Tunus Cumhurbaşkanı Said: Her kim tek kurşun dahi atarsa, güvenlik güçlerimiz onu kurşun yağmuruna tutacaktır

Dün yüzlerce kişi Tunus parlamentosu yakınında protesto gösterisi düzenledi. (Reuters)
Dün yüzlerce kişi Tunus parlamentosu yakınında protesto gösterisi düzenledi. (Reuters)
TT

Tunus Cumhurbaşkanı Said: Her kim tek kurşun dahi atarsa, güvenlik güçlerimiz onu kurşun yağmuruna tutacaktır

Dün yüzlerce kişi Tunus parlamentosu yakınında protesto gösterisi düzenledi. (Reuters)
Dün yüzlerce kişi Tunus parlamentosu yakınında protesto gösterisi düzenledi. (Reuters)

Başbakanın görevden alınmasını ve parlamentonun feshedilmesini isteyen protesto gösterilerinin ardından dün (Pazar) Tunus'un ‘Cumhuriyet Bayramı’ kutlaması, Cumhurbaşkanı Kays Said tarafından, hükümet, cumhurbaşkanlığı ve ‘Nahda Hareketi’nin kaderini değiştirecek istisnai bir hamleye tanık oldu. Öte yandan Tunus Cumhurbaşkanı Said, yaptığı açıklamada protestocuları uyararak, "Her kim tek kurşun dahi atarsa, silahlı, askeri ve güvenlik güçlerimiz onu sayılamayacak kadar çok kurşun yağmuruna tutacaktır" dedi. 
Tunus Cumhurbaşkanı, ordu ve güvenlik liderleriyle dün akşam yaptığı acil toplantının ardından, parlamentonun çalışmasını dondurmak, milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırmak ve görevden almak da dahil olmak üzere ‘devleti kurtarmak için durumun gerektirdiği bir dizi istisnai önlem aldıklarını’ açıkladı. Said ayrıca, savcılığın çalışmaları denetleyeceğini ve hakkında suçlama bulunan milletvekillerini yargılayacağını ifade etti. 
Parlamento Başkanı olan Nahda Hareketi lideri Raşid Gannuşi, cumhurbaşkanını ‘devrime ve anayasaya karşı devrim yapmakla’ suçladı. Reuters'e verdiği demeçte Gannuşi, "Kurumların hala ayakta olduğunu düşünüyoruz. Nahda Hareketi’nin destekçileri ve Tunus halkı devrimi savunacaktır" dedi.

Tunus Cumhurbaşkanı: İzin veremeyiz
Said, dün akşam güvenlik ve askeri liderlerle yaptığı toplantının ardından, “Cumhuriyetin ilanının yıl dönümünde kader, Tunus'taki durum bir dizi istisnai önlem almamızı gerektiriyor. Şüphesiz birçok kamu kuruluşunun çöktüğünü, yakma ve yağma operasyonlarının olduğunu ve bazı mahallelerde iç çatışmalar için para ödemeye hazırlananlar olduğunu fark etmişsinizdir. Üzerimizde taşıdığınız sorumluluk, Anayasa hükümlerine uygun olarak, Tunus'u kurtarmak, Tunus devletini ve Tunus toplumunu korumak için bu durumun gerektirdiği önlemleri almamızı gerektiriyor. Tunus tarihinin en hassas ama daha çok en tehlikeli anlarından geçiyoruz. Kimsenin devleti ve onun yeteneklerini tahrif etmesine, insanların hayatları ve mal varlıklarıyla oynamasına ve Tunus devleti özel mülkleriymiş gibi hareket etmesine izin veremeyiz” açıklamasında bulundu. 
Tunus Cumhurbaşkanı “Aldığım ilk karar, aylar önce alınması gereken ve parlamentoda olup bitenlerle ilgili bir karardır. Parlamentonun tüm yetkileri dondurulmuştur. Anayasa, parlamentonun feshine izin vermezken, tüm eylemlerini dondurmanın önünde durmamaktadır. İkinci karara gelince, bütün milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırıldı. Aldığım kararlar çerçevesinde, milletvekillerine karşı açılan davalar, hukuk çerçevesinde hareket edilmesi ve Tunus'a karşı işlenen suçlara sessiz kalınmaması için Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturulacak ve ben de Cumhuriyet Savcılığı Başkanlığı görevini üstleneceğim. Adalet Bakanlığı veya parlamentoda çok sayıda gizli dosyalar bulunuyor” dedi.
Said ayrıca, “Üçüncü karar, yürütme yetkisini, cumhurbaşkanı tarafından atanan bir hükümet yoluyla bir başbakan üstlenecektir. Yakında, alınması gereken bu tedbirler süresince mevcut başbakanın görevden alındığını ve başka birinin göreve getirildiğini açıklayan bir metin yayınlanacaktır. Başbakan hükümeti yönetir ve cumhurbaşkanına karşı sorumludur. Cumhurbaşkanı ise başbakanın teklifi üzerine hükümet üyelerini atayan kişidir. Başbakanın davet etmesi üzerine cumhurbaşkanı Bakanlar Kuruluna başkanlık edebilir ve meclis başkanlığını üstlenebilir” dedi.

