Yöneticilerin kaygısı, halkların çileleri ve sıkıntıları

Korona korkusu ve küresel ısınma karşısındaki çaresizlik herkesin ortak paydası.

ABD, Rusya'nın politikaları, Çin'in yükselişi ve Türkiye'nin S-400 füzeleri satın alması konusunda endişeli
ABD, Rusya'nın politikaları, Çin'in yükselişi ve Türkiye'nin S-400 füzeleri satın alması konusunda endişeli
TT

Yöneticilerin kaygısı, halkların çileleri ve sıkıntıları

ABD, Rusya'nın politikaları, Çin'in yükselişi ve Türkiye'nin S-400 füzeleri satın alması konusunda endişeli
ABD, Rusya'nın politikaları, Çin'in yükselişi ve Türkiye'nin S-400 füzeleri satın alması konusunda endişeli

Refik Huri
Kaygı, bir politika olmaktan çok, güvence ihtiyacının bir ifadesidir. Ancak büyükler kaygı oyununu sürdürmekte ısrar ediyor. Orta ölçekli bölgesel güçler, güç hayalleriyle zayıflık kabuslarını örtbas ediyor. Küçükler de korkuyor. Korona korkusu ve küresel ısınma karşısındaki çaresizlik herkesin ortak paydası.
GSYİH’si 21.4 trilyon dolar olan askeri ve ekonomik süper güç ABD, Rusya'nın "intikam" politikasından, Çin'in hızlı yükselişinden, Türkiye'nin Rus S-400 füzeleri satın almasından, hatta DEAŞ, el-Kaide ve terör saldırılarından endişe duyuyor.
Küresel güç rolüne geri dönen Rusya, Avrupa'da konuşlandırılmış Amerikan füze sistemlerinden, Amerikan zorbalığından, NATO’nun Moskova'nın "yakın dış" dediği Baltık ülkeleri ve bir zamanlar sosyalist kampta yer alan diğer ülkelere doğru genişledikten sonra Ukrayna ve Gürcistan'ı da ittifaka dahil etme eğiliminden kaygılanıyor.
GSYİH’si 14,5 trilyon dolar olan askeri, ekonomik ve diplomatik alanın yükselen gücü Çin, Washington'un Tayvan'a yönelik politikasından ve Çin Denizi ile Hint ve Pasifik okyanuslarındaki askeri rolünden endişe duyuyor. Avrupa Birliği, kendisini terk eden İngiltere'nin neler yapabileceği konusunda endişeli, İngiltere de rolü, ekonomisi ve Birlik ile olan oyunu hakkında kaygılı.
Fransa, Şansölye Angela Merkel'in görevden ayrılmasından sonra Almanya ile ortak rolü ve ABD’nin “tekelciliği” konusunda endişeli. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ABD’nin liderliğe geri dönüş söylemlerine "liderlik ortaklık demektir" şeklinde karşılık veriyor ve NATO'nun varlığında Avrupa'nın "stratejik bağımsızlığı" projesinde ısrar ediyor.
Brüksel'deki NATO Zirvesi, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in açıklamalarıyla Çin'in "halkı izlemekte yüz tanıma teknolojisini" kullanması konusundaki endişelerini dile getirdi. Sonuç bildirgesinde, "Çin'in uluslararası sistemin temellerine meydan okuyan hırsları" ve "Rusya'nın askeri cephaneliğini güçlendirmesi ve kışkırtıcı faaliyetleri" konusundaki kaygılarına yer verdi.
İngiltere’nin Cornwall bölgesinde gerçekleşen G7 zirvesi, Çin'in nüfuzunu ve yatırımlarını Asya, Avrupa, Afrika ve Ortadoğu'ya taşıyan "Bir Kuşak ve Bir Yol" projesinden korkmuş ve endişeli görünüyordu. Çin'in projesinden "daha iyi" bir projeyi duyurmakta hevesli gibiydi.
Başkanlar Joe Biden ve Vladimir Putin arasındaki Cenevre zirvesinin zeminini hazırlayan da karşılıklı kaygıydı. Zirvenin kaygıyı dağıtması veya hafifletmesi umuluyordu, fakat “stratejik istikrar" konusunda diyalogun, büyük ve kapsamlı bir anlaşma olmaksızın ayrı ayrı konularda mutabakata varma arayışının önünü açmakla yetindi.
Çin'in G7 ve NATO zirvelerine "Dünyanın kaderini küçük ülke gruplarının belirlediği günler geride kaldı" yanıtını vermesi şaşırtmadı. Ölü bir dünya düzeninin ve doğmamış yeni bir düzenin meydan okumaları karşısındaki pratik duruşun ortasında kaygı, söylemlerdeki "genel bir gri" ifadeden başka bir şey değil.
Çatışmaya yol açabilecek kırmızı çizgilerin aşılmasına yönelik gerçek korkuların hakim olduğu kaos veya dünya düzensizliğinin bir "dizgini" yoktur. Büyüklerin hiçbirinin yeni bir Soğuk Savaş'a kaymak istemediğine dair beyanı da, ABD ile Sovyetler Birliği arasında yaşanan Soğuk Savaş'ın farklı bir versiyonunu yaşamayı önlemek için yeterli değil. Kaldı ki uzmanlar, en azından Çin'in yeniden topraklarına ilhak etmekte direttiği Tayvan üzerinden "Çin ile sıcak bir savaşa hazırlanma" gereğinden bahsetmeye başladılar.
Henry Kissinger, Zhou Enlai ile görüşmesinde çeşitli kaygıları ele alırken Çin başbakanının kendisine, "Bizim tek kaygımız var; o da Tayvan" dediğinden bahseder. Eski Avustralya Başbakanı ve halihazırda New York'taki Asya Topluluğu Başkanı olan Kevin Rudd, Foreign Affairs tarafından yayınlanan bir makalede, Şi Cinping'in hayalinin görevinden ayrılmadan önce kendisi ile yeniden birleşmeyi sağlamak için Tayvan konusunda ABD’ye karşı bir avantaj aramak olduğu düşüncesini dile getiriyor. Bunun onu Komünist Parti panteonunda Mao Zedong ile eş bir seviyeye getirecek bir başarı olduğunu kaydediyor.
Önerisi ise, "ABD ile Çin arasındaki kaçınılmaz rekabette felaketi önlemek için ortak bir çerçeve." Nasıl bir çerçeve; "yönetilen bir stratejik rekabet.” Peki nasıl yönetilecek; “güvenlik politikaları ve uygulamalarına ciddi kısıtlamalar getirip, açık diplomatik, ekonomik ve ideolojik rekabete izin vererek.” Eski Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun "Çin rejimini değiştirme" çağrısına gelince, Rudd’a göre bu "tehlikeli ve imkansız. Hiçbir müttefik bunu kabul etmez."
Endişe, endişe ve endişe, ancak endişe etmesi gerekenler yöneticiler değil, halklar ve bireyler. Çünkü yöneticilerin mücadelelerinin ve hırslarının çilesini çeken, güvenlikleri, sağlık, eğitim, iş, "yaşam ve mutluluk" hakları için korkanlar ve endişelenenler onlar.
*Bu makale Independent Arabia’dan Şarku’l Avsat tarafından çevirisi yapılmıştır.

