Biden yönetimi yeni bir Oslo Anlaşması mı planlıyor?

ABD, geçici tedbirler ve güven artırıcı önlemlerle Filistin ve İsrail arasında bir fikir birliği oluşturma arayışında

Biden yönetimi, Filistin Yönetimi ile İsrail hükümeti arasındaki güveni yeniden inşa etmenin yollarını araştırıyor (AFP)
Biden yönetimi, Filistin Yönetimi ile İsrail hükümeti arasındaki güveni yeniden inşa etmenin yollarını araştırıyor (AFP)
TT

Biden yönetimi yeni bir Oslo Anlaşması mı planlıyor?

Biden yönetimi, Filistin Yönetimi ile İsrail hükümeti arasındaki güveni yeniden inşa etmenin yollarını araştırıyor (AFP)
Biden yönetimi, Filistin Yönetimi ile İsrail hükümeti arasındaki güveni yeniden inşa etmenin yollarını araştırıyor (AFP)

Tarık Fehmi
ABD Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki İsrail ve Filistin İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı Hady Amr, ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin, özellikle İsrail’de yeni bir hükümetin kurulmasından ve barışa ulaşma şansının artmasından sonra Filistin Yönetimi ile İsrail hükümeti arasında güveni yeniden inşa etmenin yollarını araştırdığı bir dönemde, İsrailli ve Filistinli yetkililerle diplomatik süreci yeniden başlatma fırsatlarının ele alınacağı bir görüşme turu için Tel Aviv ve Ramallah'ı ziyaret etti. Amerikalı ve Filistinli heyetler arasında yapılan son toplantılarda siyasi sürecin iki aşamaya bölünmesine yönelik bir anlaşmaya varıldı. Bu aşamalardan ilki iki taraf arasındaki güveni yeniden inşa etmek, ikincisi ise müzakereleri sürdürmekti.

