Tunus’un ‘Üçüncü Cumhuriyeti’nde ordunun rolü

Said’in aldığı kararlara ilişkin geniş çapta bir memnuniyet mevcut.

Tunus’un ‘Üçüncü Cumhuriyeti’nde ordunun rolü
TT

Tunus’un ‘Üçüncü Cumhuriyeti’nde ordunun rolü

Tunus’un ‘Üçüncü Cumhuriyeti’nde ordunun rolü

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, ordu komutanlarının onlarca yıl siyasi karar alma mercilerinden uzaklaştırılmasının ardından askeri, güvenlik, siyasi ve sosyal kurumların rolünü artırdı. Ordu liderliği, hükümet, parlamento, siyasi ve mali ‘lobiler’ içerisindeki muhalif ve hasımlarıyla savaşında Cumhurbaşkanı Said’in yanında yer aldı. Bu nedenle Hişam el-Meşişi hükümetini devirme ve parlamentoyu dondurma kararını destekledi.
Farklı görüşlerden siyasetçilerin ve insan hakları aktivistlerinin ‘askeri ve güvenlik kurumlarının anlaşmazlıklarına katılımı’ konusunda Cumhurbaşkanı’na yönelttikleri sert eleştirilere rağmen Said, muhaliflerinin ve hasımlarının ‘darbe’ olarak nitelendirdiği, 25 Temmuz’da aldığı benzeri görülmemiş siyasi kararlarda ordu liderliğinin desteğini elde etmeyi başardı. Bu nedenle gözlemciler, şu an Tunus tarihinin bir sonraki aşamasında ordunun rolünü merak ediyorlar. Uzmanlar, bu duruma ‘İkinci Cumhuriyet’ ve 2011 devriminden sonraki hükümdarlar döneminin sayfalarını çeviren ‘Üçüncü Cumhuriyet’ adını verdiler.
Tunus’ta ordu liderlerinin siyasi yaşama dahil olmasına karşı çıkan ve eski söylemlerin aksine günler boyunca askeri kurumun Cumhurbaşkanı Kays Said’e verdiği desteği ve ‘devrimin gidişatını düzeltmeyi’ amaçlayan kararlarını öven açıklamalar yapıldı.
Aksine bu kararları başlangıçta ‘anayasaya’ ve ‘2019 seçim sonuçlarına’ darbe olarak nitelendiren partilerin, insan hakları kuruluşlarının ve sendika örgütlerinin çoğunluğu söylemlerini hızla değiştirdi. Tunus’un Fransa’dan bağımsızlığını kazanmasının ardından, 1956 yılında kurulmasından bu yana ordunun askeri düzenini, tarafsızlığını ve merhum lider Habib Burgiba liderliğindeki ilk ulusal hükümetin kurulmasına övgüde bulundular.