 


Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
TT

Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)

Venezuela'nın geçici devlet başkanı Delcy Rodriguez, ABD Başkanı Donald Trump'la arasını iyi tutarak iktidarını pekiştirmek istiyor.

Rodriguez, ABD'nin New York kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu kapsamında bugün Trump'la bir araya gelecek. 

57 yaşındaki siyasetçi, ABD ordusunun ocak ayında Venezuela'ya baskın düzenleyerek Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'i kaçırmasının ardından ülkenin başına geçmişti.

Trump, Venezuela'yla "dünya tarihinin en büyük petrol anlaşmasını" yaptıklarını geçen ay duyurmuştu. Cumhuriyetçi lider, ABD'nin özel sektörle kurulan ortaklık aracılığıyla Venezuela'daki 65 milyar varilden fazla petrol rezervinin büyük bölümü üzerinde kontrol sağladığını açıklamıştı.

Venezuela'da solcular anlaşmaya karşı protestolar düzenlerken, Rodriguez sözleşmeyi savunmuştu.

Financial Times'ın aktardığına göre ocak ayından beri ülkenin petrol gelirlerini kontrol eden ABD yönetimi, ülkede faaliyet gösteren Çinli ve Rus firmalara ödeme yapılmasını da engelliyor.

Analizde, Rodriguez açısından Washington'la yakın ilişki kurmanın, Venezuela'da iktidarını sağlamlaştırmasına yardımcı olabileceğine işaret ediliyor.

Venezuela Anayasası'nda geçici devlet başkanlığı için öngörülen 180 günlük süre temmuzda dolmuştu. Analize göre Rodriguez, Trump'la kişisel bağlarını güçlendirerek kendisini koltuğundan edebilecek seçimleri mümkün mertebe ertelemek istiyor.

