Çin, neden müttefik kazanmakta ve jeopolitiği etkilemekte başarısız oldu?

Çin’in yürüttüğü ekonomi diplomasisi dünyadaki antidemokratik yönetimlerde başarılı olsa da sivil toplumun direnciyle karşılaşıyor

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 2014 yılında katıldığı Asya Altyapı Yatırım Bankası konferansı sırasında (Reuters)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 2014 yılında katıldığı Asya Altyapı Yatırım Bankası konferansı sırasında (Reuters)
TT

Çin, neden müttefik kazanmakta ve jeopolitiği etkilemekte başarısız oldu?

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 2014 yılında katıldığı Asya Altyapı Yatırım Bankası konferansı sırasında (Reuters)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 2014 yılında katıldığı Asya Altyapı Yatırım Bankası konferansı sırasında (Reuters)

Sık sık Çin'in ekonomi diplomasisinde (economic statecraft) ustalaştığı dile getiriliyor. Gözlemciler düzenli olarak, Çin’in giderek artan ekonomik ağırlığını kullanarak sempati ve nüfuz satın almayı başarmasından duydukları endişeyi dile getiriyorlar.
Pekin, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını başlarında diğer ülkelere maske ve şimdi de aşı bağışlayarak destek kazanmak için imalat tedarik zincirlerindeki hakimiyetini kullanıyor. Rekabeti Çinli şirketler lehine çevirmek için uzun süredir haksız devlet sübvansiyonlarına başvuruyor.
Pekin ayrıca silah sektörü gibi genişleyen ticari ilişkilerini de bu amaçla kullanmaya çalıştı. 2013 yılında dünyanın en büyük tüccarı olarak ABD'yi geride bırakan Çin, bugün yaklaşık 35 ülkenin ana ithalat kaynağı ve 25 ülkenin ihracatta ilk destinasyonu haline geldi. Çin Komünist Partisi rejimi, bu doğrultuda kendi tüketici pazarına erişime izin vermekten ve diğer hükümetlere ve şirketlere kendi isteklerine uymaları için baskı yapmaktan da çekinmedi. Örneğin 2019 yılında İsveçli bir edebiyat derneğinin Çin'de gözaltına alınan Çin doğumlu bir yazara ödül vermesinin ardından Çin ticari heyeti İsveç ziyaretini iptal etti. Pekin, ertesi yıl ise Avustralya’nın Kovid-19 salgınının kaynağına ilişkin bağımsız bir soruşturma başlatılması çağrısına, bir dizi Avustralya ürününe vergiler uygulayarak misillemede bulundu. Çin, ekonomik gücünü diğer ülkelere baskı yapma aracı olarak kullanmaya daha fazla yönelirken pek çok kişi bu manevraların gelecekte olacakların sadece görünen kısmı olmasından korkuyor. ABD’li yetkililer, Kuşak-Yol Projesi’ne (BRI) atıfta bulunarak, Çin’i “borç tuzağı diplomasisi” yürütmekle suçluyorlar. ABD’li yetkililer Çin’in, borç alan ülkelere büyük krediler sağlayıp ardından temerrüde düştüklerinde onlardan stratejik tavizler istediğini öne sürüyorlar. Aynı yetkililerin çoğu, Çin’in ekonomik araçlarını daha da işlevselleştirirken, ABD'nin ekonomik gücü nasıl stratejik kazanımlara dönüştüreceğini unutarak ekonomik araçlarının gevşemesine izin verdiğini düşünüyorlar.
Foreign Affairs Dergisi’nde yer alan makaleye göre, Çin, imajını ve kendisine benzeyen diğer ülkeleri yeniden şekillendirmeye çalışmaktan çok kendi çıkarlarını korumakla meşgul olmaya devam ediyor.
Buna karşın daha yakından bakıldığında, Çin'in sicilinin genellikle inanıldığından çok daha az etkileyici olduğu ortaya çıkıyor. Öte yandan Çin’in ekonomi diplomasisini yürütme girişimleri direnişle karşılaştı. BRI’dan yatırım alan 60 ülkeden ve hatta Çin’in en çok yatırım yaptığı ülkelerden birçok yetkili, kalitesiz inşaat, şişirilmiş maliyetler ve çevresel bozulmadan şikayetçi. Ancak Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, “yüksek kaliteli” ve “uygun fiyatlı” projelerin önemini vurgulamak için elinden geleni yaptığından Pekin, savunmacı bir duruş sergilemek zorunda kaldı. Bir yandan da birkaç ülke Çin pazarına karşılıklı erişim talep ederken, diğerleri Çin girişimlerinden tamamen çekildiler ve şimdi başka yerlerde finansman arıyorlar.
Çin, varlığını ekonomik olarak sınırlarının çok ötesine genişletmeyi başardı, ancak şimdiye kadar bunu uzun vadeli stratejik nüfuza dönüştürmekte başarısız oldu. Ancak Çin ekonomisi güçlü bir cazibeye sahip olmaya devam ediyor. Diğer yandan bu Pekin’in keşfetmeye başladığı gibi, diğer ülkelerin siyasi eksenlerini değiştirdiği anlamına gelmiyor.