Açık destek
Askeri ve güvenlik kurumlarından çok sayıda üst düzey emekli komutan, ordunun başta hükümetin devrilmesi ve parlamentonun ‘geçici olarak’ dondurulması olmak üzere Cumhurbaşkanı Kays Said’in kararlarına verdiği desteği memnuniyetle karşıladı. Söz konusu komutanlar arasında merhum Cumhurbaşkanı Beci Kaid es-Sibsi’nin askeri ve güvenlik danışmanı General Kemal el-Akrut, Askeri Güvenlik ve Gümrük Güvenliği eski genel müdürü Tuğgeneral Muhammed el-Mueddib, Ulusal Terörle Mücadele Kurumu eski başkanı Tuğgeneral Muhtar bin Nasr ve İçişleri Bakanlığı eski sözcüsü Tuğgeneral Hişam ed-Mueddib de yer alıyor. Tuğgeneral Hişam ed-Mueddib, emekli olduktan sonra Cumhurbaşkanı Said’i sık sık eleştirmesiyle ve muhaliflerinin tavırlarını savunmasıyla tanınıyor.
Eski cumhurbaşkanları Burgiba ve Zeynel Abidin Bin Ali yönetiminin yanı sıra ‘2011 devrimi’ sonrası hükümetlerde yer alan bazı bakanlar da kararları memnuniyetle karşıladı. Söz konusu bakanlar arasında Ahmed Necib eş-Şabi, Muhsin Merzuk ve Salma el-Lumi de bulunuyor. Bu isimler, 2010 ve 2011’in başlarındaki ayaklanma sırasında tarafsızlıkları ve Bin Ali yönetimine karşı göstericilerin bastırılmasında yer almaktaki isteksizlikleri ile hatırlanıyor. Medya organları, gösteri yapan gençler ile bir dizi Tunuslu subay arasında 2011 devrimi sırasında karşılıklı güller verildiği ve kucaklaşmalar yaşandığı fotoğrafları yeniden yayınlamaya başladı. General Raşid Ammar da dahil olmak üzere bir dizi üst düzey politikacı ve askeri lider, ordu liderliğinin Bin Ali yönetiminin devrilmesinden sonra iktidarı ele geçirme çağrıları aldığını ancak bunu reddettiğini defalarca belirtmişti. 2011 yılında yapılan seçimlerde eski cumhurbaşkanları Beci Kaid es-Sibsi, Munsif el-Merzuki, ardı ardına gelen başbakanlar Hammadi Cibali, Ali el-Ureyd, Mehdi Cuma, Habib Essid ve Yusuf eş-Şahid’in de 2011, 2014 ve 2019 yıllarında düzenlenen seçimler sırasında ‘ordunun tarafsızlığını’ övdüler.

Kurtarma ve gidişatı düzeltme
Tunus medyasının önemli bir kısmında, önde gelen siyasi ve askeri analistlerin hızla Cumhurbaşkanı Said’in, kararlarının, ‘kurtarma ve devrimin gidişatını düzeltme’, ‘mali yolsuzlukla mücadele’, siyasi partilerin finansman kaynakları ve seçim kampanyaları hakkında bir soruşturma açılması projesinin arkasında saf tutması dikkat çekiciydi.
Terörle Mücadele Ulusal Komitesi eski başkanı Emekli Tuğgeneral Muhtar bin Nasr, başbakan, çok sayıda üst düzey hükümet yetkilisi, güvenlik ve askeri liderin görevden alınması da dahil Cumhurbaşkanı tarafından 25 Temmuz ve sonrasında alınan tüm kararlara övgüde bulundu. Bin Nasr, söz konusu tedbirlerin ‘cumhurbaşkanının seçimsel ve siyasi meşruiyeti’ ile açıklanabileceğini ifade etti. General bin Nasr, Cumhurbaşkanı Said tarafından ortaya koyulan ve halkta memnuniyet oluşturan kararların ‘aktifleştirmesini’ bekliyor. Çünkü seçildiği günden bu yana ordunun üst düzey yöneticileri, güvenlik ve askeri kurumları ile istişareleri ve koordinasyon toplantılarını sürdürüyor. Emekli General Kemal el-Akrut, halkın, seçkinlerin, askeri ve güvenlik liderlerinin çoğunluğunun 25 Temmuz kararlarından mutluluk duyduğunu dile getirdi. Zira parlamento ve hükümet içerisindeki siyasi çekişmelerden memnun değillerdi.

