ABD, Rusya’nın Suriye’de atacağı adımları bekliyor

Rusya Genelkurmay Başkanı Valeriy Gerasimov, Büyükelçi Anatoly Antonov ve Rusya’nın Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev Rusya Devlet Başkanı Putin ve ABD Başkanı Biden’in Cenevre’deki basın toplantısı sırasında (Reuters)
Rusya Genelkurmay Başkanı Valeriy Gerasimov, Büyükelçi Anatoly Antonov ve Rusya’nın Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev Rusya Devlet Başkanı Putin ve ABD Başkanı Biden’in Cenevre’deki basın toplantısı sırasında (Reuters)
TT

ABD, Rusya’nın Suriye’de atacağı adımları bekliyor

Rusya Genelkurmay Başkanı Valeriy Gerasimov, Büyükelçi Anatoly Antonov ve Rusya’nın Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev Rusya Devlet Başkanı Putin ve ABD Başkanı Biden’in Cenevre’deki basın toplantısı sırasında (Reuters)
Rusya Genelkurmay Başkanı Valeriy Gerasimov, Büyükelçi Anatoly Antonov ve Rusya’nın Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev Rusya Devlet Başkanı Putin ve ABD Başkanı Biden’in Cenevre’deki basın toplantısı sırasında (Reuters)

