İngiltere’de basın özgürlüğünü sınırlayan ve hükümeti zor durumda bırakan gazetecilerin hapsine izin veren “bilgi gizliliği” kanun tasarısı tartışılıyor

Yayıncılar Birliği düşünce özgürlüğü ve halkın hükümetin gizleyebileceklerini bilme hakkının hedef alınması konusunda uyarıyor

İngiltere İçişleri Bakanı Priti Patel yasadaki değişiklikleri destekliyor (Getty)
İngiltere İçişleri Bakanı Priti Patel yasadaki değişiklikleri destekliyor (Getty)
TT

İngiltere’de basın özgürlüğünü sınırlayan ve hükümeti zor durumda bırakan gazetecilerin hapsine izin veren “bilgi gizliliği” kanun tasarısı tartışılıyor

İngiltere İçişleri Bakanı Priti Patel yasadaki değişiklikleri destekliyor (Getty)
İngiltere İçişleri Bakanı Priti Patel yasadaki değişiklikleri destekliyor (Getty)

Ahmed Mustafa
İngiltere’de yayıncılar ve medya yöneticileri, 1989 tarihli bilgi gizliliği kanununda yapılacağı duyurulan ve hükümeti zor durumda bırakanlara yönelik cezaları ağırlaştıran, "yabancı bir ülke için casusluk" muamelesi görmelerini sağlayan değişiklikleri geçirmemesi konusunda hükümeti uyardılar. Değişiklikler savunma makamı “kamu yararı için yayınlama” argümanını kullanma hakkını iptal ederken, mevcut yasada 2 yıl olan hapis cezası sınırını, yabancı bir ülke için casusluk yapanlara verilen 14 yıla kadar çıkarabiliyor.
Yayıncılar Birliği, düşünce özgürlüğünün ve halkın hükümetin gizleyebileceklerini bilme hakkının hedef alınmasına karşı sert bir bildiri yayınladı. İngiliz Gazeteciler Sendikası da değişiklikleri araştırmacı gazeteciliği boğmak, kamu yararına bilgi sızdıranları basına açıklama yapmamaları için sindirmeye yönelik bir kampanya olarak eleştirdi.
Çok sayıda üst düzey İngiliz gazeteci ve medya uzmanı, bu değişikliklerin önceki basın kampanyaları sırasında mevcut olsaydı, düşman casusları gibi mahkûm edilmiş ve cezaevinde olacaklarını ifade ettiler.Bazıları, makalelerinde ve sosyal medyadaki yorumlarında, İçişleri Bakanlığı'nın değişikliklerle ilgili bu haftaki istişarelerinin sona ermesiyle, eski sağlık bakanı Matt Hancock'u basına sızdırılan video kamera görüntüleriyle ilgili devam etmekte olan soruşturma arasında bağlantı kurdu.
İngiliz polisi, bakanın ofisinde korona salgınıyla mücadele kapsamında uygulanan sosyal mesafe kurallarını ihlal ederek, yardımcısını (bakanlığı sırasında müdür olarak atadığı üniversiteden eski bir meslektaşı) öperken görüldüğü kamera görüntülerini kimin basına sızdırdığını bulmak için Sağlık Bakanlığı çalışanlarının kişisel bilgisayarlarını kapsamlı bir şekilde araştırıyor.

