngiltere’nin güneybatısında yaklaşık iki yıllık aranın ardından ilk kez yüz yüze gerçekleşen ve üç gün süren zirve, ABD'nin öncülüğünde çok kutupluluğa dayalı yeni bir dinamiğe doğru kaydedilen bir ilerlemeye tanık oldu.
G7 liderleri zirve boyunca iklim değişikliği, küresel ekonominin canlandırılması ve Kovid-19 salgının atlatılması ve Rusya ile Çin’in uygulamalarına karşı çıkılması gibi dünyanın karşı karşıya olduğu önemli konularda ortak bir tutum sergilemeye özen gösterdiler.

ABD’nin ‘geri dönüşünden’ duyulan memnuniyet
ABD Başkanı Joe Biden, dün zirve sonu basın toplantısında yaptığı açıklamada, zirvenin sonuçlarından memnun gibi görünüyordu. Biden’ın seçilmesinin ardından gerçekleştirdiği ilk yurtdışı ziyaretinde ABD'nin Donald Trump dönemindeki ‘tecrit’ sonrası uluslararası arenaya geri dönüşünü duyurmak istiyordu. İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Japon ve Kanadalı müttefiklerini Moskova ve Pekin'e karşı birleştirdi.
Biden, (kendi ifadesiyle) ‘olağanüstü iş birliği ve üretkenliği’ yansıtan zirveye övgüde bulundu. Dün Windsor Kalesi’nde Kraliçe II. Elizabeth ile buluşmak üzere zirveden ayrılmadan önce gazetecilere yaptığı açıklamada Biden, “ABD, uluslararası arenaya tam olarak döndü” ifadelerini kullandı. ABD Başkanı, NATO'daki karşılıklı savunmanın ‘kutsal bir görev’ olduğuna ve demokratik güçlerin ‘otoriter güçlerle rekabet’ içinde olduklarına dikkati çekti.
Öte yandan Almanya Başbakanı Angela Merkel, Joe Biden'ın Beyaz Saray'a gelişinin G7 çalışmalarına ‘yeni bir ivme’ kazandırdığını belirtti. Eski ABD Başkanı Donald Trump ile zor bir ilişkisi olan Merkel, Fransız Haber Ajansı’nın (AFP) haberine göre gazetecilere, “Joe Biden'ın ABD Başkanı olarak seçilmesi, artık dünyada sorun yaşamayacağımız anlamına gelmese da bu sorunları çözmek için yeni bir ivmeyle çalışabileceğimiz anlamına geliyor” dedi.
Bu arada ABD Başkanı, İngiltere'den ayrıldıktan sonra, yarın (Çarşamba) Cenevre'de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile beklenen görüşmesi öncesinde bir NATO zirvesine katılmak üzere Brüksel'e gidecek.

Pekin’e sert mesajlar
Çin'in neden olduğu zorluklar, yaklaşık iki yıllık aranın ardından katılımcılarla gerçekleşen ilk G7 Zirvesinin gündeminde büyük bir yer edindi. G7 liderleri, Pekin'i Kovid-19 salgınının kaynağına ilişkin ‘şeffaf’ bir ikinci aşama soruşturması yürütmesi amacıyla Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ile iş birliği yapmaya çağırdılar. G7 Zirvesi sonuç bildirgesinde, uzmanlar tarafından hazırlanan bir raporun tavsiyeleri çerçevesinde Kovid-19’un kaynağına ilişkin WHO öncülüğünde Çin'de şeffaf ve bilimsel bir çalışma yapılması çağrısında bulunuldu.
G7 sonuç bildirgesinde ayrıca Çin'e hem Pekin'in azınlıklara yönelik insan hakları ihlalleri yapmakla suçlandığı Sincan Özerk Bölgesi’nde hem de demokrasi aktivistlerini hedef aldığı Hong Kong'da ‘insan haklarına saygı duyması’ çağrısı yapıldı.
Sonuç bildirgesinde şu ifadeler yer aldı:
“Değerlerimizi teşvik etmek amacıyla Çin'i özellikle Sincan Özerk Bölgesi’nde insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı duymaya ve Hong Kong için de bu haklar ve özgürlüklerin yanı sıra geniş çaplı özerkliğe saygı göstermeye çağırıyoruz.”
Hong Kong’un özerk bölge olarak kalması, Çin ile Birleşik Krallık arasında 1997 yılında bölgeyi teslim etme anlaşmasında şart koşulmuştu.
Sonuç bildirgesi, Pekin'e bir uyarı mesajı olarak değerlendirilirken, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron dün yaptığı açıklamada G7'nin ‘Çin karşıtı bir kulüp olmadığını’ söyledi. Macron dün düzenlediği basın toplantısında, ‘demokrasiler topluluğunun’ anlaşmazlıklardan bağımsız olarak ‘tüm küresel meselelerde Çin ile çalışmak’ istediğini belirtti.

