Küba'da hükümet karşıtı protestoların arka planı ve nedenleri

 (Reuters)
(Reuters)
TT

Küba'da hükümet karşıtı protestoların arka planı ve nedenleri

 (Reuters)
(Reuters)

Küba'da pazar günü onlarca yıldır görülen en büyük hükümet karşıtı protestolardan biri patlak verdi.
Protestolar başkent Havana'nın güneybatısındaki San Antonio de los Baños şehrindeki bir eylemle başladı ve kısa sürede ülke geneline yayıldı.  
Göstericiler "Açız", "Özgürlük" ve "Kahrolsun diktatörlük" sloganları atarak sokaklara döküldü.
Polislerse göstericilere biber gazıyla müdahale etmeye, protestocuları ve basın mensuplarını darp etmeye devam ediyor. Güvenlik güçleriyle göstericiler arasında yaşanan çatışmalar nedeniyle birçok kişi gözaltına alınırken bir kişi de hayatını kaybetti. Öte yandan hükümet yanlısı binlerce protestocu da sokaklara indi. Hükümeti destekleyenlerle muhalifler arasında da çatışmalar yaşandı.  
İçişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, 36 yaşındaki Diubis Laurencio Tejeda'nın polisle göstericiler arasında çıkan çatışmada öldüğü belirtildi. Yetkililer, Tejeda'nın hükümete ait bir tesise saldıran bir grubun içinde yer aldığını savunurken, görgü tanıklarıysa bu grubun güvenlik güçleri tarafından bilinerek hedef alındığını öne sürdü. Açıklamada göstericiler çevreye zarar verip polis ve sivillere saldırmakla suçlanırken, protestocular da güvenlik güçlerinin barışçıl protestoculara saldırdığını söylüyor.

"Hükümete karşı çıkmaya cesaret edenleri cezalandırıyor"
Öte yandan, Birleşik Krallık merkezli Uluslararası Af Örgütü, çok sayıda kişinin kayıp olduğunu duyurdu. Örgütün Amerikalılar Direktörü Erika Guevara-Rosas, bu kişilerin gözaltına alınmış olabileceğini söylerken, şu anda 140 kişiden hiçbir şekilde haber alınamadığını bildirdi. Guevara-Rosas "Yapmak istedikleri şey hükümete karşı çıkmaya cesaret edenleri cezalandırmak ve böylece bir mesaj vermek" dedi.
Ayrıca protestoları takip eden İspanyol ABC gazetesi çalışanı Camila Acosta da gözaltına alındı. İspanya Dışişleri Bakanı Jose Manuel Albares, protesto görüntülerini sosyal medya hesaplarında paylaşan gazetecinin serbest bırakılması çağrısında bulunarak "İspanya, özgürce ve barışçıl gösteri yapma hakkını savunuyor. Kübalı yetkililerden buna saygı duymasını istiyoruz. İnsan haklarını koşulsuz şartsız savunuyoruz" ifadelerini kullandı.
Olaylarda AP haber ajansı için çalışan fotomuhabiri Ramón Espinosa da yaralandı.

"Sistematik provokasyon"
Küba Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel ise pazar günü yaptığı ulusa seslenişte olayların ABD'nin "sistematik bir provokasyonu" olduğunu ve "devrim düşmanlarının" ülkeyi istikrarsızlaştırmak istediğini savundu.
Göstericileri ABD'den destek alan "paralı askerler" olarak nitelendiren Diaz-Canel, "Tüm devrimcileri sokağa çıkmaya ve her yerde devrimi savunmaya çağırıyoruz" dedi. 
Görgü tanıklarının ifadelerine göre Diaz-Canel'in çağrısı üzerine hükümet yanlısı binlerce kişi sokaklara indi. Havana'da gösteriler düzenleyen grubun Devrim Meydanı'na yürümek istediği fakat polisin bunların geçişini de engellediği bildirildi.
Ayrıca 300 civarı hükümet yanlısı protestocunun Fidel Castro'nun fotoğrafının yer aldığı pankartlar taşıyarak ellerinde Küba bayraklarıyla marşlar söylediği de aktarıldı. Gösterilerde hükümet destekçilerinin ellerinde sopalar taşıdığı da görüldü.
Hükümet yanlısı protestoculardan Aylin Guerrero, "Biz halkız ve buraya bugüne dek elde ettiklerimizi savunmaya geldik" ifadelerini kullandı. 52 yaşındaki Guerrero, "Komünist olmasak bile vatanseveriz" diyerek rejime destek verdiklerini ve protestocuları engellemek için sokaklara indiklerini söyledi. 

