Viyana müzakereleri ABD ve İran’ın zıt talepleri arasında çıkmazda

ABD'nin İran Özel Temsilcisi Robert Malley ile Avrupa Birliği müzakerecisi Enrique Mora arasında 20 Haziran 2021'deki Viyana görüşmelerinin oturum aralarındaki diyalog (EPA)
ABD'nin İran Özel Temsilcisi Robert Malley ile Avrupa Birliği müzakerecisi Enrique Mora arasında 20 Haziran 2021'deki Viyana görüşmelerinin oturum aralarındaki diyalog (EPA)
TT

Viyana müzakereleri ABD ve İran’ın zıt talepleri arasında çıkmazda

ABD'nin İran Özel Temsilcisi Robert Malley ile Avrupa Birliği müzakerecisi Enrique Mora arasında 20 Haziran 2021'deki Viyana görüşmelerinin oturum aralarındaki diyalog (EPA)
ABD'nin İran Özel Temsilcisi Robert Malley ile Avrupa Birliği müzakerecisi Enrique Mora arasında 20 Haziran 2021'deki Viyana görüşmelerinin oturum aralarındaki diyalog (EPA)

Avrupalı ​​diplomatik kaynaklar, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile Tahran arasında nükleer faaliyetler üzerindeki izleme operasyonlarının sürdürülmesine ilişkin teknik anlaşmanın uzatılmasına ilişkin mevcut ‘bilek güreşini’ İran'ın Ajans’a değil Viyana’daki müzakerecilere özellikle de ABD’lilere yönelik ek bir ‘baskı aracı’ olarak görüyor. İran bunlarla ek tavizler elde etmeyi umuyor. Ancak Washington, bugüne kadar bunlara herhangi bir yanıt vermedi.
Bahsi geçen kaynaklar, Tahran'ın mevcut uzatmasını, Irak ve Suriye'deki birçok ABD askeri üssünün Tahran destekli milisler tarafından hedeflenmesi veya tehdit edilmesi, örneğin müzakerelerden çekilmesi gibi kullandığı diğer baskı kartlarıyla ilişkilendiriyor.
İran ayrıca, hızlı ve yüksek zenginleştirme ve artan üretim miktarları ile karakterize edilen yeni nesil santrifüjlerin sürekli dağıtımıyla birleştiğinde, gözetleme kameralarının gözünden uzakta yüksek saflıkta uranyumu yüzde 60 oranında zenginleştirmeye devam ederek baskı yapıyor.
Washington ile Tahran arasındaki ‘temel anlaşmazlıkların’ devam ederken ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken'ın geçtiğimiz Cuma günü Paris'te yaptığı açıklamaya göre altı turluk yoğun müzakerelere rağmen, İran tarafının bu ‘hassa’ karta başvurması, Batılılar için büyük endişe yaratıyor. Çünkü bu durum, İran’ı (niteliği, düzeyi ve miktarıyla) nükleer faaliyetler konusunda serbest kılıyor. Böylece Tahran her geçen gün ‘dönüm noktası’ anına yani ilk atom bombasını üretmesini sağlayacak bölünebilir malzemeyi elde etmeye yaklaşıyor. Bu gerçek, daha sonra UAEA’nın nükleer anlaşmaya geri dönme konusunda olası bir anlaşmadan sonra, İran’ın son dört veya beş ayda nükleer sahalarında neler yaptığını görmesini sağlayacak olan teknik anlaşmanın çalışmalarını genişletmek için toplu isteği açıklıyor. Ancak bu kaynaklar, sahadaki gerilim ve İran ile ABD arasında yapılan bombalama mesajlarına rağmen Tahran'ın teknik anlaşmanın uzatılmasını kabul edeceğine ‘kesin’ gözüyle bakıyor. Çünkü bu, müzakerelere dönüşün zorunlu girişi. Paris'teki diplomatik çevrelerde Tahran'ın müzakerelere geri dönmeye istekli olduğuna dair bir kanaat var. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin ekibi bir anlaşmaya varma konusunda aceleci davranıyor. Çünkü Ruhani, İran’a yönelik yaptırımları yönelik yaptırımları kaldırmayı başarmak istiyor. Bu durum, onun lehine olacak. Fakat aynı zamanda Tahran’daki ‘siyasi dengeler’ göz önüne alındığında birinci mercii olan Dini Lider Ali Hamaney, tarafından ‘kendisi için çizilen çizginin altına inemeyecek’ gibi görünüyor. 