Peki, Çin ne istiyor?
Son yıllarda, Çin'in küresel ekonomik ayak izi katlanarak büyüdü. Çin’in dünya ticaretindeki payı 1995 yılında yüzde 3’ken, 2018 yılında muazzam ekonomik büyüme sayesinde yüzde 12'ye ulaştı. Bu herhangi bir ülkenin dünya ticaretinde sahip olduğu en büyük paydır. Çin, 2020 yılında kısmen pandemi nedeniyle Avrupa Birliği'nin (AB) en büyük ticaret ortağı olarak ABD'yi yerinden etti. Bu arada Çinli şirketler ve bankalar, Güneydoğu Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerine para akıtırken, Çin, gelişmekte olan ülkelerde de hızla yatırımlarda bulundu. Pekin ayrıca küresel ekonomik yönetimde aktif bir liderlik rolü oynadı. 2008 yılında patlak veren küresel mali krizi iyi bir şekilde atlatarak kendine olan güveni arttı. 2014 yılında, başlangıç ​​sermayesi 100 milyar dolar olan çok taraflı bir kalkınma bankası olan Asya Altyapı Yatırım Bankası'nı (AIIB) tanıttı. O zamandan beri, Washington’ın itirazlarına rağmen, çoğu ABD'nin geleneksel ortakları ve müttefikleri olan 100'den fazla ülkeyi kapsayacak şekilde büyüdü.
Peki, Çin tüm bu yeni ekonomik güçle ne yapmak istiyor? Çin siyasi sisteminin muğlâklığı, pek çok kişinin Pekin’in davranışını tutarlı bir büyük strateji izleyen merkezi bir karar alma süreciyle ilişkilendirmesine yol açıyor. Gerçekten de, Çin politikaları genellikle Çin'in yerel yönetimleri, üst düzey bürokrasileri, devlete ait işletmeler ve özel şirketler dahil olmak üzere bir dizi aktör arasındaki rekabet ve pazarlığın ürünüdür. Örneğin BRI’yı ele alalım. Girişim, belirsiz ve tutarsız bir plan olarak başladı. Sonra kendi çıkarlarına hizmet etmeye çalışan hükümet yetkilileri ve fırsatçı şirketler tarafından çekiştirilen bağımsız bir varlık haline geldi. Bu nedenle BRI’daki bir dizi temel proje, büyük stratejik planlardan ziyade bireysel aktörlerin seçimlerine göre şekillendi.

Çin’in baltalama politikası, şeffaflık ve denetimi üst seviyede tutan ülkelerde işe yaramadı
Benzer şekilde, Çin’in eylemlerini, otokratik siyasi sistemini ve ekonomi diplomasisini ihraç etme istediği olarak görmek de yanlış olur. Başkan Şi’nin yurtiçinde giderek daha baskıcı, yurtdışında ise daha iddialı olduğu doğrudur. Ancak Çin, uluslararası sistemi kendi önceliklerini yansıtacak şekilde yeniden şekillendirmeye çalışsa da, imajı ve kendisine benzeyen diğer ülkeleri yeniden şekillendirmeye çalışmaktan çok kendi çıkarlarını korumakla meşgul. Bu da tüm sistemi devirmeye çalışmaktan çok uzak bir tablo çiziyor.
Dolayısıyla Çin’in yürüttüğü ekonomi diplomasisi, gerçekten büyük stratejik planlar veya otoriter güdüler tarafından değil, daha pratik ve acil olan istikrar ve hayatta kalma güdüleriyle motive ediliyor. Çin Komünist Partisi (ÇKP), bu bağlamda öncelikle yönetiminin meşruiyetini korumayı hedefliyor. Bu nedenle Çin, acil yangınları söndürmek ve ÇKP’nin hem yurtiçinde hem de uluslararası alanda imajını korumak için genellikle ekonomi diplomasisini kullanıyor. Çin, eleştiriye son vermek ve politikalarını destekleyenleri ödüllendirmek istiyor. Bu durum özellikle (Tayvan, Tibet, Doğu Çin Denizi ve Güney Çin Denizi'nde olduğu gibi) ulusal egemenlik, toprak bütünlüğü ve (Sincan Özerk Bölgesi’ndeki Uygur Türklerine yönelik tutumuna ve Kovid-19 pandemisini ele alış biçimine benzer) yerel yönetim ile ilgili konular için geçerli.
Pekin, ekonomik gücünü jeopolitik nüfuza dönüştürme çabalarında çeşitli yaklaşımlar benimsiyor. Çin, cezalandırmak istediği ülkelere ticari kısıtlamalar getirmek için sık sık iç pazarının büyüklüğünden yararlandı. Bunu da ekonomisine yönelik zararı en aza indirecek işe yarar yollarla yaptı. Örneğin, Çin hükümeti, muhalif insan hakları ve demokrasi aktivisti Liu Xiaobo’ya Nobel Barış Ödülü verildikten sonra Norveç somonu ihracatına yaptırımlar uyguladı. Güney Çin Denizi'nde artan gerilimin ardından ise Filipinler’den muz ithal edilmesini yasakladı. Her iki olayda da eylemlerini gıda güvenliğine bağlayarak savundu. Ağırlığını boykotları teşvik etmek için de kullandı. Mesela Seul'ü ABD liderliğindeki bir füze savunma sistemini kullanmaktan caydırmak için Çinli tüketicileri Güney Koreli mağazalar zincirine boykota çağırdı.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Dünya Siyasi Partiler Zirvesi’nde konuşurken (AP)
Çin hükümeti ve Çinli şirketler, ülkelerinin en iyi yabancı yatırımcı ve teknoloji üreticisi konumundan yararlanarak, özellikle beşinci nesil (5G) haberleşme ve yapay zeka gibi bazıları ulusal güvenliği olumsuz etkileyen yeni teknolojiler alanında uluslararası standart belirleme kuruluşlarında aktif roller oynayıp Çin ürünlerinin ihracatını teşvik etmiştir.
Ancak Çin’in ekonomi diplomasisinin belki de en çarpıcı özelliği, olumlu teşvikleri kullanmasıdır. Bu teşvikler, Pekin'in yasadışı anlaşmalar ve bilinen kurallara göre teşvikler yoluyla siyasi liderleri satın aldığı masa altı teşvikleri olarak ikiye ayrılıyor. Yabancı çıkarları önemseyen lobileri güçlendiriyor. Onlar da Çin ile daha yakın ilişkiler kurulması için kendi hükümetlerine baskı yapıyorlar.

Yıkıcı yol: Pekin’in dünya ticaretindeki hukuksuz yöntemleri
Çin, siyasi yöntemleri ve kurumları aşan yasadışı ve şeffaf olmayan yollarla ekonomik teşviklerde bulunuyor. Çinli şirketler yurtdışında giderek daha fazla yatırım yaparken, ister kamu ister özel olsun bu şirketler, bazen Çinli yetkililerin üstü kapalı onayıyla bürokratik işlemlerini kolaylaştırmak için yatırım veya yardım projeleri alan ülkelerdeki seçkinlere rüşvet ve komisyon teklif ediyorlar. Çinli şirketler, sözleşmeleri garantilemek amacıyla çoğu zaman şişirilmiş maliyetlerle hem Çinli aktörler hem de yerel seçkinlere ek karlar yaratarak, rekabetçi ihale ve düzenleyicilerin onay sürecini atlattılar. Ben bu tür teşvikleri ‘yıkıcı havuçlar’ olarak adlandırıyorum. Çünkü kullanımları birçok yönden Çin'in yerel ekonomisinin doğasını yansıtıyor. Çin’de şirketler, resmi makamlarla olan ilişkilerine güvenirler. Bunun yanı sıra yolsuzluk ve yabancı yatırım ve dış yardımı düzenleyen mevzuat eksikliği de oldukça yaygındır. Araştırmam, bu yöntemin, kamuya hesap verme sorumluluğunun az olduğu, yani siyasi liderlerin kamuoyundan ve hukukun üstünlüğünden korkmamaları için bilgi akışının kısıtlandığı ülkelerde en iyi şekilde çalıştığını gösteriyor.

