AB’nin yaptırımları Lübnanlı siyasilerin çoğunu etkileyecek

Lübnanlı siyasilere yaptırımların uygulanması için AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarının onayı bekleniyor.

Beyrut’ta geçen yıl 4 Ağustos'ta meydana gelen patlama nedeniyle Beyrut limanını etkileyen yıkıma ait iki fotoğraf. Soldaki fotoğraf patlamanın meydana geldiği gün, sağdaki ise şu anki hali. (Reuters)
Beyrut’ta geçen yıl 4 Ağustos'ta meydana gelen patlama nedeniyle Beyrut limanını etkileyen yıkıma ait iki fotoğraf. Soldaki fotoğraf patlamanın meydana geldiği gün, sağdaki ise şu anki hali. (Reuters)
TT

AB’nin yaptırımları Lübnanlı siyasilerin çoğunu etkileyecek

Beyrut’ta geçen yıl 4 Ağustos'ta meydana gelen patlama nedeniyle Beyrut limanını etkileyen yıkıma ait iki fotoğraf. Soldaki fotoğraf patlamanın meydana geldiği gün, sağdaki ise şu anki hali. (Reuters)
Beyrut’ta geçen yıl 4 Ağustos'ta meydana gelen patlama nedeniyle Beyrut limanını etkileyen yıkıma ait iki fotoğraf. Soldaki fotoğraf patlamanın meydana geldiği gün, sağdaki ise şu anki hali. (Reuters)