Diktatörce değişiklikler
Değişiklik, Başbakan Boris Johnson'ın Downing Street'teki ofisini yenilemenin maliyetini, vergi mükelleflerinin mi yoksa hayırsever bir iş adamının mı üstlendiği sorusunun sorulduğu bir zamanda geliyor. Aynı zamanda Başbakan’ın eski baş danışmanı Dominic Cummings de geçen yıl korona salgını ile mücadelede hükümetin yaşadığı kafa karışıklığı ve ne yapacağını bilememe durumunu gösteren kendisi ile başbakan arasındaki mesajların metnini yayınladı.
İngiliz Kanunlar Komitesi, elektronik alanda korsanlık ve casusluk faaliyetlerinin arttığı bir dönemde devlet sırlarının korunmasını artırmak ve dijital bilgilerin güvenliğini sağlamak için 2017 yılında da bilgi gizliliği kanunu gözden geçirmişti. İçişleri Bakanlığı 1989 kanunun artık mevcut dijital çağa uygun olmadığını ve değiştirilmesi gerektiğini belirtiyor.
Kanunda değişiklik yapılması ve devlet sırlarının korunmasının önemi konusunda herkes hemfikir. Pek çok gazeteci ve medya mensubu, azami düzeyde korunması gereken ve ulusal güvenliğe zarar veren sırların olduğu konusunda ihtilaf olmadığını yazdı. Bununla beraber, değişikliklerin bilgi sızdıranların ve gazetecilerin yasal haklarının kaldırılmasına ilişkin paragraflarını; kamu yararına bilgi sızdırılmasını engellemeye, “gizli kalması istenen bir şeyi ifşa ederek hükümeti zor durumda bırakmaları” durumunda gazetecileri mümkün olduğunca ağır şekilde cezalandırmaya yönelik diktatörce bir önlem olarak görüyorlar.
İçişleri Bakanlığı tarafından yapılması istenen ve Muhafazakâr hükümetin İçişleri Bakanı Priti Patel tarafından desteklenen değişikliklerle ilgili belgeye göre, bilginin "yetkisiz ifşası" ülkeye en az yabancı bir ülke için casusluk yapmak kadar zarar verebilir. Belgede şu da ekleniyor, “Bu nedenle, düşman bir ülke lehine casusluk yapmak ile 1989 kanununda olduğu gibi bilginin yetkisiz ifşasının verdiği zarar arasında mutlak bir fark görmüyoruz.”
Değişikliklerle ilgili belgede, “hükümet, mevcut en ağır ceza olan 2 yıl hapis cezasının, yetkisiz ifşa davalarında mahkemeye yeterli caydırıcı güç sağlamadığı yönündeki tavsiyeyi memnuniyetle karşılamaktadır” ifadesi yer aldı. Önerilen değişiklikler belgesi doğrudan medya ve gazetecilerden bahsetmese de, tek başına bilgi sızdıranları caydırmaya yönelik cezalar, basını hükümetin çalışmalarını denetleme ve kamuoyunu çıkarlarına karşı yapılan hatalar konusunda aydınlatma olanağı sağlayan önemli bir bilgi kaynağından mahrum bırakacak. Belge ayrıca, bilgilerin izinsiz olarak ifşa edilmesi durumunda iddia makamının bu tür açıklamaların kamu yararına olmadığını kanıtlamak zorunda kalmaması için savunmanın, “kamu yararı” argümanını kullanma hakkının iptal edilmesi çağrısında da bulunuyor. Bu ise herhangi bir gazetecinin veya haber kuruluşunun yasaları ihlal etmekten ve ulusal güvenliği tehlikeye atmaktan kolayca mahkûm edilebileceği anlamına geliyor.