“Kanunlar çerçevesinde çalışıyoruz”
“Bu kararlarımız, anayasayı tevil etmemekte veya anayasal meşruiyeti ihlal etmemektedir. Kanunlar çerçevesinde çalışıyoruz. Ama kanunlar, devleti ve milletin parasını talan eden hırsızları yetkilendirme, hesap verme aracına dönüşüyorsa, o zaman halkın iradesini ifade eden kanunlar değil, halkın iradesini gasp eden araçlar olurlar” diyen Tunus Cumhurbaşkanı, “Burada Allah'a, millete ve tarihe karşı sorumluluğumuz var. Sızmaya ve silaha başvurmaya çalışan birçok kişiyi uyarıyorum. Devlete ve onun başkanına hakaret edenlere asla sessiz kalamayız. Her kim tek kurşun dahi atarsa, silahlı, askeri ve güvenlik güçlerimiz onu sayılamayacak kadar çok kurşun yağmuruna tutacaktır. Anayasal şartlar sağlanmış olsaydı bu tedbirlere başvurmayacaktık. Dürüstlük, doğruluk ve samimiyetle hareket ettiğimiz için başvurmak istemedik ama diğer taraftan da ne yazık ki ikiyüzlülük, hainlik ve Tunus halkının haklarının gasp edilmesi ile aldanan çok sayıda insan var” dedi.
Said son olarak, “Bugün Tunus halkı meşruiyet altında devrimine devam ediyor, biz de kanunu herkese eşit olarak uygulamak için çalışacağız. Hiç kimse ne malında ne de konumunda kimseden üstün değildir. Bütün insanlar kanun önünde eşittir. Şu an söylediklerim kanun kapsamındadır ve sessiz kalıp olup biteni izleyemem. Sorumluluk almalıyım ve alıyorum. Halkın umutlarını yaşatmalıyım.  Ya halkın yanındasın ya da karşı saflardasın. Art arda alınacak başka önlemler de var. Kan dökülmesini istemiyoruz. Bu gece hazırlanıp bazı mahallelerde yakma ve yağma için para dağıtanları, kanunun her şeyden üstün olduğu ve bunun onlar için geçerli olduğu konusunda uyarıyorum” ifadelerini kullandı.

Tunus sokakları hareketli
Dün başkentte ve diğer şehirlerde hükümetin görevden alınması ve parlamentonun feshedilmesi talebiyle gösteriler düzenlendi. Bardo'daki Habib Burgiba Caddesi'nde, Halk Temsilcileri Meclisi'nin ana binasının yakınında yüzlerce kişi, hükümetin görevden alınmasını ve parlamentonun feshedilmesini talep etmek için bir protesto gösterisi düzenledi.
Protestocular, hükümetin ülkedeki salgın hastalıklarla başa çıkma politikalarını ve kötüleşen terörle mücadele politikalarını kınayarak, esas olarak Nahda Hareketi, Tunus'un Kalbi partisi ve Onur Koalisyonu’ndan oluşan hükümete karşı sloganlar attı. Sosyal ve ekonomik iklimin değiştirilmesi ve parlamentonun feshedilmesi çağrısında bulunan protestocular, hareketlerinin arkalarında hiçbir siyasi veya ideolojik parti olmadan barışçıl ve kendiliğinden olduğunu vurguladılar.
Reuters, bazı protestocuların birkaç şehirde Nahda Hareketi binasını hedef aldığını ve "Halk rejimin düşmesini istiyor", "Halk meclisin dağılmasını istiyor", "Korku yok, terör yok, iktidar halkın elinde" gibi sloganlar attıklarını bildirdi.
Gannuşi, Cumhurbaşkanı Said'in kararlarından önce "Tunus seçkinlerinin daha fazla dayanışmayı ve kurumlarının daha destekleyici olmasını hak ediyor" diyerek, ‘faydasız etkileşimlerden uzak durmak ve umutların canlandırılması’ gerektiğini söylemişti. Tunus Afrika Haber Ajansı’nın (TAP) aktardığına göre Gannuşi, dün sabah Bardo Sarayı'nda Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle düzenlenen törene katıldıktan sonra gazetecilere verdiği demeçte, ‘devletin devamlılığı ve kurumlarının birliğinin’ altını çizdi. Tunus'un, her gün yüz binlerce insanın canına mal olan ve herkesin direnmek için birleşmesi gereken ortak düşmanları koronavirüse karşı bir savaş vermekte olduğunu vurguladı.
Son zamanlarda hükümete ve egemen sınıfa karşı sokağa çıkma ve gösteri yapma çağrılarına ilişkin bir soruya yanıt veren Gannuşi, “Mitingler, yasalara bağlı oldukları sürece anayasa tarafından garanti altına alınmıştır” dedi. Öte yandan Gannuşi, “Tunus, tüm bu güçlerin korona belasına karşı birleştiği gösterileri hak ediyor” açıklamasında bulundu.