Yakın tarihli bir ankette net onay puanı eksi 36'ya gerileyen Rodriguez, ekonomik toparlanma sağlayabilirse kendisini ülkenin eski lideri Hugo Chavez'in etkili ve teknokrat bir halefi olarak sunmayı deneyebilir.

Muhalefet ise Washington'la yapılan anlaşmaların Rodriguez'i Trump açısından vazgeçilmez hale getirmesinden endişeli.

Venezuela'da muhalefetin önde gelen isimlerinden Henrique Capriles, Karakas ve Washington arasındaki petrol anlaşmalarını sıkça eleştiriyor.

Capriles, "Venezuela'da petrol sektörünü yok eden aynı kişilerle bu sektörü yeniden canlandırmaya çalışmayı anlamak mümkün değil" diyor.

Modern Diplomacy'deki analizde de ABD'nin, ülkenin petrol endüstrisinde "doğrudan ekonomik çıkarlar elde etmeye başladığına" dikkat çekiliyor. Trump yönetiminin, "askeri ve siyasi bir müdahale olarak başlayan süreci, onlarca yıl sürebilecek bir duruma dönüştürdüğü" ifade ediliyor.

Independent Türkçe, Financial Times, Modern Diplomacy


Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
TT

Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)

Donald Trump yönetiminin, göçmenleri üçüncü ülkelere göndermek için gizlice anlaşmalar yaptığı ortaya çıktı.

Paris merkezli kâr amacı gütmeyen gazetecilik kuruluşu Forbidden Stories'in öncülüğünde, birçok medya ve analiz şirketinin katılımıyla hazırlanan araştırmada, ABD Dışişleri Bakanlığı'na ait çeşitli belgeler incelendi.

Buna göre Beyaz Saray, kendi ülkelerine gönderilemeyen göçmenleri üçüncü ülkelere sınır dışı etmek amacıyla çoğu Afrika ve Latin Amerika'da bulunan 31 ülkeyle anlaşmalar yapmış. Bu düzenlemelerin desteklenmesi için de en az 410 milyon dolar kaynak ayrılmış.

Ayrıca ABD'nin, Haziran 2026 sonu itibarıyla 13 hükümete 81 milyon dolar doğrudan ödeme yapmayı taahhüt ettiği aktarılıyor. Uluslararası Göç Örgütü'ne (IOM) 179 milyon, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne 124 milyon dolarlık hibeler öngörüldü.

Washington Post (WP) ve Guardian, bu kuruluşların anlaşmaların tarafı olmadığına fakat fonların, ülkelerin sınır dışı edilenleri kabulünü sağlamak amacıyla görüşmelerde kullanıldığına dikkat çekiyor.

Trump yönetimi şimdiye dek 28 ülkeye 25 binden fazla kişi göndermiş. Bunların yaklaşık 20 bini Meksika'ya, geri kalanı da Afrika ve Latin Amerika'daki diğer ülkelere sınır dışı edilmiş.

Washington yönetiminin bazı anlaşmaları gizlice yürüttüğü ya da sözleşmelerle ilgili kamuoyuna şeffaf şekilde bilgilendirmede bulunmadığı da yazılıyor.

Belgelere göre Kamerun'a bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 30 milyon dolar, Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ne de 2 bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 75 milyon dolar, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 1500 kişiyi kabul etmesi karşılığında 85 milyon dolar ödeme taahhüdü verilmiş. Ancak şimdiye kadar Kamerun'a 44, Kongo'ya 15, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 18 kişi gönderilmiş.

Guardian, üçüncü ülkelere sınır dışı etme politikasının Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı Stephen Miller tarafından yürütüldüğünü yazıyor. WP de Miller'ı politikanın Beyaz Saray'daki başlıca yürütücülerinden biri diye tanımlıyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın, ABD büyükelçiliklerindeki personel ve üst düzey yetkililerle ortak çalışarak yabancı hükümetlerle anlaşmaları müzakere ettiği aktarılıyor.

Anlaşmaların çoğunun Mayıs 2025'te Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan, başında diplomat Christian Jove Ehrhardt'ın yer aldığı Geri Göç Ofisi'nin (Office of Remigration) yürüttüğü ifade ediliyor. Ehrhardt, bu yıl haziranda çeşitli göç anlaşmaları için Fildişi Sahili, Gambiya, Gine-Bissau, Togo ve Gabon'u ziyaret etmiş.

Araştırmaya göre 54 Afrika ülkesinin 49'uyla üçüncü ülke vatandaşlarının kabulü hakkında görüşüldü. Avukatlar ise göçmenlerin kendileriyle hiçbir bağı olmayan ülkelerde "hukuki bir kara deliğe" atıldığını ve haklarının son derece sınırlı olduğunu söylüyor.

