Politikacıların cinsel istismar skandallarının getirdiği yıkım

Çoğu dava sanığın serbest bırakılmasıyla sonuçlanıyor.

Skandallar sadece politikacıları değil, aynı zamanda kurumları, yönetimleri ve siyaset sistemleri de etkiliyor. (AFP)
Skandallar sadece politikacıları değil, aynı zamanda kurumları, yönetimleri ve siyaset sistemleri de etkiliyor. (AFP)
TT

Politikacıların cinsel istismar skandallarının getirdiği yıkım

Skandallar sadece politikacıları değil, aynı zamanda kurumları, yönetimleri ve siyaset sistemleri de etkiliyor. (AFP)
Skandallar sadece politikacıları değil, aynı zamanda kurumları, yönetimleri ve siyaset sistemleri de etkiliyor. (AFP)

Fidel Spiti
Politikacıların cinsel istismar skandallarının başlıca aktörleri olmasının birkaç temel sebebi var. Ya dünyanın her yerinde çalışanlarının veya hizmetlerindekilerin üzerinde cinsel tacizde eylemlerini kolaylaştıracak güçleri olması ya da siyaset alanında çalışmaları. Belki de bu iki neden, politikacıların cinsel taciz eylemlerini yalnızca kendi ülkelerinde değil, tüm dünyada genel bir endişe konusu haline getiriyor. Siyaset alanı, birçok kişinin politikacıların herhangi bir hatasını yakalamak için pusuya yattığı kamusal bir alan. Böylece politikacıların cinsel skandalları sosyal medya sitelerinde hızlı bir şekilde yayılıyor. Bu da kamu alanında kariyerlerinin bitmesine, yargılanmalarına ya da kurbanlara tazminat ödemelerine yol açıyor.

Medyatik skandallar
Herhangi bir politikacı da tıpkı diğerleri gibi şiddet duygusuna sahip olabilir. Ancak tüm gözler üzerinde olduğu için özel duygularını konumunun verdiği güçle kullanması durumun kamuya mal olmasına yol açar. Politikacıların ve ünlülerin uyguladığı cinsel tacizler genel olarak duyulmaz. Ancak bir mağdurun maruz kaldığı durumu açıklaması, politikacının geçmişteki cinsel tacizlerinin de gün yüzüne çıkmasını sağlayabilir. Zira bir kurbanın cesareti, geri kalanları da deviren ilk domino taşı gibidir.
Geçen ay Avustralya Parlamentosu'nda meydana gelen video skandalları veya ABD'li ünlü film yapımcısı Harvey Weinstein’in taciz ettiği Hollywood aktrisleri davası da buna bir örnek. Nitekim Hollywood’daki skandal çok geçmeden, yaşadıklarına ilişkin suskun kalan diğer kadınların da seslerini yükseltmeleri ile yapımcı için cehennemin kapılarını açmıştı.
Cinsel taciz olarak kabul edilebilecek eylemler ile karşı tarafın rızası ile yapılanlar arasındaki çizginin belirsizliğine ve birçok taciz davasının, davacının maddi veya mesleki bir çıkar sağlamayı hedeflediği ortaya çıktıktan sonra sanığın beraat etmesiyle sonuçlanmasına rağmen genelde ok yaydan çıkmış oluyor. Bunun sonucunda cinsel istismar skandalı yıldırım hızıyla medyada yayılıyor ve soruşturmanın sonucu beklenmeden doğrudan politikacı suçlanıyor. Politikacının şahsi, ailevi ve mesleki hayatı gazetecilerin kalemleri ve insanların dilleri ile zarar gördükten sonra -ki bu zarar genelde çok ağır olur- mahkeme itibarı geri vermekten başka bir şey yapamıyor.
Ancak diğer yandan ortaya çıkmayan ve kimsenin bilmediği cinsel taciz eylemleri de var. Bunun sebebi ya tacizcinin medyanın üzerinde büyük bir gücü olması ya da kurbanın kendisine perde arkasında verilen tazminattan memnun kalması ve bu yüzden olayın skandal haline gelmemesi.