Protestoların nedenleri
Peki binlerce Kübalı neden sokaklarda? Halk neye karşı öfkeli?

Koronavirüs krizi
Ülkede resmi rakamlara göre Kovid-19 kaynaklı ölümler pandeminin başından beri 2 bini geçmedi. Can kayıpları az olsa bile ülke Delta varyantından epey olumsuz etkilendi. Günlük vaka sayıları resmi rakamlara göre cumartesi ve pazar günü yaklaşık 7 binlere fırlarken, can kaybıysa 50 civarı oldu. Bu rakamlar bir önceki haftanın yaklaşık iki katı.  
Matanzas bölgesinde hastanelerde kapasitenin hızla dolması ve yaşanan protestolarla birlikte sosyal medyada #SOSCuba hashtag'i viral hale gelirken, fırlayan vaka sayıları toplumda endişe yarattı.
Küba salgında kendi aşısını üretmeyi başarsa bile bu yöndeki çalışmalara aktarılan para, finansal açıdan halihazırda iyi durumda olmayan ülkenin diğer önemli ilaçları tedarik edememesine neden oldu. Bu nedenle halk eczanelerde birçok temel ilacı bulamaz hale geldi.
Resmi verilere göre şu anda 11,2 milyonluk nüfusun yalnızca yüzde 17'si aşılanmış durumda. Öte yandan çift doz aşı olanların oranıysa yüzde 15 olarak açıklandı.
Ayrıca pandemi ülkenin başlıca gelir kaynaklarından turizmi de epey olumsuz yönde etkiledi ve ülkeye giren döviz akışını kesintiye uğrattı.
Buna ek olarak koronavirüs tedbirleri kapsamında aylarca uygulanan tecrit önlemleri nedeniyle zaten zorda olan birçok işletme ve restoran iflas ederken, binlerce kişi de işsiz kaldı.

ABD ambargosu ve Trump'ın "maksimum baskı" politikası
Protestolara ilişkin pazartesi günkü açıklamasında ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken, Küba yönetimini "gıda ve ilaç gibi halkın en temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı" gerekçesiyle eleştirmişti.
Ancak ABD yıllardır Küba'ya yönelik uyguladığı yaptırımlarla aslında ülkede böyle bir kriz durumuna zemin hazırlamıştı. Özellikle eski ABD Başkanı Donald Trump'ın uyguladığı "maksimum baskı" politikası nedeniyle ülkenin ekonomisi geçen yıl yüzde 11 küçülmüş, uygulanan ticaret ambargosunun sıkılaştırılmasıyla ülkede ciddi bir gıda ve ilaç sıkıntısı baş göstermişti.
Trump'ın getirdiği yaptırımlar kapsamında ABD Hazine Bakanlığı, Amerikalı turistlerin Küba hükümetinin mülkiyetindeki yerlerde kalmasını yasaklamıştı. Ayrıca Küba yapımı alkol ve tütün ürünlerinin ithalatı, ülkeye düzenlenen gemi gezileri, profesyonel toplantı ve konferans düzenlemeleri ve kültürel etkinliklere katılım kısıtlanmıştı.
Diaz-Canel, pazartesi günkü açıklamasında ülkede yaşanan ekonomik kriz, ürün tedariki sıkıntısı ve elektrik kesintilerinin ABD ambargolarından kaynaklandığını söylemişti. Blinken ise salı günkü açıklamasında ülkedeki sorunlardan ABD'yi sorumlu tutmanın "büyük bir hata" olduğunu savunmuştu.  
Koronavirüs kriziyle ABD ambargosunun yarattığı olumsuz şartlar daha da kötüleşirken, ülkede binlerce kişi en temel gıda ihtiyaçlarını karşılayabilmek için saatlerce kuyruklarda beklemek durumunda kalıyor.