Doğrudan hedefler
Hadi Amr’ın iki görevi vardı: Birincisi, Gazze ile İsrail arasındaki müzakerelerin önündeki engelleri kaldırmak ve böylece yeni bir çatışmayı etkisiz hale getirmek, ikincisi de Naftali Bennett hükümetiyle İsrail’in yerleşim birimleri politikası ve Batı Şeria'daki evlerin yıkılması hakkında konuşmaktı. Hadi Amr'ın görevi zor ve başarısı oranı az olabilir. Hatta ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken, Bennett hükümetinin tüm dosyalarına doğrudan müdahale etmeden tek başına başarıya da ulaşamayabilir. Çünkü Bennett, İsrail muhalefetine malzeme olacak hükümetiyle ilgili hiçbir meseleyi çözümsüz bırakmak istemiyor.
Bu açıdan ABD’nin temasları, Filistin-İsrail ilişkilerini düzenleyen Oslo Anlaşması kapsamında Filistin halkının meşru temsilcisi olan Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile resmi olarak başladı. ABD, Tel Aviv’in yıllar önce başta ‘2050 Yılına Kadar Kudüs'ün Yahudileştirilmesi Projesi’ olarak bilinen Yahudileştirme planının Kudüs'te uygulanmaya başlanması, demografik yapının değiştirilmesi konusundaki eylemlerin ısrarla sürdürülmesi ve Batı Şeria’da yerleşim birimleri politikasının yeniden başlaması olmak üzere Oslo Anlaşması metnini ihlal eden faaliyetlerine rağmen bu adımı attı.
ABD’nin bu hamlesine karşılık Filistin Yönetimi’nden, başta İsrail'in tüm Batı Şeria şehirlerini kapsayan, ‘A’ olarak sınıflandırılan ve Batı Şeria bölgesinin yüzde 18'ini oluşturan bir dizi büyük beldede güvenlik kontrolünün Filistinliler tarafından sağlanması olmak üzere bir takım şartlar öne sürüldü. Talepler arasında, Batı Şeria’da Filistin Yönetimi’ne bağlı havaalanının kurulması ve Batı Şeria'nın toplam alanının yüzde 40'ını oluşturan Filistinli sivil ve güvenlik kontrol alanlarının, bu bölgelerdeki Filistinlilerin nüfus artışını karşılayacak şekilde genişletilmesi ve ortak komitelerin yeniden canlandırılması, iki taraf arasında güvenlik, medeni, mali ve ekonomik alanlarda imzalanan anlaşmaların, bir takım değişikliklerin yapılması ihtiyacıyla birlikte uygulanması şartları da yer aldı.
Wahington, Filistin rotasına yönelik politikasının yanı sıra Trump yönetiminden bu yana ertelenen bir silah anlaşmasının tamamlandığını duyurarak İsrail hükümeti rotasına yönelik de bir politika yürütmeye başladı. Buradan ABD yönetiminin, Tel Aviv'in tutumunu dikkate değer bir şekilde desteklediği ve İsrail'in güvenliğini korumaya, İsrail'in varoluşsal güvenliğini tehdit eden Gazze'deki Filistinli örgütler karşısında askeri yeteneklerini desteklemek için doğrudan temasta kalmaya çalıştığı anlaşıldı. Bu destek, İsrail tarafının ABD’nin kendisine sağladığı 10 yılda 39 milyar dolar olan ve Tel Aviv’in önümüzdeki iki yıl içinde 56 milyar dolara çıkarmayı hedeflediği yardımın artırılmasının yanı sıra Arrow gibi savunma sistemlerinin finansmanında desteğinin artırılmasını ve Demir Kubbe programının yeni aşamasının finanse edilmesini talep etmesine kapı aralayacaktır.
ABD yönetimi, belirli bir eylem planı veya çerçevesi (bir vizyon veya proje) üzerinde değil, ayrıntılar üzerinde çalışmayı amaçlıyor. Dolayısıyla Gazze'deki Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı (UNRWA) yardımda bulunmaya devam edecek, Doğu Kudüs'teki ABD Konsolosluğu’nun ve Washington'daki Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ofisinin açılması için de çalışacaktır. Filistin müzakerelerinin yeniden başlaması için mevcut ortamı hazırlamaya yönelik başka önlemler de alınacaktır. ABD’nin bu planı henüz çok yeni ve durum, Başkan Biden iktidarının ortalarına kadar netleşmeyecektir.

Kararlı tutumlar
ABD yönetimi, Filistin Yönetimi’nin meşruiyetinde eksiklik olduğunu, bu meşruiyetin yenilenmesi gerektiğini ve önemli olduğunu, böylece Filistin çevrelerinde atmosferin iyileştirilmesi ve gerek yasama gerek cumhurbaşkanlığı seçimleri olsun ertelenen seçimlerin ve Ulusal Konsey seçimlerinin düzenlenmesi gerektiğine inanıyor. Biden yönetimi, Başkan Joe Biden'ın zaferinin ardından İsrail ile güvenlik koordinasyonu yeniden başlattığında, Filistin tarafına onu cesaretlendirmek ve daha cesur önlemler almaya zorlamak için bir teşvik listesi sunmaktan çekinmedi. Biden yönetimi ayrıca Filistin Yönetimi ile Washington'daki FKÖ ofisinin ve Doğu Kudüs'teki ABD Konsolosluğu'nun yeniden açılmasını teşvik edecek bir iletişim kanalının kurulduğunu duyurdu. Aynı şekilde dondurulan yardımların, Gazze Şeridi’ndeki UNRWA ofisine gönderileceğini ve Trump yönetiminin kararıyla askıya alınan ekonomik yardım programının da yeniden gözden geçirileceğini açıkladı.
ABD yönetimi, özellikle beyan ettiği çoğulculuk, liberalizm ve demokrasi değerleri uygulamaya çalışırken, Filistinlilerin davranışlarını da gözlemlemeye ve takip etmeye devam edecektir. Filistinlilerin güvenilirliğinden emin olduğunda Filistin halkının meşru temsilcisi olan Filistin Yönetimi ile ciddi bir şekilde ilgilenmeye başlayacaktır. Ancak aksi olursa ABD yönetimi, her durumda devam edecek olan İsrail talebine dayalı güvenlik ve stratejik iletişim kanallarını sürdürecek olsa bile mevcut tüm olumlu tutumlarını dondurabilir.
ABD yönetiminin Filistin hava sahasını düzenleme konusundaki tutumu, etkileşim ve iletişim açısından önem taşıyor. Bunun yanı sıra yakın zamanda yapılması planlanan genel seçimlerin ertelenmesinden sonra Abbas'ın görevlendirmesiyle kurulacak hiçbir Filistin hükümetinde Hamas Hareketi’nden bakanların bulunmasını kabul etmeyecektir. Eğer bağımsız veya teknokrat isimlerin hükümette yer almasını kabul ederse, Ortadoğu Dörtlüsü’ne geri dönüşü bir tür müzakere yolu olarak kabul etmesi çerçevesinde Hamas Hareketi’nin silahsızlandırılmasının gerekliliği, İsrail'i tanıması ve Avrupa'yı hedef alabilecek silahlardan vazgeçtiğini açıklamasıyla Amerikan yönetimlerinin anlaşmadaki değişmezleri yeniden teyit edilecektir.