Çin’in Güneydoğu Asya’daki yıkıcı havuçları
Kamboçya buna iyi bir örnek. Kamboçya Başbakanı Hun Sen ve ailesi uzun süredir orduyu, polisi ve ekonominin büyük bir bölümünü kontrol ediyor. Hükümet ayrıca medya platformlarını da kontrol ediyor. Gazeteciler, aktivistler ve muhalif politikacılar genellikle yıldırma ve şiddet yoluyla susturuluyorlar. Çin’in Kamboçya'daki yardım ve yatırım projelerinin ayrıntıları belirsiz olsa da alınan bilgiler Çin’in nüfuzu nedeniyle ciddi şekilde yozlaşmış bir hükümetin varlığına işaret ediyor.
Seçkinler zenginleşirken yoksulların topraklarından çıkarılması ve çevrenin bozması, Çin tarafından finanse edilen projelerin tipi bir özelliğidir. Kamboçyalı seçkinler, Çin tarafından finanse edilen projeleri ceplerini doldurmak için kullanırken, inşaatlar çevreyi tahrip ediyor, bölge sakinleri evlerini terk etmeye zorlanıyorlar. Pekin, seçkinlerin ceplerini doldurma hırslarından faydalanıyor. Ancak inşaat alanı, bölgenin çekebileceği turist sayısı için oldukça büyük görünürken havaalanı ve liman, sanki Çin’in askeri kullanımı için iyi tasarlanmış gibi bir izlenim bırakıyor.
Bu cömertlik, Çin'in, özellikle Güney Çin Denizi’yle ilgili iddiaları çerçevesinde Kamboçya’yı kendi tarafına çekmek için satın almasını sağladı. Güneydoğu Asya Uluslar Birliği’nin (ASEAN) 2012 yılında düzenlenen zirvesinde Kamboçya, Güney Çin Denizi anlaşmazlıkları konusundaki tartışmaları engellemek için ASEAN dönem başkanlığı konumunu kullandı. ASEAN, tarihinde ilk kez örgüt ortak bir bildiri yayınlayamadı.
Bir noktada konuyu gündeme getirmeye çalışan ASEAN üyelerinin sözleri Kamboçya Dışişleri Bakanı tarafından kesildi. Zirvede üyeler sadece basit bir açıklama yapmayı önerdiklerinde ise salondan çıktı. Bölgede görüştüğüm hükümet yetkilileri, Kamboçya’nın zirvedeki davranışını, Pekin'e Kamboçya hükümetine verdiği desteğin bedelinin ödediği bir “doğrudan nakit anlaşmasının” sonucu olarak nitelediler. Çinli üst düzey yetkililer ASEAN zirvesinden aylar önce başkent Phnom Penh'i ziyaret ederek altyapı ve kalkınma projeleri için yüz milyonlarca dolar değerinde hibe ve ek krediler sağladılar. ASEAN o zamandan beri daha bölünmüş ve tutarsız hale geldiğinden, Pekin'in Güney Çin Denizi'yle ilgili tutumunu söylem ve askeri olarak pekiştirmesine izin verdiğinden bu yatırım, harika bir sonuç verdi.

Doğu Avrupa’daki kirli ittifak
Benzer bir durum, Macaristan ve Sırbistan'daki giderek liberallikten uzaklaşan hükümetlerin Çin’in dış politikasını savunmak karşılığında yardım kabul ettiği Doğu Avrupa'da ortaya çıkıyor. Örneğin, iki ülke arasındaki yüksek hızlı tren projesi, artan maliyetlere ve ekonomik uygulanabilirliği hakkında artan şüphelere rağmen hala gizli tutuluyor. Projenin bir kısmı, daha önce Dünya Bankası tarafından usulsüzlükler nedeniyle kara listeye alınmış olan Çinli bir kamu şirketi tarafından inşa edilirken, bir diğeri de Macaristan Başbakanı’nın adı yolsuzluğa karışmış iş ortağı tarafından inşa ediliyor.
Bunun karşılığında Macaristan ve Sırbistan, Çin'e karşı uysal davranırken Macaristan, Pekin'in Güney Çin Denizi'ndeki tutumunu destekleyen resmi açıklamalar yayınladı. Sırbistan Cumhurbaşkanı ise Kovid-19 salgınının başlarında Pekin'den aldığı tıbbi malzemeler için Çin bayrağını öperek minnettarlığını ifade ederken Çin'in Hong Kong'daki baskıcı Ulusal Güvenlik Yasası’na olan desteğini dile getirdi. Çin, AB’deki kamuoyu açıklamaları ve vetolarıyla birlikte Avrupa’daki en zayıf meyveleri bu şekilde topladı. Ancak bölgedeki hiçbir ülke dış politikasının yönünü kökten değiştirmedi. Yine de Pekin, uluslararası eleştirileri yumuşatmayı ve Avrupa ülkelerinin birleştiği konularda kamuoyu karşısında utanç verici bölünmeler yaratmayı başardı.