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, 28 Haziran’da İtalya’nın başkenti Roma’da Suriye konulu bir toplantıya başkanlık edecek. Toplantıya G7’den, Arap ve bölgesel ülkelerden 14 dışişleri bakanının katılımı bekleniyor. Bu durum, Başkan Joe Biden yönetiminin Suriye meselesine ilişkin ilk üst düzey siyasi yaklaşımı olacak.
Toplantı, DEAŞ’a karşı uluslararası koalisyonun 83 üyesinin katılımıyla Roma’da düzenleyeceği konferansın oturum aralarında yapılacak. Blinken, bakanlar toplantısının davetliler çemberini genişleterek mevkidaşlarını şaşırttı. Öyle ki toplantı, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Suudi Arabistan, Ürdün ve Mısır’ı içeren Küçük Grup (Small Group) ile sınırlı kalmayıp, ABD’li bakanın formülü değiştirmesi sonrasında G7 ve Küçük Grup’un yanı sıra Türkiye, Katar ve BM’nin Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’i de içerecek.
Blinken ve İtalyan mevkidaşı Luigi Di Maio’nun başkanlık ettiği söz konusu toplantı, 2015 yılı sonunda Viyana sürecinden sonra doğan ‘Uluslararası Suriye Destek Grubu’na yakın bir versiyon olacak. Viyana süreci, Rusya ve İran’ı içermiyordu. Aynı şekilde Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ve İranlı mevkidaşı Muhammed Cevad Zarif’in yanı sıra üçlü Astana sürecinin kurucu üyelerinden olan Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun katılıyla bir ilk olacak.
Toplantının önemi, Biden yönetiminin Suriye’ye odaklı ilk siyasi çabası olmakla sınırlı değil. Daha ziyade bu adım, Biden’ın ekibinin İran ile nükleer anlaşma başta olmak üzere diğer meselelerin yanı sıra beklenti düzeyini düşürerek ‘sınır ötesi’ insani koridorlar meselesiyle yetinecek.  
ABD heyeti, DEAŞ ve kimyasal silahlar ile mücadele ederek bu meseleden ‘ellerini çekme’ çağrısı yapan ‘gerçekçiler’ ile ABD taleplerini maksimum düzeyde savunmak, ‘ahlaki sınırları’ korumak, Suriye’deki siyasi ve askeri konular hususunda Moskova ve Şam’a baskı yapmak isteyen kanat arasında nasıl ilerleyeceğine dair soru işaretleri taşıyor.
Bu bağlamda toplantıyı, Suriye politikasını, hedeflerini, araçlarını ve programlarını belirlemek için ABD kurumlarında yapılan incelemeyi besleyeceği için, iki taraf arasındaki konumlandırma kapsamında yerleştirmek mümkün.
Biden’ın geçen hafta Cenevre’de Rus mevkidaşı Vladimir Putin ile yaptığı zirvenin ardından gelişti.
Suriye meselesi toplantıda şu başlıklar altında tartışılacak. 1. BM’nin sınır ötesi insani yardımlar meselesine ilişkin yetkisinin uzatılması.
2. Suriye’nin kuzeydoğusunda ‘çatışmanın önlenmesi’ muhtırası yoluyla askeri yolun devam ettirilmesi.
3. 2013 yılında 2118 sayılı Güvenlik Konseyi kararı uyarınca kimyasal silahsızlanmaya ilişkin ikili anlaşmanın uygulanması iş birliğine ilişkin ‘küçük mutabakatlara’ ulaşma yolu.
Geçen ay Biden yönetimi, Moskova’nın ‘üç kapıdan (ikisi Suriye’nin kuzeyi ve Türkiye arasında, biri Fırat’ın doğusu ve Irak arasında) sınır ötesi yardımlar sağlamaya yönelik Güvenlik Konseyi kararını uzatmayı’ kabul ederek ‘ABD testini’ geçeceği umuduyla ‘teşvikler’ ve ‘baskı sinyalleri’ ortaya koydu.
Teşvik paketi, ‘Suriye rejimi kadrolarına ve kuruluşlarına yaptırım uygulamama, tıbbi ve insani yardım malzemeleri lehine mevcut yaptırımlarda istisnalar sağlama, koronavirüs pandemisiyle mücadele etme ve Suriye cumhurbaşkanlığı seçimlerine karşı üst düzey bir kampanya başlatmama’ durumlarını kapsıyor.
Ama ‘baskı mesajlarına’ gelince, Rusya’nın BMGK’da mevcut kararın süresi 11 Temmuz’da dolmadan önce ‘sınır ötesi yardım’ kararının uzatılmasını tartışırken veto hakkını kullanması halinde ABD’nin, ‘yaptırım yoluna geri dönme’ tehdidini içeriyor. Öyle ki ABD’li yetkililer, ‘Avrupa Birliği’nin pozisyon birliğinin’ devamlılığını sağlamak ve ülkelerinin Şam ile tek taraflı olarak normalleşmeyeceklerini veya büyükelçiliklerini yeniden açmayacaklarını sağlamak amacıyla Avrupalı ​​mevkidaşlarıyla da temasa geçti. Ayrıca Arap başkentleriyle diplomatik kanallar aracılığıyla iletişim kuran ABD’li ve Avrupalı ​​diplomatlar, Şam’la normal adımlar atmanın şu anda ‘yararsız’ olduğu mesajını iletiyor.
Bu mesajların yankısı, Arap dışişleri bakanlarının son toplantısına kadar ulaştı. Öyle ki geçen hafta Doha’da düzenlenen Arap Dışişleri Bakanlığı Konferansı’nda, Şam’ın Arap Birliği’ne dönüşü ve 2011 sonunda açıklanan üyeliği dondurma kararının kaldırılması hususlarında, beklentilerin aksine derinlemesine bir görüşme yapılmadı. Nitekim Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, Suriye’nin Arap Birliği’ne geri dönmesine önem verdiğini ifade ettiğinde, bazı tarafların genel ifadeleriyle karşılaştı. Cezayir’de yapılması planlanan Arap zirvesinin gündeminde de Suriye’nin birliğe geri dönmesi yönünde ciddi bir öneri yok.
Suriye konulu Roma toplantısı, Blinken açısından G7’deki ve bölgedeki müttefiklerinin pozisyonunu belirlemek üzere bir fırsat olacak. Gelecek ay Rusya’ya yönelik ‘ABD testinin’ sonuçları beklenirken, Biden yönetiminin bu meseleye ilişkin tavrını anlamak için de bir fırsat olacak. Aynı şekilde toplantı, önerilerinin ayrıntılı bir anlayışını sunması için de Pedersen’e bir fırsat sağlayacak. Bu önerilerin; bir yanda Moskova ve ortakları, bir yanda Washington ve müttefikleri arasında ‘adıma karşılık adım’ yaklaşımı, ayrıca BMGK’nın daimî üyelerinden ve bölgesel oyunculardan oluşan bir ‘uluslararası-bölgesel grup’ oluşturulması olduğu biliniyor.



ABD’nin Gazze planı neden zorunlu göç kaygısını artırıyor?