Listenin başındaki başkanlar
Dünya çapında cinsel taciz skandallarına karışan pek çok politikacı var. Bunların başında da Oval Ofis’teki stajyer Monica Lewinsky'nin adından dolayı “Lewinsky skandalı” olarak bilinen, ABD Başkanı Bill Clinton’ın davası geliyor. Skandal, yargı ve ABD Senatosu karşısında Bill Clinton’ın yemin altında yalan söylediğini itiraf etmesine ve taciz şekli ile yaşanan mahrem durumun gün yüzüne çıkarılmasına kadar varmıştı. Bu skandal Clinton'ın ABD başkanlığındaki ikinci döneminin ikinci yarısına leke sürmüş ve dünya çapında en çok konuşulan skandal haline gelmişti. En nihayetinde Clinton paçasını kurtarmış ve istifa etmek zorunda kalmamıştı. Basın ise Monica Lewinsky’yi takip ederek hayatını alt üst etmişti. Bu da kendisini olumsuz bir şekilde etkilemiş ve daha sonra bu ilişki hakkında yazdığı bir kitapta da bu durumdan bahsetmişti.
Ancak ABD’li politikacıları etkileyen cinsel istismar skandallarının sonuçları açısından Avrupalı politikacılarınkinden farklı olduğunu söylemeliyiz. Zira ABD'de skandalda ailenin korunması ve ihanet ilgili hususlar önemli bir rol oynarken Avrupa'da ise skandalın istifa, yargılanma veya tazminat gibi ses getiren yaptırımlara yol açması için görevi kötüye kullanma, reşit olmayan birine tecavüz etme ya da cinsel ilişkiye girme şartları aranıyor.
Fransız cumhurbaşkanlarının iktidarda oldukları süre boyunca eşleri dışındaki kadınlarla romantik ilişkiler yaşadıkları biliniyordu. Bunlar arasında François Mitterrand da yer alıyor. Mitterrand bilinen ailesinin yanı sıra gizli bir aile daha kurmuştu ve Ann Bingo adındaki kadınla yaşadığı ilişkiden Mazarine ismini verdiği bir kızı olmasına rağmen bu sırrı yıllarca saklamıştı.
Mitterrand'ın halefi Jacques Chirac da romantik ilişkileri hakkında kaleme aldığı anılarında “Sevdiğim kadınlar vardı; olabildiğince gizli, sessiz…” ifadelerini kullanmıştı.
Bu tür bir ilişki ABD’de olsa söz konusu iki isim de devrilirdi. Ancak görünen o ki Fransa'da siyasi veya kamu çıkarını ilgilendiren kararları etkilemediği sürece halk cumhurbaşkanının romantik ilişkileri ile ilgilenmiyor. Ya da kişisel ve bireysel özgürlük, kamu görevini cinsel maceraları ya da evlilik dışı ilişkilerini yürütmek için kullanmadığı sürece kişinin siyasi rolü ile ilişkilendirmiyor.
Belki de Avrupa’daki en büyük cinsel skandal, Eski İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’nin “Rubygate” adıyla bilinenidir. Berlusconi aleyhinde, 2010 yılında “Ruby” lakaplı Fas doğumlu Kerime el-Mahrug adında 18 yaşın altındaki bir kızla cinsel ilişkiye girme de dahil olmak üzere birçok suçlama yöneltilmiş ve davalar açılmıştı.
İsrail'de cinsel skandalları nedeniyle istifa eden en göze çarpan isim ise Eski İsrail Cumhurbaşkanı Moşe Katsav olmuştu. İsrail mahkemesi 30 Aralık 2010 tarihinde Katsav'ı başka eylemlerin yanı sıra iki tecavüz suçlamasından dolayı hapse çarptırmıştı.

