Taliban’ın hikayesi: El Kaide, kabile ve mezhep

Taliban ve çeşitli Afgan güçleri arasındaki çatışma, önceki yönetimleri sırasında bile hiç durmadı (Getty)
Taliban ve çeşitli Afgan güçleri arasındaki çatışma, önceki yönetimleri sırasında bile hiç durmadı (Getty)
TT

Taliban’ın hikayesi: El Kaide, kabile ve mezhep

Taliban ve çeşitli Afgan güçleri arasındaki çatışma, önceki yönetimleri sırasında bile hiç durmadı (Getty)
Taliban ve çeşitli Afgan güçleri arasındaki çatışma, önceki yönetimleri sırasında bile hiç durmadı (Getty)

Mustafa el-Ensari
ABD’lileri 2001 yılında Afganistan’ı işgal etmeye iten gerekçe, Usame bin Ladin liderliğindeki El Kaide’nin, Taliban’ın ardına gizlenerek ülkeyi terör operasyonlarıyla ABD'yi ve dünyayı hedef almak için bir platform haline getirmesiydi. Taliban, kendilerine sığınan silah arkadaşları Bin Ladin’e ev sahipliği yapmış ne teslim etmeye ne de sınır dışı etmeye yanaşmıştı.
Ancak hareket ya da kendilerine verdikleri isimle ‘Afganistan İslam Emirliği’, geçmişteki hatalarından ders çıkardığını söylüyor. El Kaide ve bu sorunlu bölgedeki herhangi bir terör örgütüne işarette bulunarak hiçbir örgütün, başkalarını hedef almak için bu bölgeyi kullanmasına izin vermeyeceklerini vurguluyorlar.
Bu taahhüt, ABD’lileri eski Afgan Büyükelçisi Celal Kerim Bey’i Taliban’a duyduğu güvenden ötürü takdir etmeye teşvik etmiş görünüyor. Kabil’de art arda gelen hükümetlerin insiyatifi yeniden canlandırmak için kendi yeteneklerine güvenme konusunda yeterli ciddiyeti göstermemeleri nedeniyle oluşan umutsuz atmosfer içinde özellikle de Taliban’ın DEAŞ’la mücadele konusunda verdiği sözleri yerine getirmesi, ABD’lilere karşı saldırıların azaltılması, müttefik askerlerin güven içinde geri çekilmesine izin vermesi bu teşvike olanak sağladı.

Olay yerini çevreleyen sorular
Bununla birlikte siyasi ve entelektüel analistler için ABD’lilerin müttefiklerini, sınır ve şehirleri birbiri ardına ele geçiren Taliban lideri Hibetullah Ahundzade’nin güçleri için açık hedef haline getiren adımından daha önemli olan şey, pratikte Taliban’ın uzun bir soru listesine yanıt vermiş olmasıdır.
İlk soru, ABD'nin terör örgütü olarak kabul ettiği ilk Taliban'da ne değişti ki bugün güvenini kazanıp Pakistan, Hindistan, Çin, Rusya ve Özbekistan gibi birçok bölge ülkesine postacılığını yapar hale geldi? Önceki sorulara ek olarak Taliban’ın kadınlar ve Peştun geleneklerinin kadınlara yönelik normlarına karşı daha esnek bir hal mi aldı? Farklı azınlıklar ve partileri yönetim ortağı olarak kabul edebilirler mi?
Hareketin olay yerine hakim ileri gelenleri ve fıkıh alimleri, Kabil’in dört bir yanında peçesiz gezen kadınları, farklı iktidar partileri ve dini grupları, demokrasi, sanat, müzik ve uluslararası ilişkileri bugün oluğu gibi kabul edebilirler mi? Yoksa bunlar, geçmişte olduğu gibi Emirliğin birçok aliminin gözünde dine ihanet midir?
Eşref Gani hükümetine bağlı olanlar açısından cevap oldukça açık. Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani’nin Taliban’ı tehdit edip onunla yüzleşmek için çeşitli güçleri seferber etmesi hakkında şu yorumda bulundu: “Taliban, yine Taliban. Yalnızca bazı biçimsel konularda küçük değişiklikler yaşandı. Temeldeki sorunlara gelince onlar hala aynı yerinde. Hala sadece güç ve silahların dilinden anlıyor. Kontrolleri altında bulunan bölgelerdeki kadınlara bakın. İslam öğretileriyle ilgili yorumlar ve dar görüşlü uygulamaları dinleyin. Sanki Kabil'deki diğer insanlar aynı dinden değilmiş gibi.”
Hareketin Sözcüsü Muhammed Naim ise bunu, ilk dönemlerden bu yana medya özellikle de Batı medyası tarafından hedef alınan Emirliği karalama olarak değerlendiriyor. Ne geçmişteki hataların ne de mevcut durumda hareketin mücahitleri olarak adlandırılan kişilerin ‘günlük hatalarının’ savunulamayacağını ifade etti.
Naim’e göre resmi tutumlar ve sahadaki gerçekler, sadece Emirlik’te değil, tüm dünyada büyük değişikler olduğunu kanıtlıyor. Muhammed Naim ayrıca, “25 yıl önce Emirlik yönetim konusunda toydu. Fakat şimdi ticaret ve bir arada yaşama konusunda faydalı tecrübelere sahip. Dolayısıyla çevreye muamele, birlikte yaşama ve kendileriyle yeni tanışan kişilere davranışları konusunda eskisinden farklı olduğunu söyleyebiliriz. Deneyimledikleri ve üzerinden 20 yıl geçen meselelere gelince bu her toplum ve zaman için gayet normal bir durum. Çünkü insan gelişip, bilgi ve kültür düzeyini arttırdıkça düşüncesini, ilişkilerini, deneyimlerle bir arada yaşama biçimini değiştirir” şeklinde konuştu.