Filipinler kamuoyu Çin etkisini nasıl kırdı?
Çin'in baltalama politikası, şeffaflığın ve denetimin fazla olduğu ülkelerde işe yaramadı. Filipinler örneğini ele alalım. Filipinler’in eski Devlet Başkanı Gloria Macapagal-Arroyo’nun (2001- 2010) yönetimi sırasında ülke, yaygın olan yolsuzluk vakalarına rağmen canlı bir medya sektörü ve rekabetçi bir siyasi sisteme sahipti. Arroyo döneminde Çin, Filipinler’de 1,6 milyar dolar değerinde demiryollarını ve telekomünikasyon altyapısını finanse ve inşa etmeyi kabul etti. Mil başına düşen maliyetle ölçülen dünyanın en pahalı demiryolu olma yolunda ilerleyen “Kuzey Demiryolu” adlı proje gibi bir dizi proje ihalesiz ve fahiş fiyatlarla sözleşmeli olarak dağıtıldı. Çin devletine ait ZTE şirketi tarafından kurulacak ulusal geniş bant internet ağının maliyeti, Filipinler Seçim Komisyonu Başkanı ve başkanın kocası da dahil olmak üzere önemli siyasi aktörlere verilen rüşvetler nedeniyle yaklaşık 130 milyon dolar artarak 329 milyon dolara yükseldi. Çin, 2005 yılında Filipinler Ulusal Petrol Şirketi, Çin'in denizcilik iddialarına meşruiyet kazandıran denizaltı kaynaklarının araştırılması konusunda bir anlaşma imzaladı. Anlaşmanın zamanlaması Çin için oldukça uygun görünüyor.
Ancak basın tüm bu aşırılıkları ortaya çıkardı ve halk tüm bu olanlara tepki gösterdi. 2007 ve 2008 yıllarında Filipinler Senatosu, kamuya açık 13 oturum düzenledi. Oturumlar, Filipinli politikacıları ve Çinli şirketleri yolsuzluklarından sorumlu tutan uzun ve sert ifadelerin yer aldığı bir raporun yayınlanmasıyla sonuçlandı. Bu arada bazı siyasetçiler, aktivistler ve sivil toplum kuruluşları başkent Manila ve diğer şehirlerde hükümet karşıtı gösteriler düzenlediler. Hükümet ise Çin tarafından finanse edilen bir dizi projeyi askıya aldı ve ardından gözden geçirdi. Söz konusu seçkinlerin bir kısmı suçlanarak haklarında soruşturma başlatıldı.
Çin’in Filipinler’deki faaliyetlerini bir başarı olarak tanımlamak güç. Benigno Aquino III, 2010 yılında seçim kampanyası sırasında tanıttığı yolsuzlukla mücadele programı sayesinde cumhurbaşkanı seçildi ve Pekin ile ilişkileri konusunda selefinden daha şüpheci olduğunu kanıtladı. Filipinler’in mevcut Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, Çin’in yatırımlarını Filipinler’e çekme konusunda daha istekli olsa da daha fazla şeffaflık için baskı yapan milletvekilleri ve daha katı prosedürler uygulayan devlet kurumları nedeniyle bu konuda kısmen kısıtlanıyor. Son tahlilde Filipinler’in Çin için en önemli konu olan Güney Çin Denizi konusundaki politikası değişmedi.

Çin, büyüyen ekonomik nüfuzunu yeni bir jeopolitik gerçekliğe dönüştüremiyor
Bu tür yansımalar oldukça yaygın bir hale geliyor. Pekin, örneğin Avustralya'da politikacıları ve diğer etkili kişileri, Güney Çin Denizi ve insan hakları konusundaki tutumlarını desteklemeye ikna etmek amacıyla Çinli işadamlarını vekil olarak kullanarak seçim kampanyalarına katkıda bulundu ve akademik kurumları finanse etti. Ancak buna hızla tepki verildi ve Çin'den para aldığı iddia edilen ve Çin'in tutumunu savunduğu düşünülen önde gelen Avustralyalı bir politikacı 2017 yılında istifaya zorlandı. Ertesi yıl, Avustralya Parlamentosu ülkenin yabancı siyasi müdahaleye ilişkin yasalarını sıkılaştırdı. 2015 yılında, Sri Lanka Cumhurbaşkanı milyarlarca dolar değerindeki Çin altyapı projeleri için yolsuzluğa yeşil ışık yakması nedeniyle görevden alındı. Aynı şey, üç yıl sonra Maldivler Devlet Başkanı’nın başına da geldi.

Malezya da Çin’e direniyor
Benzer bir durum, 2018 yılında Malezya'da da meydana geldi. Dönemin Başbakanı Necip Rezak, bir kısmı Çin tarafından finanse edilen yatırımlarla bağlantılı olarak borçların karşılanması için sözleşme maliyetlerinin şişirilmesiyle Malezya Kamu Kalkınma Fonu’nun (1MDB) kötü yönetimi nedeniyle yolsuzluk skandallarına karıştı. Sonuç olarak, seçmenler o yıl yapılan seçimlerde Rezak’ın partisini ezici bir yenilgiye uğratarak onu görevden ayrılmaya zorladı. Malezya muhalefeti, 61 yıl önce ülkenin bağımsızlığını kazanmasından bu yana tarihindeki ilk zaferini kazandı. Rezak’ın ardından göreve gelen Mahathir Muhammed, derhal bir dizi projeyi durdurdu. Daha sonra 12 yıl hapis cezasına çarptırılan Rezak’ın aksine, Pekin'in Güney Çin Denizi'ndeki eylemlerine karşı sesini yükselterek Çin ile kararlaştırılan büyük bir demiryolu projesini yeniden müzakere etti. Böylece, Çin'in yıkıcı devlet yönetimi, sorumlu siyasi sistemlerin sığ sularında bir kez daha tökezledi.

