Berlin konferansları ve Libya'nın "zorlu" sorunları

Şarku’l Avsat, paralı askerler, seçimler, askeri kurumun birleştirilmesi ve ABD’lilerin Hafter ile anlaşmazlığı başlıklarında inceleme yaptı.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (solda), Libya Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ve Libya Dışişleri Bakanı Necla el-Menguş iki gün önce Berlin’de bir araya geldiler. (AFP)
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (solda), Libya Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ve Libya Dışişleri Bakanı Necla el-Menguş iki gün önce Berlin’de bir araya geldiler. (AFP)
TT

Berlin konferansları ve Libya'nın "zorlu" sorunları

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (solda), Libya Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ve Libya Dışişleri Bakanı Necla el-Menguş iki gün önce Berlin’de bir araya geldiler. (AFP)
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (solda), Libya Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ve Libya Dışişleri Bakanı Necla el-Menguş iki gün önce Berlin’de bir araya geldiler. (AFP)

Libya, 2020 yılında düzenlenen ilk Berlin Konferansı ile 2021 yılında yapılan ikinci Berlin Konferansı arasında birçok değişime sahne oldu. Silah ambargosuna uyulması, yabancı paralı askerlerin Libya’ya gönderilmemesi ve siyasi çözüme teşvik edilmesi gibi iki konferansın sonuçları büyük ölçüde birbirine benzese de iki tarih arasında önemli gelişmeler yaşandı. Hiç şüphesiz bu gelişmelerin en öne çıkanları Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Trablus’a yaptığı taarruzun kırılması, yeni bir birlik otoritesinin kurulması ve bu otoritenin uluslararası alanda tanınmasıydı.
İkinci Berlin Konferansı uzlaşmalarına rağmen Libya krizinin çözüm yolunu tıkayan en zorlu sorunlar ise şöyle sıralandı:

Paralı askerler
İkinci Berlin Konferansı, yabancı savaşçıların Libya'dan çıkarılması gerektiğine dair bir uzlaşı ile sona erdi. Ancak bu gerekliliği yerine getirecek mekanizmalar halen belirsiz. Türkiye ve Rusya'nın, Suriyeli savaşçıları partiler halinde Libya'dan çıkarmaya başlama konusunda kendi aralarında uzlaştıkları duyuruldu. İlk partinin her iki taraftan da 300’er savaşçıdan oluşması şart koşuldu. Bu, yeni Libya otoritelerini ülke üzerindeki egemenliklerini yayma girişimlerinde destekleyen oldukça sembolik bir işaret olacak. Ancak sembolik önemine rağmen bu adım tüm paralı askerlerin ve yabancı savaşçıların Libya'dan çıkarılması belirli bir zaman çizelgesi ile tamamlanmazsa oldukça sınırlı kalacak. Zira gerçek şu ki her iki taraftan da 600 Suriyeli, sadece yolcu uçakları ile iki seferde Libya’ya geri dönebilir. Ayrıca güvenlik şirketi Wagner’den Rusların yanı sıra Suriyeliler, Çadlılar, Sudanlılar ve Tunuslular da dahil olmak üzere binlerce sayıda oldukları tahmin edilen paralı askerler ve yabancı savaşçılar denizinde sadece bir damlayı oluşturuyorlar..
Paralı askerlerin sınır dışı edilmesi konusunda fiilen anlaşılmış ve bu başlatılmış olsa bile Türkiye’nin batı Libya'daki rolüyle ilgili temel bir tartışma devam edecek. Zira iddialar, Türkiye’nin Birinci Berlin Konferansı sonuçlarının tersinde hareket ettiği yönündeydi. Türkiye insansız hava araçları (İHA), füze sistemleri ve gelişmiş sinyal bozucu cihazlar da dahil olmak üzere birçok teçhizatı Batı Libya'ya sevk eden bir hava ve deniz köprüsü oluşturdu. Türkiye’nin o zamanlarda yaptığı müdahale, Trablus Savaşı’ndaki dengeleri değiştirdi. Böylece Mareşal Halife Hafter liderliğindeki LUO ve Batı Libya'nın bazı bölgelerine konuşlanmış olan Wagner’in paralı askerleri (LUO varlığını inkar etmekte ısrar ediyor) yenilgiye uğratıldı. İkinci Berlin Konferansı’nda Türkiye duruşunu açıkça gösterdi. Konferans sonuçları, yabancı savaşçıların sınır dışı edilmesi ile ilgili maddeye ilişkin Türkiye tarafından resmi bir çekince kaydedilerek yayınladı. Zira Türkiye, Libya’daki askerlerinin yabancı olarak görülmesine karşı. Bu tutum, İkinci Berlin Konferansı’ndan önceki günlerde Türk yetkililer tarafından da dile getirildi. Yetkililer Libyalılar ile aralarındaki ilişkinin 500 yıl önceye dayandığını vurgulayarak Osmanlıların Libya ile tarihi bağlarına işaret ettiler.
Türkiye'nin Libya kartından vazgeçmeye niyeti olmadığı artık aşikar. Nitekim Libya'dan (Türkiye ve diğer yabancı taraflar) çekilmeye hazırlanmıyor. Batı Libya'nın askerlerini doğudakilerle denge kuracak şekilde eğittiği ifade ediliyor.
ABD'li yetkililerin İkinci Berlin Konferansı’nda Suriyeli savaşçıları tanımlamak için “paralı askerler” kelimesini kullanmaktan kaçınıp “yabancı savaşçılar” kelimesini kullanmakta ısrar etmesi Türkiye'nin tutumunu yumuşatmaya çalıştıklarının bir göstergesiydi. Bunun sebebi belki de Türkiye kartını Rusya’ya karşı kullanmak istemeleri olabilir. Nitekim ABD'liler Wagner’i özel bir güvenlik şirketi olarak görmüyor ve şirketin Kremlin'i temsil ettiğini iddia ediyorlar.
2’nci Berlin Konferansı Türklere ve Ruslara yabancı savaşçıların Libya’dan çıkarılması konusunda aralarında uzlaşma özgürlüğü tanıdığı için bu durum, Libya’da yeni bir “Suriye senaryosu” olduğuna işaret ediyor. Zira Suriye’de Türkler ve Ruslar “gerilimi düşürme bölgeleri” konusunda koordinasyon sağlamakla yetinmeyip gerilim bölgelerinde ortak devriyeler yürütüyorlar. Ancak burada şuna işaret etmeliyiz ki Libya’daki tablo Suriye’dekinin tam tersi. Suriye’de Birleşmiş Milletler (BM) tarafından tanınan yönetime karşı olan Türkiye,  Libya’da BM tarafından tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile arasındaki anlaşmadan dolayı bulunduğunu söylüyor. Elbette Rusya ile ilgili olarak da bunun tam tersi geçerli. Rusya, Suriye’de “meşru hükümetin davetiyle” bulunuyor ancak Libya’da durum tam tersi.