Taliban, kadınların nehir kenarlarına gitmesini yasaklıyor mu?
Bu, örgüt üyelerinin evsiz barksız bırakılma deneyimlerinden ve kabilelere verilen zarardan sonra Taliban’ın beklediği bir şeydi. Ancak meşhur bir atasözünde söylendiği gibi ‘şeytan ayrıntıda gizlidir.’ Daha önce Hareket’in hakimiyeti altında bulunan bölgelerdeki gerçeklik hakkında söylenenleri düzeltme konusuna gelince örgütün tavırlarını değiştirmesi yeterli değil. Hareket, sosyal medya hesaplarında Helmend Vilayeti’ndeki bir nehrin kıyısında yürüyüp eğlenen bir grup insanın yer aldığı bir video yayınlamasının ardından Independent Arabia, Hareket Sözcüsü’ne muhafazakâr bir toplumda erkeklerle birlikte yüzüp yüzmediklerini sormamak için nehrin çevresindeki kamplarda kadınların bulunup bulunmadığını sordu. Sözcü bu soruya, “Orada kadınların olduğunu sanmıyorum. Bölge halkı, kadınların plajlara gitmesini istemiyor. İstemedikleri bir şeye zorlanamazlar” şeklinde yanıt verdi. O halde bu, halk isterse Hareket’in buna itiraz etmeyeceği anlamına mı geliyor?
Bu bağlamda Afgan siyasi analist Ruhullah Ömer, değişimin Hareket’in hakimiyeti altındaki bölgelerde hissedilebilir olduğunu söyledi. Tüm kız okullarının müfredatlarına müdahale edilmeksizin programlarını uyguladıklarına dikkat çekti. Karma eğitim olmadığı takdirde kız çocuklarının okula gitmelerine engel olunmadığını belirtti.


 Afgan kadınlarının Taliban'a karşı eski bir kadın gösterisinden (Reuters)

Ömer, Taliban’ın söylenildiği gibi egemenlik dayatmadan önceki gibi herkesin normal hayatına devam etmesine kadınların peçe takmamasına gerçekten izin verip vermediği konusundaki sorumuza yanıt olarak “Taliban'ın düşüncesinin doğası ve sahada gördüklerimiz hakkındaki bilgilerime göre alimlerinin fetvalarına ve Afgan geleneklerine göre Hareket, kadınların süslü kıyafetlerle dışarı çıkmasına ve karma bir okullarda eğitim almalarına izin vermeyecekler. Bu, Taliban’ın en büyük hak ihlali olarak zikredilebilir. Ancak Afganlar, her gün işgalin çeşitli ihlalleri ile karşı karşıya kalıyor. Bu ihlaller, halka bunun büyüklüğünü unutturuyor” dedi.
Ruhullah Ömer, “Fakat bir kadın, doktor, öğretmen ya da avukat olmak isterse gördüğümüz kadarıyla Hareket’in buna bir itirazı bulunmuyor. Hareket, tüm Afgan kadınlarının İslam hukukuna uygun her türlü işi ve mesleği yapmasına izin vereceğini söylüyor. Fakat buna karşı gelme konusuna gelince Hareket’in sebepleri ve koşulları ne olursa olsun baskılarla da karşılaşsa buna izin vermeyeceğini biliyoruz” şeklinde konuştu.