ABD Başkanı Donald Trump, Davos’ta “Barış Konseyi” girişiminin tüzüğünü imzalarken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Davos’ta “Barış Konseyi” girişiminin tüzüğünü imzalarken (Reuters)
TT

ABD’nin Gazze planı neden zorunlu göç kaygısını artırıyor?

ABD Başkanı Donald Trump, Davos’ta “Barış Konseyi” girişiminin tüzüğünü imzalarken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Davos’ta “Barış Konseyi” girişiminin tüzüğünü imzalarken (Reuters)

Gazze’yi “modern bir kıyı kenti”ne dönüştürmeyi amaçlayan ABD planının yeniden gündeme gelmesi, bölgedeki demografik dengelere ilişkin kaygıları da beraberinde getirdi. Şarku’l Avsat’a konuşan Mısırlı ve Filistinli gözlemcilere göre bu girişim, Filistinlilerin zorla yerinden edilmesi riskini barındırırken, uzmanlar Washington’un “Yeni Gazze” tasarımının Arap-İslam dünyasının benimsediği yeniden imar planı karşısında sahada karşılık bulmasının zor olduğunu vurguluyor.

ABD, yıkıma uğrayan Filistin topraklarının yeniden inşasını hedefleyen “Yeni Gazze” planını kamuoyuna açıkladı. Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu kapsamında gerçekleştirilen “Yeni Küresel Barış Konseyi” imza töreninde, Akdeniz kıyısı boyunca uzanan gökdelenler, Refah bölgesinde yer alacak konut projeleri ile yeni yerleşim, tarım ve sanayi alanlarının aşamalı gelişimini gösteren bir harita sunuldu.

ABD Başkanı Donald Trump, perşembe günü Davos’ta “Barış Konseyi”ni resmen başlattı. Konseyin ilk aşamada Gazze’de ateşkesin kalıcı hale getirilmesine, yeniden imar çalışmalarına ve Hamas’ın silahsızlandırılmasına odaklanacağını belirten Trump, ilerleyen dönemde daha geniş bir rol üstleneceğini söyledi. Trump, konseyin “Birleşmiş Milletler ile iş birliği içinde çalışacağını” da ifade etti.

Gazze’de “büyük bir başarı” elde edeceklerini savunan Trump, “Ben bir emlakçıyım; her şey Gazze’nin konumuyla ilgili” dedi. Trump, “Deniz kıyısında bir yerden söz ediyoruz. Bu alan pek çok insan için çok şey ifade edebilir” ifadelerini kullandı.

ABD’nin açıkladığı “ana plan” haritasında, “kıyı turizmi” için ayrılmış bir bölge, 180 kule, çeşitli “konut alanları”, “sanayi kompleksi, veri merkezleri ve ileri üretim tesisleri”, “parklar ile tarım ve spor alanları” yer aldı. Plan ayrıca Mısır sınırına yakın bir bölgede yeni bir liman ve havalimanı inşasını ve Mısır, İsrail ve Gazze sınırlarının kesiştiği noktada “üçlü sınır kapısı” oluşturulmasını öngörüyor.

vfdvfd
Gazze Şeridi’nde ateşkes anlaşmasının imza töreni, Şarm eş-Şeyh (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

ABD planına göre Gazze Şeridi’nin yeniden geliştirilmesi dört aşamada gerçekleştirilecek; süreç Refah’tan başlayarak kademeli biçimde kuzeye, Gazze kentine doğru ilerleyecek.

Uluslararası Filistin’i Destekleme Kurumu Başkanı Salah Abdülati, “Yeni Gazze” planının zorunlu göç riskini yeniden gündeme getirdiği uyarısında bulundu. Abdülati, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “ABD planı iddialı, ancak Gazze halkının yerinden edilmesine yönelik bir projenin vitrini olmasından endişe ediliyor” dedi.

Abdülati, Trump yönetiminin planının Filistinli grupların silahsızlandırılmasına, Gazze’nin yeniden yapılandırılmasına ve mülkiyetlerin yeniden dağıtılmasına bağlı olduğunu belirterek, bunun “yeniden göç kapısını aralayabileceğini” savundu. Planın, Gazze’yi halkının denetimi dışında bir ekonomik bölgeye dönüştürmeyi hedeflediğini ifade etti.