Eski ve yeni skandallar
İngiltere Sağlık Bakanı Matt Hancock geçtiğimiz haziran ayında romantik bir ilişki yaşadığı danışmanı ile yeni tip koronavirüs (Kovid-19) prosedürlerini ihlal ettiği ortaya çıktıktan sonra görevinden istifa etti. İngiltere'de Kovid-19 salgını ile mücadelenin, özellikle aşı kampanyasının baş sorumlu olan Bakan, Başbakanı Boris Johnson'a istifasını sunan bir mektup gönderdi.
Bu olaydan aylar önce Avustralya Parlamentosu'nda seks görüntüleri skandalı patlak verdi. Bu skandalın Avustralya'da siyasi hayatı sarstığı söylenebilir. Ülkede, parlamento ofislerinde cinsel eylemlerde bulunan çalışanların videoları yayıldı. Bu videolar eski bir çalışanın cinsel saldırıya uğradıktan sonra işini kaybetmekten nasıl korktuğunu açıklamasının ardından ortaya çıkmıştı. Brittany Higgins, 2019 yılında parlamento ofislerinden birinde kendisinden kıdem olarak üstte olan bir meslektaşı tarafından tecavüze uğradığını ve polise haber vermemesi için kendisine baskı yaptığını iddia etmişti.
Sürekli tekrarlanan bu skandallar sadece bir özür, tazminat veya göstermelik davalarla bitmiyor. Bilakis bunları, kamuoyu baskısı sayesinde ortaya çıkan köklü değişiklikler izliyor. Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre bu olaylar, Avustralya Başbakanı Scott Morrison'ı kabine değişikliği yapmaya itti. Morrison, hükümetin iki önde gelen üyesini görevden alarak yürütme organındaki mevkilerini düşürdü ve yerlerine kadınları terfi ettirdi. Böylece bu Avustralya hükümetleri tarihinde “kadınların en çok temsil edildiği” kabine olarak öne çıktı.
Ancak politikacıların isimlerinin geçtiği cinsel skandallar, her zaman çirkin, tehlikeli veya olağan dışı eylemlerde bulundukları anlamına gelmiyor. Zira Cumhuriyetçi Parti'den ABD başkanlığına aday olmak isteyen ünlü General David Petraeus’un yaptığı gibi politikacılar sözlü saldırı veya fiziksel olmayan tacizde de bulunabiliyorlar. Petraeus ünlü West Point Askeri Akademisi’nden mezun olmuştu. Irak'taki rolü de dahil olmak üzere orduda üst düzey pozisyonlara yükselen dört yıldızlı bir general olarak görev yapmıştı. Ayrıca ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) direktörlüğü koltuğuna da oturmuştu. Petraeus’un başarılarla dolu bu otobiyografisi hakkında kitap yazan bir gazeteciyle ilişkisi vardı. Sorun şuydu ki General bariz hatalar yapmıştı. Zira güvenlik risklerini hesaba katmadan CIA’nın resmi e-posta adresinden gazeteciye özel mesajlar gönderiyordu. Petraeus skandaldan yakasını kurtaramamış ve istifasını sunmuştu. Hapse girmemek için 100 bin dolar para cezası ödeyen Petraeus, büyük bir yıldızken bir anda siyaset arenasından silindi.
İngiltere’ye geri dönersek; 2017 yılında yayılan cinsel skandallar İngiltere Savunma Bakanı Michael Fallon'un istifasına yol açmıştı. Fallon 2002'de elini bir gazetecinin dizine koymak ve 2003'te başka bir gazeteciyi öpmeye çalışmakla suçlanmıştı.
Aynı şekilde ABD gazeteleri Eski New York Eyalet Valisi Eliot Spitzer'ın bir hayat kadınıyla yaşadığı ilişkinin ayrıntılarını açıklamakta gecikmemişti. Bu olay Spitzer’ı bir basın toplantısında özür dileyip eşinden af dilemeye mecbur bırakmıştı. Spitzer iyi itibarı ve güçlü kişiliği ile tanınan başsavcılığın ardından geldiği New York Valiliği görevinden istifa edip koltuğunu bırakmak zorunda kalmıştı. Böylece Spitzer’ın kazandığı tüm bu güç ve nüfuz, bir cinsel skandal ile buharlaşmış oldu.