Yeni hükümet çağrısı
Tunus Alternatif Partisi, siyasi çekişmelerden uzak, tüm devlet kurumları, partiler ve sivil toplum tarafından desteklenen bir ulusal kurtuluş hükümeti kurulması çağrısında bulundu.
Parti, Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle Pazar günü yaptığı açıklamada, sağlık, ekonomik ve sosyal krizin yönetilememesinden hükümeti sorumlu tuttu. Ayrıca, hükümeti destekleyen siyasi partileri, 18 binden fazla kişinin ölümüne neden olan pandemi sürecinde ülkedeki sağlık krizini derinleştirmekten sorumlu tuttu. Tüm barışçıl halk hareketlerine mutlak desteğini vurgulayarak, hukuka ve kamu düzenine saygı çerçevesinde hareket ettikleri sürece onlara karşı hiçbir şekilde aşırı güç kullanılmaması yönünde uyarıda bulundu. Mevcut siyasi sistemin bir gerilim ve çekişme ortamı yarattığına dikkati çeken parti, ‘ülke için en uygun siyasi sistemin seçilmesi için bir an önce halk referandumu yapılmasının gerekliliğini’ vurguladı.
Tunus İşçi Sendikası Genel Sekreteri Nureddin Tabubi ise ‘pusulayı bazı ulusal seçeneklere göre ayarlamak ve özgürlük ve haysiyet devriminin faydalarına ulaşmak için pozitif baskı’ çağrısında bulundu. Tabubi, Ulusal Kurucu Meclis üyesi Muhammed el-Berahimi'nin suikastının sekizinci yıldönümünü anmak için El-Celez mezarlığındaki Şehitler Meydanı'nda düzenlenen bir yürüyüşe katıldıktan sonra şu açıklamaları yaptı:
"Birlik, korona pandemisi nedeniyle önemli ölçüde hareket edemedi. Zaman doldu ve bugünden sonra artık böyle bir hareket mümkün değil. Bu bir tehdit değil, aksine pusulayı ayarlamak için pozitif bir baskıdır.”
Sendika aylar önce, Başbakan Hişam el-Meşişi'nin daha sonra parlamento tarafından onaylanan bir hükümet değişikliğini açıklamasının ardından bakanların görevlerine başlamamalarıyla Aralık 2020'den bu yana devam eden hükümet ve siyasi felç engelinin üstesinden gelmek için ulusal bir diyalog kurulmasını önermişti.
Tabubi, Tunus'taki devlet kurumlarının birbirinden kopuk ve birbirinden uzak olduğunu söylerken, resmi hükümet yazışmalarının sosyal medya sayfalarında yayınlanmasını eleştirdi. Tabubi ayrıca, koronavirüs kriziyle mücadele kararlarını eleştirerek, sağlanan yardımların sembolik olduğunu ve yardımlar üzerinden ‘fotoğraf çekme konusunda bir yarış olduğunu’ ifade etti.
“Devlet böyle yönetilmez” diyen Tabubi, Berahimi suikastı da dahil olmak üzere Tunus'ta meydana gelen siyasi suikastlarla ilgili gerçekleri ortaya çıkaran bağımsız yargının gerekliliğini ve önemini vurguladı.



İsrail'in güney Lübnan'a yönelik baskınları ve tahliye emirleri

Vatandaşlar, 31 Ocak'ta Güney Lübnan'da İsrail hava saldırılarının hedef aldığı bir bölgeyi inceliyor (Arşiv- EPA)
Vatandaşlar, 31 Ocak'ta Güney Lübnan'da İsrail hava saldırılarının hedef aldığı bir bölgeyi inceliyor (Arşiv- EPA)
TT

İsrail'in güney Lübnan'a yönelik baskınları ve tahliye emirleri

Vatandaşlar, 31 Ocak'ta Güney Lübnan'da İsrail hava saldırılarının hedef aldığı bir bölgeyi inceliyor (Arşiv- EPA)
Vatandaşlar, 31 Ocak'ta Güney Lübnan'da İsrail hava saldırılarının hedef aldığı bir bölgeyi inceliyor (Arşiv- EPA)

Lübnan'ın resmi Ulusal Haber Ajansı'na göre, İsrail'e ait bir insansız hava aracı (İHA) bugün Sur'un (Tyre) güneyinde bir aracı hedef aldı.

Bu sabah erken saatlerde, İsrail'e ait bir İHA Lübnan'ın güneyindeki Zahrani kasabası yakınlarındaki otoyolda bir aracı hedef aldı. Yine bu sabah, İsrail güçleri Lübnan'ın güneyindeki Aita al-Shaab kasabasında bir evi yıktı. İsrail'e ait bir İHA Aita al-Shaab’ı bu sabah üç adet şok bombasıyla hedef aldı.