Moskova doğrudan uyarıldı
G7 Zirvesi’nde Çin’in yanı sıra Rusya konusunda da ortak bir tutum sergilendi. Zirveden Rusya’ya, çeşitli ülkelerin iç işlerine yapılan müdahaleler de dahil olmak üzere ‘istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerini durdurması’ ve insan haklarına saygı duyması çağrısı yapıldı.  Rusya topraklarından siber saldırılar düzenlemekten sorumlu olanlara ‘hesap verdirileceği’ vurgulandı.
Sonuç bildirgesinde, G7 ülkelerinin liderleri şunları söyledi:
“Rusya'yı, topraklarında kimyasal silah kullanımı konusunda acil bir soruşturma yürütmeye, inandırıcı bir açıklama yapmaya ve sivil toplum ve bağımsız medya üzerindeki sistematik baskıya son vermeye, Batı'daki iş odaklarından fidye yazılımları kullanılarak yapılan siber saldırıları durdurmak ve saldırıların sorumlularına hesap sormak için harekete geçmeye çağırıyoruz.”
Bu arada Çarşamba günü Putin ile görüşmeye hazırlanan Biden, Rus mevkidaşı ile Washington’ın Moskova’ya ilişkin endişelerini artıran bir dizi konuda ‘son derece net’ olma sözü verdi. Cenevre görüşmesi öncesi Putin'in yanında görünmeme kararını savunan ABD Başkanı, “Bu, basın önünde birbirimizi utandırmaya çalıştığımız, kimin daha iyisini yapabileceğine dair bir yarış olmayacak. Daha çok Rusya ile ilişkileri geliştirmemizi sağlayacak koşulların ne olduğu konusundaki tutumumuzu büyük ölçüde netleştirmekle ilgili. Biz anlaşmazlık peşinde değiliz” ifadelerini kullandı.
Putin'in Batı ülkeleri ile arasındaki ilişkilerin kötüleştiğini söylemekte haklı olduğunu da ifade eden Biden G7 Zirvesinin sonunda gazetecilere yaptığı açıklamada, “Onun (Putin’in) ilişkilerin düşük düzeyde olduğu konusunda haklı olduğunu açıklığa kavuşturalım. Uluslararası normlara yönelik tavrına bağlı olarak (ilişkiler) kötüleşti.  Putin, uluslararası normlara çoğunlukla bağlı değil” ifadelerini kullandı.

Kovid-19 krizi bitecek mi?
Öte yandan Kovid-19 krizini aşma planı, zirvenin en öne çıkan başlıklarından biriydi. İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın dün yaptığı açıklamaya göre G7 liderleri, salgının sona ermesi beklenen 2022'nin sonuna kadar bir milyar dozdan fazla Kovid-19 aşısı dağıtma sözü verdiler. Johnson dün düzenlediği basın toplantısında, “Meslektaşlarımı 2022'nin sonuna kadar tüm dünyanın aşılanması için gerekli dozları hazırlamaya ve sağlamaya yardım etmeye çağırdım. Liderler, finansman veya COVAX (Aşıları Küresel Erişim Programı) mekanizması yoluyla 1 milyardan fazla doz sağlama sözü verdi” ifadelerini kullandı.
Zirveye katılan Avrupa Birliği (AB) Konseyi Başkanı Charles Michel, G7 Zirvesi’nin Kovid-19 aşılarının üretimini artırmayı ve üretilen aşıları dünyanın dört bir yanına dağıtmayı kabul ettiğini söyledi. Michel, Twitter'dan paylaştığı bir videolu mesajda, “Öncelik aşı talebini karşılayabilmemizi sağlamak. Bu noktada AB başı çekiyor. Ortaklar, aşıların üretimini ve tüm dünyaya dağıtımını hızlandırmak için şimdi bize katılıyorlar” dedi.

Çevre ile ilgili verilen sözler
Zirvede ayrıca Kasım ayında yapılması planlanan Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Konferansı’na (COP26) ev sahipliği yapacak olan Birleşik Krallık için büyük bir zorluk olan iklim meselelerine odaklanıldı.
G7 liderleri, kara ve denizlerin en az yüzde 30’unu koruyarak 2030 yılına kadar biyolojik çeşitlilikteki azalmayı durdurmayı planlarken Londra, Gana ve Endonezya gibi ülkelerde okyanusları ve deniz ekosistemlerini korumak için 500 milyon sterlinlik  (582 milyon avrodan fazla) bir fon başlatacak.
Birleşik Krallık Başbakanı Johnson, dünyayı korumanın liderler olarak insanlar için yapabilecekleri en önemli şey olduğunu vurgularken sera gazı emisyonlarını azaltmanın ve çevreyi eski haline getirmenin, istihdam yaratmak ve uzun vadeli ekonomik büyümeyi sağlamakla aralarında doğrudan bir ilişki olduğunu söyledi.
Liderler ayrıca 2030 yılına kadar sera gazı emisyonlarını yarıya indirme konusundaki taahhütlerini bir kez daha yinelerken kömürle çalışan elektrik santrallerine verilen devlet sübvansiyonlarını bu yıldan itibaren durdurduklarını açıkladılar. Bu önlemlerin amacı, bilim adamlarının iklim değişikliğinin kontrolden çıkmasına neden olacağına inandıkları bir eşik olan, küresel ısınmayı sanayi öncesi seviyeye kıyasla 1,5 santigrat derecenin altına çekilmesidir.
İngiliz doğa bilimci David Attenborough (95), on yıl içinde alınacak kararların insanlık tarihinin en önemli kararları arasında yer alacağı uyarısında bulundu. Çevreciler ise alınan önlemleri ‘yetersiz’ bularak daha az konuşup daha fazla eylemde bulunulmasını istiyorlar.

Altyapı fonu
Başbakan Johnson’ın açıklamalarına göre G7 Zirvesi’nin dünkü toplantılarında, yeşil büyümeyi (yeşil ekonomi) teşvik etmek amacıyla yenilenebilir enerjilere ve temiz teknolojiye yatırımlar çekmek için geçtiğimiz Cumartesi günü Afrika, Asya ve Latin Amerika'daki yoksul ülkeler için başlatılan geniş kapsamlı Küresel Altyapı Planı’nın çevresel yönüne de değinildi.
Biden, Küresel Altyapı Fonu'nun Çin’in ‘Kuşak ve Yol Girişimi’nden ‘çok daha adil’ olacağını vurguladı.  Pekin'i uluslararası normlara uymaya çağıran Biden’ın, gelişmekte olan ülkelerde altyapıyı geliştirmek için ‘Dünyayı Tekrar Daha İyi İnşa Et’ adını verdiği G7 projesinin ‘çok önemli bir taahhüt’ olduğunu söyledi. ABD Başkanı, “Çin, insan hakları ve şeffaflıkla ilgili uluslararası normlar konusunda daha sorumlu davranmaya başlamalı” dedi.
Söz konusu proje, siyasi programının öncelikleri arasında Çin'le mücadelenin yer aldığı Biden'ın girişimiyle başlatıldı. Projenin, Pekin'in yurtdışındaki nüfuzunu artırmak için yaptığı büyük bir yatırım olan ‘Yeni İpek Yolları’ projesine rakip olması bekleniyor. ‘Dünyayı Tekrar Daha İyi İnşa Et’ adını taşıyan projenin, iklim, sağlık, dijital alan ve eşitsizliklerle mücadeleye odaklanarak ilgili ülkelerin Kovid-19 salgını krizinden kurtulmasına yardımcı olması planlanıyor.