Önemli emsaller
Bu tartışma, 2003'te yasadışı saydığı için Irak'a yönelik savaşla ilgili bir İngiliz istihbarat belgesini basına sızdıran Katharine Gun davasını hatırlatıyor. Söz konusu belge, Amerikan istihbarat servislerinin İngiliz dinleme servislerine gönderdiği ve Güvenlik Konseyi üye devletlerinin yetkililerini dinlemelerini, Irak'ı işgal etme kararını kabul etmeleri için kendilerine karşı şantaj olarak kullanılabilecek "bir kirli çamaşırlarını bulmalarını" isteyen bir mesajdan ibaretti. Gelgelelim Güvenlik Konseyinden istenen karar çıkmadı ve ABD, İngiltere ve müttefikleri uluslararası hukuka göre yasadışı bir savaşa girdiler. 2004'te Katharine Gun davası görülürken, hükümet savcıları, İşçi Partisi başbakanı Tony Blair hükümetine savaşın yasadışı olduğu konusunda resmi olarak bilgi verilmiş olmasının ifşa olmasından korkarak, sızıntının kamu yararına olmadığını ileri sürmekten son anda geri adım attılar.       Gavin Hood'un yönettiği 2019 yapımı “Resmi Sırlar” filminde hikayesi anlatılan Katherine Gunn da beraat etti.
Bu değişikliklerle birlikte, basının 2009 yılında ifşa ettiği “Milletvekillerinin harcamaları” skandalı gibi hükümet skandallarını ifşa etmesi mümkün olmayacak. Bu skandal ile milletvekillerinin harcamalarla ilgili ihlalleri, kamu fonlarını, vergi ödeyicilerinin milyonlarının kaybolmasına yol açacak biçimde kişisel amaçları için kullandıkları açığa çıkmıştı. Skandal, geniş çaplı istifalara yol açmış, milletvekillerine verilen ikramiye ve ödeneklerin dağıtımına ilişkin kuralların değiştirilmesi, parlamentonun uygulamalarını denetleyecek bağımsız bir organın oluşturulmasıyla sonuçlanmıştı.
Bu değişikliklerin “ulusal güvenliğe zarar” bahanesiyle özgür gazeteciliğin ağzını kapatmak, düşünce özgürlüğünü bastırmak anlama geldiğine dair pek çok örnek var.
Yayıncılar, gazeteciler ve medya çalışanları, hükümetin “kamu yararını” belirleyecek tek taraf olmasına karşı çıkıyorlar çünkü bu, herhangi bir demokratik sistemin temellerini ihlal ediyor. İçişleri Bakanlığı sözcüsü, değişikliklerin basın özgürlüğünü hedef aldığını veya medyanın hükümetin çalışmalarını denetleme rolünü oynamasını engellediğini reddediyor. Ne var ki, yasa uygulamada hükümete özellikle de kendisini zor durumda bırakması ve bir skandalı ortaya çıkarması söz konusu olduğunda, neyin halka açıklanıp neyin açıklanamayacağını belirleme konusunda geniş yetkiler verecek. Ayrıca “kamu yararı” argümanının ortadan kaldırılması durumunda mahkemelerin cezalandırma yetkilerini de genişletecek.
İngiliz İçişleri Bakanlığı'nın bilgi gizliliği kanununa ilişkin incelemesinin kabul veya ret edilmesi süresi 22 Temmuz Perşembe günü sona eriyor. Kabul edilmesi halinde bu tarihten itibaren 2 hafta içinde bir yasa tasarısı olarak parlamentoya sunulacak.



ABD güvenlik birimleri silahlı saldırganın Trump ve yönetimini hedef aldığını değerlendiriliyor… Görüşmelerin iptali sonrası İran’la anlaşma umutları zayıfladı

ABD güvenlik birimleri silahlı saldırganın Trump ve yönetimini hedef aldığını değerlendiriliyor… Görüşmelerin iptali sonrası İran’la anlaşma umutları zayıfladı
TT

ABD güvenlik birimleri silahlı saldırganın Trump ve yönetimini hedef aldığını değerlendiriliyor… Görüşmelerin iptali sonrası İran’la anlaşma umutları zayıfladı

ABD güvenlik birimleri silahlı saldırganın Trump ve yönetimini hedef aldığını değerlendiriliyor… Görüşmelerin iptali sonrası İran’la anlaşma umutları zayıfladı

ABD’de Adalet Bakan Vekili Todd Blanche, bugün (pazar) yaptığı açıklamada, güvenlik birimlerinin Beyaz Saray Muhabirleri Derneği yemeğinin düzenlendiği otelde ateş açan saldırganın ABD Başkanı Donald Trump ile yönetimden bazı üst düzey yetkilileri hedef almayı planladığını belirtti. Olayın İran’la bağlantılı olup olmadığı ise henüz netlik kazanmadı.

Öte yandan, ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı bağlamında diplomatik bir ilerleme sağlanmasına yönelik umutlar da zayıfladı. Tarafların müzakere koşullarını yumuşatma konusunda istekli görünmemesi nedeniyle, görüşmelerin yeniden canlandırılmasına yönelik çabaların tıkandığı ifade ediliyor. Pakistan hükümetinden kaynaklara göre, ABD güçleri başkent İslamabad’dan bazı güvenlik ekipmanlarını geri çekti. Bu durum, ABD heyetinin yakın zamanda yeniden görüşmeler için bölgeye dönmesinin düşük bir ihtimal olduğuna işaret ediyor.