Her halükarda, Fransız kaynaklar, İranlı yetkililer arasındaki ifadelerde farklılıklar olduğunu gözlemledi. Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf'ın teknik anlaşmanın ‘bittiğini’ ve kayıtların UAEA’ya ‘teslim edilmeyeceğini’ söylemesi ve buna karşılık Dışişleri Bakanlığı'nın ‘konuya ilişkin karar verilmediğini’ açıklaması, bunun en son kanıtı oldu. Mevcut tırmanışa rağmen, Paris - diplomatik olarak - iki yöne hareket edebilir: Bir yandan Tahran'ı teknik anlaşmanın yenilenmesini kolaylaştırmaya teşvik etmek (geçen Mayısta olduğu gibi en az bir aylığına), öte yandan Viyana müzakerelerine devam etmeye çağırmak. Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada Viyana'daki müzakerelere ‘hızlı bir şekilde dönülmesi gerektiği’ ve ‘hassas konulara yaklaşıldığı için güçlü ve cesur kararlar alma zamanının geldiği’ ifade edildi.
Bu açıklamada, Paris'in ne Washington ne de Tahran’dan yana taraf tutmadığı dikkat çekiyor.  Dünkü açıklamada, Tahran'a geçtiğimiz Pazartesi günkü çağrılara, ‘UAEA ile işbirliğini sürdürme ve nükleer tesislere derhal erişim izni verme’ çağrısı eklendi.
Avrupa tarafı, Viyana müzakerelerinin gidişatını büyük bir dikkatle izliyor. Kaynakları, özellikle Başkan Biden'ın yönetimine içeriden ve dışarıdan baskılar ışığında, uzlaştırılması zor olan çelişkili İran ve Amerikan taleplerinin varlığını izliyor.
Altı tur müzakerelerde kaydedilen ilerlemeye rağmen, İran tarafında hala tartışmalı olan 4 konu anlaşmaya varmayı engelliyor. Tahran, bir yandan Washington'un anlaşmadan yeniden çıkmasını engellemek istiyor ve yeniden yaptırımlar uygulamaması için ABD’den garantiler talep ediyor. Böyle bir garanti, Kongre’nin onayını gerektirir. Cumhuriyetçiler Beyaz Saray'a döndüklerinde Cumhuriyetçi isimlerin anlaşmadan tekrar çıkma sözü verdiği biliniyor.
İkinci husus, Washington'un, İran'ın taahhütlerine bağlılığı ve anlaşmanın şartlarını yerine getirmesi konusunda UAEA'nın ‘arabulucu’ olacağını kabul etmesi. Bu da Washington'u hareket özgürlüğünden veya ‘snapback (geri dönüş)’ denilen prosedürü kullanmaya geri dönmekten mahrum bırakacak.
Üçüncüsü, İran'ın Washington'un anlaşmadan bir kez daha çekilmesi durumunda Tahran'la anlaşmak istediği sınır ötesi yaptırım yasasını kullanmaktan kaçınmasındaki ısrarı.
Geriye İran rejiminin lideri Rehber Ali Hamaney, ofisi ve Cumhurbaşkanı seçilen Reisi dahil olmak üzere İranlı isimlerle uygulananların da dahil olduğu tüm nükleer ve nükleer olmayan yaptırımların kaldırılması ve  Tahran ihlallerinden geri adım atmadan önce ABD taahhütlerinin yerine getirilmesini sağlama talebi kalıyor. Öte yandan, Washington bugüne kadar son koşulu reddetti. Bu, insan hakları, terörizm, İran balistik ve Tahran'ın bölgesel politikası konularında müteakip müzakerelerle kalan yaptırımlara bağlı görünüyor. Ayrıca nükleer programın 2015'teki haline döndürüldüğünden emin olmak istiyor. Bu gerekliliğin - pratikte - uygulanması zor olacak.
Soru şu: İran'ın o tarihten bu yana kazandığı yeni bilgi ve teknik becerilerle (yüksek oranlı zenginleştirme, modern santrifüjler, uzun menzilli füzeler...) ne yapılmalı? Bu buzdağının görünen kısmı ve aralarında güven eksikliği olan iki taraf arasındaki uçurumu kapatmak için çok fazla diplomasiye ihtiyaç var, bu da bugün bile müzakerelerin kaderini belirliyor.