Seçimler
İkinci Berlin Konferansı’nın sonuçları bu yıl 24 Aralık'ta Libya'da yapılması planlanan seçimlere doğru ilerlemeyi öngörüyor. Ancak bu seçimler konusunda halen birçok belirsizlik var. Örneğin aynı anda hem yasama seçimleri hem de cumhurbaşkanlığı seçimlerinin mi düzenleneceği yoksa yeni parlamentonun Libya’nın gelecek cumhurbaşkanını mı seçeceği henüz kesin değil. Seçimler için anayasal mekanizma henüz hazır olmadığı için Batı Libya’dan cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmemesi konusunda ısrarcı sesler yükseliyor. Hatta bu kişiler, sandıkla da olsa iktidara yeni bir “diktatör” gelmesini engellemek amacıyla yeni bir savaş başlatma tehdidinde bulunuyorlar. Söz konusu kimseler, özellikle Libya’nın devrik lideri Albay Muammer Kaddafi'nin oğlu Seyfülislam Kaddafi'nin veya Mareşal Halife Hafter'in aday olmasını istemiyorlar. Seyfülislam’ın aday olmasını istemeyenler bu tutumlarının babasının döneminin geri dönüşünü temsil etmesinden ve 17 Şubat 2011 ayaklanmasında babasının rejimini devirenlerden intikam alma ihtimalinden kaynaklandığını söylüyorlar. Buna ek olarak Seyfülislam ayaklanmayı bastırma ve yabancı askerleri ülkeye getirme sürecine karıştığına yönelik iddialarla Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından da aranıyor. İngiltere merkezli The Times geçtiğimiz günlerde Seyfülislam’ın gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerine adaylığını koyacağını aktardı. Ancak gerçek şu ki, Zintan Devrimcileri yıllar önce serbest bırakıldığını açıkladığından bu yana Seyfülislam'ın nerede olduğu bilinmiyor. Mareşal Halife Hafter ise henüz resmi olarak Libya cumhurbaşkanlığına adaylığını koymadı. Ancak bunu yapmak isteyeceği düşünülüyor. Ne var ki geçen yıl başkente düzenlediği harekatın engellenmesi sonucunda “Trablus’ta yenilgiye uğratılması” imajını büyük ölçüde zedeledi. Ayrıca Batı Libya'daki aktörler de bu başarısız saldırısını aralık seçimlerine adaylığını koymasını istememelerinin gerekçesi olarak kullanıyorlar.
Libya Temsilciler Meclisi önümüzdeki parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin nasıl yapılacağını henüz açıklamadı. Ancak 1 Temmuz’a doğru açıklama yapması bekleniyor. İkinci Berlin Konferansı’nın sonuçlarına göre başta ABD olmak üzere Libya’daki seçimlerin zamanında yapılmasına yönelik bir istek var. Temsilciler Meclisi seçimlerin anayasal dayanağı üzerinde uzlaşamazsa, 74 üyeli Libya Siyasi Diyalog Forumu (LSDF) senaryosu tekrarlanacak gibi görünüyor. LSDF bu yılın başlarında Cenevre’de Fayiz es-Serrac başkanlığındaki UMH’nin yerine Muhammed el-Menfi liderliğinde yeni bir Başkanlık Konseyi ve Abdulhamid ed-Dibeybe başkanlığında yeni bir Uluslararası Birlik Hükümeti seçmişti.

Askeri kurumun birleştirilmesi
Libyalı taraflar ve yurt dışındaki destekçileri arasındaki gözle görülür fikir ayrılıkları olması nedeniyle Libya askeri kurumunu birleştirmeye yönelik girişimler halen yerinde sayıyor. Batı Libya’da açık bir şekilde Türkiye tarafından, gizliden gizliye ise ABD tarafından desteklenen taraflar, Mareşal Halife Hafter’in LUO Komutanlığı yetkisini kabul etmezken Hafter, Batı Libya’da kaybetmesine rağmen denklemde çıkarılması kolay görünmüyor. Hafter’i savunanların başlattığı Onur Operasyonu sayesinde Libya’nın silahlı İslamcı grupların eline düşmesini engelleme konusunda oynadığı büyük role atıfta bulunuyorlar. Pek çok zorluğa rağmen Onur Operasyonu, düzenli kuvvetlerin bir kısmını yeniden kurmayı ve içlerinde DEAŞ ve El-Kaide bağlantılı grupların da bulunduğu silahlı İslamcı grupları büyük şehirlere (Bingazi ve Derne gibi) girmelerinin ardından ülkenin tüm doğusundan çıkarmayı başarmıştı. Ancak Hafter’in doğuda elde ettiği zaferler Türkiye’nin işin içine dahil olması ile batıda tekrarlanamadı. Daha da ötesi, Mısırlılar Sirte’den Cufra’ya uzanan ve doğu Libya’ya yönelik operasyonun durdurulmasına yardımcı olan kırmızı bir çizgi çekmemiş olsaydı, Hafter’in durumunun çok daha kötü olacağına yönelik bir görüş var. Bununla birlikte doğudaki askeri kurum ile batıdaki ordu arasındaki temaslar, Birinci Berlin Konferansı sonucunda oluşturulan 5+5 Komitesi aracılığıyla devam ediyor. Komite, geçen yıl ekim ayından bu yana yürürlükte olan ateşkesin kalıcı hale getirilmesini ve doğu ve batı Libya arasındaki sahil yolunun (Sirte-Misrata yolu) açılmasını tartışıyor.