Guardian'ın haberinde adı "Nika" olarak değiştirilen 32 yaşındaki İranlı kadının yaşadıklarına da dikkat çekiliyor. Ülkesindeki rejim karşıtı protestoların ardından ABD'ye kaçan kadın, 18 aydan fazla süre göçmenlik gözetim merkezinde tutulmuş. İran'a gönderilmesi halinde hayatının tehlikeye gireceği gerekçesiyle ABD'de kendisine hukuki koruma sağlanan Nika, 28 Mayıs'ta serbest bırakılmasına rağmen 8 Haziran'da rutin kontroller sırasında tekrar gözaltına alınmış.

Bunun ardından ABD'nin, Nika'nın pasaportuna el koyup kadını 18 kişinin yer aldığı bir uçakla Orta Afrika Cumhuriyeti'nin başkenti Bangui'ye sınır dışı ettiği aktarılıyor. İran vatandaşının avukatıysa Nika'nın tekrar ABD'ye getirilmesi için dava açtıklarını ve hukuki sürecin devam ettiğini söylüyor.

Independent Türkçe, Washington Post, Guardian


Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
TT

Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)

Suudi Arabistan, İran destekli Husilerin son dönemde Kızıldeniz'deki saldırılarının ardından, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkıyatını yeniden artırıyor.

Reuters'ın gemi verilerini takip eden TankerTrackers.com platformuna dayandırdığı habere göre Saudi Aramco, pazar günü 7 adet Çok Büyük Ham Petrol Tankeri'ne (VLCC) yaklaşık 14 milyon varil ham petrol yükledi.

Suudi Arabistan'ın Ras Tanura Limanı'ndan gerçekleştirilen yükleme, Riyad'ın ham petrol arzında bir artışa işaret ediyor olabilir.  

JP Morgan analistleri, 18 Eylül tarihli bilgilendirme notunda, Hürmüz Boğazı'ndan son 6 günde günlük ortalama 2,9 milyon varil Suudi petrolü geçtiğini, bu rakamın ağustosta 700 bin varil olduğunu aktarmıştı.

Pazartesi günü de Brent petrolün varil fiyatı yaklaşık yüzde 4 düşüşle 9 Eylül'den beri ilk kez 100 doların altına inmişti.

Riyad yönetimi, Doğu-Batı Petrol Boru Hattı'nın drone'larla hedef alındığını 13 Eylül'de açıklamıştı. Saldırının Irak'taki İran destekli milisler tarafından düzenlendiği öne sürülmüştü. Ancak Şii milis güçlerden oluşan "Irak'taki İslami Direniş" örgütü iddiaları yalanlamıştı.

Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı'nda gemi trafiğinin neredeyse durma noktasına gelmesi nedeniyle bu 1200 kilometrelik boru hattı üzerinden sevkıyatı artırmıştı.

Reuters, saldırının ardından boru hattının faaliyetlerinin askıya alınması yüzünden Riyad'ın sevkıyatı yeniden Hürmüz'e kaydırmaya başladığına dikkat çekiyor.

Wall Street Journal da "Dünyanın petrol devi, başlangıçta kaçınmaya çalıştığı boğaza geri dönmek zorunda kalıyor" diye yazıyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla gazeteye konuşan kaynaklara göre Suudi Arabistan, Çin, Güney Kore ve Japonya gibi Asya'daki müşterilerine sevkıyatları Umman açıklarından teslim almalarını söylemiş.

Diğer yandan Suudi Arabistan'ın bu hamleyle "İran'la karşı karşıya gelme riskine girdiği" de vurgulanıyor. ABD ve Körfez'deki müttefiklerinin, kritik petrol sevkıyatı rotalarını açık tutmak için büyük çaba sarf ettiği yazılıyor.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, bu ay yaptığı açıklamada, petrolün karadan taşınmaya başlamasıyla yeni boru hatlarının iki yıl içinde Hürmüz Boğazı'nı "değersiz bir su parçası" haline getireceğini öne sürmüştü.

Ancak Körfez ülkelerinin enerji sevkıyatı için Hürmüz'e olan bağımlılıklarını sadece yeni altyapı inşa ederek sonlandırmaları zor görünüyor.

Katar Enerji Bakanı Saad bin Şeride el-Kaabi de pazar günkü açıklamasında Hürmüz'ün sadece petrol ve doğalgaz değil, tüm ürünlerin ticareti için kritik olduğunu vurgulamıştı.

Independent Türkçe, Reuters, Wall Street Journal