Meksika Devlet Başkanı, Trump'ın Küba'ya uyguladığı petrol ambargosuna diplomatik bir çözüm arıyor

Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (AFP)
Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (AFP)
TT

Meksika Devlet Başkanı, Trump'ın Küba'ya uyguladığı petrol ambargosuna diplomatik bir çözüm arıyor

Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (AFP)
Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (AFP)

Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum dün yaptığı açıklamada, Washington’un Küba’ya petrol sevkiyatını durdurma tehdidine karşı, adanın ihtiyaç duyduğu ham petrol tedarikinin yeniden başlamasını sağlamak için tüm diplomatik kanalları kullandığını bildirdi.

Küba, uzun süredir ekonomik krizin gölgesinde Venezuela’dan petrol tedarik ediyor. Ancak geçtiğimiz ay ABD’nin düzenlediği bir operasyonla Venezuela lideri devrildi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela petrolünü kontrol altına aldığını açıklayarak Küba’nın petrol erişimini engelleyeceğini ve başka ülkeler müdahale ederse gümrük vergisi uygulayacağını duyurmuştu.

Sheinbaum, Küba’ya petrol tedarikini kesme konusunda tereddütlü davrandığını belirterek, bu adımın insani bir krize yol açabileceğini vurguladı. Aynı zamanda, Meksika’yı Trump’ın gümrük vergisi tehdidine maruz bırakmamak için dikkatli hareket ettiğini ifade etti.

Geçtiğimiz pazartesi günü Trump, Meksika’nın Küba’ya petrol ihracını durduracağını açıklamıştı.

Petrol tedarikinin kesilmesi, Küba’nın 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana yaşadığı en ciddi ekonomik krizi daha da derinleştirecek.

Sheinbaum dün yaptığı açıklamada, Meksika’nın bu hafta Küba’ya insani yardım göndereceğini ve Washington ile petrol sevkiyatını da kapsayan bir anlaşmaya varmak için görüşmeler yürüttüklerini söyledi. Sheinbaum, “Trump’ın tehdit ettiği gümrük vergilerinin kapsamını inceliyoruz ve tüm diplomatik kanalları kullanıyoruz. Bu konuda henüz bir anlaşmaya varılmış değil” şeklinde konuştu.

Venezuela petrolü, Küba için hayati bir öneme sahipti; ada, karşılığında Venezuela’ya doktor, öğretmen ve diğer profesyoneller göndermekteydi.


Washington ve Tahran: Diplomasi için bir fırsat mı, yoksa saldırıdan önceki son durak mı?

ABD Donanması'na ait MH-60C Seahawk helikopteri, 30 Ocak 2026 tarihinde Arap Körfezi'nde gece uçuşu operasyonu sırasında USS McFaul gemisine iniş yapmaya hazırlanıyor. (ABD Donanması – AFP)
ABD Donanması'na ait MH-60C Seahawk helikopteri, 30 Ocak 2026 tarihinde Arap Körfezi'nde gece uçuşu operasyonu sırasında USS McFaul gemisine iniş yapmaya hazırlanıyor. (ABD Donanması – AFP)
TT

Washington ve Tahran: Diplomasi için bir fırsat mı, yoksa saldırıdan önceki son durak mı?