Küresel vergi sisteminde reform
Son olarak dün G7 Zirvesi’nde eşitsizlikleri azaltma çabaları çerçevesinde, vergi kaçakçılığına karşı ortak bir kampanyayı içeren ve şirketlere asgari vergiler getiren ‘daha adil’ bir küresel vergi sisteminin kurulmasına destek verildi. Liderler, reforme edilmiş bir ticaret sistemini, daha esnek bir küresel ekonomiyi ve daha adil bir küresel vergi sistemi çerçevesinde daha özgür ve daha adil ticareti destekleyerek gelecekteki refahın güvence altına alınması konusunda anlaştılar.



Venezuela’da olan biteni kutlayan kimse yok, muhalefette bile

İşçi Ağı Koordinatörü olarak, Venezuela'ya karşı yürütülen ekonomik savaşla ilgili çalışmalarda da bulunan Rivas, "Bu ne salt hukuki ne de yalnızca ekonomik bir meseledir. Bu, ABD Güney Komutanlığı'nın stratejisinin bir parçasıdır" diyor (El Salto)
İşçi Ağı Koordinatörü olarak, Venezuela'ya karşı yürütülen ekonomik savaşla ilgili çalışmalarda da bulunan Rivas, "Bu ne salt hukuki ne de yalnızca ekonomik bir meseledir. Bu, ABD Güney Komutanlığı'nın stratejisinin bir parçasıdır" diyor (El Salto)
TT

Venezuela’da olan biteni kutlayan kimse yok, muhalefette bile

İşçi Ağı Koordinatörü olarak, Venezuela'ya karşı yürütülen ekonomik savaşla ilgili çalışmalarda da bulunan Rivas, "Bu ne salt hukuki ne de yalnızca ekonomik bir meseledir. Bu, ABD Güney Komutanlığı'nın stratejisinin bir parçasıdır" diyor (El Salto)
İşçi Ağı Koordinatörü olarak, Venezuela'ya karşı yürütülen ekonomik savaşla ilgili çalışmalarda da bulunan Rivas, "Bu ne salt hukuki ne de yalnızca ekonomik bir meseledir. Bu, ABD Güney Komutanlığı'nın stratejisinin bir parçasıdır" diyor (El Salto)

Venezuela halkı teslim olmadı ve olmayacak. Amerikalılar Venezuela’yı bir daha asla yönetemeyecek.

İktidardaki Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi'nin (PSUV) başkent milletvekili ve Biz Venezuela’yız Hareketi İşçi Ağı Koordinatörü Oliver Rivas, ABD’nin uluslararası hukuku ihlal ederek Venezuela’ya yönelik tek taraflı ve yasadışı hava saldırıları düzenlemesinden ve ülkenin Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu kaçırmasından 16 saat sonra, Karakas merkezinde insanların kendiliğinden toplandığı mitingde bu sözleri haykırdı.

"Burayı ABD’nin yönetmesi gibi bir ihtimal yok" diyen Rivas, Donald Trump’ın açıklamalarını yalanladı ve ekledi: 

Venezuela halkı Bolivarcı Devrim’i savunmaya devam ediyor ve Venezuelalıların zafer formülü var. Bu, birliktir. Ülkenin halkı egemenliğini koruyacak. Burada yönetecek bir şeyleri yok çünkü Venezuela’yı Venezuelalılar yönetir.

Venezuela’daki mevcut durumu değerlendiren Rivas, Independent Türkçe’ye, "Başkan kaçırılmış olsa da devletin temel güçleri ve halk iktidarı tutarlılığını koruyor ve Anayasa’nın verdiği yetkiyle çalışmaya devam ediyor" dedi. Bununla birlikte ülkenin hâlâ "şok, hayal kırıklığı ve kolektif öfke içinde" olduğunu da kabul etti.

"Ülkede yaşananları kutlayan kimse yok, sağcı kesimler ve muhalefet dahil" diyen Rivas "ABD’nin yaptığı, bütün bir ulusa yönelik bir hakaret ve uluslararası hukuka açık bir saygısızlıktır" diye de ekledi.

Buna rağmen, "suç niteliğindeki saldırıya" karşın, yurttaşların "normal biçimde işlerine dönmeye başladığını" söyledi:

Toplu taşıma 6 Ocak sabahı saat 11.00 itibarıyla yeniden çalışmaya başladı. Ulaşım ve işletmeler artık normal şekilde işliyor, ülkede hayat tamamen normale döndü. Elektrik arzı da, ABD saldırılarından etkilenen yerleşim bölgeleri dahil, neredeyse tamamen yeniden sağlandı. Çünkü operasyonun sorumlusu bizzat kendisi açıkladı: Bu saldırıyı gerçekleştirebilmek için halkın elektriğini kestiler ve bunun sonucunda vatanımızı savunan 82 kişi hayatını kaybetti.

Saldırıların, ülkenin en büyük askeri üssü Forte Tiuna’daki askeri tesislere, Miraflores Sarayı ve çevresine, ayrıca başkente yakın La Guaira eyaletinin kıyısındaki bazı stratejik noktalara yönelik olduğunu anlatan Rivas, şöyle devam etti:

Savunma sistemini devre dışı bırakmayı ve radarları susturmayı başardılar, ardından helikopter ve drone'lar göndererek tesisleri bombaladılar ve hava katliamları yaptılar. Ta ki inip Devlet Başkanı’nı ve  Venezuela’da 'İlk Savaşçı/First Fighter' dediğimiz First Lady Cilia Flores’i kaçırıp yasadışı şekilde alıkoyana kadar.