‘Yol haritası’
Güvenlik birliklerindeki generaller ve kadrolar da dahil olmak üzere askeri ve güvenlik kurumlarının bazı sembol isimleri bir dizi öneride bulundu. Bazıları, Cumhurbaşkanına ‘ülkeyi dini ve siyasi aşırılıkların tehlikesinden kurtarmaya’ yönelik kararlarının uygulanmasını içeren bir ‘yol haritası’ ilan etme çağrısı yaptı. Cumhurbaşkanının öncelikleri arasında, güçler ayrılığını sağlamak ve özellikle özgürlüklerin, hakların ve demokratik sürecin güvence altına alınması konusunda içeride ve dışarıda güvence mesajları göndermek de yer alıyor.
Söz konusu açıklamaların tümü, uluslararası ekonomist, finans uzmanı ve Parlamento Finans Komitesi eski başkanı Muhammed el-Munsif Şeyh Ruha da dahil olmak üzere bir dizi üst düzey sivil uzman tarafından yapılan benzer önerilerle de ortak yönlere sahip. Şeyh Ruha, bir sonraki hükümetin kapsamlı sosyo-ekonomik kalkınmayı sağlamak için akademisyenlerin, uzmanların, iş ve finans camiasının tavsiyelerinden faydalanması gerektiğini vurguladı. Yetkili, bunların ulusal güvenliğin korunması ve iş ortamının iyileştirilmesinde ülkenin kaynaklarını, tasarruf ve yatırım fırsatlarını, sivil ve askeri kurumlar arasındaki ortaklığı iyileştirmeye olanak tanıyacağını dile getirdi. Aynı şekilde Askeri Güvenlik ve Gümrük Çıkarları Genel Müdürü Tuğgeneral Muhammed el-Mueddib de 25 Temmuz kararlarını etkinleştirme hususunda ‘erteleyeme ve isteksizliğe’ karşı uyarıda bulundu.

Marjinalleşmeden sahnenin ön saflarında olmaya
Diğer yandan insan hakları örgütleri, sendikalar, sol ve liberal partilerin 25 Temmuz kararları sonrasında yaptığı açıklamaların çoğunun, 1959 yılında Birinci Cumhuriyet Anayasası’nda ve ardından 2014’te İkinci Cumhuriyet Anayasası’nda belirtilen ilkelerin yerine getirilmesinde ‘devletin sivil yapısına saygı ve kuvvetler ayrılığı’ çağrısında bulunması dikkat çekici. Öyle ki sivil adalet örgütleri, avukatlar, gazeteciler, işçiler ve köylüler, Kays Said’in yeni adımlarını öven bildiriler yayınladılar. Buna paralel olarak ‘demokratik kurumların’ rollerine bir an önce devam etmeleri gerektiğini vurguladılar. Bu, parlamento ve seçilmiş belediye meclisleri üzerindeki dondurmanın kaldırılması anlamına geliyor. Said, Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesinde ve Tunus televizyonunda yayınlanan, sivil toplum temsilcileriyle yaptığı görüşmedeki konuşmasında ‘devletin sivil yapısına, kamusal ve bireysel özgürlüklere ve dışlama olmaksızın muhaliflerle siyasi diyalogun seyrine saygı duyacağını’ belirterek söz konusu taleplere yanıt verdi. Cumhurbaşkanı, 25 Temmuz’da yaşananların darbe olduğunu ise kabul etmedi.
Ancak bu değişiklikler ve ‘ordu için daha büyük bir rol’ konuşmaları iki yıl sonra, cumhurbaşkanı ve silahlı kuvvetlerin başkomutanı sıfatıyla Kays Said’in cumhurbaşkanlığı sarayında, kışlada, içişleri ve savunma bakanlıklarında, ordu ve güvenlik liderleriyle yaptığı toplantılarda geldi.
Said’in popülaritesi, Kovid- 19 pandemisinin patlak vermesinden bu yana, askeri kuruluşla olan ilişkisi doğrultusunda kırsal ve yoksul bölgelerdeki vatandaşları aşılamasından sonra arttı. Ayrıca birçok Arap ve Batı ülkesinden hava, kara ve deniz köprüleri aracılığıyla büyük yardımlar sağladı ve çoğu şehirde de ‘askeri sahra hastaneleri’ kurdurdu. Böylece Cumhurbaşkanı, Habib Burgiba’nın ‘Ordu kışladadır’ sözü doğrultusunda ordu liderlerinin 60 yıldır şikâyet ettiği marjinalleşmeye son vermeyi başardı.