Buna karşılık Kahire Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü öğretim üyesi Tarek Fahmi, Washington’un “Yeni Gazze” vizyonunu “Amerikan temennileri” olarak nitelendirdi. Fahmi, Gazze için hazırlanmış “Arap-İslam yeniden imar planının” daha kapsamlı ve uygulanabilir olduğunu söyledi.

Arap Birliği, Mart ayında Mısır tarafından hazırlanan Gazze’nin yeniden imar planını kabul etmiş, plan daha sonra İslam İşbirliği Teşkilatı tarafından da onaylanmıştı. Söz konusu plan, Filistinlilerin yerinden edilmeden erken toparlanma ve yeniden imar sürecini hedefliyor.

Fahmi, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, “ABD planı ile Arap planı arasında doğrudan bir çelişki yok, ancak iki plan arasında bir tamamlayıcılık da bulunmuyor” dedi. Kahire’nin, ABD himayesinde uluslararası bir yeniden imar konferansı düzenlemek için çalıştığını aktardı.

Mısır, Gazze’nin yeniden inşası için uluslararası bir konferansa ev sahipliği yapacağını açıklarken, Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Şarm eş-Şeyh’te düzenlenen Barış Zirvesi sırasında ABD Başkanı’nı konferansa katılmaya davet etti.

Mısır ve Arap ülkeleri, Gazze’nin mevcut yönetimi için kurulan bağımsız komitenin etkinleştirilmesine odaklanıyor. Fahmi’ye göre, komitede Filistinli bir ortağın yer alması, Gazze’de barış planının devamı açısından önemli bir kazanım niteliği taşıyor.

ABD Başkanı’nın geçen hafta duyurduğu kararla kurulan ve Ali Şaş’ın başkanlığını yaptığı Filistinli “teknokrat komite”, Gazze’nin yönetimini devralmak üzere çalışmalarına başladı.

Salah Abdülati ise Arap ve İslam dünyası tarafından kabul edilen planın Filistinliler için en uygun seçenek olduğunu vurguladı. Bu planın zorunlu göçü engellediğini, kısa bir zaman dilimi içinde yeniden imarı mümkün kıldığını ve Filistinlilerin sürece gerçek anlamda katılımını sağladığını belirtti. Abdülati, ABD planının ise Filistinlileri yeterince dahil etmemesi nedeniyle çok sayıda engelle karşılaşacağını söyledi.

Öte yandan Trump’ın Şubat ayında yaptığı ve Gazze’yi “Ortadoğu’nun Rivierası”na dönüştürmeyi, Filistinlileri başka bölgelere yerleştirmeyi öngören açıklamaları, Mısır ve birçok Arap ülkesi tarafından sert biçimde reddedilmişti.

Trump, o dönemde yaptığı açıklamada, “ABD Gazze Şeridi’nin kontrolünü üstlenecek. Bölgede bulunan patlamamış mühimmatları ve tehlikeli silahları temizleyeceğiz. Bu alanı devralacak, geliştirecek, binlerce istihdam yaratacağız. Ortadoğu’nun tamamının gurur duyacağı bir yer olacak” demiş ve Gazze’nin “Ortadoğu’nun Rivierası”na dönüşeceğini savunmuştu.


BM Kürtlerin çekilmesinin ardından Suriye'deki DEAŞ kamplarının kontrolünü devralıyor

Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)
Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)
TT

BM Kürtlerin çekilmesinin ardından Suriye'deki DEAŞ kamplarının kontrolünü devralıyor

Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)
Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)

Birleşmiş Milletler (BM) dün yaptığı açıklamada, Suriye’de on binlerce kadın ve çocuğun barındığı, DEAŞ ile bağlantılı geniş çaplı kampların yönetimini devralacağını duyurdu. Açıklama, bu kampları yıllardır koruyan Kürt güçlerinin hızlı şekilde dağılmasının ardından geldi.