Avrupa Birliği’ne (AB) üye 27 ülkenin her birinin sahip olduğu egemenlik ilkesi göz önüne alındığında, AB’nin Lübnan’a yönelik kararlarının yavaş işlediği ve dış politika konularında fikir birliği sağlamanın kolay olmadığı bir gerçek.
Bu nedenle Avrupalı ​​diplomatik kaynaklar, AB'nin “demokrasi ve hukukun üstünlüğüne hakaret" başlığı altında Lübnanlı yetkililere ve kuruluşlara yaptırım uygulanmasına yönelik yasal bir düzenleme üzerinde anlaşmaya vardığını açıklamasının önemli bir başarı ve yaptırım tehdidinden gerçek dayatmalara yönelik bir adım olduğunu düşünüyor. Bu taraflara göre dikkat çekici olan, AB'nin yaptırımlar uygulamak için dayandığı çerçeveyi genişleterek esnek bir hale gelmesi. Diplomatik kaynaklar, AB’nin açıklama metnine göre bunun delilinin, yasal düzenlemedeki hedeflenen tarafların sadece reformlara kapı açan yeni hükümetin kurulmasını engelleyenler değil, seçimlerin yapılmasını engelleyebilecek kişileri de kapsaması olduğunu ifade ediyor. Yani uyarının "proaktif" hale geldiğine dikkat çekiliyor. Bu eklemenin nedeni, AB’nin, Lübnanlı tarafların yeni bir cumhurbaşkanı seçme konusunda mevcut parlamentonun görevlendirilmesini sağlamak için seçimleri çeşitli bahanelerle engellemeye çalışabilecekleri yönündeki endişelerinden kaynaklanıyor.
Gerçek şu ki, mevcut meclis çoğunluğu, iktidara kendi desteklediği bir cumhurbaşkanını getirebilecek durumda. Ayrıca yaptırımlar, kamu sektöründe temel ekonomik reformlarda ve finans ve bankacılık sektöründe iyi yönetişime yönelik planların çalışmasını engelleyen ve engellemiş olanları etkileyebilir. Aynı zamanda, para çekme ve ciddi mali ihlaller konusunda, yani devlet aleyhine yolsuzluk ve zenginleşme ve para kaçakçılığı konularında şeffaf ve şeffaf olmayan düzenlemelerin yasalaşmasını engelleyenleri etkilemesi bekleniyor. Özetle, kaynaklara göre AB’nin söz konusu yaptırımları gerektiği gibi uygulanırsa, bu yaptırımlar kimseyi istisna tutmadan kişi ve kuruluşlardan büyük bir grubu etkileyebilir. Ayrıca, yaptırımları uygulamada kişi ve kuruluşların kimliği ve dikkate alınacak süreyi belirlemek için başvurulacak kriterler, bu kadar geniş düzeyde uygulanma olasılığını gündeme getiriyor. 
İşin aslı şu ki, elde edilen sonuç uzun gecikmelerden sonra gelen bir ilk adım değil. Fransa'nın AB yaptırımlarını uygulamaya yönelik ilk talebi geçen Nisan ayına kadar uzanıyor. Yani hedeflenen kişi ve kuruluşların listelerinin hazırlanması aşaması 4 ay sürdü. AB içinde yürürlükte olan ilkelere göre, yaptırım tehdidinden fiilen uygulamaya geçiş, ancak AB dışişleri bakanlarının oybirliğiyle düzenlemeleri kabul etmesi ve ilk toplantılarında yaptırımların uygulanmasına karar vermesinden sonra gerçekleşecek. Yaz tatili nedeniyle bu toplantı önümüzdeki 21 Eylül'den önce gerçekleşmeyecek. Bu durum da Lübnan siyasi taraflarının manevralarını sürdürmek ve AB'ye üye 27 ülkeye girişin engellenmesini de içeren yaptırımlardan kaçınmak için iki ayı olduğu anlamına geliyor. AB’nin açıklamasına göre söz konusu yaptırımlar ayrıca, hedeflenen kişi ve kuruluşların mal varlıklarının dondurulmasını ve yaptırım listesine giren tarafların Avrupa’daki kişi ve kuruluşlarla herhangi bir iş yapmalarının engellenmesini içeriyor. Bu da bu tarafların Avrupa alanında finansal işlemler yapmasını engelleyecek.
AB’nin açıklamasına ABD Dışişleri Bakanlığı ve Hazine Bakanlığı tarafından yayınlanan benzer bir açıklama ile ABD yönetiminden hızlı bir karşılık geldi. Washington'un Lübnanlı politikacılara Hizbullah'ı finanse etmeleri veya yolsuzluk suçlamaları nedeniyle dayatmaya çalıştığı yaptırımlarının AB’nin yaptırımlarına eşlik etmesi bekleniyor. 
Fransa'nın yasadışı yollardan mal ve mülk edinmekle suçlanan kişileri kovuşturma konusunda yaptığı gibi AB’ye üye ülkelerin bireysel olarak atabileceği başka adımlar da var. Suriye'nin eski Devlet Başkanı Yardımcısı Rıfat Esed'in durumu bunun en iyi kanıtı olarak görülüyor. AB, Paris'in daha önce denediği, ancak havucun cazibesi zayıf olduğu ve sopa yeterince kalın olmadığı için sonuçsuz kalan ‘havuç- sopa’ politikasını izliyor. Bu nedenle sorulan soru, Avrupa Birliği'nin Lübnan siyasi sınıfını bencilliğinden, iç ve dış çıkar ve hesaplarından uzaklaştırarak çeşitli şekil ve türlerde birden fazla sorundan muzdarip Lübnanlıların durumuna yönlendirmede yaptırımlara başvurmasının etkili olup olmayacağı ile ilgili. 
AB’nin açıklamasından, Avrupalıların Lübnan tarafına yapılan çok sayıda çağrıya rağmen Lübnan’ın çağrılara karşılık vermeyi ertelemesinden ‘yorulmaları’ nedeniyle yaptırım tehdidine başvurdukları açıkça anlaşılıyor. Açıklamada birbirini izleyen iki paragrafta yer alan iki cümle, Avrupa'nın ruh haline ışık tutuyor. İlki, AB’nin krizden kalıcı olarak çıkmak için  yaptırımlar uygulayarak elindeki tüm araçlara başvurmaya hazır olduğuna işaret ediyor. Bu da havuç-sopa yöntemindeki sopa anlamına geliyor. Havuca ise, AB’nin Lübnan ve halkına mevcut zorlukların üstesinden gelmesi için yardım etmeye kararlı ve bunun için mevcut tüm araçları kullanmaya hazır olduğunu ifade ettiği ikinci paragrafta değiniliyor. AB ayrıca, insani yönün yanı sıra, Lübnan'ın istikrarı ve refahının tüm bölge ve Avrupa için temel öneme sahip olduğunu belirtiyor.
Öte yandan, Lübnan'daki siyasi durumun netleşmesi beklenirken, yaz tatilini geçirmek üzere Akdeniz kıyısındaki Toulon kenti yakınlarındaki Bregançon Kalesi’ndeki yazlığına taşınan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, BM ile işbirliği içinde, Lübnan'a insani yardım sağlamak için sanal olarak düzenlenecek uluslararası konferans için hazırlanıyor. Bu konferans, Macron tarafından ilki geçen yıl Ağustos’ta, ikincisi ise geçen yılın sonunda düzenlenen konferansın üçüncüsü olacak. Paris, geçici Başbakan Necib Mikati'nin bir hükümet kurmayı başarmasını, böylece tüm durumların sürekli kötüleşmesine son verme yönünde bunun bir başlangıç ​​noktası olacağını bekliyordu. Ancak Paris, Lübnan siyasetinin oldukça karmaşık koridorlarında kaybolan kurtarma girişimini başlatmasından bu yana yaşadığı hayal kırıklıklarının ardından daha çok hayal kırıklığına uğrayacak gibi görünüyor.



Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
TT

Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)

Suriye ordusuna bağlı Operasyonlar Heyeti, bugün (Pazartesi) yaptığı açıklamada, Halep’in doğu kırsalında Meskene ve Deyr Hafir yakınlarında, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) konuşlanma noktalarına ilave silahlı grupların takviye edildiğini tespit ettiklerini duyurdu.

Suriye Arap Haber Ajansı SANA’ya konuşan Operasyonlar Heyeti, “Sahadaki durumu doğrudan ve anlık biçimde inceliyor ve değerlendiriyoruz” ifadelerini kullandı. Açıklamada, SDG’nin silahlı gruplar sevk etmesinin gerilimi tırmandığını belirtilerek, bu grupların gerçekleştireceği herhangi bir askerî hareketin “sert bir karşılıkla” yanıtlanacağı uyarısında bulunuldu.


Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
TT

Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)

Hadramut’un ileri gelenleri ve kanaat önderleri, Suudi Arabistan’ın vilayetin yanında duruşunun son derece hassas bir aşamada belirleyici bir güven unsuru oluşturduğunu ve Hadramut’un güvenliği ile istikrarını tehdit eden tehlikeli senaryoların önüne geçilmesine katkı sağladığını vurguladı.

Şarku’l Avsat gazetesine konuşan Hadramut’un ileri gelenleri, Suudi rolünün yalnızca mevcut krizin geçici yönetimiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda yeni bir istikrar ve kalkınma safhasının zeminini oluşturduğunu ifade etti. Bu değerlendirmeler, güneydeki siyasi tabloyu yeniden düzenlemesi beklenen “Güney-Güney Diyaloğu” konferansına yönelik beklentilerin arttığı bir dönemde yapıldı.

Aynı kaynaklar, Hadramut’un “kritik bir eşikte” bulunduğunu belirterek, vilayetin çıkarlarını, tarihsel ağırlığını ve siyasal etkisini yansıtacak tek bir ses ve ortak bir vizyon etrafında birleşilmesi gerektiğine dikkat çekti. Bu yaklaşımın, önümüzdeki her türlü siyasi süreçte Hadramut’un etkin temsilini güvence altına alacağı kaydedildi.

“Tarihe altın harflerle geçecek bir tutum”

Hadramut Ulusal Konseyi Genel Sekreteri Şeyh İsam el-Kesiri, Suudi Arabistan’ın Hadramut’a yönelik son tutumunu “tarihe altın harflerle yazılacak bir duruş” olarak nitelendirdi. Kesiri, 3 Aralık (Aralık) olayları sırasında Suudi liderliğinin sergilediği kararlılığın Hadramut’un çöküşünü engellediğini ve vilayetin diğer bölgelerin yeniden kazanılmasındaki rolüne dikkat çekti.

sgthy
Şeyh İsam el-Kesiri (Şarku’l Avsat)

Kesiri, Hadramut’un krizi geride bıraktığını ancak artık ilerleme ve kalkınmanın hatlarını çizen yeni bir yola girdiğini ifade ederek, Yemen siyasi liderliğinin çağrısı ve Suudi Arabistan’ın desteğiyle başlatılan diyalog sürecinin “güvenli ve istikrarlı bir geleceğin göstergesi” olduğunu belirtti. Kesiri “Krallık’taki kardeşlerimizin son dönemdeki kardeşçe duruşunun sonuçlarını, Hadramut’un güvenli geleceğinde açıkça göreceğiz” dedi.