Pekin’in Demokrasilerde açıktan vekiller edinme stratejisi
Çin bazen daha “meşru” bir baştan çıkarma biçimini benimseyebiliyor. Bu yöntemin kökleri, daha kapsamlı bir karşılıklı ekonomik bağımlılık mantığına dayanıyor. Çin, kendisiyle iyi ilişkiler kurmaya ilgi duyan yabancı paydaşları çoğaltmak istiyor. Pekin ayrıca, hükümetlerine kendileriyle iş birliğine dayalı ilişkiler kurmaları için baskı yapmaları için kendisiyle yapılan ticaretten yararlanan gruplara güvenerek, birçok sektörde ticaret ve yatırımı teşvik etmek için çalışıyor. Bu mantık, özel sektördeki seçkinlerin siyasetçileri Çin ekonomisinin önemine ikna etmelerinin ardından Pekin ile herhangi bir anlaşmazlığı gidermeye çalışacakları varsayımına dayanıyor.
Bu yaklaşım, seçilmişlerin hukukun üstünlüğüne ve kamuoyuna karşı sorumlu olduğu ülkelerde, yani meşru olmayan teşviklere en elverişsiz olan yerlerde şuana kadar iyi iş çıkarmış gibi görünüyor. Örneğin, 2016 yılında, Çin devletine ait bir şirket, Yunanistan'ın en büyük limanı olan Pire Limanı’nın hisselerinin çoğunluğunu satın aldı ve modernize etmeye başladı. Bunun sonucunda Yunan hükümeti de Çin'i eleştirme konusunda daha isteksiz hale geldi. Yunanistan, AB'nin Pekin'in Güney Çin Denizi'ndeki eylemlerine ilişkin açıklamasını yumuşatmak için kulis yaptı. Bundan bir yıl sonra ise AB’nin Çin'in ülkedeki muhaliflere yönelik baskıları hakkında bir açıklama yapmasını engelledi.
Avustralya'da da Pekin ile barışın korunmasını savunan birkaç önemli isim var. Ülkenin önde gelen işadamları bu bağlamda dış müdahaleyle mücadeleye yönelik yasaları eleştirirken Avustralya hükümetine BRI’yı desteklemesi için baskı yaptılar. Ayrıca yerel yetkililer, BRI kapsamında anlaşmalar imzaladılar. Bunlardan biri Çinli telekomünikasyon devi Huawei ile imzalanan anlaşmaydı.  
Çinli öğrencilerin ödediği eğitim ücretlerine bağımlı olan üniversiteler de Çin'in hassasiyetini zedeleyebilecek etkinlikleri iptal ederken öğretim görevlileri, Çinli öğrencilere Pekin'in tutumundan uzaklaşmaları nedeniyle özür dilemeleri için baskı yapılırken sessiz kaldılar. Bu üniversitelerden biri, yaşanan bir olayda, ÇKP’yi eleştiren bir eylemcinin öğrenci kaydını askıya aldı.
Pekin'in izlediği yıkıcı yolla karşılaştırıldığında Çin ile daha yakın ilişkiler kurulmasına ilgi duyan özel taraflara desteği artırma girişimleri, ekonomi diplomasisini daha sağlam ve uzun vadeli bir yaklaşım gibi gösterebilir. Bunun yanı sıra bu strateji aynı zamanda siyasi kazanımların daha belirsiz olması ve meyve vermesinin uzun zaman alması gibi bir takım nedenlerden ötürü kendi içerisinde bazı zorluklarla da karşılaşabilir. Çin ekonomisi katma değeri yüksek üretim zincirlerinde ilerlerken, Çinli şirketler teknoloji ve katma değer yüksek sektörlerde güçlü oyuncular haline geldiler. Çinli şirketlerin rakipleri, onların devlet sübvansiyonlarından haksız yere yararlandıklarını iddia ediyorlar. Bu rekabetin sonucunda, yabancı şirketlerin Pekin ile daha yakın ilişkiler kurmak için baskı yapmalarını gerektiren hiçbir sebep yok.

Çin Devlet Başkanı Şi, Temmuz 2021'in başlarında, ABD ve Batı'nın ülkesinin mallarına bağımlılığı azaltmak ve fikri mülkiyeti korumak amacıyla Çin ile teknoloji paylaşımını yasaklama çağrılarında bulunmalarını eleştirdi (AP)
Aslında, bu gelişme ABD’de halen devam ediyor. 1990'larda, Çin pazarının ilgilerini çektiği Amerikan şirketleri, Başkan Bill Clinton'a Çin'e ‘en çok tercih edilen ülke’ statüsü vermesi yönünde başarılı bir baskı yaptı. Bugün ise durum tersine dönmüş durumda. Amerikan şirketleri Çin’deki ayrımcı politikalardan, fikri mülkiyet hırsızlığından ve pazara erişim kısıtlamalarından şikayet ederken yaptırımlar uygulanması için baskı yapıyorlar. Bu nedenle, Çin’in devlet kapitalizmi modeline bağlı kalmaktaki kararlılığı, muhtemelen yabancı paydaşlarla ilişkilerini geliştirme çabalarını baltalayacaktır.

Agresif dış politika ekonomik nüfuzu zayıflatıyor
Ayrıca, Pekin'in giderek agresifleşen dış politikası, ekonomik angajmandan kaynaklanan olumlu teşviklerin önünü kapatma riski oluşturuyor. Adını Çin milliyetçiliği yapan aksiyon filmi serisinden alan ve beceriksizce uygulanan “Savaşçı Kurt” (Wolf Warrior) diplomasisi, bazı ülkelerle ilişkilerin bozulmasına kadar varan saldırgan bir dış politika modelidir. Çin’in daha fazla ekonomik baskıya başvurması, söz konusu ülkelerle olan ilişkilerinin olumsuz yönlerini ortaya çıkardı.
Pekin, Avustralya'nın Kovid-19 salgınının kaynağının araştırılması çağrılarına, Avustralya'dan ithal edilen kömür, kereste, şarap, deniz ürünleri ve diğer ürünlere gümrük tarifeleri uygulayarak ve ticaret yasakları getirerek misilleme yapması Avustralya'da Çin’e karşı daha sert bir politika uygulanmasını tercih edenlerin elini güçlendirdi. Pekin, Tayvan'da ise bağımsızlık yanlısı grupları zayıflatmak için boğazda gelişen ekonomik bağları kullanma girişiminde bulunsa da pek başarılı olamadı. Tayvanlı işadamları anakara Çin’in politikalarını desteklemeyi büyük ölçüde reddettiler. Çünkü Tayvan'ın bağımsızlığı konusunu, temel bir güvenlik sorunu olarak görüyorlar. Sonuç olarak, meşru baştan çıkarma yönteminde bile bir sınır var gibi görünüyor.