Zorla savaşçılarla evlendirilen kızların hikayesi
Ömer, Hareket’in Bedahşan vilayetine egemen olduğu dönemde bölge halkını 15 yaşından büyük kızlarını savaşçılarıyla evlendirmeye zorladığına dair haberlerin yanlış olduğunu ifade etti. Hareket, doğruyu öğrenmeleri için yerel ve uluslararası medyayı hakimiyeti altında bulunan bölgeyi ziyaret etmeye çağırdı. Ömer ayrıca uluslararası ve düşman medyada yayınlananların bir şey, Taliban kontrolündeki bölgelerdeki gerçekliğin başka bir şey olduğunu söyledi.
Gruplar arasındaki savaş ve çatışmalardan uzak bir şekilde Afganistan’ın güzelliklerini göstermeye özen gösteren Afgan aktivistlerden biri olan Dar Muhammed ise bizimle Twitter üzerinden yaptığı bir görüşmede “Afgan toplumunun, özellikle de kadınların, Taliban Hareketi’nin dönüşünü kabulü gerek siyasi olarak gerekse de savaşarak onunla yüzleşmekti. Afgan toplumu savaştan bıktı. Sadece barış ve uzlaşma istiyor. Hareket ise bunu istemiyor. Aksine şartlarını Pakistan’ın emriyle dikte ediyor. Kısacası, ne pahasına olursa olsun Afganistan'ı Pakistan'a teslim etmeyi düşünüyor” dedi.
Muhammed, ‘Afganistan Arabic’ isimli hesabından, pitoresk dağ manzaralarının, onlarca hatta yüzlerce yıldır barış yüzü görmeyen, stratejik konumu nedeniyle İngiliz, Sovyet, Amerikan ve ondan önce de Osmanlı İmparatorluğu’nun iştahını kabartan ülkedeki eski ve geleneksel mesleklerin fotoğraf ve videolarını yayınlayarak ülkesini bilinenden farklı bir yüzle tanıtmaya çalışıyor.
Afgan aktivist, Kabil’in Hareket’le mücadele çabalarına özellikle de kadınların, yardım malzemeleri, ilaç ve gıda maddeleriyle destek verdiğini ifade etti. Muhammed, “Taliban medyasının öne sürdüğü şeylerin çoğu yanlış ve asılsız. Şimdi yurtdışında yaşıyor olmanıza rağmen sizinle Afganistan'dan konuşuyorum” dedi.

Acımasız siyaset ve değişimin kilometre taşları
Afganistan ve radikal meselelerle ilgilenen Suudi araştırmacı Abdullah bin Bicad, ABD’nin geri çekilmesi ve Taliban’ın hızlı bir şekilde yönetime doğru ilerlemesi konusundaki tartışmaları gözlemledikten sonra 1990’lı yılların sonlarında herkesin tanıdığı Taliban’dan başka bir şey görmediğini söyledi.
Suudi araştırmacı, “Afganistan'daki iktidarın bu geçiş aşamasında medyadaki görünümüne uyacak şekilde yumuşatılmış bazı ifadeler dışında, neredeyse her şey Taliban’ın yeniden dönüşüne işaret ediyor. Aynı eski söylem ve aynı eski vahşet. Ufukta ideoloji veya vahşi siyaset düzeyinde herhangi bir köklü değişikliği müjdeleyecek hiçbir şey yok” şeklinde konuştu.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, Büyükelçi Celal, yaptığı açıklamada, Afgan toplumunun yapısal karmaşıklığı ile Hareket’te farklı bir yaklaşım gözlemlediğini söyledi. Büyükelçi, “Örneğin uluslararası ilişkilerinde daha pragmatik bir hale geldi. ABD, İngiltere, Çin, Rusya bölge ve farklı yönelimlerdeki komşuları gibi dünyadaki etkili güçlerle ilişkisi olmadan Afganistan’ı yönetmede güçlü bir figür olamayacağına ikna oldu. Hareket’i söz konusu ülkelerle çeşitli müzakere turları gerçekleştirirken görüyoruz” şeklinde konuştu.