Nehd kabilelerinin önde gelen ismi ve Hadramut Ulusal Konseyi bünyesindeki Bilgeler Heyeti Başkanı Hakem Abdullah en-Nehdi ise Suudi Arabistan’ı Hadramut için “Allah’tan sonra ilk dayanak” olarak tanımladı. İki taraf arasındaki ilişkinin coğrafi, inançsal, toplumsal ve kabilesel bağların doğal bir uzantısı olduğunu vurguladı.

fgthy
Nehd kabilelerinin referans ismi Hakem Abdullah en-Nehdi (Şarku’l Avsat)

En-Nehdi, Suudi Arabistan’ın Hadramut’taki çabalarının sahada somut biçimde hissedildiğini; gerek mali destek gerekse son kriz sırasında sergilenen kararlı tutumla bunun açıkça görüldüğünü söyledi. En-Nehdi, “Krallığın desteği olmasaydı, denizde boğulan biri gibi olurduk” ifadesini kullandı.

Suudi liderliğin Kral Selman bin Abdülaziz, Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman  sunduğu desteğin Hadramut halkının hafızasında kalıcı olacağını belirten en-Nehdi, “Hadramut, Krallık için doğal bir stratejik derinliktir; onun güvenliği Suudi Arabistan’ın güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır” dedi. En-Nehdi, Hadramut’un geleceğine dair iyimser olduğunu dile getirerek, vilayet halkını kalkınma, dayanışma, ayrışmanın reddi ve yolsuzlukla mücadele çağrısında bulundu.

“Beklentilerin ötesinde bir duruş”

Hadramut Kabileleri Referans Konseyi Başkanlık Üyesi Şeyh Sultan et-Temimi de Suudi tutumunun “beklentilerin üzerinde” olduğunu ve kan ile tarih bağlarının derinliğini yansıttığını söyledi. Temimi, “Güney Diyaloğu”nu yalnızca Hadramut için değil, Yemen’in tamamı için “kurtuluş simidi” olarak tanımladı.

sdfe
Şeyh Sultan et-Temimi (Şarku’l Avsat)

Yemen’in bugün mutlaka değerlendirilmesi gereken tarihi bir fırsatla karşı karşıya olduğunu belirten Temimi, bu fırsatın yolunun diyalogdan geçtiğini vurguladı. “Bu diyaloğun başarılı olacağına inanıyoruz; çünkü hamisi Suudi Arabistan’dır. Krallığın kriz çözümünde zengin ve başarılı bir sicili bulunmaktadır” değerlendirmesinde bulundu.


Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
TT

Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)

Şarku’l Avsat Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanı Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin ile 1997 yılında “Hizbullah çevresine yakın” isimler arasında yapılan uzun bir söyleşinin ikinci bölümünü yayımlıyor. Metin, Şiilerin yaşadıkları ülkelere entegre olmalarının gerekliliğini ve İran’a tabi bir projenin parçası olmamaları gerektiğini ele alması bakımından büyük önem taşıyor.

Söyleşi metninin, Şemseddin’in oğlu İbrahim Muhammed Mehdi Şemseddin tarafından “Lübnanlı ve Arap Şiiler: Ötekiyle İlişki ve Öz-Kimlik” başlıklı bir kitapta yayımlanması planlanıyor. Metin, Şii din adamının vefatının 25’inci yıldönümü dolayısıyla yayımlanıyor (10 Ocak Cumartesi).