Kurum ve idarelerin de payı var
Sadece politikacıları değil, aynı zamanda kurumların ve genel kuruluşların yanı sıra bir bütün olarak idari ve siyasi sistemi etkileyen çeşitli skandallar da mevcut. Tıpkı Almanya’da olduğu gibi...
Alman televizyon kanalı ZDF, Berlin'deki mülteci kamplarındaki sığınmacıların cinsel amaçlarla kullanılmasına ilişkin bir haber yayınlamıştı. Olay, Alman hükümetinin 2016 yılında genç göçmen ve mültecilerin Alman kültürüne ve toplumuna daha hızlı entegre olmasını sağlamak amacıyla Almanya'nın cinsel kültürünü yaymak için Arapça da dahil olmak üzere pek çok dilde hizmet veren bir internet sitesi kurmasıyla başlamıştı. Berlin eyalet yetkilileri, mülteci kamplarındaki sığınmacıları korumakla görevlendirilen güvenlik şirketlerinin, 18 yaş altı mültecileri her türden fuhuş evine ve şebekesine göndererek görevlerini kötüye kullanmaları karşısında şaşkına uğramışlardı. Bir güvenlik görevlisi verdiği ifadede “Bizi arayıp bir kadına ya da genel olarak bir erkeğe ihtiyaçları olduğunu, özellikle de 18 yaşının altından küçüklere diyorlar. Kişi ne kadar küçük olursa fiyat o kadar artıyor” demişti.
Bu ve benzeri davalar 2012 yılında ABD izcilik kulübü The Boy Scouts of America’ya (BSA) açıldı. Yaklaşık 100 bin cinsel istismar mağduru, BSA’ya tazminat davası açmış ve bu olay ABD tarihindeki en büyük cinsel istismar skandalı olarak tarihe geçmişti.
The Times tarafından yayınlanan bir haberde Oxfam adlı kâr amacı gütmeyen kuruluş cinsel saldırı, zorbalık ve kötü yönetim suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı. Gazete kuruluşun Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ndeki üst düzey yöneticilerini sindirme, ölümle tehdit etme, dolandırıcılık ve adam kayırmacılıkla suçlamıştı.
Eski Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Dominique Strauss-Kahn’ın davasında ABD’deki bir otelde çalışan bir kadına tecavüz etme girişimi de büyük ses getirmişti. Bu durum Strauss-Kahn’ı istifa etmek zorunda bırakmış ve Eski Cumhurbaşkanı François Hollande'ın kazandığı Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerine seçimlerine aday olmaktan vazgeçmesine sebep olmuştu.



Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
TT

Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)

Venezuela'nın geçici devlet başkanı Delcy Rodriguez, ABD Başkanı Donald Trump'la arasını iyi tutarak iktidarını pekiştirmek istiyor.

Rodriguez, ABD'nin New York kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu kapsamında bugün Trump'la bir araya gelecek. 

57 yaşındaki siyasetçi, ABD ordusunun ocak ayında Venezuela'ya baskın düzenleyerek Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'i kaçırmasının ardından ülkenin başına geçmişti.

Trump, Venezuela'yla "dünya tarihinin en büyük petrol anlaşmasını" yaptıklarını geçen ay duyurmuştu. Cumhuriyetçi lider, ABD'nin özel sektörle kurulan ortaklık aracılığıyla Venezuela'daki 65 milyar varilden fazla petrol rezervinin büyük bölümü üzerinde kontrol sağladığını açıklamıştı.

Venezuela'da solcular anlaşmaya karşı protestolar düzenlerken, Rodriguez sözleşmeyi savunmuştu.

Financial Times'ın aktardığına göre ocak ayından beri ülkenin petrol gelirlerini kontrol eden ABD yönetimi, ülkede faaliyet gösteren Çinli ve Rus firmalara ödeme yapılmasını da engelliyor.

Analizde, Rodriguez açısından Washington'la yakın ilişki kurmanın, Venezuela'da iktidarını sağlamlaştırmasına yardımcı olabileceğine işaret ediliyor.

Venezuela Anayasası'nda geçici devlet başkanlığı için öngörülen 180 günlük süre temmuzda dolmuştu. Analize göre Rodriguez, Trump'la kişisel bağlarını güçlendirerek kendisini koltuğundan edebilecek seçimleri mümkün mertebe ertelemek istiyor.

Yakın tarihli bir ankette net onay puanı eksi 36'ya gerileyen Rodriguez, ekonomik toparlanma sağlayabilirse kendisini ülkenin eski lideri Hugo Chavez'in etkili ve teknokrat bir halefi olarak sunmayı deneyebilir.

Muhalefet ise Washington'la yapılan anlaşmaların Rodriguez'i Trump açısından vazgeçilmez hale getirmesinden endişeli.

Venezuela'da muhalefetin önde gelen isimlerinden Henrique Capriles, Karakas ve Washington arasındaki petrol anlaşmalarını sıkça eleştiriyor.