Rivas, Nicolas Maduro’yu uyuşturucu ticaretiyle ilişkilendiren tek bir kanıt olmadığını vurguladı. 

Birleşmiş Milletler’in uzman kuruluşlarının (Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi) 2025’ten bu yana yayımladığı raporlar, ABD’ye giren uyuşturucuların doğrudan Kolombiya, Ekvador ve Panama gibi ülkelerden geldiğini, Venezuela’nın bu işin içinde olmadığını ve yasadışı uyuşturucu ekimi ve üretiminden arınmış bir ülke olarak tanındığını gösteriyor. Buna karşılık ABD’deki yaygın fentanil bağımlılığı, ilaç endüstrisinin bizzat kendisi tarafından kasıtlı olarak yürütülen opioid deregülasyonunun sonucudur ve bu konuda iyi belgelenmiş raporlar ve makaleler vardır. Dolayısıyla Venezuela’nın suçlulaştırılması, Trump ve Marco Rubio’nun Venezuela’nın petrolünü istediklerini ve bunu toprak ve madenlerle birlikte kendilerine ait saydıklarını açıkça kabul etmeleriyle çöken ikiyüzlü bir politikadır. Bu, sömürgeci bir anlayışın ifadesidir ve kamuoyunun malumudur, bunu kanıtlamak için fazla çaba harcamama gerek yok.

Rivas’a göre Devlet Başkanı Nicolas Maduro, "uluslararası adaleti ihlal eden sınır ötesi gerekçelerle yargılanan bir savaş esiri olarak bugün dünya için ahlaki bir pusuladır." Bolivarcı Devrim’in fikirlerine bağlılığını sürdüren Rivas, "Teslim olmadı, diz çökmedi ve bunun bedelini özgürlüğüyle ödüyor. Bu yüzden Venezuela halkı dimdik ayakta çünkü başka seçenek yok. Hugo Chavez’in, Nicolas Maduro’nun ve Cilia Flores’in gösterdiği örnek budur" dedi.

Oliver Rivas, ABD operasyonunun ardından Maduro ve Flores'in özgürlüğünü isteyen mitingdeki konuşmacılar arasındaydı.

Geçen cuma günü Ulusal Meclis, Anayasa’nın öngördüğü şekilde, muhalefet temsilcileri de dahil (Capriles, Henri Falcón, Stalin Gonzalez ve diğerleri) seçilmiş üyeleriyle toplandı. Devlet Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez, geçici devlet başkanı olarak yemin etti. Rivas kendisiyle yazılı görüşmemizde, "her zaman güvensizlik tohumları ekmeye ve hükümeti zayıflatmaya çalışan tüm komplo iddialarını" kesin bir dille reddetti. 

Delcy Rodríguez, Chavez öncesi dönemde hükümet tarafından işkenceyle öldürülen ve yoldaşlarını ele vermeyi reddeden bir şehidin kızıdır. Tamamen sadık bir kişidir ve ülke de bunu bilir, devrimin kolektif liderliği de. Bu yüzden Trump entrikalarla çalışıyor ve influencer'lar onun ihanet ya da benzeri alçakça eylemlerle ilişkili olduğunu ima ediyor. Buna karşılık yurtseverlerin duruşu, yekpare Bolivarcı birliktir. Bu nedenle ve sadece bu nedenle ABD, María Corina Machado ve Edmundo González’i desteklemiyor, nihayetinde onları da reddediyor.

Rivas, Maduro liderliğindeki Venezuela yönetiminin "ABD ablukasını aşmayı başardığını ve Latin Amerika Ülkeleri Ekonomik Komisyonu'na (ECLAC) göre 2025’te bölgenin ekonomik büyümesine liderlik etmesinin öngörüldüğünü" söyledi. 

Aynı yönelim, ülke genelinde 260 bin sokakta örgütlü halk yapılarıyla da güvence altına alınmıştır. Buralarda Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi, Büyük Vatansever Kutup Simón Bolívar ve ulusun genel özyönetimi ve bütünleşik savunması için örgütlenmiş 6 binden fazla komün ya da topluluk bölgesi vardır.

"Bu saldırıdan galip çıkacağımıza dair güçlü umutlarım var" diyen Oliver Rivas sözlerini şöyle sonlandırdı:

Venezuela halkının direnci sayesinde bu saldırı emperyalizmi, onun saldırganlığını ve küstahlığını ifşa etti; Washington’a bağımlı sözde muhalefet liderlerini saf dışı bıraktı ve tüm dünyayı Trump’a karşı harekete geçirerek Nicolas Maduro, Cilia Flores ve Venezuela’yla dayanışma yarattı. Hedefimiz, küresel üstünlük diktasına karşı mücadeleyi sürdürmektir.

Independent Türkçe


AB ve NATO'nun Trump'ın Grönland'ı ilhak etmesini engellemek için ne gibi seçenekleri var?

Birleştirilmiş bir görüntüde ABD Başkanı Donald Trump Grönland bayrağına bakarken görülüyor. (Reuters)
Birleştirilmiş bir görüntüde ABD Başkanı Donald Trump Grönland bayrağına bakarken görülüyor. (Reuters)
TT

AB ve NATO'nun Trump'ın Grönland'ı ilhak etmesini engellemek için ne gibi seçenekleri var?

Birleştirilmiş bir görüntüde ABD Başkanı Donald Trump Grönland bayrağına bakarken görülüyor. (Reuters)
Birleştirilmiş bir görüntüde ABD Başkanı Donald Trump Grönland bayrağına bakarken görülüyor. (Reuters)

Başkan Donald Trump liderliğindeki ABD yönetimi, ABD’nin Grönland üzerinde kontrol sağlaması gerektiğini defalarca vurgulayarak, bölgenin Amerikan ulusal güvenliği açısından önemine dikkat çekti.