ABD Donanması'na ait MH-60C Seahawk helikopteri, 30 Ocak 2026 tarihinde Arap Körfezi'nde gece uçuşu operasyonu sırasında USS McFaul gemisine iniş yapmaya hazırlanıyor. (ABD Donanması – AFP)
ABD Donanması'na ait MH-60C Seahawk helikopteri, 30 Ocak 2026 tarihinde Arap Körfezi'nde gece uçuşu operasyonu sırasında USS McFaul gemisine iniş yapmaya hazırlanıyor. (ABD Donanması – AFP)

Gözlerin cuma günü Umman'ın başkenti Maskat’ta yapılması beklenen toplantıya çevrildiği bir dönemde, ABD-İran krizi nadiren kesişen iki paralel hatta ilerliyormuş izlenimi veriyor: ‘savaşın eşiği ve uzlaşmanın eşiği’. Taraflardan gelen mesajlar, çatışma yönünde kesin bir karar alındığına işaret etmese de diplomasinin artık ‘doğal bir süreç’ olmaktan çıktığını ve masaya oturmadan önce masanın şartları üzerinde bir bilek güreşinin yaşandığı ‘baskı altındaki bir sınav’ haline geldiğini ortaya koyuyor.

Bu çerçevede, ABD uçak gemisi yakınlarında bir İran insansız hava aracının (İHA) düşürülmesi olayı, sahadaki en küçük bir hesap hatasının müzakere sürecini tamamen rayından çıkarabileceğine dair ‘pratik bir uyarı’ niteliği taşıdı. Olay, İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı sürat teknelerinin Hürmüz Boğazı çevresinde bazı gemilere yönelik tacizlerde bulunduğuna dair haberlerle eş zamanlı yaşandı. Bu durum, Tahran’ın -kritik siyasi eşiklere yaklaşıldığında başvurduğu- deniz güvenliği üzerinden ‘maliyeti yükseltme’ stratejisini yeniden gündeme getirdi.

vdd
Tahran'ın merkezindeki Valiasr Caddesi'nde asılı olan ABD karşıtı bir afiş (AFP)

Ancak dikkat çekici olan, bu gelişmelerin şimdiye kadar müzakere takviminin iptaline yol açmamış olması. Aksine Beyaz Saray görüşmelerin ‘halen planlandığı gibi’ süreceğini belirtirken, ABD Başkanı Donald Trump, görüşmelerin nerede yapılacağını netleştirmeden, ABD’nin ‘İran’la şu anda müzakere halinde olduğunu’ söyledi. Yer ve format konusundaki bu kasıtlı belirsizlik, Axios ve diğer bazı medya kuruluşlarının aktardığı üzere, Tahran’ın toplantının İstanbul’dan Umman’a alınmasını ve daha önce bölgesel ülkelerin gözlemci olarak katılımının gündemde olduğu görüşmenin, yalnızca ABD-İran arasında ikili formatta yapılmasını talep etmesiyle örtüşüyor.

Tahran ve oyunun kurallarını değiştirme

İran’ın toplantının yeri ve formatının değiştirilmesini talep etmesi, protokole ilişkin bir ayrıntıdan ziyade, aylar süren askeri, siyasi ve ekonomik baskının ardından görece zayıf bir konumdan girilecek müzakereler öncesinde ‘psikolojik dengeyi yeniden kurma’ girişimi olarak değerlendiriliyor. Zira çok taraflı müzakerelerde ‘itibarın korunması’ daha zor hale gelirken, açık bir reddin maliyeti de yükseliyor.

Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü’nde araştırmacı olan Patrick Clawson, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, meselenin özünü şu cümleyle ortaya koydu: “Trump bir anlaşmayı güçlü biçimde istiyor ve söylemlerinde dile getirdiğinden çok daha azıyla yetinmeye razı olabilir.” Ancak Clawson’a göre zaman faktörü diplomasinin en büyük düşmanı. Görüşmeler kısa sürede somut sonuç üretmezse, Trump güç seçeneğine yönelebilir. Clawson, 2025 yılında yaşananları hatırlatarak, Trump’ın İran’a anlaşma için 60 gün süre tanıdığını, bu sürenin sonunda anlaşma sağlanamayınca İsrail’in 61’inci günde saldırı düzenlediğini söyledi.

Clawson, Trump’ın odağının yeniden nükleer dosyaya kaydığını; bunun, anlaşma üretmeye en elverişli alan olduğunu belirtti. Ancak füze programı, vekil güçler ve iç protestolar gibi dosyaların çözümsüz kalmasının, Trump’ı askeri seçeneğe itebileceği ya da görüşmelerin, saldırı hazırlıkları sürerken yalnızca bir ‘oyalama’ işlevi görebileceği uyarısında bulundu.

Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü’nde İran uzmanı olan Alex Vatanka ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, sürecin ‘henüz sona ermediğini’ savunuyor. Vatanka’ya göre bunun temel nedeni, tarafların kontrolsüz biçimde genişleyebilecek açık bir savaşı istememesi.

Vatanka, Trump’ın dosyayı kapatmasını sağlayacak ve ‘zafer gibi sunulabilecek’ bir başarıya ihtiyaç duyduğunu, şu ana kadar da ‘rejim değişikliği’ seçeneğini benimsediğine dair açık sinyaller vermediğini söyledi. Bu durumun, İran’ın ‘tam teslimiyetine’ varmayan bir anlaşma ihtimali için alan açtığını belirten Vatanka, buna karşın beklenti çıtasının dikkatle ayarlanması gerektiği uyarısında bulundu. Washington’un ‘açık bir teslimiyet’ dayatmasında ısrar etmesi halinde, İran’ın Trump’ın geri adım atacağı ya da savaşın rejimin ayakta kalmasına ve kendini yeniden toparlamasına yetecek kadar kısa süreceği hesabıyla, savaşı göze alabileceğini ifade eti.

Darbeyi önlemek mi, yoksa davranışı değiştirmek mi?

Bu noktada, Demokrasileri Savunma Vakfı’ndan (FDD) David Daoud’un Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede ortaya koyduğu kritik ayrım öne çıkıyor. Daoud’a göre müzakerelerin başarısı, ‘başarının nasıl tanımlandığına’ bağlı. Eğer başarı, askeri bir çatışmanın ya da ABD saldırısının önlenmesi anlamına geliyorsa, bunun gerçekleşme ihtimali ‘oldukça yüksek’. Zira Trump’ın ve danışmanlarının çoğunun içgüdüsü, Ortadoğu’daki askeri angajmanı azaltma yönünde; İran da rejimin iç dengesini sarsabilecek bir saldırıdan kaçınmak istiyor. Ancak başarı kriteri, İran’ın bölgesel davranışlarında ‘kalıcı bir değişiklik’ sağlanması (milis gruplara finansmanın durdurulması, füze programının sona erdirilmesi ya da nükleer dosyanın tamamen kapatılması gibi) olarak belirlendiğinde, Daoud’a göre başarı ihtimali ‘düşük’. Çünkü bu araçlar, rejim ayakta kaldığı sürece vazgeçilmeyen ideolojik bir mantığın parçası. Daoud, bu çerçevede Tahran’ın fırtınayı atlatmak için ‘geçici ya da sınırlı’ tavizler verebileceği, risklerin azalmasıyla birlikte ise aynı politikalara geri dönebileceği sonucuna vardı.

fvfv
ABD Senatörü Lindsey Graham, pazartesi günü ABD Başkanı Donald Trump ile birlikte çekilmiş ve üzerinde ‘İran'ı Yeniden Büyük Yap’ yazan bir şapka tuttuğu fotoğrafını paylaştı.