ABD’nin tavrı ve “Hafter sorunu”
Eski ABD Başkanı Donald Trump yönetimi Mareşal Halife Hafter’den memnundu ve hatta eski Güvenlik Danışmanı John Bolton’ın da dediği gibi hızlı olması şartıyla Trablus taarruzunu onaylamıştı. Ancak görünen o ki yeni ABD yönetimi selefinden farklı düşünüyor. Biden yönetimi şu an ABD'nin Trablus Büyükelçisi ve aynı zamanda Libya Özel Temsilcisi olan Richard B. Norland tarafından oluşturulan politikayı izliyor. Norland’ın Hafter ile ilişkisinin iyiye gitmediği herkesçe biliniyor. Öyle ki Norland, 2019’da büyükelçi olarak atandığı günden bu yana Hafter’in Trablus’a yönelik saldırısını engellemek için çalıştığını açıkça söylüyor.
ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşarı Joey Hood perşembe günü düzenlediği basın toplantısında Hafter’i eleştirerek LUO’nun ülkenin güneyinde yaptığı son saldırının kabul edilemez olduğunu söyledi. Ancak LUO bölgede DEAŞ’a bağlı hücrelerin en az iki saldırı düzenlemesi üzerine terörle mücadele etmek için böyle bir saldırı başlattığını savundu. DEAŞ’ın düzenlediği intihar saldırısı ordudan üst düzey bir yetkilinin yaşamına mal olmuştu. Hood, Hafter'in saldırısı ve DEAŞ'ın aktif olduğu Cezayir sınırının kapatıldığı duyurusuna ilişkin konuşmasında şu ifadeleri kullandı:
“Sınırların kapatılması gibi tek taraflı eylemler uluslararası toplum tarafından desteklenmiyor. Böyle bir şeyin siyasi geçiş sürecine zarar vereceğini düşünüyoruz. LSDF’ye göre Libya kanunları uyarınca Libya ordusunun komutanının işlerini yürüten Başkanlık Konseyi’dir. LUO şu ana kadar siyasi sürecin yol haritasını destekledi. Aralık ayında yapılacak ulusal seçimlere riayet etmek de dahil olmak üzere bunu yapmaya devam etmesi gerekiyor.”
ABD tarafından gelen bu sözler, Trablus yetkilileri ile LUO güçleri arasındaki çatlağı daha da derinleştiriyor. Bu çatlak, Abdulhamid Dibeybe başkanlığındaki yeni hükümetin Misrata’da düzenlenen askeri bir geçit törenine katılıp Hafter’in Onur Operasyonu’nun yıl dönümü münasebetiyle doğu Libya’da düzenlediği büyük askeri geçit törenine katılmaktan kaçınmasında da açıkça görüldü. Bu tavır, batı hükümetinin Türkiye’nin eğittiği güçlere sadık olduğunu gösteriyor. Bu çatlak DEAŞ’ın son saldırılarının ardından Hafter’in ülkenin güneyinde operasyonlar başlatmasıyla da derinleşti. Nitekim Başkanlık Konseyi üyeleri, Libya ordusunun liderliğinin Hafter’e değil kendilerine ait olduğunu belirterek Hafter güçlerinin güneyde başlattığı harekâta karşı olduklarını duyurdular.