Iraklı yetkililer ise Kürt güçlerinin çekilmesinden sonra Suriye’deki cezaevlerinden nakledilen tutukluları kabul etmeye başladı. Yetkililer, bu kişilerin yargılamalarının Irak ceza yargı sistemi kapsamında yapılacağını belirtirken, ülkeleri vatandaşlarını geri almaya destek vermeye çağırdı. Kuzeydoğu Suriye’de, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) koruması altında bulunan yaklaşık 12 cezaevi ve gözaltı kampında, on binden fazla örgüt mensubu ile onlarla bağlantılı on binlerce kadın ve çocuk yıllardır tutuluyor.

SDG, bu hafta içinde Suriye hükümet güçleriyle yaşanan çatışmaların ardından hızla geri çekildi. Bu durum, cezaevlerindeki güvenlik ile kamplardaki insani koşullara ilişkin endişeleri artırdı.

BM, SDG’nin salı günü el-Hol Kampı’ndan çekildiğini açıkladı. Roj Kampı ile birlikte yaklaşık 28 bin sivilin barındığı kamplarda, kadın ve çocukların çoğunlukta olduğu siviller bulunuyor. Bu kişiler, örgütün eski kontrol bölgelerinden kaçarak kamplara sığınmıştı. Kamplarda Suriyeli ve Iraklıların yanı sıra, 8 bin 500’ü farklı ülke vatandaşlarından oluşan kişiler de yer alıyor.

Yetkililer, Suriye hükümet güçlerinin kamp çevresinde güvenlik çemberi oluşturduğunu, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ile Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) ekiplerinin ise çarşamba günü kampa ulaştığını bildirdi.

BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi Operasyonlar ve Savunma Birimi Direktörü Edem Wosornu, BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, kampın yönetimini devralan UNHCR’nin, acil insani yardımların hızlı ve güvenli şekilde yeniden ulaştırılması için Suriye hükümetiyle etkin bir koordinasyon yürüttüğünü söyledi.

BM Sözcüsü Stephane Dujarric, gazetecilere yaptığı açıklamada, durumun hâlâ gergin ve değişken olması nedeniyle BM yetkililerinin henüz kampa giremediğini belirtti. Dujarric, yağmalama ve kundaklama olaylarına dair haberler alındığını ifade ederken, Suriye hükümetinin UNHCR ve yardım kuruluşlarına güvenlik ve destek sağlamaya hazır olduğunu aktardığını kaydetti.ABD ordusu salı günü yaptığı açıklamada, örgüt mensubu 150 tutuklunun Suriye’den Irak’a nakledildiğini, operasyonun ilerleyen aşamalarında toplam 7 bin tutuklunun Suriye’den çıkarılmasının gündemde olduğunu duyurdu.

Bir ABD’li yetkili salı günü Reuters’a yaptığı açıklamada, örgütün alt kademelerinde yer alan yaklaşık 200 militanın Suriye’deki Şeddadi Hapishanesi’nden kaçtığını, ancak Suriye hükümet güçlerinin bunlardan bir kısmını yeniden yakaladığını söyledi.

Irak’ın BM Daimî Temsilci Yardımcısı Muhammed Sahib Mecid dün BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı açıklamada, Irak’ın bölgesel ve uluslararası güvenliği korumak amacıyla tutukluları kabul ettiğini, ancak diğer ülkelerin de yardım sağlaması gerektiğini belirtti.

Mecid, “Bu meselenin yalnızca Irak’ın omuzlarına yüklenen uzun vadeli bir stratejik yüke dönüşmesine izin verilmemeli. Bazı ülkelerin, vatandaşları olan teröristleri kendi ulusal güvenlikleri için tehdit olarak görmelerine rağmen onları geri almayı reddetmeleri kabul edilemez” ifadelerini kullandı.

Iraklı yetkililer, Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani’nin salı günü Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ile yaptığı telefon görüşmesinde örgüt mahkûmlarının Irak’a nakledilmesi konusuna değindiğini belirtti. Yetkililer, bu nakillerin Irak hükümetinin Suriye makamlarına yaptığı resmî talep sonrasında gerçekleştirildiğini ifade etti.

scd
Haseke'deki el-Hol Kampı’nın girişlerinden birinde bulunan Suriye güvenlik güçleri (AFP)

Terör örgütü DEAŞ, Irak ve Suriye’de ortaya çıkmış, gücünün zirvesinde olduğu 2014-2017 yılları arasında iki ülkede geniş toprakları kontrol altına alarak milyonlarca insanı yönetmişti. Örgütün ilan ettiği hilafet, ABD öncülüğündeki koalisyonun yürüttüğü askerî operasyon sonucunda çökmüştü.