Bu ayrım, aynı zamanda Amerikan basınında görüşmelerin iki ayrı hatta bölünmesi ihtimaline dair yürütülen tartışmaları da açıklıyor: ‘bir yanda nükleer dosya, diğer yanda ise füze programı ve vekil güçler gibi daha geniş başlıklar’. Ayrıca bölgesel arabulucuların, diplomasinin olası bir saldırı öncesinde zaman kazanma aracına dönüşmesinden duyduğu kaygılara işaret ediyor. Nitekim geçen yıl haziran ayında planlanan bir toplantı öncesinde düzenlenen saldırı, bu endişeleri güçlendiren bir örnek olarak hatırlatılıyor. ABD iç siyasetinde ise bazı çevreler daha sert bir çizgi izlenmesi gerektiğini savunarak, ‘gerçek anlaşmanın’ dosyalar üzerinden pazarlık değil, rejimin kendisinin değiştirilmesi olduğunu öne sürüyor.

Bu iki yaklaşım arasında ABD yönetimi ise gri bir alanda konumlanıyor: Müzakerelerde elini güçlendirmek için askeri baskıyı artırırken, savaşın maliyetinden kaçınmak amacıyla diplomasi kapısını da açık tutuyor.

Vekil güçler için test

Vekil güçler meselesi herhangi bir müzakere sürecinde teorik bir başlık olmaktan çıkmış durumda. Bu bağlamda Bağdat ve Lübnan’daki Hizbullah, İran’ın dolaylı nüfuzunu hesaba katmayan her türlü uzlaşının ne denli kırılgan olabileceğine dair iki somut örnek olarak öne çıkıyor. Irak’ta Nuri el-Maliki’nin, Washington ile yaşanan açık tartışmalar ve ABD’den gelen geri dönüşüne ilişkin uyarılara rağmen adaylıktan çekilmeme konusundaki ısrarı ile Lübnan’da Hizbullah’ın silahlarını koruma yönündeki tutumu, Tahran’ın nükleer dosyanın kendi bölgesel etkisi pahasına yönetildiğini hissetmesi halinde, kolları üzerinden yeniden sertleşebileceğine işaret eden göstergeler olarak okunuyor. Bu durum, Maliki ya da Hizbullah’ın ‘doğrudan araçlar’ olmasından kaynaklanmıyor. Asıl mesele, İran nüfuzunun sınandığı anlarda, Tahran’ın nükleer bir anlaşma karşılığında etki alanlarını pazarlık konusu yapmaya ne ölçüde hazır olduğunun ya da bu tür bir pazarlığı en başından reddedip reddetmediğinin hızla açığa çıkması.

Cuma günkü toplantıdan ne gibi sonuçlar çıkabilir?

En gerçekçi senaryoda, taraflara zaman kazandıracak sınırlı bir ilk mutabakat öngörülüyor: zenginleştirmenin dondurulması veya aşamalı denetim düzenlemeleri karşılığında baskının hafifletilmesi ya da ekonomik ve insani bir kanalın açılması, daha zorlu dosyaların ise sonraya bırakılması. Bu çerçevede, Brookings Enstitüsü araştırmacısı Michael E. O’Hanlon’un Şarku’l Avsat’a yaptığı yorum basit ama karamsar bir çerçeve sunuyor. O’Hanlon, müzakerelerin ciddi şekilde yürütüleceğine şüpheyle yaklaşsa da ‘umudu yitirmemek gerektiğini’ vurguladı.

Özetle, cuma günü yapılacak toplantı, krizin fitilini taktiksel anlamda söndürebilir, yani olası bir saldırıyı önleyebilir; ancak cuma sonrası ne olacağı sorusuna cevap vermeyebilir: Hedef şu an savaşın önlenmesini sağlayacak bir anlaşma mı, yoksa İran’ın bölge ile ilişkilerini uzun vadede yeniden şekillendirecek bir anlaşma mı? Bu iki hedef arasındaki boşluk genellikle deniz kazaları, vekil güçler üzerinden testler ve her tarafın gücü tavize dönüştürme ya da tavizi sürdürülebilir bir siyasi ateşkese çevirme kabiliyeti ile dolduruluyor.