Tahliye emirleri

AFP bugün ilerleyen saatlerde, İsrail ordusunun hava saldırılarına hazırlık olarak Lübnan'ın güneyindeki iki köyde bulunan iki binanın tahliyesi konusunda uyarıda bulunduğunu bildirdi.

Askeri sözcü Avichai Adraee, X platformundaki hesabından şu açıklamayı yaptı: "Güney Lübnan sakinlerine, özellikle de şu iki köye acil uyarı: Kfar Tibnit ve Ain Qana. İsrail Savunma Kuvvetleri yakın gelecekte Hizbullah'ın askeri altyapısına saldıracak."

İsrail uzun zamandır İran destekli Hizbullah'ın yeteneklerini yeniden inşa etmeye çalıştığını söylüyor; bu nokta Adraee'nin açıklamasında da dile getirildi.

Şunu belirtmek gerekir ki, İsrail, 27 Kasım 2014'te yürürlüğe giren Lübnan ile yapılan ateşkes anlaşmasının şartlarına uymamış ve uymamaktadır. İsrail güçleri, Lübnan'ın güneyinde buldozerlerle yıkım ve tahribat operasyonlarına devam etmekte ve neredeyse her gün baskınlar düzenlemektedir. Ayrıca, İsrail güçleri Lübnan'ın güneyindeki çeşitli noktalarda konuşlanmış durumdadır.


İran müzakereleri: Perde arkasında neler oluyor?

Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)
Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)
TT

İran müzakereleri: Perde arkasında neler oluyor?

Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)
Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)

Ortadoğu'nun güvenlik yapısı, eşi benzeri görülmemiş bir uçurumun eşiğinde duruyor. Başkan Donald Trump yönetimindeki ABD, kapsamlı bir anlaşma dayatmak veya Haziran 2025 savaşındakilerden bile daha yıkıcı saldırılar düzenlemek için USS Abraham Lincoln uçak gemisinin önderliğinde Körfez'e devasa bir yığınak yaparken, İran rejimi ikili bir varoluşsal krizle karşı karşıya; birincisi karşı koyamayacağı bir askeri tehdit, ikincisi ekonomik şikayetlerden kaynaklanan iç ayaklanmanın şiddetle bastırılması. Bu denklemde, Katar'ın katılımıyla İsviçre'den başlayarak çeşitli arabuluculuk çabaları ortaya çıkarken, Umman, en azından geçici olarak patlamayı kontrol altına alabilecek müzakereler ve görüşmeler için hazır bir arka kanal olmayı sürdürüyor.

Görüşmeler hakkında bilgili bir İranlı kaynağa göre, tehditlerin en yoğun olduğu dönemde bile birkaç müzakere kanalı sessizce işliyordu. Kaynak, işler açık bir çatışmaya doğru gidiyor gibi görünürken bile, Washington ile müzakerelerin asla durmadığını ifade etti.

İsrail açısından durum biraz farklı. Son iki yıl içinde İsrail, gelecekte tehdit oluşturabilecek herhangi tarafın peşine düşmeye dayalı bir “silahlı bekleme” stratejisi benimsedi. Haziran 2025'te İran'ın kapasitesinin önemli bir bölümünü yok ettikten sonra, Kudüs'teki bir Arap kaynağa göre Tel Aviv, “Tahran'ın müzakereleri siyasi bir manevra olarak kullandığına” inanıyor. İsrail’e göre İran rejiminin ekonomik çöküşü ve protesto hareketleri, İsrail'in mevcut kabiliyetleri içinde en tehlikeli olarak gördüğü balistik füze programının imhasını hızlandırmayı gerektiriyor. Bu görüş, Donald Trump ve ekibinin görüşüyle ​​çelişiyor; onlar, yaptırımların etkinliğinin, protestolar ve diyalog yoluyla azami siyasi baskıyla birleştiğinde, bu aşamada askeri saldırıdan daha tercih edilebilir olduğuna inanıyorlar.

İranlı kaynak, müzakerelerin siyasi manevra değil, birçok kişinin İran'a yakın bir saldırı beklediği dönemde başlayan gerçek bir süreç olduğunu ifade ediyor. ABD’nin askeri saldırı imasının sadece bir baskı taktiği olduğunu, Donald Trump'ın Tahran'ı açıkça tehdit etmesinin ardından geri adım atmasının da bunun kanıtı olduğunu belirtiyor.

Bu müzakere sürecindeki en önemli kanal, Tahran'da ABD’nin diplomatik temsilciliğini yürüten İsviçre Büyükelçiliği gibi görünüyor. İki taraf arasında tavsiyelerin iletilmesinin yanı sıra, teklif ve acil mesajlar alışverişi de bu büyükelçilik aracılığıyla gerçekleşiyor. Bunun yanı sıra, Birleşmiş Milletler ve karşılıklı çıkarları temsil eden ofisler aracılığıyla daha az etkili kanallar da mevcut.