Iraklı bir askerî sözcü, Irak’ın örgüte mensup 150 tutukludan oluşan ilk grubu kabul ettiğini, bunlar arasında Iraklıların yanı sıra yabancı uyrukluların da bulunduğunu açıkladı. Sözcü, sonraki nakillerin sayısının güvenlik durumu ve sahadaki değerlendirmelere bağlı olacağını belirterek, tutukluları örgütün üst düzey yöneticileri olarak nitelendirdi.

Irak Yüksek Yargı Konseyi ise yaptığı açıklamada, Irak Anayasası ve yürürlükteki ceza yasalarına dayanarak, teslim alınacak ve ilgili ıslah kurumlarına yerleştirilecek sanıklar hakkında usulüne uygun yargı süreçlerinin başlatılacağını duyurdu.

Açıklamada, “Tüm sanıklar, uyrukları ya da terör örgütü içindeki konumları ne olursa olsun, münhasıran Irak yargısının yetkisine tabidir. Haklarında, mağdurların haklarını koruyacak ve Irak’ta hukukun üstünlüğü ilkesini pekiştirecek şekilde, istisnasız olarak yasal işlemler uygulanacaktır” ifadelerine yer verildi.

Iraklı yetkililer, yasal prosedürler kapsamında örgüt mensubu tutukluların ayrıştırılacağını, aralarında yabancıların da bulunduğu üst düzey isimlerin, daha önce ABD askerleri tarafından kullanılan ve Bağdat Havalimanı yakınında bulunan yüksek güvenlikli bir gözaltı merkezine konulacağını bildirdi.

Bu nakiller, Avrupa’da, tutuklu örgüt mensuplarının bazı yakınlarında endişeye yol açtı. Yakını örgüte katılan ve Suriye’de yakalanan Avrupalı bir kadın, Irak’a mahkûm nakledildiğine dair haberlerin ailesini kaygılandırdığını söyledi.

Kimliğinin açıklanmaması koşuluyla konuşan kadın, ailesinin başlangıçta Suriye’deki güvenlik gelişmelerinin, yakınının akıbetine ilişkin bilgi sağlayacağını umduğunu ifade etti.

Kadın, “Mahkûmların Irak’a götürüldüğünü gördüğümüzde korktuk” dedi ve Irak’ta idam cezasının uygulandığına dikkat çekti.

İki Iraklı hukuk kaynağı, Suriye’den Irak’a nakledilen örgüt mensubu tutukluların farklı uyruklardan oluştuğunu belirtti. Kaynaklara göre, Iraklılar çoğunluğu oluştururken, diğer Arap ülkelerinden militanların yanı sıra Batılı ülke vatandaşları da bulunuyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, tutuklular arasında Birleşik Krallık, Almanya, Fransa, Belçika, İsveç ve diğer Avrupa Birliği (AB) ülkelerinden vatandaşların yer aldığını, bu kişilerin Irak yargı makamlarınca yargılanacağını aktardı.


Suriye'deki olaylara Kürt bakış açısı... SDG'den sonraki günün özellikleri

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)
TT

Suriye'deki olaylara Kürt bakış açısı... SDG'den sonraki günün özellikleri

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile ilgili son gelişmeler, Kürt çevrelerde tartışmaları genişletti. Tartışmalar, yaşananların bölgesel ve uluslararası güç dengelerinin dayattığı bir siyasi geri çekilme mi olduğu, yoksa yeni bir uzlaşmanın şekillenmesi beklenirken yapılan zorunlu bir yeniden konumlanma mı olduğu ekseninde yoğunlaşıyor. Her iki değerlendirme de Suriye’de Kürtlerin geleceğine ilişkin daha derin sorularla kesişiyor.

Suriye hükümeti, Kürtlerin öncülüğündeki SDG’nin kontrolünde bulunan kuzey ve doğu Suriye’de geniş alanlarda yeniden kontrol sağladı. Bu gelişme, Beşşar Esed’in devrilmesinden yaklaşık 14 ay sonra Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera’nın iktidarını güçlendirdi.