Biden yaptırımlara dokunmuyor
Öte yandan ABD Başkanı Joe Biden, seçim kampanyasında vaat etse bile, Trump'ın Küba'ya karşı uygulamaya koyduğu yaptırımlardan henüz hiçbirini kaldırmadı.
ABD Kongresi'ndeki 80 Demokrat Partili parlamenter, martta Biden'a seçim döneminde verdiği sözleri hatırlatarak ülkeye uygulanan "acımasız" yaptırımların kaldırılmasını istemişti. Siyasiler ayrıca Trump'ın görevden ayrılmadan verdiği Küba'yı terörü destekleyen ülkeler listesine yeniden alma kararının da iptalini talep etmişti.
Ancak Biden, 2020 ABD Başkanlık seçimlerinde, diğer etkenlerin yanı sıra Küba kökenli ABD'li seçmenlerin yüzde 60'ının Trump'a oy vermesiyle Florida eyaletini kaybetmişti. Dolayısıyla Biden yönetiminin bu seçmen kitlesini kendinden uzaklaştırmamak için ihtiyatlı davrandığı düşünülüyor.
Protestolara ilişkin salı günkü açıklamasında Biden "ABD, evrensel haklarını talep eden Küba halkının yanında kararlılıkla duruyor" demiş ve Küba hükümetine protestoculara karşı şiddetten uzak durma çağrısında bulunmuştu. 

İnternet kısıtlamaları ve sosyal medya
Sosyal medya ve internetin yaygın kullanımı, protestoların gidişatını şekillendiren önemli etkenlerden biri oldu.
İnternete mobil cihazlardan ulaşım ülkede 2018'de gelmiş olsa da şu anda en az 4 milyon kişi cep telefonlarından ya da diğer mobil cihazlardan internete girebiliyor.
Pazar günü San Antonio de los Baños bölgesinde başlayan eylemin görüntüleri sosyal medyadan yayımlanmış, başkent Havana'da yaşayanlar yüzlerce kişinin sokağa döküldüğünü kısa süre içinde görmüştü.
Görüntülerin sosyal medya mecralarında hızla paylaşılmasıyla protestolar en az 48 bölgeye yayıldı.
Öte yandan, pazar günü akşam saatleri itibarıyla hükümet Facebook ve WhatsApp gibi sosyal medya platformlarına erişimi engellerken, genel internet kullanımını da kısıtladı.
Londra merkezli internet izleme firması Netblocks'un direktörü Alp Toker, pazartesi günkü paylaşımında hükümetin bu iki uygulamaya ek olarak Instagram ve Telegram'a erişimi de engellediğini belirtti.
"Bu engellemeler sosyal medyayla yayılan protestolara karşı bir yanıt olarak görünüyor" diyen Toker, Twitter'a erişimin henüz engellenmediğini fakat hükümetin dilediği zaman bunu da yapabileceğini belirtti.

Değişim isteği ve nesil farklılığı
Ülkede nesiller arasındaki fark, halkın siyasi duruşunu da etkiliyor. Sağlık, gıda ve okuma yazma alanında olumlu gelişmeleri yaşamış eski nesil hükümeti desteklemeye daha yakın dururken, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra kıtlık ve kriz içinde yaşayan yeni nesilse yönetime karşı çıkmaya daha yatkın.
Yeni nesil, Küba'nın sorunlarının yalnızca "ABD ambargosu" gibi dış nedenlerle ilişkilendirilerek anlaşılamayacağını, bunun hükümetin sorumluluk almamak için ürettiği bir bahane olduğunu savunuyor. Bu görüşe göre halkın ihtiyaçlarının karşılanamaması ve yaşanan ekonomik-toplumsal krizin tek sorumlusu yönetim ve izlenen politikalar.