Halihazırda yaşananlar, temelde İsviçre’nin, ayrıntılarda Katar’ın ve stratejik arka planda Umman’ın da dahil olduğu birden fazla kanalı içeren karşılıklı bir niyet testidir

Ancak İranlı kaynağa göre, şu anda en belirgin arabuluculuk rolünü, sorunlar karmaşıklaştığında veya bazı hassas noktaların hızlı bir şekilde çözülmesi gerektiğinde müdahale eden Katar yürütüyor. Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman'ın Tahran ziyaretinin de bu bağlamda, belirli karmaşıklıkları çözmek için gerçekleştiğini belirtiyor.

Buna karşılık, Umman'ın da rolü yok değil, ancak farklı bir karakter taşıyor. Mevcut aşamada ayrıntılı, günlük bir kanal olmaktan ziyade, yükselmesi halinde tansiyonu yönetmeye yönelik uzun vadeli stratejik bir çerçeve oluşturuyor. Bu rol, geçmişte hassas nükleer müzakerelere sponsorluk etme mirasına dayanıyor.

Körfez arabuluculukları

Sahada birden fazla tarafın aktivizmi, bölgede savaşın patlak vermesini önlemeyi amaçlıyor. Birçok Körfez ülkesi, doğrudan arabuluculuk yoluyla değil, savaşın sonuçları konusunda uyarılarda bulunma yoluyla buna katılıyor. Başlıca endişe, küresel ekonomi etrafında dönüyor; çünkü savaşın patlak vermesi petrol fiyatlarının rekor seviyelere yükselmesine, deniz üzerinden arzların durmasına, ulaşım ve enerjinin felç olmasına yol açacaktır. Bunlar, ABD, Çin, Avrupa ve İran'ın kendisi de dahil olmak üzere herkesi etkileyecek sonuçlardır.

Trump'ın savaşı kapsamlı anlamda kazançlı bir seçenek olarak görmediği aşikar. Elinde daha az maliyetli ve daha uzun süreli olduğunu düşündüğü yaptırımlar politikası var. Buna karşılık, askeri çatışma, büyük kayıplara ve uluslararası politikada sarsıntılara yol açacaktır, çünkü herhangi bir yanlış adım, kontrol altına alınması zor olacak geniş çaplı bir savaşı tetikleyebilir.

İranlı kaynak, Washington'un İran'da hızlı bir iç çöküşe bahis oynamanın zorluğunu anladığına işaret ediyor. Tahran, sahadaki güvenlik ve siber kontrolünü sıkılaştırdı ve daha önce protestoları iletmek veya ülkenin farklı şehirlerindeki protestocuları birbirine bağlamak için kullanılan uydu iletişim ekipmanlarının çoğunu ele geçirdi.

Peki, aslında ne görüşülüyor?

Görüşmelerin hâlâ genel çerçeveyi belirleme aşamasında olduğu açık. Bir kaynağa göre, Katar Dışişleri Bakanı'nın ziyareti, İran'ı nükleer ve zenginleştirilmiş uranyumdan vekil güçler ile balistik füzelere kadar tüm tartışmalı konularda birden fazla ekip aracılığıyla müzakereleri kabul etmeye teşvik etmeyi amaçlıyordu. Edinilen bilgiler, halihazırda yaşananların, temelde İsviçre’nin, ayrıntılarda Katar’ın ve stratejik arka planda Umman'ın da dahil olduğu, birden fazla kanalı içeren karşılıklı bir niyet testi olduğunu ortaya koyuyor.

Trump tarafından önerilen anlaşma, İran rejimine varlığını tehdit eden iki seçenek sunuyor: savaş veya rejimin milisler aracılığıyla “devrim ihracatını” durdurarak, zenginleştirilmiş uranyumu teslim ederek, balistik füze ve insansız hava aracı üretimini sona erdirerek kendini “açıkta bırakması”

İranlı kaynağa göre, Tahran'a sunulan seçenekler arasında, güven inşa etme konusunda belirli bir süre için geçici dondurma duyurusuyla birlikte, İran'ın zenginleştirme hakkının ABD tarafından tanınması da yer alıyor. Füze dosyasına gelince, Amerikalıların imkansız olduğunu bildiği tam bir söküm değil, kontrol ve güvence çerçevesinde görüşülüyor.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, Tahran'da yaptıkları görüşmede, 10 Ocak (İran Cumhurbaşkanlığı web sitesi)İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, Tahran'da yaptıkları görüşmede, 10 Ocak (İran Cumhurbaşkanlığı web sitesi)

Ancak Kudüs'teki Arap kaynak, İran'ın tüm nükleer tesislerini hedef alan saldırılardan sonra zenginleştirme meselesinin çözüldüğünü ve artık İsrail'in birincil talebi olmadığını düşünüyor. Kaynak, Washington'un Tahran'ın elinde bulunan ve 400 kilograma eşdeğer zenginleştirilmiş uranyumu satın almayı teklif ettiğini de teyit ediyor.