Beyaz Saray Muhabirleri Derneği yemeğinde silahlı saldırı düzenlemekle suçlanan kişinin, olaydan dakikalar önce ailesine gönderdiği mesajlarda kendisini “Dostane Federal Suikastçı” olarak tanımladığı ve Trump yönetimi politikalarına sert şekilde karşı çıktığı ortaya çıktı. Güvenlik yetkililerine göre bu yazışmalar saldırının siyasi motivasyonlu olduğuna dair güçlü işaretler içeriyor.

Washington Hilton’da silah seslerinin duyulmasından kısa süre önce gönderilen mesajlarda, ABD Başkanı Donald Trump’a doğrudan isim vermeden sık sık atıfta bulunulduğu ve yönetimin çeşitli uygulamalarına yönelik şikâyetlerin dile getirildiği belirtildi. Yetkili, bu şikâyetler arasında ABD’nin Doğu Pasifik’te uyuşturucu kaçakçılığı yapan teknelere yönelik operasyonlarının da yer aldığını ifade etti.

Soruşturmacılar, söz konusu yazışmaların yanı sıra şüphelinin sosyal medya paylaşımları ve aile üyeleriyle yapılan görüşmeleri, zanlının zihniyeti ve olası motivasyonlarına dair en somut kanıtlar arasında değerlendiriyor.

Yetkililer ayrıca, şüpheliyle bağlantılı çok sayıda Trump karşıtı sosyal medya paylaşımına ulaşıldığını açıkladı. Şüpheli, 31 yaşındaki Kaliforniya sakini Cole Tomas Allen olarak tanımlanırken, etkinlikteki güvenlik noktasını aşmaya çalışırken birden fazla silahla yakalandığı bildirildi.

Yetkilinin verdiği bilgiye göre Allen’ın kardeşi, söz konusu yazıları aldıktan sonra Connecticut eyaletinin New London kentinde polise başvurdu. Polis sözcüsü, bu bilginin ardından federal kolluk kuvvetleriyle temasa geçildiğini söyledi.

Federal ajanların Maryland’de yaşayan kız kardeşiyle de görüştüğü ve kardeşin, Allen’ın Kaliforniya’daki bir silah mağazasından yasal olarak birkaç silah satın aldığını, bunları ailelerinin Torrance’taki evinde onların bilgisi dışında sakladığını anlattığı aktarıldı. Kız kardeşi ayrıca Allen’ın zaman zaman radikal söylemlerde bulunduğunu belirtti.

Yetkililer, Allen’ın Ekim 2023’te .38 kalibrelik yarı otomatik tabanca, iki yıl sonra ise 12 kalibrelik bir pompalı tüfek satın aldığını ifade etti.

Soruşturma kapsamında, Allen’ın hedeflerinin ne kadar spesifik olduğu henüz netlik kazanmadı. Yetkililer, şüphelinin öfkesinin doğrudan Donald Trump ve Başkan Yardımcısı JD Vance’e mi yöneldiğini yoksa daha geniş kapsamlı bir yönetim karşıtlığını mı yansıttığını araştırıyor.


İran ve ABD ablukaları arasında Hürmüz Boğazı

Körfez, Hürmüz Boğazı ve Umman Körfezi’ndeki deniz trafiğini gösteren bir hava fotoğrafı (AFP)
Körfez, Hürmüz Boğazı ve Umman Körfezi’ndeki deniz trafiğini gösteren bir hava fotoğrafı (AFP)
TT

İran ve ABD ablukaları arasında Hürmüz Boğazı

Körfez, Hürmüz Boğazı ve Umman Körfezi’ndeki deniz trafiğini gösteren bir hava fotoğrafı (AFP)
Körfez, Hürmüz Boğazı ve Umman Körfezi’ndeki deniz trafiğini gösteren bir hava fotoğrafı (AFP)

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth cuma sabahı yaptığı açıklamada, Amerikan güçlerinin Hürmüz Boğazı üzerindeki ablukayı ‘gerektiği sürece’ sürdüreceğini bildirdi. Bir gün önce ise üst düzey bir İranlı yetkili sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, savaşçılarının boğaz içindeki deniz mağaralarında saklandığını ve ‘saldırganları yok etmeye’ hazır olduklarını duyurdu.