Ortaya atılan fikirler
ABD yönetimi, İsrail ve Filistin'de yaşananlar açısından yeni bir öneride bulunmayacak veya siyasi bir yaklaşım başlatmayacaktır. Daha ziyade, gelişmeleri bekleyip görmek için geri planda kalacaktır. ABD’nin İsrail ile Filistin arasındaki ilk arabulucunun ve müzakere sürecini başlatanın kendisi olduğu yönündeki iddiası devam edeceğinden, diğer tarafların önerilen müzakere sürecine girme isteksizliği, müzakerelerin, Filistin tarafının eski ABD Başkanı Donald Trump yönetiminden bu yana Ortadoğu Dörtlüsü mekanizmalarının yeniden devreye sokulmasını talep ettiği, ancak ABD’nin o dönem Filistin Yönetimi ile iletişime geçmeyip talebini de göz ardı ettiği, Mısır, Ürdün, Almanya ve Fransa arasında bir dizi toplantının yapıldığı ‘Münih Formülü’ ile yeniden başlatılması bağlamında sunulanlarla ilgili gerçek bir Amerikan anlaşmasına kapı kapatılacaktır.
Filistinlilerin ve İsraillilerin başına gelecekleri beklemek ve öngörmek, ABD yönetiminin Filistin Yönetimi, Avrupa Birliği (AB) ve Rusya'nın çağrıda bulunduğu, şuan Filistinlilere pazarlanan ve hem Arap hem de Avrupa ülkelerinin desteğine sahip bir fikir olan Filistin için Uluslararası Ortadoğu Barış Konferansı düzenlenmesi çağrısıyla özdeşleşme planlarını görmezden geldiği anlamına gelmiyor. Bundan sonra, Biden yönetimi, Fransa'nın Paris'te Ortadoğu Barış Konferansı düzenlenmesi için çağrı yaptığında konferans çalışmalarını sabote eden önceki ABD yönetimine benzer bir konuma sahip olacaktır.
ABD yönetimi, müzakere sürecini sürdürmek için kamuya açık seçenekleri desteklemeye devam edecek, ancak Washington’daki bazı yetkililer tarafından yapılan (ABD Dışişleri Bakanlığı’ndaki bazı müsteşarlar tarafından önerilen bir girişim veya genişletilmiş bir Arap-İsrail zirvesi çağrısı) uluslararası bir konferans çağrısına yanıt vermeyecek ve (çoğu Obama yönetiminden kalma olan) şu anda önceliği olmayan diğer fikirleri öne çıkarmayacaktır. En azından ABD yönetiminin orta vadede tutumlarını netleştirmeyeceğinin altını çizmekte fayda var. Bunun hiç değilse Biden iktidarının ortalarından önce olmayacağı tahmin ediliyor.