“İnin inlerinize, bütün dünyayla savaşın”

Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, yozlaşmış rejimler ve İslami hareketler hakkındaki bir soruya şu yanıtı veriyor:

“Bu şekilde düşünen kişi ve gruplara acıyorum. Resulullah’ın (sav) ve İslam’ın münafıkları dahi kuşattığını düşündüğümde şunu söylüyorum: Münafıklar, benim fıkhıma göre inanç bakımından Müslümandır. Sadece İslam’ın siyasi projesini benimsememişlerdir. Buna rağmen Müslüman muamelesi görmüş, Müslümanlarla yaşamış, evlenmiş ve mezarlıklarına defnedilmişlerdir. Kur’an’da onlara namaz kılınmasının yasaklanması yalnızca Peygamber’e yöneliktir. Toplum içinde kabul görmüş bir durum varken, bugün bazı yönleriyle tereddütlü birini neden kabul etmeyeyim? İçsel saflığı şart koşmak, bazı Şiilerin düşüncesindeki büyük bir hatadır. Toplumsal çalışmada esas olan bir proje vardır ve ona hizmet eden herkes bu yapının parçasıdır. Eğer devletlerle sürekli bir ‘beraat ve velayet’ anlayışıyla hareket ederseniz, geriye kimse kalmaz. Bu, Şiilere ‘inlerinize çekilin, bütün dünyayla savaşın’ demektir ve bu, katliamlara yol açar. Ben bunu doğru bulmuyorum.”

xcvfgthy
Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin (Getty)

Şemseddin, ümmet içinde genel bir “müsamaha ve uzlaşma” çağrısı yaptığını belirterek, bunun kan kaybını durdurmanın ve toplumu inşa etmenin tek yolu olduğunu söylüyor. Cehaletin özel alanlarda mazur görülebileceğini, ancak kamusal meselelerde kabul edilemeyeceğini vurguluyor:

“Bir ümmetin kanını döküp sonra ‘bilmiyordum’ demek kabul edilemez. Cahil olan evinde otursun, kamusal alanda çalışmasın.”

“İran Şiilerin Vatikan’ı değildir”

Şemseddin’e, Arap dünyasındaki Şiilerin İran’dan koparılmak istenip istenmediği sorulduğunda şu yanıtı veriyor:

“İran, İslam ümmeti içindeki büyük bir Şii toplumudur; ama Şiilerin tamamı İran değildir ve İran da Şiilerin tamamı değildir. Şah döneminde de İran’ın Şiilerin hamisi olduğu iddia ediliyordu. Devrimden sonra da benzer iddialar sürdü. Oysa İran, ne siyasi ne de dini olarak Şiilerin genel referansıdır. Ben yalnızca Arap Şiilerden değil; Türkiye, Azerbaycan, Hint alt kıtası, Endonezya ve başka yerlerdeki Şiilerden de söz ediyorum. Hepsi kendi ülkelerine, halklarına ve devletlerine aittir. İran, onlar için ne siyasi ne de dini bir mercidir.”

cfgthy
14 Haziran 2025’te Tahran’da düzenlenen bir tören sırasında İran ve “Hizbullah” bayrakları (AP)

Şemseddin, İran’ın “Şiilerin Vatikan’ı” olduğu görüşünü reddederek, dini merciiyetin coğrafyayla sınırlanamayacağını vurguluyor.

“Birileri Ayetullah Hamaney’i taklit edebilir; başkaları ise değildir. Kimse buna zorlanamaz. İran’ın Şiilerin kaderini belirlediği iddiasını reddediyorum.”

İran’ın bir devlet olarak bölgesel ve uluslararası çıkarları olduğunu belirten Şemseddin, bu çıkarların Şiilerin kaderiyle özdeşleştirilemeyeceğini savunuyor.

“İran, Şiileri kendine tabi kılacak bir merkez değildir. Bu, Şiilerin yararına da değildir.”

“Şiilere özel bir siyasi proje olamaz”

Şemseddin, Şiilerin kendi ülkelerinde özel bir siyasi proje geliştirmesine kesin olarak karşı çıkıyor:

“Şiilere özgü bir proje ne vardır ne de olmalıdır. Böyle bir proje, Şiiler için felaket olur. Lübnan’da da bu tür özel projeleri açıkça mücadele ederek reddediyorum.”

gt
Merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Beyrut’ta Şii ve Sünni dini ve siyasi liderlerle birlikte (Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi Başkanı Arşivi)

Aynı yaklaşımın bölgesel düzey için de geçerli olduğunu vurgulayan Şemseddin, Şiilerin ümmetin genel projesine entegre olmaları gerektiğini söylüyor.

“İslam’da ‘Şii meselesi’ diye bir şey yoktur; İslam meselesi vardır.”