ABD ile İran, ateşkes üzerinde anlaşmalarının ardından Hürmüz Boğazı’nda kontrol sağlama çabalarını artırdı. İran, yalnızca İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) tarafından izin verilen gemilerin geçişine müsaade edileceğini belirtirken, ABD Donanması İran limanlarından gelen ya da bu limanlara giden tüm gemilere müdahale ettiğini açıkladı.

Özetle, Hürmüz Boğazı gibi hayati öneme sahip bir deniz yolunda kimin kontrolü elinde tuttuğunu kesin olarak belirlemek mümkün görünmüyor. Ancak kesin olan şu ki, boğazın geleceği yalnızca ABD ile İran arasındaki çatışmanın çözümü açısından değil, aynı zamanda küresel ekonomi için de kritik bir mesele haline gelmiş durumda. Bu dar su yolunda yaşananlara dair bilinenler ise şöyle:

Gemilerin çoğu hareket etmiyor

İran güçleri çarşamba günü Hürmüz Boğazı yakınlarında iki yük gemisine el koyduklarını açıkladı. ABD ordusu ise cuma günü yaptığı açıklamada, İran limanlarına yönelik ablukanın başlamasından bu yana 34 geminin durdurularak yönünün değiştirildiğini bildirdi.

Nakliye şirketleri ve onlara bağlı sigorta kuruluşları, İran’ın ana deniz yollarına mayın döşemiş olabileceğinden ve ticari gemilere saldırı düzenleyebileceğinden endişe ediyor. Bu durum, Arap Körfezi içinde mahsur kalan yüzlerce geminin büyük bölümünü bölgeden ayrılma girişiminden caydırmış durumda.

sdvfdvbf
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Deniz Piyadeleri, Hürmüz Boğazı’ndan geçmeye çalışan bir gemiye baskın düzenledi. (AFP)

Buna rağmen İran, kendi gemileri de dahil olmak üzere bazı gemilerin, kıyılarına yakın bir güzergâhı kullanarak Hürmüz Boğazı üzerinden geçişine izin verdi; bu rotanın İran limanlarında duraklamayı da içerebileceği belirtiliyor. Küresel gemi takip şirketi Kpler verilerine göre, 7 Nisan’da ilan edilen ateşkesten bu yana en az 150 gemi boğazdan geçti.

Bununla birlikte, boğazdaki günlük trafik hacmi savaş öncesi seviyelerin oldukça altında kalmaya devam ediyor. Normal koşullarda, dünya petrol arzının yaklaşık beşte biri ve önemli miktarda doğal gaz tankerler aracılığıyla bu dar geçitten taşınıyordu. Ancak bölgedeki gerilim, küresel enerji piyasalarında dalgalanmaya yol açarken petrol fiyatları yeniden varil başına 100 dolar seviyesine yaklaştı.

Kpler verileri, çarşamba ile perşembe günleri arasında 17 geminin bu su yolundan geçtiğini ortaya koydu.

İran ticaretin büyük bir kısmını engelleyebilir

İsrail ile ABD’nin çatışmanın erken aşamalarında düzenlediği saldırılar sonucu İran donanmasının önemli bir bölümü imha edilmiş olsa da, DMO küçük ve hızlı botlar konuşlandırmayı sürdürüyor. ‘Sivrisinek filosu’ olarak bilinen bu güç, çoğunlukla füze ve insansız hava araçları (İHA) kullanarak gemi trafiğini taciz etmek üzere tasarlandı.

İranlı yetkililer ayrıca, savaş öncesinde gemi geçişi için belirlenmiş iki ana koridorun bulunduğu Hürmüz Boğazı içinde deniz mayınları döşediklerini açıkladı. Bu durum, gemileri İran kıyılarına daha yakın ve dolayısıyla İran güçlerinin daha kolay kontrol edebileceği bir rotayı kullanmaya zorladı.