Sürecin önündeki engeller
Çözüme giden birden fazla yolun olması: ABD böyle bir adım atsa da bu adım, Filistin pahasına İsrail'in yanında yer alması nedeniyle sahada ateşkesi tamamlamada gerçek, etkili ve doğrudan bir rol oynayacak mekanizmalardan ve iradeden yoksundur.
Gerçek güvenilirliğin olmaması: ABD’nin taraflı tutumu çerçevesinde ABD yönetiminin şuan gerçek, etkili veya güçlü bir arabuluculuk yapması oldukça zordur. Böyle bir arabuluculuk için birden fazla yönde geri dönüşüm hesapları ve politikaları gerekir. Aynı zamanda Mısır-Ürdün aracılığını kullanmaya devam ederken, önümüzdeki dönemde birden fazla seçeneği benimsemeye de zorlamaktadır.
İsrail tarafının aldatmaları: ABD’nin Tel Aviv'e verdiği desteğe rağmen İsrail'in şantaj fikrine dayanan ve tek taraflı çıkarlarını elde etmeye çalışan mevcut davranışıyla ilgili gerçek bir sorun var ki bu da ABD'nin her iki yolda ilerlemesini engelleyecektir. Belki de Başkan Biden'ın Beyaz Saray'a gelişinden bu yana devam eden güvenlik diyaloguna rağmen Tel Aviv’in Washington’a yaptığı İsrail’in güvenlik gereksinimlerini dikkate almadığı yönündeki suçlamalar çerçevesinde, İran dosyasının ayrıntılarını tamamlayacak beklenen bir takım çatışmalara yol açabilir.
Filistin Yönetimi’nin Zayıf Noktaları: Filistin Yönetimi ile ABD arasındaki temaslar yeniden başlasa da, esas olarak mevcut durumda karar verecek olanın Filistin Yönetimi olmaması ve mevcut stratejik kararın Fetih değil, Hamas'ın elinde olmasıyla ilgili bir sorun söz konusu. Bu da Biden yönetiminin mevcut planının mevcut sahneyi çözümünde bir tür sızma olmasını istemediğini teyit ediyor.

Bir sonraki senaryo
ABD yönetiminin Mısır ve Ürdün ile ortak bir şekilde Filistin ve İsrail'in mevcut durumunu incelemeye devam edeceği ve özellikle Tel Aviv konuyu ABD’nin bir iç meselesi olarak gördüğünden İsrail tarafını olup bitenler karşısında güvenlik ve stratejide desteklemeyi sürdüreceği söylenebilir. ABD Kongresi'nde İsrail’in desteklenmesi konusunda yaşananlara rağmen buna itiraz edilemez. Bu da, Tel Aviv'in pragmatik bir Amerikan politikası çerçevesinde bu konuya uygun olarak hareket etmeye devam edeceğini teyit ediyor. Tel Aviv ayrıca, Gazze Şeridi ile yaşanan askeri çatışmalar sırasında eleştiri oklarının hedefi haline gelen savunma sistemlerinin finanse edilmesi ve artık birer havai fişek olmayan Filistin roketleriyle başa çıkamaması nedeniyle Demir Kubbe'nin geliştirilmesi için ABD yardımının artırılması için çalışacaktır.
Öyle ya da böyle Biden yönetiminin Filistinlilerin arzuladığı ve başarmaya çalıştığı Filistin-İsrail temaslarına dayalı yeni bir strateji benimsemesi beklenmiyor. Özellikle Filistin Yönetimi, yasama ve cumhurbaşkanlığı seçimlerini gerçekleştiremedikten ve hatta Hamas ve direniş örgütlerinin artan rolü çerçevesinde başka alternatifler üzerine bahse girdikten sonra, mevcut çatışmaların yarattığı krizden çıkıp siyasi başarısızlık durumundan kurtulacaktır. Sonuç olarak, ABD yönetimi kendisini Filistin ve İsrail’deki kritik siyasi ve stratejik gelişmelerle karşı karşıya bulacaktır. Burada gelişmeleri yakından takip etmek ve geri planda kalma politikası izlememek önemlidir.
Ayrıca, ABD yönetimi böyle bir ortamda Filistin-İsrail temaslarını resmi olarak sürdürmek için gerçek bir girişimde bulunmayacak ve İsrail'in ulusal güvenlik gereksinimlerini öncelikli olarak yerine getirmek için çalışacaktır. Ayrıca BM tarafından sunulan uluslararası arabuluculuğu destekleyecektir. Mısır'ın arabuluculuk hareketlerini de bir uzlaşı vizyonu belirlenmeden iki tarafın mevcut durumu ve İran ile imzalanan nükleer anlaşmayla ilgili mevcut anlaşmazlıklara eklenecek yeni çatışmaların patlak vermesi korkusuyla İsrail tarafına verilmeye devam eden sınırsız desteği ışığında izleyecektir.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
TT

Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)

Venezuela'nın geçici devlet başkanı Delcy Rodriguez, ABD Başkanı Donald Trump'la arasını iyi tutarak iktidarını pekiştirmek istiyor.

Rodriguez, ABD'nin New York kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu kapsamında bugün Trump'la bir araya gelecek. 

57 yaşındaki siyasetçi, ABD ordusunun ocak ayında Venezuela'ya baskın düzenleyerek Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'i kaçırmasının ardından ülkenin başına geçmişti.

Trump, Venezuela'yla "dünya tarihinin en büyük petrol anlaşmasını" yaptıklarını geçen ay duyurmuştu. Cumhuriyetçi lider, ABD'nin özel sektörle kurulan ortaklık aracılığıyla Venezuela'daki 65 milyar varilden fazla petrol rezervinin büyük bölümü üzerinde kontrol sağladığını açıklamıştı.

Venezuela'da solcular anlaşmaya karşı protestolar düzenlerken, Rodriguez sözleşmeyi savunmuştu.

Financial Times'ın aktardığına göre ocak ayından beri ülkenin petrol gelirlerini kontrol eden ABD yönetimi, ülkede faaliyet gösteren Çinli ve Rus firmalara ödeme yapılmasını da engelliyor.

Analizde, Rodriguez açısından Washington'la yakın ilişki kurmanın, Venezuela'da iktidarını sağlamlaştırmasına yardımcı olabileceğine işaret ediliyor.

Venezuela Anayasası'nda geçici devlet başkanlığı için öngörülen 180 günlük süre temmuzda dolmuştu. Analize göre Rodriguez, Trump'la kişisel bağlarını güçlendirerek kendisini koltuğundan edebilecek seçimleri mümkün mertebe ertelemek istiyor.

Yakın tarihli bir ankette net onay puanı eksi 36'ya gerileyen Rodriguez, ekonomik toparlanma sağlayabilirse kendisini ülkenin eski lideri Hugo Chavez'in etkili ve teknokrat bir halefi olarak sunmayı deneyebilir.

Muhalefet ise Washington'la yapılan anlaşmaların Rodriguez'i Trump açısından vazgeçilmez hale getirmesinden endişeli.

Venezuela'da muhalefetin önde gelen isimlerinden Henrique Capriles, Karakas ve Washington arasındaki petrol anlaşmalarını sıkça eleştiriyor.

Capriles, "Venezuela'da petrol sektörünü yok eden aynı kişilerle bu sektörü yeniden canlandırmaya çalışmayı anlamak mümkün değil" diyor.

Modern Diplomacy'deki analizde de ABD'nin, ülkenin petrol endüstrisinde "doğrudan ekonomik çıkarlar elde etmeye başladığına" dikkat çekiliyor. Trump yönetiminin, "askeri ve siyasi bir müdahale olarak başlayan süreci, onlarca yıl sürebilecek bir duruma dönüştürdüğü" ifade ediliyor.