Trump, pazar günü yaptığı açıklamada, ABD’nin Grönland’ı ‘bir şekilde’ ilhak edeceğini söyledi.

Bu durum, hem Avrupa Birliği (AB) hem de Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nü (NATO) zor bir konuma soktu. Geniş özerkliğe sahip olan Grönland, Danimarka’ya bağlı olsa da NATO üyesi değil; Danimarka ise NATO üyesi olduğu için, kutup adası, Danimarka’nın üyeliği dolayısıyla ittifakın savunma garantileri kapsamına giriyor.

Avrupa liderleri, Grönland’ın egemenliği ve toprak bütünlüğünü güçlü bir şekilde savunurken, adanın kendi işlerini belirleme hakkını desteklediklerini açıkladı. NATO ve Grönland da dün bölgenin savunmasını güçlendirmek için birlikte çalışacaklarını duyurdu. Ancak Trump’ın ilhak girişimine karşı net bir caydırıcı strateji veya müdahale yöntemi henüz belirlenmiş değil.

İngiliz gazetesi The Guardian, Trump’ın Grönland’ı ilhak girişimini engellemek için AB ve NATO’nun alabileceği başlıca seçenekleri şöyle sıraladı:

Arktik'te diplomasi ve güvenliğin güçlendirilmesi

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun çarşamba günü Danimarka ve Grönland dışişleri bakanlarıyla bir araya gelmesi bekleniyor. Ancak Danimarka’nın Washington Büyükelçisi Jesper Moller Sorensen ile Grönland'ın ABD'deki temsilcisi Jacob Isbosethsen, şimdiden ABD’li yasama organı üyeleri arasında destek toplamaya başladı.

Diplomatik girişimlerin bir bölümü, ABD’nin güvenlik endişelerini ele almaya odaklanacak. Bunun başında, 1951’de imzalanan ve 2004’te güncellenen ABD-Danimarka Savunma Antlaşması’nın, adadaki Amerikan askeri varlığının büyük ölçüde genişletilmesine olanak tanıdığı, yeni üslerin kurulmasını kapsadığı vurgulanacak.

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in açıkladığı gibi, Trump’ın Grönland’a yönelik olası bir saldırısı, pratikte bir NATO üyesinin diğerine karşı harekete geçmesi anlamına gelecek ve ‘NATO’nun sonu’ olarak nitelendirilecek.

Daha somut olarak, raporlara göre NATO’nun büyükelçileri geçen hafta Brüksel’de, Kuzey Kutbu’ndaki askeri harcamaların artırılması, daha fazla teçhizat konuşlandırılması ve kapsamlı, yoğun tatbikatlar yapılması gerektiği konusunda uzlaştı. Amaç, ABD’nin güvenlik endişelerini yatıştırmak.

Trump’ın ‘Grönland’ın Çin ve Rus gemileriyle dolu olduğu’ iddiasının belirgin biçimde abartılı olduğu düşünülse de, diplomatlardan alınan değerlendirmeye göre, Grönland’ın dış güvenliğini güçlendirmek için Batı’nın koordineli adımı, krizi çözmenin en az hasarla sonuçlanacak yolu olarak görülüyor.

Ekonomik yaptırımlar

Teorik olarak, 450 milyon nüfuslu bir pazar olan AB’nin, ABD üzerinde büyük ekonomik etkisi bulunuyor. AB, Amerikan askeri üslerini Avrupa’da kapatma veya Avrupalıların ABD Hazine tahvillerini satın almasını yasaklama gibi misilleme adımlarıyla baskı kurma potansiyeline sahip.

AB’nin ‘ekonomik baskı aracı’ olarak bilinen yaptırımı en yaygın seçenek olarak öne çıkıyor. Bu araç, Avrupa Komisyonu’na ABD menşeli mal ve hizmetlerin AB pazarına girişini engelleme, gümrük tarifeleri uygulama, fikri mülkiyet haklarını askıya alma ve Amerikan yatırımlarını dondurma yetkisi veriyor.

Ancak bu aracın etkinleştirilmesi, üye devletlerin onayını gerektiriyor; bu ise şu an için olası görünmüyor. Çünkü ülkeler, hem AB ekonomisine zarar vermek istemiyor hem de Trump’ın gümrük tarifesi tehditlerine rağmen Ukrayna konusunda ABD’nin desteğini korumaya özen gösteriyor.

Öte yandan AB pek çok alanda Amerikan teknoloji şirketlerine bağımlı durumda. Eski üst düzey Birleşmiş Milletler (BM) yetkilisi Jean-Marie Guehenno’nun da belirttiği gibi, “Veri koruma, yapay zekâ, yazılım güncellemeleri, hatta savunma alanında bile Avrupa, Amerikan iş birliğinden bağımsız hareket edemiyor.”

Grönland'a yatırım

Grönland ekonomisi büyük ölçüde Danimarka’dan aldığı yıllık desteğe bağımlı durumda. Geçen yıl bu destek yaklaşık 4 milyar Danimarka kronu (yaklaşık 530 milyon euro) olarak gerçekleşti. Bu miktar, bölgenin kamu harcamalarının yaklaşık yarısını karşılıyor ve gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) yaklaşık yüzde 20’sine tekabül ediyor.

Trump’ın ‘milyar dolarlık yatırım’ vaatleri, AB tarafından sağlanabilecek benzer bir destekle dengelenebilir. Bu girişim, adanın ABD’nin ekonomik nüfuzundan uzak kalmasını amaçlıyor.

Eylül ayında Avrupa Komisyonu tarafından yayımlanan bir taslak öneri, AB’nin Grönland’a yönelik taahhütlerini iki katına çıkararak Danimarka’nın yıllık hibesiyle eşit seviyeye getirebilmesini öngörüyor. Ayrıca ada, AB’nin uzak ve bağlı bölgeler için ayırdığı fonlardan 44 milyon euroya kadar finansman talep edebilir.