Devasa filolar ve boyun eğme

Trump, İran'ın iç zayıflığından yararlanarak, elektronik savaş yetenekleri ve Tomahawk füzeleriyle donatılmış bir saldırı filosunu Hint Okyanusu, Arap Denizi, Akdeniz ve Kızıldeniz'e konuşlandırarak bir uyarıda bulundu. Bu güç gösterisini Trump, “Venezuela'ya gönderilenden daha büyük” olarak nitelendirdi. İran rejimini devirecek “daha şiddetli” bir askeri saldırı yerine, balistik füzelerden, bölgesel vekil güçlerden (Lübnan'daki Hizbullah, Yemen'deki Husiler ve Irak'taki milis gruplar) vazgeçmeyi içeren kapsamlı bir nükleer anlaşma imzalamayı teklif etti. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu gerilimin doruk noktasında, Umman diplomasisi felaket senaryosunu önlemek için harekete geçti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, 10 Ocak 2026'da “kurtarma misyonu” olarak nitelendirilen bir ziyaretle Tahran'a gitti. Washington'dan İran liderliğine açık uyarıda bulunan, doğrudan sözlü bir mesaj iletti: “Protestoculara yönelik infazları derhal durdurun ve bizim şartlarımızla müzakere masasına geri dönün, aksi takdirde ölümcül darbeyle karşı karşıya kalacaksınız.”

Busaidi, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve diğer bazı İranlı yetkililerle görüştü ve mesajın etkili olduğu görülüyor. Trump, aldığı “güvencelere” atıfta bulunarak, İran'ın 800 protestocunun infazını durdurduğunu açıkladı. Bu, protestocuları korumak için doğrudan askeri müdahale tehdidini yumuşattı ve odağı kapsamlı bir anlaşma için baskıya kaydırdı.

Krizin bir yönü de Amerikan baskısı ile İsrail'in pozisyonu arasındaki etkileşimdir. Bilgiler, Trump'ın İsrail saldırısını “ertelemeyi” Tahran ile pazarlık kozu olarak kullandığını ve net bir mesaj verdiğini gösteriyor: “Gerekli adımların atılması karşılığında İsrail'in size saldırmasını şimdilik engelleyeceğim.”

İran sınavı karşısında arabuluculuk

Trump'ın önerdiği anlaşma, İran rejimine mevcut haliyle varlığını tehdit eden iki seçenek sunuyor; savaş veya milisler aracılığıyla “devrim ihracatını” durdurarak, zenginleştirilmiş uranyumu teslim ederek, balistik füze ve insansız hava aracı üretimini sona erdirerek rejimin kendisini “açıkta bırakması”.

İran'da, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi tarafından temsil edilen reformist kamp, ​​yaptırımların kaldırılması, ekonominin kurtarılması ve sokağın yatıştırılması karşılığında, rejimin yeni haliyle de olsa korunması için tavizlerin gerekli bir bedel olduğuna inanıyor.

Sertlik yanlısı kamp, ​​yani Devrim Muhafızları ve Dini Lider Ali Hamaney'e yakın olanlar, bu talepleri “stratejik intihar” ve rejimin en önemli caydırıcı kozlarından mahrum bırakılması olarak görüyor. Bu görüş, arabuluculuğu hedef alan ve Amerikan vaatlerini “aldatma” olarak değerlendiren Keyhan gazetesinde de vurgulandı. Gazete, İran'ın vekil güçlerinden vazgeçmeyi kabul etmesinin “ileri savunma” doktrininin çöküşü anlamına geleceğini, bunun da İran topraklarını gelecekteki herhangi bir savaşa açık hale getireceğini ve rejimin prestijinin aşınmasına ve içeriden çöküşüne yol açacağını savundu.


Suriye’nin Cezire bölgesindeki Hristiyanlar, hükümet ile SDG arasındaki anlaşmayı destekliyor

2019 yılında Haseke'de Süryani-Asuri Askeri Konseyi’nin kurulduğuna dair duyuru (Konseyin Facebook hesabı)
2019 yılında Haseke'de Süryani-Asuri Askeri Konseyi’nin kurulduğuna dair duyuru (Konseyin Facebook hesabı)
TT

Suriye’nin Cezire bölgesindeki Hristiyanlar, hükümet ile SDG arasındaki anlaşmayı destekliyor

2019 yılında Haseke'de Süryani-Asuri Askeri Konseyi’nin kurulduğuna dair duyuru (Konseyin Facebook hesabı)
2019 yılında Haseke'de Süryani-Asuri Askeri Konseyi’nin kurulduğuna dair duyuru (Konseyin Facebook hesabı)

Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında varılan son anlaşmanın uygulanmaya başlanmasının beklendiği bir dönemde, dikkatler Cezire bölgesine (Fırat Nehri’nin geçtiği Haseke, Rakka ve Deyrizor vilayetleri) yoğunlaşıyor. Taraflar arasında askeri çatışma ihtimalinin şimdilik ortadan kalkması memnuniyetle karşılanırken, bölgede yaşayanlar arasında yaklaşan değişimlere dair endişeler sürüyor. Bu endişeler, özellikle son yıllarda yaşanan istikrarsızlık ve çatışmalar nedeniyle göçle giderek azalan ve 20. yüzyılın ortalarına kadar Cezire nüfusunun yüzde 30’unu oluşturan Hristiyan topluluklar arasında daha belirgin hissediliyor.