Tahran yönetimi son dönemde bu su yolundan geçişe ilişkin yeni kurallar da getirdi. Buna göre, önceden belirlenmiş rotalar için izin alınması zorunlu hale gelirken, İranlı yetkililer boğazdan geçmek isteyen gemilerden ücret alınmasını öngören yasa tekliflerini de parlamentoya sundu.

ABD Donanması’nın gözünden hiçbir şey kaçmaz

ABD Başkanı Donald Trump, Amerikan donanmasının ablukayı İran ile kalıcı bir barış anlaşmasına varılana kadar sürdüreceğini açıkladı. İran ise görüşmelere yeniden başlamanın şartı olarak ablukanın kaldırılmasını öne sürüyor.

Güçlü hava desteği ile Umman Denizi ve Arap Denizi’nde devriye gezen savaş gemilerinden oluşan bir filonun desteğiyle ABD Donanması, İran limanlarından çıkan ticari gemileri takip ediyor; geçişi başaran gemilerle karşı karşıya gelerek onları geri dönmeye zorluyor ya da gemiye çıkma riskiyle karşı karşıya bırakıyor.

bfrbg
İki adet AH-64 Apache tipi Amerikan saldırı helikopteri Hürmüz Boğazı üzerinde uçuyor. (CENTCOM)

Hegseth cuma günü yaptığı açıklamada, 34 geminin durdurularak geri gönderildiğini bildirdi. Ayrıca İran bayrağı taşıyan Tosca adlı yük gemisinin, pazar günü ablukayı aşmaya çalıştığı sırada donanma ateşiyle etkisiz hale getirildiği ve 19 Nisan’da Arap Denizi’nde mürettebatıyla birlikte alıkonulduğu belirtildi. İran, gemiye el konulmasını ‘korsanlık’ olarak nitelendirerek kınadı.

ABD ordusu, hiçbir İran gemisinin ablukayı aşamadığını savunsa da, Lloyd’s List analistleri, 13 Nisan 2026’dan bu yana İran bağlantılı en az yedi geminin Hürmüz Boğazı ve daha geniş çaplı ablukayı aşmayı başardığını ifade ediyor.

Bazı gemilerin, menşe veya varış noktası bilgilerini sahte şekilde girerek ve kendilerini başka bir gemi gibi göstererek ablukayı atlattığı belirtiliyor. Ayrıca gemilerin, konumlarını ileten cihazlarını geçici olarak kapatarak bir noktada kaybolup başka bir yerde yeniden ortaya çıkmış gibi görünebildikleri kaydediliyor.


Körfez’deki ortaklar: Kalıcı bir İran uzlaşısında vazgeçilmez bir dayanak

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve ABD Başkanı Donald Trump, Riyad'da düzenlenen Körfez İşbirliği Konseyi zirvesinde Körfez liderleriyle (AFP)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve ABD Başkanı Donald Trump, Riyad'da düzenlenen Körfez İşbirliği Konseyi zirvesinde Körfez liderleriyle (AFP)
TT

Körfez’deki ortaklar: Kalıcı bir İran uzlaşısında vazgeçilmez bir dayanak

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve ABD Başkanı Donald Trump, Riyad'da düzenlenen Körfez İşbirliği Konseyi zirvesinde Körfez liderleriyle (AFP)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve ABD Başkanı Donald Trump, Riyad'da düzenlenen Körfez İşbirliği Konseyi zirvesinde Körfez liderleriyle (AFP)

Brian Katulis

Bu haftanın başlarında, ABD Başkanı Donald Trump, İran ile kırılgan ateşkesi pekiştirmek için, daha önce belirlemiş olduğu iki haftalık süreyi uzatarak, İran liderlerine Pakistan arabuluculuğunda yürütülen görüşmelerde daha tutarlı bir pozisyon sunmaları için daha fazla zaman tanıdı.

Bu uzatmayı duyurduktan sonra, Amerika Birleşik Devletleri, izlenecek yol konusunda karışık sinyaller göndermeye devam etti. Trump'ın uzatmayı duyurduğu haftanın içinde, İran yakınlarındaki sulara ek bir askeri güç, üçüncü bir uçak gemisi grubu geldi. Aynı zamanda Trump, İran liderliği ile “en iyi anlaşmaya” varma arzusunu yineledi.