Washington, Brüksel’in sunduğundan daha fazla teklif etse bile, Grönland halkı bağımsızlık kazandıktan sonra ABD’li şirketlerin taleplerine kapılarını açmakta tereddüt edebilir ve kendi sosyal güvenlik sistemlerini kaybetmek istemeyebilir.

Asker gönderme

Tüm bu süreç zaman alacak. Üstelik, Trump’ın Grönland üzerindeki hedeflerinin, anlaşmalar yoluyla mı yoksa Kuzey Kutbu’nda güvenliğin güçlendirilmesiyle mi gerçekleşeceği de belirsizliğini koruyor. ABD Başkanı, New York Times’a verdiği demeçte, adanın ABD mülkiyetinde olmasının, ‘başarı için psikolojik olarak gerekli’ olduğunu ifade etmişti.

Avrupa merkezli Bruegel araştırma merkezinin yayımladığı bir çalışmada, ekonomistler Moreno Bertoldi ve Marco Buti, AB hükümetlerine “Grönland’ı ABD’nin genişleme girişimlerine karşı proaktif şekilde koruma” çağrısında bulundu ve şu ifadeyi kullandı: “AB, hızlı konuşlanma kapasitesine sahip ve bu potansiyel mutlaka kullanılmalı.”

İki ekonomist, Danimarka ve Grönland ile koordinasyon halinde, Avrupa güçlerinin adaya konuşlandırılmasının ‘AB’nin Grönland toprak bütünlüğüne bağlılığının göstergesi’ olacağını belirtti. Bu adım, ABD’nin adayı ilhakını tamamen engellemese de süreci oldukça karmaşık hale getirebilir.

Bertoldi ve Buti, “Silahlı bir çatışmaya gerek olmayacak, ancak ABD’nin müttefik güçlerini kontrol altına alması, ülkenin itibarını zedeleyecek, uluslararası imajını sarsacak ve ABD kamuoyu ile Kongre üzerinde ciddi etkiler yaratacak” değerlendirmesinde bulundu.

Almanya hükümetinden bir sözcü geçen hafta, Washington’un Grönland’ı ele geçirmesi durumunda Avrupa’nın caydırıcı bir plan üzerinde çalıştığını açıkladı. Geçen yıl ise Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barrot, Fransız askerî birliğinin adaya konuşlandırılma olasılığını gündeme getirmişti.

AB’nin hızlı konuşlanma kapasitesi sayesinde, farklı üye ülkelerden yaklaşık 5 bin asker kısa süre içinde adaya sevk edilebiliyor ve bu adım, krize hızlı müdahale imkânı sunuyor. Uzmanlar ve bazı siyasetçiler, böyle bir adımın ABD’nin hesaplarını değiştirebileceğini vurguluyor.

Almanya Yeşiller Partisi Avrupa Parlamentosu üyesi Sergey Lagodinsky, “Hiç kimse ABD ile AB arasında bir savaşın arzu edilir veya kazanılabilir olduğunu düşünmüyor. Ancak ABD’nin AB’ye karşı alacağı herhangi bir askerî adım, savunma iş birliği, piyasalar ve dünya genelinde ABD’ye duyulan güven üzerinde yıkıcı etkiler yaratır” ifadelerini kullandı.

Tüm bu gelişmeler, Trump’ın Grönland politikalarını yeniden gözden geçirmesine yol açabilir.


Çatışmanın kıyısından merkezine: Küçük devletler nüfuzlarını nasıl oluşturur?

Libya, kendi topraklarında İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyelerine eğitim verdiğini kabul etti (Reuters)
Libya, kendi topraklarında İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyelerine eğitim verdiğini kabul etti (Reuters)
TT

Çatışmanın kıyısından merkezine: Küçük devletler nüfuzlarını nasıl oluşturur?

Libya, kendi topraklarında İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyelerine eğitim verdiğini kabul etti (Reuters)
Libya, kendi topraklarında İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyelerine eğitim verdiğini kabul etti (Reuters)

İnci Mecdi

1970'lerin başlarında, Avrupa başkentlerinden ve Soğuk Savaş'ın gürültüsünden uzak olan Libya çölü, ortak dil ve ortak bir amaç paylaşmayan savaşçılar için gizli buluşma yeri haline geldi. Libya topraklarındaki kamplarda, yabancı silahlı grupların üyeleri, Muammer Kaddafi rejiminin doğrudan himayesi altında silah, sabotaj ve gizli operasyonlar konusunda eğitim aldılar. ABD'li yetkililere göre Libya, müttefiklere ev sahipliği yapmıyor, sınır ötesi şiddeti açık cephelerin olmadığı uluslararası bir çatışmada etki aracı haline getiren erken bir deneyde vekiller yetiştiriyordu.

1970'li ve 1980'li yıllar boyunca, bu destek modeli ulusötesi bir politikaya dönüştü ve uzak bölgelerdeki isyancı gruplar, binlerce kilometre uzaktaki rejimlerden doğrudan destek almaya başladı. Muammer Kaddafi rejiminin, İrlanda’da IRA, İspanya'da ETA, İtalya’da Kızıl Tugaylar (BR) ve diğer şiddet yanlısı sol gruplardan, Çad'daki Ulusal Kurtuluş Cephesi (FROLINAT) örgütüne, 1980'lerde Liberya ve Sierra Leone'deki iç savaşlarda etkili bir rol oynayıp Charles Taylor ve Foday Sinkoh gibi isimleri eğiterek ve finanse ederek Avrupa, Latin Amerika ve Afrika'da olmak üzere birkaç kıtadaki isyancı ve kurtuluş hareketlerini desteklemeye dayalı bir dış politika benimsemiş olması, bu durumun en belirgin örneğidir.

Kaddafi'nin isyancı gruplara verdiği destek, anti-emperyalist bir retorik benimsediğinden, siyasi etkisini genişletme, solcu ve devrimci hareketlere ideolojik destek verme arzusuna dayanıyordu. İkinci neden, Küba lideri Fidel Castro'nun, Sovyetler Birliği’nin desteğiyle Angola Halk Kurtuluş Hareketi'nin komünist güçlerini desteklemek için ülkesinin güçlerini Afrika'ya, özellikle Angola'ya göndermesine neden olan nedenin aynısıydı.