Cezire’deki Hristiyanların büyük bölümünü Süryani-Asuri topluluğu oluştururken, bölgede bir miktar Ermeni nüfus da bulunuyor. Bölgedeki Arap ve Kürt bileşenler gibi Hristiyanlar da son günlerde Suriye ordusu ile SDG arasında yaşanan çatışmaların tekrarlanmasından kaygı duyuyor. Asuri Demokratik Örgütü Başkan Yardımcısı Beşir İshak Saadi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu kaygıların temelinde ‘toplumda fitne ve bölünmeyi körükleyen nefret söylemi ve kışkırtıcı dilin tırmanmasının’ yattığını ifade etti. Saadi, geçtiğimiz perşembe günü imzalanan son anlaşmanın ise görece bir rahatlama yarattığını ve göç hareketlerini kısmen azalttığını belirtti.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Şam'daki Hristiyan toplumundan bir heyetle bir araya geldi. (SANA)Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Şam'daki Hristiyan toplumundan bir heyetle bir araya geldi. (SANA)

Asuri Demokratik Örgütü 1957 yılında, Süryani-Asuriler’i temsil etmeyi amaçlayan ulusal bir Suriye siyasi varlığı olarak kuruldu. Örgüt, Esed rejimine muhalefet eden güçler arasında yer alırken, aynı zamanda Ahmed eş-Şera’nın geçiş dönemi cumhurbaşkanlığını üstlenmesini, devlet inşası sürecinde bir adım olarak memnuniyetle karşılayan güçler arasında oldu.

Saadi’ye göre, Cezire’deki Hristiyanların tavrı ‘her zaman siyasi çözümleri destekleyen ve şiddeti reddeden bir yaklaşım sergilemek’ şeklinde oldu. Saadi, Hristiyanların ‘çatışmaların müzakere yoluyla çözülmesini desteklediklerini’ vurguladı. Ayrıca, Hristiyan toplulukların 18 Ocak anlaşmasının uygulanmasını desteklediklerini ve bu anlaşmayı ‘bölgeye barış ve istikrar getirecek tek yol’ olarak gördüklerini belirtti.

Saadi, Cezire’deki Hristiyanların büyük çoğunluğunun ‘Suriye içindeki herhangi bir silahlı çatışmaya dahil olmayı reddettiğini’ söyledi. Bunun yanında, Süryani-Asuri ulusal partilerinin çoğunluğu, başta kendi örgütleri olmak üzere, bu anlaşmanın uygulanmasının ‘demokrasi, ortaklık ve eşit vatandaşlık temeline dayalı yeni Suriye devletinin inşasına, insan hakları belgelerine ve tüm toplulukların eşit ulusal haklarının güvence altına alınmasına katkı sağlayacağını’ ifade etti. Bu çerçevede Saadi, ‘Suriye kimliğinin tüm Suriyelileri kapsayan bir çatı kimlik olduğunu’ vurguladı.

Kamışlı'daki Hristiyanlar, Suriye ordusu ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasındaki çatışmalardan kaçan yerinden edilmiş kişiler için kilisede yemek hazırlıyor. (Facebook)Kamışlı'daki Hristiyanlar, Suriye ordusu ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasındaki çatışmalardan kaçan yerinden edilmiş kişiler için kilisede yemek hazırlıyor. (Facebook)

Haseke ve Kamışlı’daki yoğun göç dalgasıyla birlikte bölgedeki insani durum giderek zorlaşıyor. Kaynaklara göre, Cezire’deki Hristiyanlar, gelişmelerin ‘bölgeyi daha fazla istikrarsızlıktan koruyacak barışçıl bir siyasi süreç üzerinden yönetilmesini’ umut ediyor. Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, Cezire ve Fırat Piskoposu Mor Maurice Amsih’in, “Cezire’deki Hristiyanlar tarafsızlığını koruyor ve evlerinden çıkmayacak” ifadesini aktardı.

Savaş yıllarında Cezire’deki Hristiyan nüfusu ciddi şekilde azaldı. Önceden yaklaşık 170 bin olan Hristiyan nüfus, şu anda yaklaşık 40 bine geriledi. 1980’lerin sonlarına kadar Haseke ve Kamışlı nüfusunun yüzde 30’unu oluşturan Hristiyanlar, toplamda 1 milyon 200 bini aşan bir nüfusa sahipti.