Taliban ile müzakereler, sorunlarla boğuşan ülkede henüz barışla sonuçlanmadı (Reuters)

Kabil’deki hükümet hariç, Hareket ile Afgan sahnesinin çeşitli grupları arasında bir yakınlaşmanın mümkün olduğu imasında bulunan Büyükelçi, mevcut hükümetin tıpkı Taliban gibi tutumlarında ısrarcı olduğunu söyledi. Ancak mevcut tırmanışa rağmen bu konunun diyalog ve anlaşma yoluyla çözülebileceğini ifade etti. Ülkenin geleceği için önemli olanın, Taliban’ın kendisiyle aynı fikirde olmayanlarla aynı masaya oturmaya ayrıca mevcut kurumların veya Afgan Ordusu gibi bazılarının devletin inşasında, güvenliğin sağlanmasında ve ülkenin herkesin farkında olduğu yolsuzluktan arındırılmasında önemli rol oynadığına ikna olması olduğunu belirtti.
Celal açıkça söylemeden, Taliban’ın ‘ülkeyi darboğazdan çıkaran’ uluslararası kabul görmüş bir uzlaşı figürü tarafından yönetilen, Taliban dışındaki laik grupların da katıldığı bir geçiş hükümeti kurmaya istekli olduğunu dile getirdiğine dikkat çekti.
Celal, büyükelçi ve ülkesinde hükümet ile hareket arasında birkaç kez siyasi arabulucu olarak Kabil'e bağlı olmasına rağmen bu kez bağımsız bir Afgan olarak Batılı şekilde demokratik yönetimden duyduğu memnuniyetsizlikten endişe etse de ‘Taliban'ı bir çözüme engel’ olarak görmüyor. Büyükelçi, “Yönetimde alim ve akademisyenlerin rolü konusunda ısrarcı davranıyor. Ancak şimdi Hareket’in yurtdışında Avrupa, ABD ve Körfez ülkelerindeki bazı Afgan aktivistlerle iletişim kurduğunu görüyorum. Eğer niyeti samimiyse bu durum beni öncekilerden daha makul bir yaklaşım beklemeye sevk ediyor” dedi.