Independent Türkçe, Financial Times, Modern Diplomacy


Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
TT

Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)

Donald Trump yönetiminin, göçmenleri üçüncü ülkelere göndermek için gizlice anlaşmalar yaptığı ortaya çıktı.

Paris merkezli kâr amacı gütmeyen gazetecilik kuruluşu Forbidden Stories'in öncülüğünde, birçok medya ve analiz şirketinin katılımıyla hazırlanan araştırmada, ABD Dışişleri Bakanlığı'na ait çeşitli belgeler incelendi.

Buna göre Beyaz Saray, kendi ülkelerine gönderilemeyen göçmenleri üçüncü ülkelere sınır dışı etmek amacıyla çoğu Afrika ve Latin Amerika'da bulunan 31 ülkeyle anlaşmalar yapmış. Bu düzenlemelerin desteklenmesi için de en az 410 milyon dolar kaynak ayrılmış.

Ayrıca ABD'nin, Haziran 2026 sonu itibarıyla 13 hükümete 81 milyon dolar doğrudan ödeme yapmayı taahhüt ettiği aktarılıyor. Uluslararası Göç Örgütü'ne (IOM) 179 milyon, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne 124 milyon dolarlık hibeler öngörüldü.

Washington Post (WP) ve Guardian, bu kuruluşların anlaşmaların tarafı olmadığına fakat fonların, ülkelerin sınır dışı edilenleri kabulünü sağlamak amacıyla görüşmelerde kullanıldığına dikkat çekiyor.

Trump yönetimi şimdiye dek 28 ülkeye 25 binden fazla kişi göndermiş. Bunların yaklaşık 20 bini Meksika'ya, geri kalanı da Afrika ve Latin Amerika'daki diğer ülkelere sınır dışı edilmiş.

Washington yönetiminin bazı anlaşmaları gizlice yürüttüğü ya da sözleşmelerle ilgili kamuoyuna şeffaf şekilde bilgilendirmede bulunmadığı da yazılıyor.

Belgelere göre Kamerun'a bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 30 milyon dolar, Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ne de 2 bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 75 milyon dolar, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 1500 kişiyi kabul etmesi karşılığında 85 milyon dolar ödeme taahhüdü verilmiş. Ancak şimdiye kadar Kamerun'a 44, Kongo'ya 15, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 18 kişi gönderilmiş.

Guardian, üçüncü ülkelere sınır dışı etme politikasının Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı Stephen Miller tarafından yürütüldüğünü yazıyor. WP de Miller'ı politikanın Beyaz Saray'daki başlıca yürütücülerinden biri diye tanımlıyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın, ABD büyükelçiliklerindeki personel ve üst düzey yetkililerle ortak çalışarak yabancı hükümetlerle anlaşmaları müzakere ettiği aktarılıyor.

Anlaşmaların çoğunun Mayıs 2025'te Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan, başında diplomat Christian Jove Ehrhardt'ın yer aldığı Geri Göç Ofisi'nin (Office of Remigration) yürüttüğü ifade ediliyor. Ehrhardt, bu yıl haziranda çeşitli göç anlaşmaları için Fildişi Sahili, Gambiya, Gine-Bissau, Togo ve Gabon'u ziyaret etmiş.

Araştırmaya göre 54 Afrika ülkesinin 49'uyla üçüncü ülke vatandaşlarının kabulü hakkında görüşüldü. Avukatlar ise göçmenlerin kendileriyle hiçbir bağı olmayan ülkelerde "hukuki bir kara deliğe" atıldığını ve haklarının son derece sınırlı olduğunu söylüyor.

Guardian'ın haberinde adı "Nika" olarak değiştirilen 32 yaşındaki İranlı kadının yaşadıklarına da dikkat çekiliyor. Ülkesindeki rejim karşıtı protestoların ardından ABD'ye kaçan kadın, 18 aydan fazla süre göçmenlik gözetim merkezinde tutulmuş. İran'a gönderilmesi halinde hayatının tehlikeye gireceği gerekçesiyle ABD'de kendisine hukuki koruma sağlanan Nika, 28 Mayıs'ta serbest bırakılmasına rağmen 8 Haziran'da rutin kontroller sırasında tekrar gözaltına alınmış.