Bu tür iç çatışmalara dış müdahale devam ederken, büyük güçler genellikle savaş alanında doğrudan çatışmaya girmeden, vekalet savaşları yoluyla hesaplaşmaya çalışıyor. Ancak, 21. yüzyılda iki temel özellikle tanımlanan yeni bir model ortaya çıktı. Bu modelin amacı ideoloji ile değil, belirli ülkelerin jeopolitik genişleme ve bölgesel nüfuz elde etme konusundaki sınırsız hırsları ile ilgilidir. İkincisi ise bu rolü oynayanların, coğrafi ve demografik ağırlıklarını aşan roller arayışında dış müdahaleler için kaynaklarını sömüren küçük, zengin devletler olmasıdır.

Gözlemciler, günümüzün vekalet savaşlarının Soğuk Savaş dönemini karakterize eden ideolojik çerçevenin ötesine geçtiğini, modern dolaylı çatışmaların genellikle bölgesel güç mücadeleleri, kaynaklar için rekabet, mezhepsel bölünmeler ve jeopolitik konumlanmalar tarafından yönlendirildiğini söylüyor. Desteğin niteliği de daha karmaşık ve sofistike hale geldi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre artık geleneksel askeri yardımla sınırlı kalmayıp, silahlanma ve eğitime ilave olarak siber savaş, ekonomik baskı ve medya etkileme kampanyalarını da kapsıyor. Modern vekalet savaşları, devlet ve devlet dışı aktörler arasındaki sınırları da bulanıklaştırıyor.

Geleneksel vekalet savaşları, devletlerin diğer devletleri veya açıkça tanımlanmış isyancı grupların desteklemesine dayanırken, günümüzün çatışmaları, örgütsel olarak tutarsız milisler, terör örgütü olarak sınıflandırılan gruplar ve hatta stratejik hedefleri gerçekleştirmek için kullanılan suç ağlarının desteklenmesini de içeriyor.

Günümüzün vekalet savaşlarının genellikle birden fazla destekçisi olur ve tek bir çatışma içinde farklı güçler karşıt tarafları destekleyebilir. Bu da onları Soğuk Savaş dönemindeki savaşlardan daha karmaşık hale getiriyor. Suriye’deki iç savaş bunun açık bir örneği, birçok bölgesel ve uluslararası güç farklı grupları destekliyor. Birbiriyle iç içe geçmiş bir çıkarlar ağı oluşturuyor ve çatışmanın uzamasına katkıda bulunuyor.

Etkiyi en üst düzeye çıkarma çabası

Bölgesel etki her zaman bir ülkenin büyüklüğü veya geleneksel askeri gücüyle bağlantılı değildir. Küçük ülkeler, nüfuz alanlarını genişletmek için para, arabuluculuk ve ittifaklar yoluyla yatırım yapabilirler. Örneğin, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), lojistik uzmanlığını ve finansal kaynaklarını Sudan ve Afrika Boynuzu'ndaki yerel güçleri desteklemek için kullanırken, siyasi ve askeri ağlar aracılığıyla Libya'daki nüfuzunun kapsamını genişletti. Bu tür stratejiler, küçük devletlere daha fazla manevra alanı sağlarken, doğrudan savaşa girmeden bölgesel güç dengesinin şekillenmesine aktif olarak katılmalarını mümkün kılıyor.

Bu ülkeler, Yemen’deki muhalif grupları veya ayrılıkçı hareketleri kullanarak, içerdeki toprakları kontrol etmek için mali ve askeri destek yoluyla veya sosyal kontrolü sağlamak için siyasal İslamcı gruplara finansman temin ederek nüfuzlarını artırıyor. Yemen, Irak, Lübnan'daki vekil ağları ve hatta Suriye'deki eski Beşşar Esed rejimi ile ittifak yoluyla bu taktiklere başvuran İran rejiminin aksine, BAE, Katar ve Ruanda gibi ülkeler İran kadar büyük değiller. Ayrıca, İran örneğinde vekil ağı dini ideolojiyle birleşmişken, daha küçük devletlerde siyasi nüfuz arzusu ana itici güçtür.

Birleşmiş Milletler (BM) uzmanlarından oluşan bir ekip tarafından geçtiğimiz yaz hazırlanan bir raporda, Ruanda'nın M23 isyancıları üzerinde kontrol sağladığı ve liderliği ele geçirdiği belirtildi. Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin doğusunda ilerleyen isyancı hareket, Kuzey Kivu eyaletinin idari başkenti Goma şehrini ele geçirerek Ruanda'nın siyasi nüfuz kazanmasını ve maden zengini bölgelere erişimini sağladı.

Raporda, uzmanların Ruanda'nın Kongolu isyancılara sağladığı eğitim ve Kigali'nin kullandığı askeri teçhizat, özellikle de ‘hava varlıklarını etkisiz hale getirebilen yüksek teknolojili sistemler’ ayrıntılı olarak anlatıldı. Bu, isyancılara yorgun Kongo ordusu karşısında ‘belirleyici bir taktik avantaj’ sağladı.

BAE, Sudan’da Hızlı Destek Kuvvetleri’ni (HDK) desteklerken, Yemen'de ülkenin güneyinden ayrılıp kendi devletini kurmak isteyen Güney Geçiş Konseyi'ne (GGK) destek veriyor. Bu durum, Suudi Arabistan ile BAE’yi karşı karşıya getirdi. Suudi Arabistan resmi bir açıklama yayınlayarak ‘BAE'nin Yemen'deki eylemlerinin ciddi bir tehdit oluşturduğunu ve Suudi Arabistan’ın güvenliğinin aşılamayacak bir kırmızı çizgi olduğunu’ vurguladı.