Sahadaki bu hızlı değişim, Suriye’nin neredeyse tamamını yeniden Şam’daki merkezi yönetimin otoritesi altına sokarken, ABD politikasındaki dönüşümü de gözler önüne serdi.

Siyasi kayıp

SDG liderliğine yakın kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, güçlerin ‘geniş çaplı saha çatışmalarına girmediğini ve yaklaşık 40 bin savaşçıdan oluşan askerî yapısını koruduğunu’ ileri sürdü. Kaynaklar, yaşananların ‘askerî bir çöküşten ziyade siyasi bir kayıp’ olduğunu vurguladı.

Kaynaklara göre temel ayrışma, SDG’nin kendi içinden çok ABD’nin yaklaşımında ortaya çıktı. Bu farklılığın, kuzeydoğu Suriye’deki DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) Komutanlığı’nın bakışı ile ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın fiilen benimsediği çizgi arasında yaşandığı ifade edildi.

ABD’nin önceliklerini yeniden düzenlediğine dikkat çeken değerlendirmelere göre, Washington, yeni Suriye yönetimini desteklemeyi ve terörle mücadelede DMUK’A entegre etmeyi tercih etti. Bu yaklaşımın, İsrail ile ilişkileri iyileştirme ve Türkiye ile doğrudan bir gerilimi önleme hedefleriyle birlikte ele alındığı belirtildi.

Barrack, ülkesinin terörle mücadelede SDG gibi devlet dışı bir yapı yerine Suriye devleti ile iş birliğini tercih ettiğini açıklamıştı.

Kaynaklar, el-Cezire bölgelerinde yaşanan gerginlikler ve bazı Arap aşiretlerinin başkaldırılarına rağmen Kürtlerin, geniş çaplı bir çatışmaya sürüklenmemek amacıyla bazı kabilelerle karşılıklı saygıya dayalı ilişkilerini koruduğunu aktardı.

SDG şemsiyesi

Kürt araştırmacı Cabbar Kadir, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, SDG’nin bünyesinde farklı etnik ve dini geçmişlere sahip askerî oluşumları barındırdığını ifade etti.

Kadir, PKK lider kadrolarının süregelen müdahalelerinin etkisini de dışlamadı. Hapisteki örgüt liderinin gönderdiği mesajların, SDG içinde karar alma süreçleri üzerinde ‘somut bir etki’ yarattığını belirtti.

Bu tablo içinde, Kadir’e göre SDG bünyesinde pragmatik kanatlar ortaya çıktı. Bu kanatlar, savaş öncesinde ve sonrasında Suriye yönetimiyle doğrudan çatışmadan kaçınmayı ve taraflar arasında hassas bir dengeyi korumayı tercih etti. Ancak SDG’nin ABD öncülüğündeki DMUK’a dahil olması ve Washington’un SDG’yi DEAŞ’la mücadelede temel ortak olarak görmesi, Batı desteğine bel bağlayan başka bir kanadın güçlenmesine yol açtı. Bu durum, özellikle Arap nüfusun çoğunlukta olduğu geniş bölgelerde SDG güçlerinin konuşlanmasıyla birlikte, Kürt hareketini daha karmaşık bir sürece sürükledi.

Yeni Suriye yönetiminin ortaya çıkmasıyla birlikte, SDG içinde bir başka görüş ayrılığı daha belirginleşti. Bir kesim, kazanımların korunması için Şam’la erken angajmanı savunurken, diğer kesim Türkiye ile yakın ilişkiler kuran, Kürt haklarına karşı bir çizgi izleyen merkezi bir devlet yapısının yeniden üretilmesinden endişe ederek beklemeyi tercih etti.

Bu bölünmeler, karar alma birliğini zayıflattı ve SDG’nin net müzakere şartları dayatma kapasitesini sınırladı. Kadir, Kürt liderliğinin ‘siyasi dönüşümleri ve bölgesel-uluslararası güç dengelerindeki değişimi doğru okuyamadığı’ sonucuna vardı.

Öte yandan, SDG içinde Sipan Hemo ve Bahoz Erdal gibi isimlerin temsil ettiği daha sert bir çizginin, masadaki ve sahadaki karar birliğini önemli ölçüde zedelediği, bu çizginin Halep’teki son gerilimlerin tırmanmasında rol oynadığı yönündeki iddialar yaygın biçimde dile getiriliyor.