Başkan Trump'ın ikinci döneminde, Washington'un İran'a yönelik politikası, “maksimum baskı” yaklaşımından büyük ölçüde stratejik belirsizliğin damga vurduğu “belirsizlikte zirve” yaklaşımına doğru kaydı. Eski Çinli askeri stratejist ve filozof Sun Tzu, geçmişte yetenekli bir komutanın, rakibine karşı savaşmadan zafer kazanan kişi olduğunu yazmıştı. Görünüşe göre Trump'ın diplomasiye olan meyli, bu aşamada sınırlı da olsa, askeri tırmandırma seçeneğine göre giderek daha fazla zemin kazanıyor.

İran meselesiyle ilgili paralel bir gelişme olarak, İsrail ve Lübnan arasındaki görüşmeler bu hafta Dışişleri Bakanlığı'ndan Beyaz Saray'a taşındı ve bu adım Trump'ın iki ülke arasındaki ateşkesin üç hafta daha uzatılacağını açıklamasıyla aynı zamana denk geldi.

Ancak Trump'ın çeşitli cephelerdeki değişken pozisyonları, hem Lübnan hem de İran ile diplomatik seçeneğe bağlı kalıp kalmayacağı veya bu yaklaşımlar kısa sürede sonuç vermezse gerilimi yeniden yükseltip yükseltmeyeceği konusunda bir sonuca varmayı erken hale getiriyor.

Arap ortakların İran diplomasisinde neden daha güçlü bir role ihtiyacı var?

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Trump diplomatik sürece güvenmeye devam ederse, bu denklemde önemli bir unsur halen eksik, o da İran ile başa çıkmada nihai stratejik hedefin hatlarını belirlemek için ABD'nin özellikle Körfez'deki Arap ortaklarıyla tutarlı ve düzenli bir şekilde etkileşimde bulunması. Washington bu ülkelerle koordinasyon sağladı, ancak bu koordinasyon öncelikle İran saldırılarına karşı savunma önlemlerini uyumlu hale getirmeye odaklandı.

Pakistan, İran ve ABD arasındaki görüşmeleri koordine eden ana kanal olmaya devam ederken, Mısır ve Türkiye destekleyici roller üstleniyor. Körfez ülkelerine gelince, Washington ve Tahran arasında arabulucu rolü oynamakta haklı bir isteksizlik gösterdiler

 Pakistan, İran ve ABD arasındaki görüşmeleri koordine eden ana kanal olmaya devam ederken, Mısır ve Türkiye destekleyici roller üstleniyor. Körfez ülkelerine gelince, son yıllarda Umman, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi ülkelerin bu alandaki deneyimlerine rağmen, Washington ve Tahran arasında arabulucu rolü oynamakta haklı bir isteksizlik gösterdiler. Zira İran saldırıları bu ülkelere maddi zarar verdi ve aynı zamanda bu tür bir arabuluculuk çabasının dayandığı güven düzeyini de zayıflattı.

Son iki yılda, ABD'nin bölgesel ortakları askeri ve güvenlik alanlarında önemli bir çarpan etkisi yarattı. 2024'te İran ile yaşanan iki gerilim turundan, geçen yılki 12 günlük savaş ve mevcut çatışmaya kadar, Amerika Birleşik Devletleri çok çeşitli askeri ortaklarla yakın koordinasyon içinde çalıştı.

sdvf
Katar'ın Doha şehrinde İsrail saldırısını görüşmek üzere düzenlenen acil Arap-İslam zirvesine katılan liderler ve devlet başkanlarının grup fotoğrafı, 15 Eylül 2025 (Reuters)

Körfez ülkeleri, coğrafi konumları nedeniyle savaşta önemli kayıplar yaşadı. BAE gibi bazı ülkeler altyapılarına kadar uzanan zararlar görürken, bölgedeki tüm ülkeler savaş ve İran ile ABD'nin ikili ablukası altındaki Hürmüz Boğazı'nın kapalı kalmaya devam etmesi nedeniyle ağır bir ekonomik bedel ödemeye devam ediyor. Tüm bu Arap devletleri, ABD ve İsrail'in seçtiği yolu değil, gerilimi azaltma ve diplomasi yolunu tercih etti.