Ancak…
Tunus ordusu, Bin Ali’nin 14 Ocak 2011’de devrilmesinden bu yana kitlesel olarak sokaklara döküldü. Daha sonra rolü, Cezayir ve Libya ile sınır vilayetlerinde ve ardından başkent Tunus’ta ardı ardına terör operasyonlarından sonra son on yılda arttı. Bu operasyonlar, Savunma ve İçişleri Bakanlıkları bütçesinin Ocak 2011 devriminden öncekilere göre üç katına çıkmasına neden oldu.
Ordunun yüksek komuta kademesi son on yılda defalarca değişse de ordu liderleri, Kays Said’in 2019 seçimlerinden sonra Kartaca Sarayı’na gelmesinden bu yana rolü iki katına çıkan Ulusal Güvenlik Konseyi ve Ordular Yüksek Konseyi kurumları aracılığıyla merkezi bir siyasi rol oynamayı başardı. Burgiba (1956- 1987) ve Bin Ali (1987 sonu- Ocak 2011) döneminde siyasi rolü marjinalleşen Tunus Ulusal Ordusu’nun son birkaç yılda Tunus dış politikasına yeniden güçlü bir şekilde dahil olması ise dikkat çekici.

Siyaset dünyasında askerler
Bu tablo göz önüne alındığında, Tunus silahlı kuvvetlerinin kamu işlerine katılımı, yetmişli ve seksenli yıllardan bu yana görülüyor. Tunus, Ocak 1978’deki genel grev nedeniyle ve ardından da Ocak 1980’de Tunus rejimini devirmek için güneydeki komşu ülkeler tarafından desteklenen bir grup ‘komandonun’ saldırısından sonra kanlı olaylara tanık olmuştu.
Aynı şekilde Burgiba da orduya, özellikle de 1983 sonlarında ve 1984’ün başlarında, ‘ekmek devrimi’ olarak adlandırılan kanlı gösterilerin ardından kendisini Ulusal Güvenlik Genel Müdürü, ardından İçişleri Bakanı olarak atayan General Zeynel Abidin bin Ali'ye başvurmuştu.
Söz konusu olaylardan bu yana askeri harcamalar dört katına çıktı. General bin Ali ve kendisine yakın isimler 1987’nin sonlarında Habib Burgiba’nın yönetimini devirmeye karar verdiğinde anayasayı feshetmeyi, hem askeri hem de sivilleri içeren bir ‘kurtarma komitesi’ kurmayı düşündüler. Ancak kısa sürede bundan vazgeçerek ‘devletin sivil yapısını’ ve ‘cumhuriyetçi sistemi’ korudular.
Daha sonra Bin Ali görevdeki ilk döneminde yüksek siyasi pozisyonlara Habib Ammar da dahil olmak üzere generaller yerleştirdi. General Abdülhamid eş-Şeyh’i Dışişleri Bakanı ve ardından Paris Büyükelçisi, General Mustafa Buaziz’i Adalet Bakanı ve ardından Devlet Mülkleri Bakanı olarak atadı.
Bin Ali daha sonra Genelkurmay Başkanlığı’ndan generalleri büyükelçi olarak tayin etti ve bazılarını, hükümet hava ve demiryolu şirketleri de dahil olmak üzere yüksek devlet kurumlarının liderliğine atadı.
Diğer yandan 1992’de Nahda Hareketi’ne bağlı bir grup askeri ve güvenlik gücünün, kendisine karşı düzenledikleri ‘darbe girişimi’ sonrasında ordu liderlerinin çoğunu siyasi görevlerden uzaklaştırdı. Ancak her halükarda Bin Ali, yönetimi boyunca, General Ali el-Siryati'’nin 23 yıldır üstlendiği Ulusal Güvenlik Genel Müdürlüğü ve Cumhurbaşkanlığı Güvenlik Genel Müdürlüğü gibi bazı stratejik pozisyonlardaki üst düzey askerlere güvendi.
Bununla birlikte kader, Siryati’nin 2011 başlarında genel olarak yönetim kurumlarında patlak veren çatışmalar da dahil olmak üzere birçok nedenden dolayı Bin Ali yönetimini devirmede önemli bir rol oynamakla suçlanmasına yol açtı.