Katar, Mısır, Suriye ve Libya'daki Arap Baharı ayaklanmalarında da İslamcı muhalefet gruplarını destekleyerek önemli bir rol oynayan BAE, Libya’daki iç savaşı sırasında Fecr-i Libya/Libya Şafak Tugayı grubuna destek sağladı. Türkiye ile koordinasyon içinde hareket etti ve Sudan gibi aracı ülkeleri kullanarak Libya'ya silah, eğitim ve savaşçıların ulaştırılmasını kolaylaştırdı.

Gözlemciler, bu ülkelerin dış müdahalelerinin, devletlerin kırılganlığı ve iç-bölgesel çakışmaların karakteristik olduğu bölgesel ortamlarda ‘küçük rejimlerin’ davranışlarını analiz etmek için daha geniş bir çerçeve içinde anlaşılabileceğini söylüyorlar. Küçük devletlerin ve Körfez'in dış politikaları konusunda uzman bir isim olan Avrupalı araştırmacı Matej Szalai, bu bağlamlarda nüfuzun, nüfus büyüklüğü veya doğrudan askeri güç gibi bir devletin geleneksel yetenekleriyle değil, daha çok iktidar rejiminin diğer devletlerin iç bölünmelerini, zayıf egemenliklerini ve siyasi ve sosyal sınırlarının geçirgenliğini kullanma becerisiyle bağlantılı olduğu değerlendirmesinde bulundu. Szalai’ye göre böylelikle yerel veya ayrılıkçı grupları desteklemek, güç dengesini yeniden şekillendirmek, stratejik çıkarları güvence altına almak ve ulusal topraklardan uzak çatışma bölgelerinde aktif bir varlık göstermek için dolaylı bir araç haline geliyor. Çatışma ve müdahaleye ilişkin bölgesel normlar da bu tür davranışların ortaya çıkmasında rol oynamaktadır, zira çatışmalar her zaman (modern) Vestfalyan devlet sistemi kurallarına göre değil, daha çok etki ağları ve esnek ittifaklar aracılığıyla yönetiliyor. Bu anlamda, bu politikalar, devlet ve egemenlik kavramlarının sürekli müzakereye tabi olduğu uluslararası bir ortamda siyasi ve güvenlik etkisini en üst düzeye çıkarma çabasını yansıtıyor.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki devlet sisteminin doğasının, kırılganlığına ve sürekli sızmalara açık olmasına rağmen, küçük devletlere geleneksel uluslararası ilişkiler modellerine kıyasla etkilerini en üst düzeye çıkarmak için nispi fırsatlar sunduğunu belirten Szalai, iç ve dış işler arasında net bir ayrım olmamasının, karşılıklı müdahaleyi yaygın bir uygulama haline getirdiğine işaret etti. Bunun da küçük devletler için en büyük tehdit olan doğrudan savaştan daha az maliyetli ve daha etkili bir araç olduğunun altını çizen Szalai’ye göre ayrıca, devletin zayıflığı, büyük kaynaklara ihtiyaç duymadan dış politikada kullanılabilecek devlet dışı aktörlere kapıyı aralıyor. Bununla birlikte ‘kapsamlı denge’ mantığı, büyük devletlerin militarizasyona yönelmesini sınırlarken bu da güç farkını azaltmakta ve küçük devletlere bölgesel sistem içinde daha fazla manevra alanı sağlamaktadır.

Aşırı hırs, ters sonuçlara yol açar

İsyancı grupları desteklemek, rakiplerini zayıflatmak veya etkilerini genişletmek isteyen devletler için yararlı bir taktik araç olabilir, ancak uzun vadede genellikle beklenmedik sonuçlara veya stratejik kayıplara yol açar. Tarihsel örnekler, bu tür grupları destekleyen devlet ile vekilleri arasındaki çıkar anlaşmazlıkları veya bir çıkış stratejisinin olmaması, özellikle de hedefleri sahadaki gerçek destek bağlamıyla uyumlu değilse, destekleyen devleti siyasi ‘tepkiye’ veya elde etmek istediği nüfuzun kaybına maruz bırakabileceğini gösteriyor. 1970'li ve 1980'li yıllarda Pakistan'ın Afgan mücahitlerine verdiği destekte de böyle oldu. Pakistan küçük bir ülke olmasa da o dönemde arabulucu rolünü üstlendi. Sovyetler Birliği’nin Afganistan'dan çekilmesinden sonra, ülkedeki durum kötüleşti ve ardından radikalizm Pakistan'a sıçradı. Pakistan, araç olarak yarattığı gruplar üzerindeki kontrolünü kaybetti.

Georgetown Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, küçük ve zengin ülkelerin yabancı müdahale yoluyla ‘küçük boyutlarını aşma’ girişimlerinin, doğrudan veya dolaylı olarak yerel grupları veya silahlı grupları desteklemek gibi yüksek bir bedeli olduğunu söylüyorlar. Bu, bu ülkeleri, gidişatını veya sonucunu kontrol etme kapasitelerini aşan uzun süreli çatışmalara sürükleyebilir. Dahası, Libya ve Yemen'deki gibi karmaşık çatışmalara dahil olmak, bu ülkeleri daha büyük bölgesel güçlerle çatışmanın tırmanması riskine maruz bırakır ve etki araçlarını sürekli diplomatik ve güvenlik sürtüşmelerinin kaynağına dönüştürür. Gözlemciler, devlet dışı aktörlere güvenmenin öngörülemez dinamikler yarattığı konusunda uyarıyorlar, çünkü bu gruplar, özellikle insan hakları ihlalleri veya istikrarı bozma suçlamalarının gölgesinde nüfuz araçlarından siyasi ve ahlaki yükümlülüklere dönüşebilirler. Bu yüzden mali zenginlik bu stratejilerin başarısını garanti etmez. Aşırı hırs, en önemlisi bölgesel izolasyon, uluslararası itibarın kaybı veya devletin büyüklüğü ve uzun vadeli sonuçlarını taşıma kapasitesiyle orantısız yorucu çatışmalara karışmak gibi ters sonuçlar doğurabilir.