Gazze Savaş Mezarlığı'nda tahribat iddiası: 184 Türk askerinin kabirleri de bölgede

Toplamda 3 bin 691 askerin mezarının yer aldığı kabristanda yaklaşık 800 savaşçının mezar taşında kimlik bilgileri yazmıyor (CWGC)
Toplamda 3 bin 691 askerin mezarının yer aldığı kabristanda yaklaşık 800 savaşçının mezar taşında kimlik bilgileri yazmıyor (CWGC)
TT

Gazze Savaş Mezarlığı'nda tahribat iddiası: 184 Türk askerinin kabirleri de bölgede

Toplamda 3 bin 691 askerin mezarının yer aldığı kabristanda yaklaşık 800 savaşçının mezar taşında kimlik bilgileri yazmıyor (CWGC)
Toplamda 3 bin 691 askerin mezarının yer aldığı kabristanda yaklaşık 800 savaşçının mezar taşında kimlik bilgileri yazmıyor (CWGC)

İsrail ordusu, Gazze'de I. ve II. Dünya Savaşı'nda hayatını kaybedenlerin cenazelerinin yer aldığı mezarlığın bir kısmını yıkmış.

Guardian'ın derlediği uydu görüntüleri ve tanık ifadelerine göre İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF), Tuffah bölgesindeki savaş mezarlığında sistematik yıkım gerçekleştirmiş. 

Mezar taşlarının sıralar halinde kaldırıldığı, toprağın üst katmanlarının iş makineleriyle kazıldığı aktarılıyor. IDF'nin mezarlıkta ağır iş makineleri kullandığına dair işaretler bulunduğu da belirtiliyor. 

Ağustos ve aralıkta çekilen uydu görüntüleri, özellikle mezarlığın güneyde kalan kısmının tahrip edildiğini ortaya koyuyor. 

Mezarlığın eski bekçisi Essam Carada, evinin yakında olduğunu belirterek şunları söylüyor: 

Mezarlıkta iki kez buldozerlerle operasyon yaptılar. İlki, mezarlığın etrafındaki 12 metrelik bir alanda yapıldı. Bu alan tamamen zeytin ağaçlarıyla doluydu. Daha sonra da özellikle Avustralyalı askerlerin mezarlarının bulunduğu kısımda yaklaşık 1 dönümlük alan buldozerlerle dümdüz edildi.

Eski bekçi, buldozerlerin mezarda bariyer olarak kullanılan kum tepeleri oluşturduğunu da söyledi. Bu işlemlerin nisan ve mayısta yapıldığını ifade ediyor. 

IDF'den gazeteye gönderilen açıklamada, sözkonusu dönemde bölgede yoğun çatışmalar yaşandığı, işlemlerin savunma amaçlı yapıldığı öne sürüldü. Ayrıca mezarlık ve çevresinde tüneller tespit edildiği, bunların kaldırıldığı iddia edildi. Tüm operasyonların ordunun üst düzey yetkilileri tarafından onaylandığı bildirildi. 

Gazze savaşının sonlandırılması için ABD öncülüğünde hazırlanan 20 maddelik barış planı 10 Ekim'de devreye girmişti. Plan kapsamında İsrail ordusu "sarı hatta" kadar geri çekilmişti. Haberde, bu hattın mezarlıktan geçtiği ancak son dönemde batıya doğru kaydırıldığı aktarılıyor. 

İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarları Komisyonu'yla (CWGC) Hamas'ın ortak denetimindeki Gazze Savaş Mezarlığı'nda, I. ve II. Dünya Savaşı'nda hayatını kaybeden askerlerin cenazeleri yer alıyor. 

3 binden fazla Britanyalı askerin mezarının bulunduğu kabristanda I. Dünya Savaşı'nda yaşamını yitirmiş 184 Türk askerin de naaşı var. 