Şemseddin, bazı siyasi yapıların Şiileri kendi çıkarları uğruna feda ettiğini savunarak şu soruyu soruyor:

“Şiilerin Kuveyt Emiri’ni öldürmekte ne menfaati var? Neden bazı rejimlere karşı komplo kurulsun? Bu, Şiilerin çıkarına değil; başkalarının çıkarınadır ve haramdır.”

“Amaç dünyayı ateşe vermek değil, sakinleştirmektir”

Şemseddin, “şehadet” söyleminin araçsallaştırılmasına da sert eleştiriler yöneltiyor:

“İslam’ın amacı şehit üretmek değildir. Amaç, dünyayı sakinleştirmek ve insanları korumaktır.”

asdfrtx
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söyleşinin sonunda Şemseddin, İran’la ilişkisine dair tutumunu net biçimde özetliyor:

“İran, ne dini ne de siyasi mercimdir. Buna rağmen, Lübnan’ın ulusal çıkarlarıyla çelişmediği sürece ve genel İslami dayanışma çerçevesinde İran’ı savunmak görevimdir.”

İbrahim Şemseddin… Neden şimdi?

Şeyh Şemseddin’in oğlu İbrahim Şemseddin, söz konusu metin/belgeyi yayımlamaya hazırlanırken kaleme aldığı önsözde, aradan geçen bunca yılın ardından bu söyleşinin içeriğini neden kamuoyuyla paylaştığını açıkladı. Ön sözde şu ifadelere yer verdi:

“Bu metni, babam merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin’in vefatının 25’inci yılı dolayısıyla yayımlamayı tercih ettim; onu onurlandırmak, düşüncesini yaşatmak, derin ve bilinçli basiretini, insanları koruyan, vatanı ve devleti herkes için muhafaza eden doğru görüşü dile getirmedeki cesaretini ve direncini hatırlatmak için. O, ulusal siyasi toplumun birliğini en yüksek öncelik olarak görmüş; herhangi bir özel kimliğin —hiçbir grubun özel konumunun— bu birliğin önüne geçmemesi gerektiğini savunmuştur. Buna Lübnanlı Müslüman Şiiler de dahildir; aynı şekilde Arap ülkelerindeki Müslüman Şiiler de. Zira onlar, genel ulusal topluluğun, genel Arap topluluğunun ve aynı zamanda genel İslami topluluğun ayrılmaz bir parçasıdır.”

sdfrt
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söz konusu metin, kayıt bantlarında muhafaza edilen ve 18 Mart 1997 Salı gecesi dört saati aşkın süren bir diyalog oturumunun özetini oluşturuyor. Bu oturum, şeyh-imam ile Lübnan’daki “İslami hareket” kadrolarından geniş bir grup arasında gerçekleşti. Bu kadrolar, 1980’lerin ortalarında İran’ın doğrudan ve istikrarlı himayesi altında Lübnanlı Müslüman Şiiler içinde ortaya çıkan parti merkezli yapıya oldukça yakın isimlerden oluşuyordu.

İbrahim Şemseddin, bu metni —daha önce hiç yayımlanmamış olmasına özellikle dikkat çekerek— merhum şeyhin vefat yıldönümünde yayımlamayı seçmesinin başlıca nedeninin, metnin o dönemde son derece tartışmalı ve hassas meseleleri ele alması olduğunu belirtti. Bu meseleler özellikle Lübnanlı Şiilerin kendi Lübnanlı yurttaşlarıyla ilişkileri, Lübnan ulusal çerçevesi içindeki konumları, Arap ve İslami çevreleriyle ilişkileri ve özellikle İran İslam Cumhuriyeti ile olan bağlarıyla ilgiliydi.

Şemseddin, bu tercihinin bir diğer gerekçesini ise şöyle açıkladı:
“O gün tartışılan sorunlar, bugün de aynı yakıcılık, aciliyet ve hatta gerilimle gündemdedir. Bölge ve dünyadaki jeopolitik değişimlerle birlikte bu meseleler güçlü biçimde etkileşime girmekte ve sürekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bu metin, geçmişe ait eski bir belge değil; aksine, sıcak ve dikkatle beklenen bir bugüne hitap eden canlı ve güncel bir metindir.”