Suriye'nin kuzeydoğusunda bulunan Haseke'deki Doğu Asur Kilisesi (Wikipedia)Suriye'nin kuzeydoğusunda bulunan Haseke'deki Doğu Asur Kilisesi (Wikipedia)

Cezire’deki Hristiyanlar, bölgedeki köklü bir unsur olarak kalan varlıklarını korumak ve göç dalgasını durdurmak için umut besliyor. Bölgedeki Hristiyan kaynaklara göre, topluluk aynı zamanda göç edenleri barındırarak insani bir rol üstleniyor ve ‘göçün yol açtığı olumsuz etkileri hafifletmeye’ çalışıyor.

Bazı medya raporları, SDG’nin geniş bölgelerden çekilmesi ve ağırlıklı olarak Kürt nüfusun yoğun olduğu alanlara odaklanması sırasında Cezire’deki kiliselerin genel seferberlik çağrısını yerine getirmeyi reddettiğini öne sürmüştü. Ancak Suriye Süryani Birliği Partisi Eş Başkanı Senharib Barsum, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada bu iddiaları yalanladı ve “Hiçbir Süryani tarafı ya da SDG, kiliselerden genel seferberliğe katılmalarını talep etmedi” dedi. Barsum, kiliselerin askeri çatışmalara dahil edilemeyeceğini vurguladı ve “Süryani güvenlik güçleri, Hristiyanları, kiliseleri ve faaliyetlerini korumaya devam ediyor” ifadesini kullandı.

Barsum, “Hedefi her zaman halkımızı korumak olan Hristiyan güvenlik grupları, Kürtler ve Araplarla birlikte bölgeyi DEAŞ ve Esed rejimine karşı savunmaya katkı sağladı ve bu amaç uğruna şehitler verdiler” dedi. Barsum, son günlerde odak noktasının ‘ateşkese uyum ve olası ihlallerin önlenmesi’ olduğunu belirtti.

Süryani Birliği Partisi, daha önce Kürtlerin önderliğindeki Özerk Yönetim kurumlarında aktif rol almış, partinin askeri kanadı olan Sutoro Güçleri ve Süryani Askeri Konseyi’nin kuruluşuna katkı sağlamıştı.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Süryani Askeri Konseyi (Arşiv)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Süryani Askeri Konseyi (Arşiv)

Şarku’l Avsat’ın sorusu üzerine, SDG yetkililerinin Suriye’deki bakanlıklara veya Halk Meclisi’ne aday listesi hazırlanması sürecinde Süryani Birliği Partisi ile iş birliği yapıp yapmadığı konusunda açıklama yapan Barsum, “Bizim tarafımızdan, son dönemde isimlerin aday gösterilmesi konusunda hiçbir iş birliği yapılmadı” dedi. Barsum, Hristiyan halkın ‘barış ve istikrar istediğini’ vurguladı ve siyasi güçlerin temsilcilerinin ‘Suriye Cumhurbaşkanı’ndan Süryani-Asuri halkının haklarını tanımasını ve devlet kurumlarında temsil ve rol sahibi olmasını talep eden bir bildiri yayınladığını’ aktardı.

Barsum, Cezire’nin ‘savaş ve askeri çözümlerden uzak tutulmasının en iyisi’ olduğunu belirterek, özellikle ‘Arap-Kürt fitnesinin tırmandığı ve nefret söyleminin giderek arttığı bir dönemde’ bu yaklaşımın önemini vurguladı. Aynı zamanda Barsum, ‘herhangi bir siyasi çözümün bölgedeki tüm toplulukların katılımıyla gerçekleştirilmesi gerektiğini’ ifade etti.

 Asuri Habur Muhafız Konseyi’ndeki kadın güçler (Konseyin sosyal medya hesabı)Asuri Habur Muhafız Konseyi’ndeki kadın güçler (Konseyin sosyal medya hesabı)

Asuri Demokratik Örgütü İlişkiler Bürosu üyesi Koriya Karyakos, sosyal medyada Doğu Haseke’deki Habur bölgesinde yaklaşık 35 Hristiyan köyünün kuşatma altında olduğu yönündeki iddiaları yalanladı. Karyakos, bu köylerin 2015 yılında DEAŞ saldırılarına maruz kaldığını ve çoğu sakinlerinin Haseke, Kamışlı, Suriye iç bölgeleri, Lübnan ve yurtdışına göç ettiğini belirtti. Son altı yıldır bu köylerin, Resulayn’da SDG ile Suriye Milli Ordusu (SMO) arasında bir temas hattı oluşturduğunu ifade eden Karyakos, “Bölgede yaşayanların geri dönebilmesi için bu alanın çatışma bölgesinden uzak tutulmasını talep ediyoruz” dedi.

Habur bölgesinde daha önce 15 binden fazla Asuri yaşarken, bugün yalnızca 800 kişi bölgede bulunuyor.