CWGC, mezarlığın durumuna dair son açıklamayı 11 Aralık'ta yapmıştı. Türk askerlerin yanı sıra Gelibolu ve Ortadoğu'daki cephelerde savaşan Britanya Ordusu'nun 54. (Doğu Angliyen) Piyade Tümeni'nden savaşçıların ve Hindistanlı askerlerin naaşlarının bulunduğu bölgelerin de Gazze savaşındaki çatışmalar nedeniyle hasar gördüğü bildirilmişti.

Independent Türkçe, Guardian, Arab News


Seyfülislam Kaddafi... ‘Potansiyel varisten’ suikast kurbanına

Seyfülislam Kaddafi (Reuters – Arşiv)
Seyfülislam Kaddafi (Reuters – Arşiv)
TT

Seyfülislam Kaddafi... ‘Potansiyel varisten’ suikast kurbanına

Seyfülislam Kaddafi (Reuters – Arşiv)
Seyfülislam Kaddafi (Reuters – Arşiv)

Geçtiğimiz salı akşamı, Libya’nın eski lideri Muammer Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam Kaddafi’nin öldürüldüğünün açıklanmasıyla birlikte, uzun soluklu bir siyasi sürecin de sonuna gelindi. Yıllar boyunca uluslararası alanda ‘rejimin kabul edilebilir yüzü’ ve babasının iktidarının muhtemel varisi olarak görülen Seyfülislam Kaddafi, 2011 sonrası dönemde ise uluslararası düzeyde aranan bir sanığa dönüştü. Daha sonra başkanlığa aday olarak ortaya çıkan Kaddafi, gölgelerden çıkarak yeniden Libya’daki siyasi kutuplaşmanın merkezine yerleşti.

Peki Seyfülislam Kaddafi kimdi ve siyasi kariyeri boyunca hangi rolleri üstlendi?

‘Geçiş projesi’ olmaya çalışan rejimin oğlu

Seyfülislam Kaddafi, 25 Haziran 1972’de doğdu ve babasının onlarca yıl yönettiği Libya’da büyüdü. 1990’lı yıllarda Trablus’ta mimarlık eğitimi alan Kaddafi, daha sonra Batı ağırlıklı bir eğitim yolunu izleyerek Avusturya’da işletme eğitimi gördü. Akademik kariyerini ise 2008 yılında Londra Ekonomi Okulu’ndan (LSE) aldığı doktora derecesiyle tamamladı. Bu eğitim süreci, ona aynı anda hem ‘teknokrat’ hem de ‘elit’ bir imaj kazandırdı.

dferg
Libya lideri Muammer Kaddafi'nin oğlu Seyfülislam, 23 Ağustos 2011 tarihinde başkent Trablus'ta destekçilerini selamlıyor. (Reuters)

Ancak eğitim, siyasetten bağımsız bir unsur olmadı. Çeşitli anlatımlara göre Seyfülislam Kaddafi, bu süreçte Batılı çevreler ve etkili isimlerle geniş bir ilişki ağı kurdu; babasının rejimine temkinli yaklaşan başkentlerle Libya arasında bir köprü olarak kendini konumlandırmasında bu bağlantılar belirleyici rol oynadı.

‘Uluslararası bir figür’ olarak yükselişi ve uzlaşma dosyaları

2000’li yılların başından itibaren, herhangi bir resmî ve sürekli devlet görevi üstlenmemesine rağmen, Seyfülislam Kaddafi’nin adı hassas dosyalarda öne çıkmaya başladı. Dış uzlaşma süreçlerinde ve arabuluculuk girişimlerinde rol oynadı; adı, tartışmalı dönüm noktalarıyla birlikte anıldı. Bunlar arasında Lockerbie davası kapsamında yürütülen tazminat düzenlemeleri ile Batı’yla kademeli normalleşme sürecine ilişkin dosyalar yer aldı. Bu dönemde Seyfülislam, ekonomik ve siyasi modernleşmeden söz eden bir ‘reformcu’ figür olarak lanse edilirken, babasının kurduğu yönetim yapısıyla açık bir kopuş ilan etmedi.