Dostlar kaybediliyor
Ekonomi diplomasisinin jeopolitikte elde ettiği kazanımlar hakkında çokça konuşulsa da, Pekin, şimdiye kadar, bir kanun koyucunun insan hakları sicili hakkında kamuoyunun sessiz kalması veya bir ASEAN toplantısı sırasında Güney Çin Denizi ile ilgili bir karar taslağının bozulması gibi ticaret anlaşmalarına bağlı kısa vadeli hedeflere ulaşmakla yetindi. Çin'in uzun vadeli stratejik nüfuzu, hesap verebilirliğin sınırlı olduğu küçük bir grup marjinal ülke dışında, oldukça kısıtlı bir alanda manevra kabiliyetine sahip. Çin'in hedef aldığı ülkelerin çoğu, jeopolitik ittifaklarında önemli değişikliklere gitmezken en fazla dilde kalan ve sembolik olan taahhütlerde bulundular.
Ayrıca bu sınırlı nüfuz, (yönetim düzeyinde belirlenen bir takım hedeflere ulaşmak için) uygulamadaki bir başarısızlık anlamına da geliyor. Çünkü Pekin, özellikle demokratik siyasetin kaprislerine karşı savunmasız olduğundan her zaman kör (öngörüsüz) bir politika izlemiştir. Stratejilerinin farklı siyasi bağlamları nasıl etkileyebileceğini tam olarak kavrayamayan Çin, destek toplamak yerine sert bir tepkinin ortaya çıkmasına neden oldu. Çin’in yaptığı yatırımlar genellikle siyasileştirildiğinden iktidar partisi dışındaki partiler, iktidardaki yetkilileri Pekin'in isteklerine boyun eğmenin etkisiyle anlaşmalar imzalamalarını eleştiriyorlar. Bu yatırımların sık sık neden olduğu yolsuzluk skandalları, eleştirmenlerin eline daha fazla koz verdi.
Ne var ki Çin, diğer ülkelerin kaotik iç siyasetiyle tercih ettiğinden çok daha fazla bir şekilde uğraşmak zorunda kaldı. ABD'li siyasetçiler, Çin'in ekonomi diplomasisini genellikle büyük bir strateji ve büyük bir güç rekabeti perspektifinden görürken, Çin’in sağladığı kredilerden yararlanan ülkelerin çoğunun lideri bunu, iç siyasi manevralardan biraz daha fazlası olarak görüyor. Bahsi geçen bu liderler, Çin'in çabalarının şekillenmesinde önemli roller oynadılar. Örneğin BRI’ın öne çıkan noktalarından biri olan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nu (ÇPEK) ele alalım. Enerji ve altyapı projelerinin artması için kulis yapan Pakistanlı bazı siyasiler, ardından bu projelerin dağılımı konusunda tartıştıkları için siyasi ve ekonomik cezalardan paylarını almak zorunda kaldılar. Sri Lanka’da ise Çin tarafından finanse edilen Hambantota Limanı'nın kurulmasının ardından Çin, genellikle borç tuzağı diplomasisinin klasik bir örneği olarak tanımlanan bir fikir ve itici bir güç haline geldi. Sri Lankalı politikacılar, ABD ve Hindistan'ın yüzlerine kapıları kapatmasının ardından Hambantota Limanı ihalesini Çin devletine ait bir şirkete verdiler. Hambantota Limanı, Çin için jeopolitik bir ödül değildi. Liman ne ekonomik olarak ne de deniz kullanımı açısından coğrafi olarak uygun değildi. Hatta Sri Lanka için değersiz bir projeden ibaretti.
Çin ile yapılan anlaşmalardan yararlanan ülkeler genel olarak, kendileri için daha elverişli koşullar yaratılmasıyla gelişim gösteriyorlar. Öte yandan devam eden skandallardan bıkan bazı gruplar, Çin hükümetinin yerel yasalara daha fazla dikkat etmesi için lobi yapıyorlar. Mesela Malezya'da, ülkenin doğu ve batı kıyılarındaki limanları birbirine bağlayacak dev bir demiryolu projesinde fonların israf edilmesinin ve sahtecilik yapılmasının protesto edilmesinin ardından Çin, projenin fiyatını 16 milyar dolardan 11 milyar dolara düşürmeyi kabul etti. Myanmar hükümeti de 2018 yılında Çin tarafından finanse edilen bir liman inşaatı projesinin şartlarını yeniden müzakere etmek için ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan yardım istedi ve bunda başarılı oldu.
Ekonomi diplomasisini uygulamak hiç kolay değildir. Yaptırımlar gibi zorlayıcı uygulamalar, hedef ülkeyi ikna edilmesini genellikle güçleştirir veya başarısız kılar. Washington veya Pekin, söz konusu uygulamaları ister yürürlüğe koysun ister koymasın sonuç değişmez. Teşviklerin cazibesi daha fazla umut vaat etse bile bir takım riskler de taşırlar. Çin’in durumunda başarısızlık istisnadan ziyade bir kuraldır. Çünkü teşviklerin başarısı büyük ölçüde yararlanıcı ülkelerdeki siyasi mekanizmalara bağlıdır.
Örneğin, ABD’nin Soğuk Savaş sırasında, Afrika ve Latin Amerika'daki gelişmekte olan ülkeleri yozlaştırmaya yönelik yardımı, diktatörleri desteklemede işe yararken “Marshall Planı” ABD’nin Avrupa’da yer alan demokratik ülkelerdeki nüfuzunu artırmaya katkı sağladı. Japonya’nın şeffaf yardımları ve yatırımları da Tokyo'nun genel olarak Güneydoğu Asya'daki imajını güçlendirdi. Ancak Çin'in yıkıcı yaklaşımının geliştiği Kamboçya'da çok az siyasi başarı elde etti. Pekin, yıkıcı usulünün yozlaşmış ve otoriter devletlerde işe yaradığını görmüş olabilir. Fakat hesap verebilirliğin önemli olduğu ve birçoğu stratejik olarak da büyük öneme sahip olan ülkelerde muhtemelen mücadele etmeye devam edecektir.
Lakin bu, Pekin'in ekonomi diplomasisine son vermesi gerektiği anlamına gelmiyor. BRI aracılığıyla yaptığı hatalarından dersler çıkaran Çin, BRI kapsamındaki “akıl dışı” yatırımları sınırlayacağını, Çinli yatırımcıların yurtdışındaki yasa dışı faaliyetlerini engelleyeceğini ve dış yardımları koordine etmek için yeni bir ajans oluşturacağını duyurdu. Çinli liderler 2019 yılında düzenlenen Uluslararası Kuşak-Yol Girişimi Forumu'nda her zamanki “kazan-kazan” söylemlerinin ötesine geçerek ilk kez yüksek kaliteli altyapıya, yolsuzluğun ortadan kaldırılmasına ve kapsamlı bir şeffaflığa vurgu yaptılar. Çin Merkez Bankası ve Çin Maliye Bakanlığı da forumda yararlanıcı ülkelerin mevcut borç yüklerini dikkate alacak yeni finansman standartlarını açıkladılar.
Öte yandan, anti-liberal eğilimlerin dünya genelindeki yükselişi, Çin'e yıkıcı yollarla nüfuz kazanmak için daha çok fırsat sunabilir. Özellikle otoriter bir yönetime doğru ilerleyen ülkelerde, yozlaşmış seçkinleri satın almaya yönelik teşvikler, onların iktidarı korumalarına yardımcı olabilir. Fakat bu aynı zamanda siyasi kurumlara uzun vadeli zararlar da verebilir. Çin, böylece aktif olarak otoriter sistemi ihraç etmeye çalışmıyor olsa da otoriterliğin temellerini sağlamlaştırabilir. ABD ve ortakları, önleyici bir uygulama olarak, (Çin anlaşmalarından) yararlanıcı ülkelerdeki hesap verebilirlik kurumlarını güçlendirebilir ve Çin ile müzakere etmelerine yardımcı olmak için teknik uzmanlık sağlayabilir. Buna karşın meseleyi ABD liderliğindeki bir demokrasiler kulübü ile Çin liderliğindeki otoriterler kulübü arasındaki bir rekabet olarak çerçevelemek, neredeyse kesin bir şekilde iki rakip güç arasında seçim yapmaktan kaçınmayı tercih eden bu ülkelerin birçoğunun uzaklaşmasına neden olacaktır.
En nihayetinde Çin’in yurtdışında özellikle sabotaj eylemleri ve zorlamalar eşliğinde hızla büyüyen ekonomik varlığı, dünya genelinde stratejik endişelerin artmasına neden olabilir. Belki de Çinli yetkililerin halen ekonomik olarak gelişmenin yararlanıcı ülkelerin iyi niyetini ve minnettarlığını doğal bir şekilde beslediğini düşünüyor olabilirler. Ama böyle düşünerek hata yaptıklarına inanmak için de çok fazla sebep var. Bu da Çin'in büyüyen ekonomik nüfuzunu yeni bir jeopolitik gerçekliğe otomatik olarak aktarma olasılığına sırtını yaslayamayacağını açıkça ortaya koyuyor.