"Demokratik bir toplumda yaşamak istiyorum"
Ülkeyi hızla etkisi altına alan protestolara katılanların genelde daha genç kesimlerden olması, söz konusu nesil farkının gösterilere yansıdığına işaret ediyor.
Küba'da muhalif sanatçılardan Claudia Genlui Hidalgo, neslinin istediği siyasi ve toplumsal değişimi en net şekilde ifade edenlerden. 30 yaşındaki sanatçı, protestolara verdiği desteği dile getirirken, "Küba'nın daha iyi hale gelebilmesi için değişime ihtiyacı var. Gücün tek merkezde toplanmadığı demokratik bir toplumda yaşamak istiyorum" dedi.

Independent Türkçe, Guardian, BBC, New York Times, Wired, AP, Reuters, Washington Post, NBC

 


Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
TT

Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)

Venezuela'nın geçici devlet başkanı Delcy Rodriguez, ABD Başkanı Donald Trump'la arasını iyi tutarak iktidarını pekiştirmek istiyor.

Rodriguez, ABD'nin New York kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu kapsamında bugün Trump'la bir araya gelecek. 

57 yaşındaki siyasetçi, ABD ordusunun ocak ayında Venezuela'ya baskın düzenleyerek Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'i kaçırmasının ardından ülkenin başına geçmişti.

Trump, Venezuela'yla "dünya tarihinin en büyük petrol anlaşmasını" yaptıklarını geçen ay duyurmuştu. Cumhuriyetçi lider, ABD'nin özel sektörle kurulan ortaklık aracılığıyla Venezuela'daki 65 milyar varilden fazla petrol rezervinin büyük bölümü üzerinde kontrol sağladığını açıklamıştı.

Venezuela'da solcular anlaşmaya karşı protestolar düzenlerken, Rodriguez sözleşmeyi savunmuştu.

Financial Times'ın aktardığına göre ocak ayından beri ülkenin petrol gelirlerini kontrol eden ABD yönetimi, ülkede faaliyet gösteren Çinli ve Rus firmalara ödeme yapılmasını da engelliyor.

Analizde, Rodriguez açısından Washington'la yakın ilişki kurmanın, Venezuela'da iktidarını sağlamlaştırmasına yardımcı olabileceğine işaret ediliyor.

Venezuela Anayasası'nda geçici devlet başkanlığı için öngörülen 180 günlük süre temmuzda dolmuştu. Analize göre Rodriguez, Trump'la kişisel bağlarını güçlendirerek kendisini koltuğundan edebilecek seçimleri mümkün mertebe ertelemek istiyor.

Yakın tarihli bir ankette net onay puanı eksi 36'ya gerileyen Rodriguez, ekonomik toparlanma sağlayabilirse kendisini ülkenin eski lideri Hugo Chavez'in etkili ve teknokrat bir halefi olarak sunmayı deneyebilir.

Muhalefet ise Washington'la yapılan anlaşmaların Rodriguez'i Trump açısından vazgeçilmez hale getirmesinden endişeli.

Venezuela'da muhalefetin önde gelen isimlerinden Henrique Capriles, Karakas ve Washington arasındaki petrol anlaşmalarını sıkça eleştiriyor.

Capriles, "Venezuela'da petrol sektörünü yok eden aynı kişilerle bu sektörü yeniden canlandırmaya çalışmayı anlamak mümkün değil" diyor.

Modern Diplomacy'deki analizde de ABD'nin, ülkenin petrol endüstrisinde "doğrudan ekonomik çıkarlar elde etmeye başladığına" dikkat çekiliyor. Trump yönetiminin, "askeri ve siyasi bir müdahale olarak başlayan süreci, onlarca yıl sürebilecek bir duruma dönüştürdüğü" ifade ediliyor.