Başlıca sorun olan Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması ve İran'ın nükleer maddelerinin güvence altına alınması gibi konuları ele almak için gereken acil diplomasi, büyük ölçüde bu çatışmanın üç ana tarafının ikisine, yani Amerika Birleşik Devletleri ve İran'a bağlı kalacaktır. Ancak yakın geleceğin ötesinde, İran ile kalıcı bir uzlaşı için ABD'nin Arap ortaklarının katılımı şart olacaktır.

Trump'ın en önemli başarısı, büyük ölçüde bu Arap devletleriyle yakın koordinasyonu sayesinde, Ekim 2025'te Gazze'de ateşkes sağlanması ve rehinelerin serbest bırakılmasıydı. Bu diplomasi, daha sonra “Barış Kurulu” olarak adlandırılan, ama Gazze'deki Filistinlilere henüz önemli kazanımlar sunmayan bir girişimin temelini atmaya yardımcı oldu. Trump yönetimi şimdi, İran dosyasında önümüzdeki birçok meydan okumanın üstesinden gelmek için Mısır ve Ürdün'ün yanı sıra önemli Körfez ortaklarını da içeren gayri resmi, daha küçük veya çok taraflı bir diplomatik çerçeve oluşturmaya çalışmalı.

Tüm bu Arap devletleri, ABD ve İsrail'in seçtiği yolu değil, gerilimi azaltma ve diplomasi yolunu tercih etti. Buna ek olarak, tüm Körfez devletlerinin bu savaştan önce İran ile ilişkileri vardı. Suudi Arabistan ve İran'ın, bölgede yapılan bir dizi görüşme ve Çin'in ev sahipliğinde düzenlenen görüşmelerin ardından Mart 2023'te diplomatik ilişkilerini yeniden kurduğunu hatırlatmakta fayda var. Eylül 2025'te, İsrail'in Hamas ile ateşkes görüşmeleri sırasında Doha'ya saldırmasının ardından İran, Katar'ın ev sahipliğinde düzenlenen olağanüstü Arap-İslam zirvesine katıldı. Bu zirve büyük ölçüde sembolik bir dayanışma gösterisiydi ve ileriye dönük pratik önlemler sunmadı, ancak İran ile Arap komşuları arasındaki diyalog kanallarının bu savaşın öncesine kadar açık kaldığını gösterdi.

2026 İran Savaşı, İran ve bölgedeki gerçekliği değiştirdi ve nükleer meseleyi aşan ve bölgesel bir saldırmazlık paktı konusunda daha geniş bir tartışmaya kapı açan yeni bir diyalog içinde bölgesel paydaşlarla daha geniş bir yaklaşımı gerektirdi

dsvf
 Vance, Kushner ve Witkoff'un da hazır bulunduğu, ilk tur görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşuyor, 12 Nisan 2026 (AFP)

Geçmişte, önceki ABD yönetimleri, İran ile yapılan görüşmelere Ortadoğulu ortaklarını doğrudan dahil etmekten büyük ölçüde kaçınmıştı. Onları dahil etmenin, esas olarak P5+1 çerçevesinde ve büyük güçlerin katılımıyla yürütülen nükleer müzakereleri karmaşıklaştırıp zorlaştırmasından  korkuyorlardı. Ancak, 2026 İran Savaşı, İran ve bölgedeki gerçekliği değiştirdi ve nükleer meseleyi aşan ve bölgesel bir saldırmazlık paktı konusunda daha geniş bir tartışmaya kapı açan yeni bir diyalog içinde bölgesel paydaşlarla daha geniş bir yaklaşımı gerektirdi.

Bu acil kriz yatıştıktan sonra İran'da ortaya çıkacak herhangi bir yeni gerçeklik ile bölge ülkeleri yaşayacaktır. Bu nedenle, Washington'un uzun süredir devam eden anlaşmazlıkları çözmeye çalıştığı bir dönemde, onlara masada bir sandalye vermek, İran ile daha istikrarlı ve kalıcı bir uzlaşının taşlarını döşemeye yardımcı olabilir.