Capriles, "Venezuela'da petrol sektörünü yok eden aynı kişilerle bu sektörü yeniden canlandırmaya çalışmayı anlamak mümkün değil" diyor.

Modern Diplomacy'deki analizde de ABD'nin, ülkenin petrol endüstrisinde "doğrudan ekonomik çıkarlar elde etmeye başladığına" dikkat çekiliyor. Trump yönetiminin, "askeri ve siyasi bir müdahale olarak başlayan süreci, onlarca yıl sürebilecek bir duruma dönüştürdüğü" ifade ediliyor.

Independent Türkçe, Financial Times, Modern Diplomacy


Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
TT

Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)

Donald Trump yönetiminin, göçmenleri üçüncü ülkelere göndermek için gizlice anlaşmalar yaptığı ortaya çıktı.

Paris merkezli kâr amacı gütmeyen gazetecilik kuruluşu Forbidden Stories'in öncülüğünde, birçok medya ve analiz şirketinin katılımıyla hazırlanan araştırmada, ABD Dışişleri Bakanlığı'na ait çeşitli belgeler incelendi.

Buna göre Beyaz Saray, kendi ülkelerine gönderilemeyen göçmenleri üçüncü ülkelere sınır dışı etmek amacıyla çoğu Afrika ve Latin Amerika'da bulunan 31 ülkeyle anlaşmalar yapmış. Bu düzenlemelerin desteklenmesi için de en az 410 milyon dolar kaynak ayrılmış.

Ayrıca ABD'nin, Haziran 2026 sonu itibarıyla 13 hükümete 81 milyon dolar doğrudan ödeme yapmayı taahhüt ettiği aktarılıyor. Uluslararası Göç Örgütü'ne (IOM) 179 milyon, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne 124 milyon dolarlık hibeler öngörüldü.

Washington Post (WP) ve Guardian, bu kuruluşların anlaşmaların tarafı olmadığına fakat fonların, ülkelerin sınır dışı edilenleri kabulünü sağlamak amacıyla görüşmelerde kullanıldığına dikkat çekiyor.

Trump yönetimi şimdiye dek 28 ülkeye 25 binden fazla kişi göndermiş. Bunların yaklaşık 20 bini Meksika'ya, geri kalanı da Afrika ve Latin Amerika'daki diğer ülkelere sınır dışı edilmiş.

Washington yönetiminin bazı anlaşmaları gizlice yürüttüğü ya da sözleşmelerle ilgili kamuoyuna şeffaf şekilde bilgilendirmede bulunmadığı da yazılıyor.

Belgelere göre Kamerun'a bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 30 milyon dolar, Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ne de 2 bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 75 milyon dolar, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 1500 kişiyi kabul etmesi karşılığında 85 milyon dolar ödeme taahhüdü verilmiş. Ancak şimdiye kadar Kamerun'a 44, Kongo'ya 15, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 18 kişi gönderilmiş.

Guardian, üçüncü ülkelere sınır dışı etme politikasının Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı Stephen Miller tarafından yürütüldüğünü yazıyor. WP de Miller'ı politikanın Beyaz Saray'daki başlıca yürütücülerinden biri diye tanımlıyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın, ABD büyükelçiliklerindeki personel ve üst düzey yetkililerle ortak çalışarak yabancı hükümetlerle anlaşmaları müzakere ettiği aktarılıyor.

Anlaşmaların çoğunun Mayıs 2025'te Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan, başında diplomat Christian Jove Ehrhardt'ın yer aldığı Geri Göç Ofisi'nin (Office of Remigration) yürüttüğü ifade ediliyor. Ehrhardt, bu yıl haziranda çeşitli göç anlaşmaları için Fildişi Sahili, Gambiya, Gine-Bissau, Togo ve Gabon'u ziyaret etmiş.

Araştırmaya göre 54 Afrika ülkesinin 49'uyla üçüncü ülke vatandaşlarının kabulü hakkında görüşüldü. Avukatlar ise göçmenlerin kendileriyle hiçbir bağı olmayan ülkelerde "hukuki bir kara deliğe" atıldığını ve haklarının son derece sınırlı olduğunu söylüyor.