Uluslararası kağıt
Bununla birlikte Tunus siyasi sahnesindeki değişiklikler ve askeri kurumun rolü, birçok faktör nedeniyle “süreçte rehin kalacak” konular arasında yer alıyor. Bunların arasında Cezayir, Fransa, ABD, Almanya, İngiltere ve İtalya başta olmak üzere Tunus’taki siyasi ve askeri kararı etkileyen ülkelerin pozisyonlarındaki gelişmeler de bulunuyor.
Ayıca yeni hükümetin yapısından, cumhurbaşkanının kişiliğinden ve savunma, içişleri, adalet ve dışişleri bakanlıklarının denetçilerinden de kaçınılmaz olarak etkilenecek.
Her halükarda bir sonraki hükümeti kurmak için yapılacak istişareler ve ordunun rolüne ilişkin alınacak tavır, bir ya da iki ay içerisinde netleşecek (parlamentonun, belediye meclislerinin ve tüm seçilmiş kurumların görevlerinin yeniden başlamasını garanti eden) siyasi anlaşma arayışında, ‘sahne arkası’ istişarelerinin sonucundan etkilenecek. Bu, Libya krizine barışçıl çözüm yollarının ‘bölgesel ve uluslararası eksenler oyunu’ da dahil birçok nedenden ötürü sekteye uğradığı bir dönemde, güvenlik durumunun bozulmaması için hayati bir önem taşıyor.

Tunus ordusundan askeri alanda sanayileşme adımı
2011 devriminden sonra Tunus ordusu başta ABD, Fransa, Almanya ve Türkiye olmak üzere bir dizi NATO ülkesinin ordularıyla ortaklaşa bilimsel ve lojistik yeteneklerini, üretim ve savaş deneyimini geliştirdi. Cumhurbaşkanı Kays Said, Savunma Bakanı ve askeri kadroları eşliğinde, milli yeteneklere sahip orta boy askeri araçlar üretmeyi başaran bir kurumu ziyaret etti. Tunus Milli Savunma Bakanlığı’ndan kaynaklar, parlamentoda Silah Taşıma Kuvvetleri Yönetim ve İşleri Düzenleme Komitesi’nde eski bir oturumda, “Tunus askeri kuvvetleri, çeşitli deneyimlerin ötesine geçen bir askeri araç yapmayı başardı” açıklaması yaptı.
Aynı şekilde Savunma Bakanı da kısa süre önce şu açıklamada bulundu:
“Tunus kuvvetleri, denizcilik üretimi alanına da girdi ve üç deniz gemisi üretti. Savunma Bakanlığı ve özel sektör ortaklığı çerçevesinde artık silah, keşif ve bilgi araçlarıyla donatılabilecek. Savunma Bakanlığı, diğer deniz birimlerinde de bu alanda, üretim yoluyla ilerlemeyi planlıyor.”
Bu durum ordunun ‘maliyetleri baskı altına almak’ için askeri sanayileşme serüvenine girmesiyle oluştu. Savunma Bakanı’na göre istatistikler, büyük meblağlarda para sağlandığını, çeşitli uzmanlıklarda daha yüksek derecelere sahip olanlar da dahil olmak üzere gençler için iş fırsatlarının oluşturulduğunu, subayların yurtiçinde ve yurt dışında aldıkları askeri eğitimin değerlendirildiğini ve çeşitli ordu birliklerinde askeri sanayileşme alanında deneyim kazanıldığını gösteriyor.
Mayıs 2015’te, ilk kez 2013 yılında test edilen bir insansız hava aracı da dahil olmak üzere Tunuslu yetenekler tarafından yapılan ekipmanların sergilendiği ulusal bir gösteri düzenlendi. Sergilenen araç üç metre uzunluğunda, 45 kilo ağırlığında ve 2 bin 500 metre yüksekliğe ulaşabiliyordu. Uçuş süresi de üç saate kadar çıkabiliyordu.
Aynı şekilde mayınları aktifleştirmek veya imha etmek için de başka araçlar sergilendi. Operasyonel görevlerde sahadaki askeri oluşumları takip edecek bir sistem, hareketleri tespit eden bir radar ve kablosuz cihazların yanı sıra savaş, tarama, keşif ve mayın tespitinde uzmanlaşmış silahlı bir robot da gösterildi. Tüm bunlar, Tunus ordusunun çeşitli iç ve bölgesel zorluklarla yüzleşme yeteneklerini artıracak öncü projeler olarak nitelendi.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.