Söz konusu yıllarda, uluslararası alandaki varlığını yönetmek üzere etrafında idari, mali ve medya alanlarında çalışan bir ekip oluşturuldu. Lüks bir yaşam tarzı ve geniş ilişki ağlarına işaret eden göstergeler dikkat çekti. Batılı bir gazetecilik anlatısı, Londra’daki ikameti süresince yürütülen yazışmalar, düzenlemeler ve halkla ilişkiler faaliyetlerini, 2011’de Muammer Kaddafi yönetimine karşı patlak veren ayaklanma öncesindeki ‘perde arkasına’ açılan nadir bir pencere olarak tanımladı.

Londra'da: Bağlantılar ve aracılar

İngiltere’de bulunduğu dönemde, özel hayat ile kamusal alan arasındaki sınırlar giderek iç içe geçti. Prestijli bir üniversitede eğitim, iş dünyasından çevrelerle ve siyasi figürlerle kurulan ilişkiler ile güvenlik ve gayriresmi temsil gereklilikleri çerçevesinde çeşitli kurum ve yapılarla temaslar bu sürecin parçaları oldu.

fevf
Libya'nın eski lideri Muammer Kaddafi'nin oğlu Seyfülislam Kaddafi, 25 Mayıs 2014 tarihinde Zintan şehrindeki bir hapishane içinden duruşmaya katılıyor. (Reuters)

Buna paralel olarak, belirli dosyalar etrafında halkla ilişkiler faaliyetleri yoğunlaştı. Bunların başında, İngiltere’de ve uluslararası alanda uzun süre tartışma konusu olan Lockerbie hükümlüsü Abdülbasit el-Megrahi’nin serbest bırakılmasına yönelik girişimler geldi. Batılı raporlara göre bu süreç, medya ve siyasi baskı faaliyetleriyle birlikte yürütüldü.

2011... Devrimle yüzleşme

Şubat 2011’de Libya’da başlayan protestolar ve ardından patlak veren savaşla birlikte, Seyfülislam Kaddafi’nin söylemi de değişti. ‘Reform’ vurgulu çizgiden açık bir meydan okuma diline geçen Kaddafi, rejimi savunan ve muhaliflerini tehdit eden açıklamalarla kamuoyunun karşısına çıktı. Bu tablo, birçok gözlemciye göre, onu sistem içinde ‘yumuşak bir alternatif’ olarak konumlandıran imajın sona erdiği kırılma noktası oldu. Bu gelişmelerin ortasında, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) 27 Haziran 2011’de Seyfülislam Kaddafi hakkında insanlığa karşı suçlar kapsamında tutuklama kararı çıkardı.

sdf8o98
Seyfülislam Kaddafi, 19 Kasım 2011'de Libya'nın Zintan kentinde bir uçakta otururken (Reuters)

Trablus’un düşmesi ve Muammer Kaddafi’nin öldürülmesinin ardından, Kasım 2011’de Seyfülislam Kaddafi’nin yakalandığı açıklandı. Böylece, uzun süreli tutukluluk ve kamuoyundan uzak bir dönemle tanımlanan yeni bir sürece girildi.

Trablus’taki bir mahkeme, 2015 yılında, Seyfülislam Kaddafi’yi gıyabında kurşuna dizilerek idam cezasına çarptırdı. Yaklaşık 30 Kaddafi dönemi yetkilisiyle birlikte yargılandığı davada, babasının iktidarına karşı ayaklanma sırasında göstericilerin öldürülmesi de dahil olmak üzere savaş suçlarından hüküm giydi. Ancak söz konusu karar daha sonra iptal edildi.