Guardian'ın haberinde adı "Nika" olarak değiştirilen 32 yaşındaki İranlı kadının yaşadıklarına da dikkat çekiliyor. Ülkesindeki rejim karşıtı protestoların ardından ABD'ye kaçan kadın, 18 aydan fazla süre göçmenlik gözetim merkezinde tutulmuş. İran'a gönderilmesi halinde hayatının tehlikeye gireceği gerekçesiyle ABD'de kendisine hukuki koruma sağlanan Nika, 28 Mayıs'ta serbest bırakılmasına rağmen 8 Haziran'da rutin kontroller sırasında tekrar gözaltına alınmış.

Bunun ardından ABD'nin, Nika'nın pasaportuna el koyup kadını 18 kişinin yer aldığı bir uçakla Orta Afrika Cumhuriyeti'nin başkenti Bangui'ye sınır dışı ettiği aktarılıyor. İran vatandaşının avukatıysa Nika'nın tekrar ABD'ye getirilmesi için dava açtıklarını ve hukuki sürecin devam ettiğini söylüyor.

Independent Türkçe, Washington Post, Guardian


Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
TT

Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)

Suudi Arabistan, İran destekli Husilerin son dönemde Kızıldeniz'deki saldırılarının ardından, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkıyatını yeniden artırıyor.

Reuters'ın gemi verilerini takip eden TankerTrackers.com platformuna dayandırdığı habere göre Saudi Aramco, pazar günü 7 adet Çok Büyük Ham Petrol Tankeri'ne (VLCC) yaklaşık 14 milyon varil ham petrol yükledi.

Suudi Arabistan'ın Ras Tanura Limanı'ndan gerçekleştirilen yükleme, Riyad'ın ham petrol arzında bir artışa işaret ediyor olabilir.  

JP Morgan analistleri, 18 Eylül tarihli bilgilendirme notunda, Hürmüz Boğazı'ndan son 6 günde günlük ortalama 2,9 milyon varil Suudi petrolü geçtiğini, bu rakamın ağustosta 700 bin varil olduğunu aktarmıştı.

Pazartesi günü de Brent petrolün varil fiyatı yaklaşık yüzde 4 düşüşle 9 Eylül'den beri ilk kez 100 doların altına inmişti.

Riyad yönetimi, Doğu-Batı Petrol Boru Hattı'nın drone'larla hedef alındığını 13 Eylül'de açıklamıştı. Saldırının Irak'taki İran destekli milisler tarafından düzenlendiği öne sürülmüştü. Ancak Şii milis güçlerden oluşan "Irak'taki İslami Direniş" örgütü iddiaları yalanlamıştı.

Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı'nda gemi trafiğinin neredeyse durma noktasına gelmesi nedeniyle bu 1200 kilometrelik boru hattı üzerinden sevkıyatı artırmıştı.

Reuters, saldırının ardından boru hattının faaliyetlerinin askıya alınması yüzünden Riyad'ın sevkıyatı yeniden Hürmüz'e kaydırmaya başladığına dikkat çekiyor.

Wall Street Journal da "Dünyanın petrol devi, başlangıçta kaçınmaya çalıştığı boğaza geri dönmek zorunda kalıyor" diye yazıyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla gazeteye konuşan kaynaklara göre Suudi Arabistan, Çin, Güney Kore ve Japonya gibi Asya'daki müşterilerine sevkıyatları Umman açıklarından teslim almalarını söylemiş.

Diğer yandan Suudi Arabistan'ın bu hamleyle "İran'la karşı karşıya gelme riskine girdiği" de vurgulanıyor. ABD ve Körfez'deki müttefiklerinin, kritik petrol sevkıyatı rotalarını açık tutmak için büyük çaba sarf ettiği yazılıyor.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, bu ay yaptığı açıklamada, petrolün karadan taşınmaya başlamasıyla yeni boru hatlarının iki yıl içinde Hürmüz Boğazı'nı "değersiz bir su parçası" haline getireceğini öne sürmüştü.

Ancak Körfez ülkelerinin enerji sevkıyatı için Hürmüz'e olan bağımlılıklarını sadece yeni altyapı inşa ederek sonlandırmaları zor görünüyor.

Katar Enerji Bakanı Saad bin Şeride el-Kaabi de pazar günkü açıklamasında Hürmüz'ün sadece petrol ve doğalgaz değil, tüm ürünlerin ticareti için kritik olduğunu vurgulamıştı.

Independent Türkçe, Reuters, Wall Street Journal