Bunun ardından ABD'nin, Nika'nın pasaportuna el koyup kadını 18 kişinin yer aldığı bir uçakla Orta Afrika Cumhuriyeti'nin başkenti Bangui'ye sınır dışı ettiği aktarılıyor. İran vatandaşının avukatıysa Nika'nın tekrar ABD'ye getirilmesi için dava açtıklarını ve hukuki sürecin devam ettiğini söylüyor.

Independent Türkçe, Washington Post, Guardian


Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
TT

Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)

Suudi Arabistan, İran destekli Husilerin son dönemde Kızıldeniz'deki saldırılarının ardından, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkıyatını yeniden artırıyor.

Reuters'ın gemi verilerini takip eden TankerTrackers.com platformuna dayandırdığı habere göre Saudi Aramco, pazar günü 7 adet Çok Büyük Ham Petrol Tankeri'ne (VLCC) yaklaşık 14 milyon varil ham petrol yükledi.

Suudi Arabistan'ın Ras Tanura Limanı'ndan gerçekleştirilen yükleme, Riyad'ın ham petrol arzında bir artışa işaret ediyor olabilir.  

JP Morgan analistleri, 18 Eylül tarihli bilgilendirme notunda, Hürmüz Boğazı'ndan son 6 günde günlük ortalama 2,9 milyon varil Suudi petrolü geçtiğini, bu rakamın ağustosta 700 bin varil olduğunu aktarmıştı.

Pazartesi günü de Brent petrolün varil fiyatı yaklaşık yüzde 4 düşüşle 9 Eylül'den beri ilk kez 100 doların altına inmişti.

Riyad yönetimi, Doğu-Batı Petrol Boru Hattı'nın drone'larla hedef alındığını 13 Eylül'de açıklamıştı. Saldırının Irak'taki İran destekli milisler tarafından düzenlendiği öne sürülmüştü. Ancak Şii milis güçlerden oluşan "Irak'taki İslami Direniş" örgütü iddiaları yalanlamıştı.

Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı'nda gemi trafiğinin neredeyse durma noktasına gelmesi nedeniyle bu 1200 kilometrelik boru hattı üzerinden sevkıyatı artırmıştı.

Reuters, saldırının ardından boru hattının faaliyetlerinin askıya alınması yüzünden Riyad'ın sevkıyatı yeniden Hürmüz'e kaydırmaya başladığına dikkat çekiyor.

Wall Street Journal da "Dünyanın petrol devi, başlangıçta kaçınmaya çalıştığı boğaza geri dönmek zorunda kalıyor" diye yazıyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla gazeteye konuşan kaynaklara göre Suudi Arabistan, Çin, Güney Kore ve Japonya gibi Asya'daki müşterilerine sevkıyatları Umman açıklarından teslim almalarını söylemiş.

Diğer yandan Suudi Arabistan'ın bu hamleyle "İran'la karşı karşıya gelme riskine girdiği" de vurgulanıyor. ABD ve Körfez'deki müttefiklerinin, kritik petrol sevkıyatı rotalarını açık tutmak için büyük çaba sarf ettiği yazılıyor.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, bu ay yaptığı açıklamada, petrolün karadan taşınmaya başlamasıyla yeni boru hatlarının iki yıl içinde Hürmüz Boğazı'nı "değersiz bir su parçası" haline getireceğini öne sürmüştü.

Ancak Körfez ülkelerinin enerji sevkıyatı için Hürmüz'e olan bağımlılıklarını sadece yeni altyapı inşa ederek sonlandırmaları zor görünüyor.

Katar Enerji Bakanı Saad bin Şeride el-Kaabi de pazar günkü açıklamasında Hürmüz'ün sadece petrol ve doğalgaz değil, tüm ürünlerin ticareti için kritik olduğunu vurgulamıştı.

Independent Türkçe, Reuters, Wall Street Journal