Kayboluş ve ardından 'siyasi geri dönüş'

Seyfülislam Kaddafi’nin 2017 yılında bir af yasası kapsamında serbest bırakıldığı duyuruldu. Bu tarihten sonra kamuoyundaki görünürlüğü sınırlı kalan Kaddafi, 2021’de başkanlık seçimleri için adaylık başvurusunda bulunarak yeniden gündeme geldi. Gür sakalı ve geleneksel kıyafetleriyle verdiği görüntü, eski rejim yanlılarının toplumsal tabanının bir kesimiyle uzlaşma mesajı olarak yorumlanırken, yıllar süren bölünmenin ardından merkezi devlet fikrini yeniden canlandırma çabasına da işaret etti.

Ancak bu geri dönüş, hukuki ve siyasi engellere takıldı. Libya içindeki önceki yargılamalar ve verilen hükümler ile UCM’nin tutuklama kararının yürürlükte olması, Seyfülislam Kaddafi’nin adaylığını tartışmalı bir mesele haline getirdi.

Öldürülmesi

3 Şubat 2026’da Libya’nın resmi haber ajansı, Seyfülislam Kaddafi’nin öldürüldüğünü duyurdu. Seyfülislam’ın siyasi ekibinin başkanı Abdullah Osman, Libya el-Ahrar televizyon kanalına yaptığı açıklamada, 53 yaşındaki Seyfülislam Kaddafi’nin evinde dört kişilik bir grup tarafından öldürüldüğünü söyledi. Osman, “Dört silahlı kişi Seyfülislam’ın ikametgâhına girdi, güvenlik kameralarını devre dışı bıraktıktan sonra kendisini öldürdü” ifadesini kullandı.


Almanya, "güvenlik gerekçeleriyle" Kuzey Irak'taki asker sayısını azaltıyor

Alman askerleri (DPA)
Alman askerleri (DPA)
TT

Almanya, "güvenlik gerekçeleriyle" Kuzey Irak'taki asker sayısını azaltıyor

Alman askerleri (DPA)
Alman askerleri (DPA)

Alman Silahlı Kuvvetleri, Ortadoğu'daki gerginliğin tırmanmasıyla birlikte "güvenlik gerekçeleriyle" Kuzey Irak'ta konuşlandırılan asker sayısını azaltacağını duyurdu.

Alman ordusunun operasyon komuta merkezi, artan bölgesel gerginlikleri gerekçe göstererek dün, görev için varlığı gerekli olmayan personelin geçici olarak Kürdistan Bölgesi'nin başkenti Erbil'den çekileceğiniaçıkladı.

Askeri bir sözcü, yeniden konuşlandırılacak asker sayısını veya bölgede kalacak gücün büyüklüğünü belirtmekten kaçındı.

Şarku’l Avsat’ın Alman Der Spiegel dergisinden aktardığına göre bu adım, Amerika Birleşik Devletleri ve İran arasında potansiyel bir askeri gerilimin artması riskine yanıt olarak atıldı.

Dergi, Washington ve Tahran arasındaki devam eden ve artan gerilimler nedeniyle bu adımın gerekli olduğunu belirten bir parlamento brifingine atıfta bulunarak, Almanya'nın Kuzey Irak'taki askeri varlığını önemli ölçüde azaltmayı planladığını bildirdi.

Ortak Operasyonlar Komutanlığı ise bu adımı ihtiyati bir önlem olarak nitelendirerek, kalan personelle temel görevlerini yerine getirmeye devam edeceğini vurguladı.

Kararın, sahadaki çok uluslu ortaklarla yakın bir koordinasyon içinde alındığını belirten yetkili, Alman askerlerinin güvenliğinin en büyük öncelik olduğunu vurguladı.

Almanya, DEAŞ'ın yeniden ortaya çıkmasını önlemek amacıyla Irak güçlerine eğitim de dahil olmak üzere Irak'ı desteklemek için uluslararası bir misyona katılıyor.

Misyon Erbil'e odaklanmış durumda, ancak Der Spiegel'in haberine göre son zamanlarda yaklaşık 300 Alman askeri ülke genelinde, çoğunlukla Ürdün'de konuşlandırıldı.