Independent Türkçe, Financial Times, Modern Diplomacy


Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
TT

Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)

Donald Trump yönetiminin, göçmenleri üçüncü ülkelere göndermek için gizlice anlaşmalar yaptığı ortaya çıktı.

Paris merkezli kâr amacı gütmeyen gazetecilik kuruluşu Forbidden Stories'in öncülüğünde, birçok medya ve analiz şirketinin katılımıyla hazırlanan araştırmada, ABD Dışişleri Bakanlığı'na ait çeşitli belgeler incelendi.

Buna göre Beyaz Saray, kendi ülkelerine gönderilemeyen göçmenleri üçüncü ülkelere sınır dışı etmek amacıyla çoğu Afrika ve Latin Amerika'da bulunan 31 ülkeyle anlaşmalar yapmış. Bu düzenlemelerin desteklenmesi için de en az 410 milyon dolar kaynak ayrılmış.

Ayrıca ABD'nin, Haziran 2026 sonu itibarıyla 13 hükümete 81 milyon dolar doğrudan ödeme yapmayı taahhüt ettiği aktarılıyor. Uluslararası Göç Örgütü'ne (IOM) 179 milyon, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne 124 milyon dolarlık hibeler öngörüldü.

Washington Post (WP) ve Guardian, bu kuruluşların anlaşmaların tarafı olmadığına fakat fonların, ülkelerin sınır dışı edilenleri kabulünü sağlamak amacıyla görüşmelerde kullanıldığına dikkat çekiyor.

Trump yönetimi şimdiye dek 28 ülkeye 25 binden fazla kişi göndermiş. Bunların yaklaşık 20 bini Meksika'ya, geri kalanı da Afrika ve Latin Amerika'daki diğer ülkelere sınır dışı edilmiş.

Washington yönetiminin bazı anlaşmaları gizlice yürüttüğü ya da sözleşmelerle ilgili kamuoyuna şeffaf şekilde bilgilendirmede bulunmadığı da yazılıyor.

Belgelere göre Kamerun'a bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 30 milyon dolar, Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ne de 2 bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 75 milyon dolar, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 1500 kişiyi kabul etmesi karşılığında 85 milyon dolar ödeme taahhüdü verilmiş. Ancak şimdiye kadar Kamerun'a 44, Kongo'ya 15, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 18 kişi gönderilmiş.

Guardian, üçüncü ülkelere sınır dışı etme politikasının Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı Stephen Miller tarafından yürütüldüğünü yazıyor. WP de Miller'ı politikanın Beyaz Saray'daki başlıca yürütücülerinden biri diye tanımlıyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın, ABD büyükelçiliklerindeki personel ve üst düzey yetkililerle ortak çalışarak yabancı hükümetlerle anlaşmaları müzakere ettiği aktarılıyor.

Anlaşmaların çoğunun Mayıs 2025'te Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan, başında diplomat Christian Jove Ehrhardt'ın yer aldığı Geri Göç Ofisi'nin (Office of Remigration) yürüttüğü ifade ediliyor. Ehrhardt, bu yıl haziranda çeşitli göç anlaşmaları için Fildişi Sahili, Gambiya, Gine-Bissau, Togo ve Gabon'u ziyaret etmiş.

Araştırmaya göre 54 Afrika ülkesinin 49'uyla üçüncü ülke vatandaşlarının kabulü hakkında görüşüldü. Avukatlar ise göçmenlerin kendileriyle hiçbir bağı olmayan ülkelerde "hukuki bir kara deliğe" atıldığını ve haklarının son derece sınırlı olduğunu söylüyor.

Guardian'ın haberinde adı "Nika" olarak değiştirilen 32 yaşındaki İranlı kadının yaşadıklarına da dikkat çekiliyor. Ülkesindeki rejim karşıtı protestoların ardından ABD'ye kaçan kadın, 18 aydan fazla süre göçmenlik gözetim merkezinde tutulmuş. İran'a gönderilmesi halinde hayatının tehlikeye gireceği gerekçesiyle ABD'de kendisine hukuki koruma sağlanan Nika, 28 Mayıs'ta serbest bırakılmasına rağmen 8 Haziran'da rutin kontroller sırasında tekrar gözaltına alınmış.