Taliban ve El Kaide
2012 yılının Kasım ayında ABD menşeili E-International Relations internet sitesi tarafından yayınlanan ‘Taliban ve El Kaide Arasındaki Fark’ başlıklı akademik bir çalışma, Taliban ve El Kaide arasındaki uyum ve anlaşmazlık noktalarını ele aldı. Afganistan’daki ortamda Taliban’ın normal bir hareket olarak rehabilite edilebilir mi yoksa radikal bir aşırılık yanlısı örgüt olmaktan başka çaresinin yok mu konusu değerlendirildiğinde ve bugünün şartları göz önüne alındığında bu çalışma daha da önemli bir hale gelebilir.
Independent Arabia’nın elde ettiği çalışamaya göre çeşit yönlerden benzerlik göstermelerine rağmen iki örgüt arasındaki en önemli temel fark; Taliban, yalnızca Afganistan’ı kendi iç perspektifine göre reform etmeye çalıştı. Filistinliler, Keşmirliler, Çeçenler ve başka yerlerdeki Müslümanların içinde bulunduğu durum, Taliban’ı ilgilendirmiyor. Üyelerinden bazıları bu çatışmalar hakkında herhangi bir bilgiye bile sahip olmayabilir. Savaşlarını yalnızca Afganistan ile sınırladılar. Hedefleri hiçbir zaman kendi sınırları içinde erdemli şehrin bir Taliban versiyonunu yaratmaktan öteye geçmedi. El Kaide ise bunun tam tersi şekilde hareket ediyor. Çalışmanın araştırmacısı Josh Schott’a göre Bin Ladin örgütü, Sovyet savaşından sonra çatışmayı sürdürmek ve bunu küresel savaşa dönüştürmek için kuruldu. Taliban’ın aksine El Kaide küresel bir perspektife, büyük beklentilere ve uzun vadeli hedeflere sahipti. Filistinliler, Keşmirliler, Çeçenler ve her yerdeki Müslümanların dramı onlar için büyük bir endişe kaynağıyken, Afganistan’da İslam’a yapılan saldırı onlar için Müslümanlara yapılan zulmün yalnızca bir örneğiydi. Fakat El Kaide’nin ateist işgalcileri sınır dışı etmek dışında Afganistan’la herhangi bir ilgileri yoktu.
Ancak buna rağmen ABD’lilerin işgalden sonra her iki örgütü de aynı kefeye koyması dünya kamuoyu özellikle de ABD basınında büyük yankı uyandırdı. Her iki örgüte de aynı gözle bakılıyor. Ancak araştırmacı, bunun ABD’nin ulaşmak istediği hedeflere hizmet etmediğini ifade etti. Schott’a göre El Kaide ve Taliban’ın hedefleri, eylemleri, etnik, kültürel ve coğrafi arka planları tamamen farklı. Her ikisi birbirinden tamamen farklı örgütler. Josh Schott, Bu nedenle kendilerini koşulsuz olarak Amerikan hegemonyasına tabi tutmayan farklı gruplar veya rejimler arasındaki farklılıkları görmezden gelip grupları karıştırıp, kitlesel ve şekilsiz bir terör tehdidi çatısı altında toplayarak aynı örgütmüş gibi davranmak oldukça yanlıştır. Bu durum ABD için başa çıkabileceğinden fazla düşman oluşmasına neden oluyor” şeklinde konuştu.
Sözü geçen araştırmanın bahsettiği fark basit bir fark değil. Uluslararası bir örgüt olan İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) nedeniyle dünya genelinde yaşanan en büyük sorun olan siyasal İslam sorunu, bu örgütün faaliyetlerinin küreselleşmesinden kaynaklanıyor. Bu faaliyetler arasında Bin Ladin, şeyhi Abdullah Azzam ardından da DEAŞ tarafından kurulan silahlı kuvvetler de bulunuyor. Ancak akıllara takılan soru, bu durumda geleneksel Talabani akımının yöntem açısından aralarında fark bulunan El Kaide/ İhvan ile ilişkilerini ortaklık ve ittifaka yükselten bir ortak bir zeminde nasıl buluşabildiğidir. Bin Ladin ‘küresel tekfirci’ bir tutum benimserken, Taliban, Afganistan Sufi Diyubendi ekolünü benimsiyor.


Taliban’ın manevi babası Diyubendi ekolünün kalesi (Darul Ulum Diyobend -Hindistan)

Suudi araştırmacı İbn Bicad ve Mişari ez-Zeydi gibi İslami hareketlerle ilgili meselelerde uzman olan isimler için mesele pek de karmaşık değil. İslami hareketler arasında yaygın olan bir söz vardır: “Amaç, araçları aklar”. El Kaide ve Taliban’ı aynı çatı altında birleştiren en asgari şey de ideoloji ve mezhepleridir. Bu durum her iki örgütü, bugüne kadar El Kaide’nin önde gelen liderlerine ev sahipliği yapan İran rejiminden daha yakın kılıyor. Taliban, geçtiğimiz yıllarda onunla işbirliği yapmanın bir yolunu buldu. Aralarındaki ilişki, yakın zamanda Tahran’ın yakın zamanda Hareket üyelerini güler yüzle karşılamasıyla yenilendi.