* Bu yazı Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir. 



Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.


Trump İran’la savaşa doğru ilerliyor... Danışmanları ekonomiye odaklanmasını tavsiye ediyor

 ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
TT

Trump İran’la savaşa doğru ilerliyor... Danışmanları ekonomiye odaklanmasını tavsiye ediyor

 ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, İran’a sınırlı bir askeri saldırı düzenlemeyi düşündüğünü söyledi. Pentagon ise İran’a yönelik haftalar sürebilecek bir operasyon için hazırlıklarını sürdürüyor; operasyonun güvenlik tesislerinin yanı sıra nükleer altyapıyı da hedef alabileceği belirtiliyor.

Reuters’ın analizine göre, olası saldırı haberleri, Trump’ın danışmanlarının ekonomik kaygılara odaklanması için baskı yaptığı bir döneme denk geliyor. Bu durum, bu yıl yapılacak ara seçimler öncesinde herhangi bir askeri tırmanışın siyasi risklerini öne çıkarıyor.

Trump, Ortadoğu’daki Amerikan birliklerinin yoğun şekilde takviye edilmesini ve İran’a olası bir hava saldırısına hazırlanılmasını emretti; operasyonun haftalar sürebileceği belirtilse de detay verilmedi.

Uzmanlar, Trump’ın İran’a odaklanmasını, ikinci döneminin ilk 13 ayında dış politikanın -özellikle askeri gücün geniş kullanımının- iç politika konularının önüne geçtiğinin en somut göstergesi olarak değerlendiriyor. Bu dönemde ABD halkının çoğunluğunun önceliği olan yaşam maliyeti gibi iç meseleler büyük ölçüde gölgede kaldı.

Trump’ın danışmanları, seçim öncesinde ekonomiye odaklanılması çağrısında bulundu

Beyaz Saray’dan üst düzey bir yetkili, Trump’ın agresif söylemine rağmen yönetim içinde İran’a saldırı konusunda henüz ‘destek’ bulunmadığını açıkladı. Kimliği açıklanmayan yetkili, Trump’ın danışmanlarının, kararsız seçmenlere ‘karışık mesajlar’ vermekten kaçınmanın ve ekonomiye öncelik vermenin önemini de fark ettiklerini belirtti.

Beyaz Saray danışmanları ve Cumhuriyetçi Parti kampanya yetkilileri, Trump’ın ekonomik konulara odaklanmasını istiyor. Geçen hafta bazı kabine üyeleriyle yapılan özel bir brifingde de bu konunun kampanyanın en önemli meselesi olduğu vurgulandı; toplantıya Trump katılmadı, ancak kaynak toplantıya katılanlardan biri olarak bilgi verdi.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre başka bir Beyaz Saray yetkilisi yaptığı açıklamada, Trump’ın dış politika gündeminin ‘doğrudan Amerikan halkı için kazançlar’ sağladığını söyledi. Yetkili, “Başkanın tüm adımları (ister dünyayı daha güvenli hale getirmek, ister ülkemiz için ekonomik kazanımlar sağlamak olsun) ABD’yi önceliklendiriyor” dedi.

Kasım ayında yapılacak seçimler, Trump’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre’nin her iki kanadındaki kontrolünü koruyup koruyamayacağını belirleyecek. Demokratların bir veya her iki meclisi kazanması, Trump için kalan başkanlık döneminde ciddi bir siyasi engel oluşturabilir.

Cumhuriyetçi stratejist Rob Godfrey, İran ile uzun süreli bir çatışmanın Trump ve Cumhuriyetçiler için büyük bir siyasi tehdit oluşturacağını söyledi. Godfrey, “Başkan, üç kez art arda Cumhuriyetçi Parti’den aday olmasını sağlayan siyasi tabanı göz önünde bulundurmalı; bu taban dış politikaya şüpheyle bakıyor ve dış çatışmalara karışılmasına karşı; çünkü ‘sonsuz savaşları bitirme’ vaat edilmiş açık bir seçim taahhüdüydü” dedi.