Rusya’ya çalışmaya giden Afrikalılar, Ukrayna cephesine gönderiliyor: Cehennem gibi

CNN'in irtibata geçtiği (soldan sağa) Charles Njoki, Patrick Kwoba ve Francis Ndarua, Rusya safında savaşan Afrikalılardan (CNN)
CNN'in irtibata geçtiği (soldan sağa) Charles Njoki, Patrick Kwoba ve Francis Ndarua, Rusya safında savaşan Afrikalılardan (CNN)
TT

Rusya’ya çalışmaya giden Afrikalılar, Ukrayna cephesine gönderiliyor: Cehennem gibi

CNN'in irtibata geçtiği (soldan sağa) Charles Njoki, Patrick Kwoba ve Francis Ndarua, Rusya safında savaşan Afrikalılardan (CNN)
CNN'in irtibata geçtiği (soldan sağa) Charles Njoki, Patrick Kwoba ve Francis Ndarua, Rusya safında savaşan Afrikalılardan (CNN)

Rusya'ya çeşitli iş fırsatları için giden Afrikalılar, kendilerini Ukrayna cephesinde buluyor. 

CNN'in irtibata geçtiği Afrikalılar, kendilerine şoförlük veya güvenlik görevliliği gibi işler teklif edildiğini, yüksek maaş vaatleri sunulduğunu söylüyor. 

Ancak Rusya'ya vardıklarında askeri sözleşme imzalamaya zorlandıklarını, yeterli eğitim almadan cepheye gönderildiklerini öne sürüyorlar. Kenya, Gana, Nijerya ve Uganda gibi ülkelerden Rusya'ya giden kişilerden bazıları pasaportlarına el konduğunu, ülkeden ayrılamadıklarını iddia ediyor.

Amerikan medya kuruluşunun görüştüğü Afrikalıların neredeyse tamamı ülkelerine dönmek istediğini söylüyor. Irkçılık, psikolojik baskı ve ağır kayıplara dikkat çeken bu kişiler, cephede Afrikalıların daha riskli görevlere gönderildiğini öne sürüyor.

Haberde, sosyal medyaya servis edilen videolarda Afrikalı askerlerin Rus ordusundaki deneyimlerinden olumlu şekilde bahsettiği de belirtiliyor. Bu videolarla genellikle genç Afrikalı erkeklerin hedef alındığı yazılıyor. 

Kenyalı Patrick Kwoba da sosyal medya paylaşımlarından etkilenerek Rus ordusuna başvuru yapmış. Orduda güvenlik görevlisi olup çatışmaya gönderilmeyeceğini düşündüğünü belirten Kwoba, Ukrayna cephesinde geçirdiği 4 ayı "cehennem" diye niteliyor. 

Bir saldırıda yaralanıp izin aldığı sırada Kenya'nın Moskova Büyükelçiliği'ne ulaşarak ülkesine dönebildiğini söyleyen Kwoba, Rus ordusuyla sözleşmesini bitirenlerin bile serbest bırakılmadığını iddia ederek şunları söylüyor:  

Rus ordusuna adım attın mı ya kaçarsın ya ölürsün. Rusya'ya gidip sağ salim geri dönmek imkansız. Sözleşmesini tamamlayanları bile kalmaya zorluyorlar.

Ukrayna'nın Kenya Büyükelçisi Yuriy Tokar ise Rus ordusunda savaşan yabancıların Ukrayna açısında düşman kabul edildiğini vurgulayarak, Afrika ülkelerine bu insan akışını durdurma çağrısı yaptı.

Ukrayna istihbaratının değerlendirmesine göre, 2022'de patlak veren savaşın başından bu yana 36 Afrika ülkesinden 1400'den fazla kişi Rus ordusuna alındı. 

Rusya Savunma Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı, CNN'in iddialara ilişkin yorum taleplerine yanıt vermedi.

Independent Türkçe, CNN, BBC