Taliban’ın fıkhi referansı
İslam hukuku konusu gelince, bu, Taliban’ı diğer İslami hareketlerden farklı kılan bir mesele. Emirliğin hakimiyet kurduğu günlerdeki uygulamaları ve alimleri tarafından verilen fetvalar, Hanefi mezhebinin genişliği ve esnekliğinin tercihlerinin birçoğuna yansımadı. Bu alanda uzman Iraklı araştırmacı Reşid Hayun’a göre Hareket, bağlı olduğundan daha fazla bir rasyonalite ve esnekliğe sahip olan Hanefi fıkhından işine geldiği gibi faydalanıyor.
Hayun, bu çelişki hakkında yaptığı yorumda, “Hareket, muamele ve ibadet konusunda bağlı olduğu Hanefi mezhebini radikal bir mezhep, imamını da radikalizmin başı olarak lanse ediyor. Şimdi baktığımızda amel ve ibadetlerde uygulanandan farklı bir Hanefi mezhebi icat ettiler” dedi.
Hareket, bu suçlamalara ‘sabit ve değişmeyen ilkelere bağlı olduklarını’ söyleyerek yanıt veriyor. Davranış ve bir arada yaşama şekline gelince bu zamana ve ortama göre değişir.
Fakihlerin, oluşumlarının ayrılmaz bir parçası olduğunun altını çizen Hareket, bunun kendilerini Afganistan’daki diğer siyasi ve kabile gruplarından ayırdığını söylüyor. Taliban’ın iktidara, kabile liderleri ve politikacılara yanıt olarak yaptığı açıklamada, ‘İslam Emirliği liderlerinin çoğunluğunun alimlerden oluştuğu’ ifade ediliyor. Bir toplumda ilim varlığını sürdürdüğü müddetçe onu kimsenin saptıramayacağı ve kimseye tabi kılamayacağını belirtiliyor. Bu durumun da yönetimin alimlerin elinde olmasının avantajı olduğu bildiriliyor. Ayrıca Emirliğin bu uzun yolculuğundaki başarısının sırrının da bu olduğu ifade ediliyor. Aslında Hareket’in etkilenen değil, etki olduğuna dikkat çekiliyor. Taliban, hareketin etkilenen olsaydı, sorunlar, krizler ve zorluklar karşısında bu dayanıklılığa sahip olamayacağını ifade ediyor.
Ancak Hareket’in Hanefi fıkhının esnekliğin bağlılığı fakat bazı görüş ve fetvalarında ciddi gözden geçirmelerde bulunacağı tartışmalı bir konu olsa da İslam ülkelerinin dini ve fikri reformlarla ilgili deneyimleri, fıkhi inancın her zaman engel olmadığını göstermektedir. Bu mezhepsel bağlılık, Afganistan gibi muhafazakâr bir kabile toplumunda sosyal hayata etki ettiğinde engel oluşturur. Bu nedenle ilgililer, Hareket’in ‘Peştun’ geleneklerine katı bir şekilde karşı koyabileceğinden şüphe duyuyor. Çünkü Hareket, etkisini genişletmek, kasabalar ve azınlıklar üzerinde hakimiyet kurmak için bu milliyetçiliği kullanıyor.

Afgan İslamı’nın Özellikleri
Tunuslu mütefekkir Abdulmecid eş-Şerefi, kaleme aldığı meşhur yazı dizisi ‘el-İslam vahiden ve müteaddiden’ (Tekliği ve çeşitliliği ile İslam) Afgan İslamı’nın eşsiz bir İslami üslupla harmanlanmış Hint, Fars ve Çin gibi edebiyat ve sanatla ilgisi bulunan, kökleri tarihin derinliklerine uzanan medeniyetlerle olan bağlantısına rağmen ülkenin büyük ölçüde dağlık arazilerle kuşatılmış olan sert coğrafi şartlarından kaynaklı olarak asırlar boyunca en radikal ve kapalı suretleri içinde kaldığını ifade ediyor. Orta Asya’daki Taşkent, Tac Mahal, Tebriz ve İsfahan’daki cami kubbe ve türbelerinin buna delil olduğuna işaret eden Şerefi ve hatta Afgan türbe ve camilerinin kalıntılarından bile bunun gözlenebileceğini söylüyor.
Bu nedenle Afganistan uzmanı ve Sovyetler Birliği’nin Afganistan’da olduğu dönemde ülkesinin İstihbarat Başkanı olan Prens Türki el-Faysal, Afganistan sahnesi hakkında herhangi bir yargılamada bulunmadan önce sabırla bekleme çağrısında bulundu. Taliban’ın yönetimi ele almasının kaçınılmaz bir durum olduğuna işaret eden Faysal, “Tarih bize Afganistan'da neler olduğunu ve gelecekte neler olacağını tahmin etmenin zor olduğunu öğretiyor” şeklinde konuştu.
Prens Türki el Faysal, es-Suudiyye kanalında Suudi yayıncı Tarık Alhomayed tarafından sunulan bir televizyon programında verdiği röportajda, El Kaide ve Taliban arasındaki ilişkinin geçmişte kalmamış olabileceğini söyledi. Prens el-Faysal, Afganistan'da hala Taliban'ın koruması altında bir El Kaide varlığı olduğuna inanıyorum” dedi.
Ayrıca olumlu ya da olumsuz yargılamada bulunmadan önce Hareket’in davranışlarının gözlemleme çağrısında bulunan Prens, değişimin insan doğasının bir parçası olduğuna dikkat çekti. Fakat görünür olmak ya da yok olmanın zaman aldığını belirtti. Afgan sahnesindeki kabile boyutuna işaret ederek, işgal sonrasında hükümet kurulurken bu faktörün dikkate alınmamasının ‘Peştunlar’ gibi güçleri kızdırdığını ifade etti. Prens el-Faysal bu durumun onların peşinde koşan Taliban’ın işine geldiğini söyledi. Afgan halkının büyük gruplarının şu an bile Taliban’ı desteklemediğine dikkat çekti.