Bölünme var ama bu doğal

Kürt yazar ve araştırmacı Hoşeng Veziri, SDG bünyesinde görüş çeşitliliğinin doğal olduğunu ve bunun gerçek bir bölünme anlamına gelmediğini belirtti. Veziri’ye göre krizin özü, bölgesel politikalarla, özellikle de Türkiye’nin Suriye’deki Kürt meselesine yaklaşımıyla bağlantılı. Veziri, Ankara’nın Kürt meselesinin varlığını kabul etmemesinin, tarihsel olarak Kürtlere karşı birikmiş gerilim ortamından da yararlanarak SDG ile Şam arasındaki ilişkileri karmaşıklaştırdığını ve çatışmaları hızlandırdığını savundu.

Şarku’l Avsat’a konuşan Veziri, yaşananların ‘teslimiyet’ olarak nitelendirilmesini reddederek, SDG’nin çökmediğini, aksine Kürt çoğunluklu bölgelerini savunmaya çalıştığını ifade etti. Kürtlerin geleceğini Suriye’deki yeni yönetimin vizyonuyla ilişkilendiren Veziri, önceki rejimlerin hatalarının tekrarlanmaması gerektiği uyarısında bulundu ve Suriye’nin geleceğinde ‘herkes için bir cumhuriyet’ inşa edilip edilemeyeceği sorusunun belirleyici olacağını vurguladı.

Erbil'in durumu yatıştırmadaki rolü

Buna paralel olarak Irak’taki Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) rolü de öne çıkıyor. KDP lideri Mesud Barzani’nin basın danışmanı Kifah Mahmud, KDP’nin Türkiye ile PKK arasındaki barış çabalarını desteklediğini ve diyalog heyetlerini ağırladığını belirtti. Mahmud, bunun yanında SDG ile yeni Suriye yönetimi arasındaki müzakerelere ilk günlerinden itibaren destek verdiklerini aktardı.

Mahmud, partinin son ateşkesin sağlanmasında ve diyalog sürecinin yeniden başlamasında önemli bir rol oynadığını, bunun da Mesud Barzani’nin memnuniyetle karşıladığı bir açıklamaya yol açtığını söyledi.

Mahmud ayrıca, ateşkesi pekiştirme ve anlaşmanın uygulanmasını sağlama çalışmalarının sürdüğünü vurguladı. Mahmud’a göre bu süreç, ‘toplumsal barış ve güvenliği korumayı ve Kürtlerin Suriye halkının temel bileşenlerinden biri olarak hak ettiklerini elde etmelerini’ hedefliyor. Mahmud, Barzani’nin Şera ile devam eden temaslarının, KDP’nin konumu ve barışın temellerini atmadaki rolünü ortaya koyduğunu ifade etti.

Senaryolar

Gelecek senaryoları açısından Cabbar Kadir, en gerçekçi senaryonun Şam ile bir uzlaşma olduğunu öngörüyor. Bu uzlaşmanın, askerî ve idari yetkilerin kısıtlanması ve SDG’nin Suriye ordusuna entegre edilmesi gibi zorlayıcı tavizler gerektirebileceğini, bunun da örgütsel açıdan ciddi zorluklar doğuracağını belirtiyor.

Kadir’e göre, Türkiye’nin olası genişlemesi en tehlikeli senaryoyu oluşturuyor; bu durum, stratejik bölgelerde kapsamlı değişimlere yol açabilir ve DEAŞ’ın yeniden ortaya çıkma riskini beraberinde getirebilir. Öte yandan Kadir, ABD’nin Suriye’deki varlığının tarafların uzun süreli kanlı bir çatışmaya sürüklenmesini veya Kürt kimliğinin tamamen silinmesini önleyeceğini öngörüyor.

Sonuç olarak çoğu Kürt gözlemci, kuzeydoğu Suriye’nin geleceğinin, maliyeti ne olursa olsun Şam ile yapılacak bir uzlaşmaya bağlı olduğunu, bunun mevcut güç dengeleri altında en az kayıpla sürdürülebilecek seçenek olduğunu ifade ediyor.