Cumhuriyetçiler, seçim kampanyasında geçen yıl Kongre tarafından onaylanan vergi indirimleri ile konut maliyetlerini ve reçeteli bazı ilaçları düşürmeye yönelik programları öne çıkarmayı planlıyor.

Venezuela’dan daha güçlü bir düşman

Bazı muhalif seslere rağmen, Trump’ın izoleci yaklaşımını savunan MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) hareketinin destekçileri, geçen ay Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu görevden alan ani müdahaleyi destekledi. Ancak ABD, İran ile bir savaşa girerse Trump daha güçlü bir direnişle karşılaşabilir.

Trump, İran’ın nükleer programıyla ilgili bir anlaşmaya varılmaması durumunda ülkeyi bombalamakla defalarca tehdit etti. Dün de uyarısını tekrarlayarak, “Onlar için adil bir anlaşma yapmaları en iyisi” dedi.

İran Dini Lideri Ali Hamaney (AFP)İran Dini Lideri Ali Hamaney (AFP)

ABD, geçtiğimiz haziran ayında İran’daki nükleer tesisleri hedef aldı ve Tahran’ı, tekrar bir saldırıya uğraması durumunda sert bir yanıt vermekle tehdit etti.

Trump destekçileri ‘kararlı ve sınırlı önlemleri’ destekliyor

Trump, 2024 yılında ikinci başkanlık dönemini kazanırken büyük ölçüde ‘Önce Amerika’ yaklaşımına dayandı; bu yaklaşım yüksek enflasyonu düşürme ve maliyetli dış çatışmalardan kaçınma taahhütlerini içeriyordu. Ancak anketler, yüksek fiyatları düşürme konusunda Amerikan halkını ikna etmekte zorlandığını gösteriyor.

Buna karşın Cumhuriyetçi stratejist Lauren Kole, Trump’ın destekçilerinin, eylem belirleyici ve sınırlı olduğu takdirde İran’a karşı askeri adımları destekleyebileceğini söyledi. Kole, “Beyaz Saray, atılacak her adımı Amerikan güvenliği ve iç ekonomik istikrarla açık şekilde ilişkilendirmeli” dedi.

Ancak anketler, halkın başka bir dış savaşa girme konusunda isteksiz olduğunu gösteriyor. Trump’ın seçmenlerin ekonomik kaygılarını tamamen çözme vaadini yerine getirmedeki zorlukları göz önüne alındığında, İran ile olası bir tırmanış, başkan için ciddi riskler taşıyor. Trump, Reuters ile yaptığı son röportajda, partisinin ara seçimlerde zorluklarla karşılaşabileceğini kabul etmişti.

Savaşın çeşitli nedenleri

Tarih boyunca dış politika nadiren ara seçimlerde seçmenler için belirleyici bir konu olmuştur. Ancak Trump, Ortadoğu’ya iki uçak gemisi, savaş gemileri ve savaş uçaklarını içeren büyük bir güç sevk edince, İran önemli tavizler vermediği sürece askeri bir harekât gerçekleştirmekten başka seçeneği kalmamış olabilir. Aksi takdirde uluslararası alanda zayıf görünme riskiyle karşı karşıya.

Trump’ın olası bir saldırı için sunduğu gerekçeler ise belirsiz ve çeşitli. Ocak ayında, İran hükümetinin ülke genelindeki halk protestolarını bastırma kampanyasına yanıt olarak saldırı tehdidinde bulundu, ancak daha sonra geri adım attı.

"Abraham Lincoln" uçak gemisi, 8 Ocak'ta rotasını Ortadoğu'ya çevirmeden önce Pasifik Okyanusu'nda seyrediyor (ABD ordusu)"Abraham Lincoln" uçak gemisi, 8 Ocak'ta rotasını Ortadoğu'ya çevirmeden önce Pasifik Okyanusu'nda seyrediyor (ABD ordusu)

Son dönemde ise askeri tehditlerini İran’ın nükleer programını sona erdirme talepleriyle ilişkilendirdi ve ‘rejim değişikliği’ fikrini gündeme getirdi. Ancak kendisi ve yardımcıları, hava saldırılarının bunu nasıl gerçekleştireceğini açıklamadı.

Beyaz Saray’daki ikinci yetkili, Trump’ın ‘her zaman diplomasiyi tercih ettiğinin ve İran’ın geç olmadan anlaşmaya varması gerektiğinin’ açık olduğunu söyledi. Yetkili, başkanın ayrıca İran’ın ‘nükleer silaha sahip olamayacağını, üretim kapasitesi bulunamayacağını ve uranyum zenginleştiremeyeceğini’ vurguladığını bildirdi.

Birçok gözlemci, Trump’ın bu belirsizliğini, Başkan George W. Bush’ın 2003’te Irak’ı işgal etme gerekçesiyle ortaya koyduğu net hedeflerle karşılaştırıyor.

Bush, ülkenin kitle imha silahlarını yok etmeyi amaçladığını açıkça belirtmişti; ancak bu hedeflerin daha sonra yanlış istihbarat ve asılsız iddialara dayandığı ortaya çıkmıştı.

Godfrey, ara seçimlerde belirleyici rol oynayan bağımsız seçmenlerin, Trump’ın İran ile nasıl başa çıktığını yakından izleyeceğini söyledi. Godfrey, “Seçmenler ve başkanın tabanı, Trump’ın argümanlarını sunmasını bekleyecek” dedi.


Doğu Pasifik Okyanusu'nda bir tekneye düzenlenen ABD bombardımanında üç kişi hayatını kaybetti

Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
TT

Doğu Pasifik Okyanusu'nda bir tekneye düzenlenen ABD bombardımanında üç kişi hayatını kaybetti

Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)

ABD ordusu, son aylarda yaşanan benzer olayların sonuncusu olarak, Doğu Pasifik'te bir tekneyi bombaladığını ve üç mürettebatın öldüğünü açıkladı.

Trump yönetimi, bölgede uyuşturucu kaçakçılığı şüphesiyle imha edilen gemilerin başarısını övüyor. ABD ordusu, X platformunda yaptığı bir paylaşımda, teknenin "uyuşturucu kaçakçılığı operasyonlarına karıştığını" belirtti.