Bunun ardından ABD'nin, Nika'nın pasaportuna el koyup kadını 18 kişinin yer aldığı bir uçakla Orta Afrika Cumhuriyeti'nin başkenti Bangui'ye sınır dışı ettiği aktarılıyor. İran vatandaşının avukatıysa Nika'nın tekrar ABD'ye getirilmesi için dava açtıklarını ve hukuki sürecin devam ettiğini söylüyor.

Independent Türkçe, Washington Post, Guardian


Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
TT

Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)

Suudi Arabistan, İran destekli Husilerin son dönemde Kızıldeniz'deki saldırılarının ardından, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkıyatını yeniden artırıyor.

Reuters'ın gemi verilerini takip eden TankerTrackers.com platformuna dayandırdığı habere göre Saudi Aramco, pazar günü 7 adet Çok Büyük Ham Petrol Tankeri'ne (VLCC) yaklaşık 14 milyon varil ham petrol yükledi.

Suudi Arabistan'ın Ras Tanura Limanı'ndan gerçekleştirilen yükleme, Riyad'ın ham petrol arzında bir artışa işaret ediyor olabilir.  

JP Morgan analistleri, 18 Eylül tarihli bilgilendirme notunda, Hürmüz Boğazı'ndan son 6 günde günlük ortalama 2,9 milyon varil Suudi petrolü geçtiğini, bu rakamın ağustosta 700 bin varil olduğunu aktarmıştı.

Pazartesi günü de Brent petrolün varil fiyatı yaklaşık yüzde 4 düşüşle 9 Eylül'den beri ilk kez 100 doların altına inmişti.

Riyad yönetimi, Doğu-Batı Petrol Boru Hattı'nın drone'larla hedef alındığını 13 Eylül'de açıklamıştı. Saldırının Irak'taki İran destekli milisler tarafından düzenlendiği öne sürülmüştü. Ancak Şii milis güçlerden oluşan "Irak'taki İslami Direniş" örgütü iddiaları yalanlamıştı.

Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı'nda gemi trafiğinin neredeyse durma noktasına gelmesi nedeniyle bu 1200 kilometrelik boru hattı üzerinden sevkıyatı artırmıştı.

Reuters, saldırının ardından boru hattının faaliyetlerinin askıya alınması yüzünden Riyad'ın sevkıyatı yeniden Hürmüz'e kaydırmaya başladığına dikkat çekiyor.

Wall Street Journal da "Dünyanın petrol devi, başlangıçta kaçınmaya çalıştığı boğaza geri dönmek zorunda kalıyor" diye yazıyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla gazeteye konuşan kaynaklara göre Suudi Arabistan, Çin, Güney Kore ve Japonya gibi Asya'daki müşterilerine sevkıyatları Umman açıklarından teslim almalarını söylemiş.

Diğer yandan Suudi Arabistan'ın bu hamleyle "İran'la karşı karşıya gelme riskine girdiği" de vurgulanıyor. ABD ve Körfez'deki müttefiklerinin, kritik petrol sevkıyatı rotalarını açık tutmak için büyük çaba sarf ettiği yazılıyor.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, bu ay yaptığı açıklamada, petrolün karadan taşınmaya başlamasıyla yeni boru hatlarının iki yıl içinde Hürmüz Boğazı'nı "değersiz bir su parçası" haline getireceğini öne sürmüştü.

Ancak Körfez ülkelerinin enerji sevkıyatı için Hürmüz'e olan bağımlılıklarını sadece yeni altyapı inşa ederek sonlandırmaları zor görünüyor.

Katar Enerji Bakanı Saad bin Şeride el-Kaabi de pazar günkü açıklamasında Hürmüz'ün sadece petrol ve doğalgaz değil, tüm ürünlerin ticareti için kritik olduğunu vurgulamıştı.

Independent Türkçe, Reuters, Wall Street Journal