Kabile gelenekleri ve kadınlar
Kabile tehdidi konusuna gelince Independent Arabia, Taliban’a El Kaide ve benzerlerinden kurtulduğu takdirde beklenen yönetim döneminde ‘Peştun’ kabile geleneklerine karşı koyup koyamayacağını sordu.
Hareket adına yanıt veren bir yetkili, “İslam Emirliği, daha önce hakim olduğu dönemde Afganistan tarihinde ilk kez İslam’a aykırı olan birçok kabile gelenek ve göreneklerini değiştirmiştir. Biliyorsunuz ki bazı kabilelerde kadınlar, kabile sorunlarını çözerken kurban ediliyorlar. Mesela, farklı kabilelere mensup iki kişiden biri diğerini öldürürse ve uzlaşmak isterlerse, katilin ailesi, kızını istese de istemese de kurbanın ailesine verir. Yani maktulün ailesinden biriyle evlendirir. Bu, düşmanlığın kökünün kazınacağı, iki kabile ve ailenin dostluk, akrabalık ve sıhhat içinde bulunacağı ve aralarındaki düşmanlığın sona ereceği esasına dayanmakta. Ancak Emiru’l Mü’minin Molla Muhammed Ömer, bu geleneği ortadan kaldırıp uygulanmasını da kesin bir şekilde yasakladı” ifadelerini kullandı.
Yetkili, Hareket yönetiminin ortadan kaldırdığını söylediği başka bir ihlale atıfta bulunarak “Kabilelerdeki dul kadınlar, eski eşlerinin tutsağı olduğu için kendi hayatları konusunda söz sahibi değildi. Eşinin ailesinden biri ile evlenmesi gerekiyordu. Bu aile dışından biri ile evlenme hakkına sahip değildi. Bu gelenek de Emiru’l Mü’minin’in emriyle uygulamadan kaldırıldı. Artık dul kadın, kocasının ailesi ve başka bir aileden istediği kişiyle evlenebilir. İsterse, yeniden evlenmeden de yaşamını sürdürebilir. Miras konusunda da bu gibi örnekler var fakat uzatmamak adına bununla yetineceğim” dedi.


Ebu Taliban lakaplı Samiul Hak, Pakistan’ın, Hareket’in dini ve siyasi destekçisi olduğunu düşünüyor (Getty)

Taliban, bu gibi durumları değiştirmenin özellikle de Afganistan gibi bir ülkede de kolay olmadığını söylüyor. Ancak tüm bunlarla birlikte İslam Emirliği’nin, İslami hükümlere tam bir bağlılık içinde olduğunu ve bu konuda kimseyle pazarlığa girmeyeceğinin altını çiziyor. Bu uğurda çok fedakarlık yaptıkları ifade ediliyor. Yetkili, “Evet, tüm sorunları rekor sürede ve bir anda ortadan kaldırmak mümkün değildir. Mesele zaman ve çaba gerektiriyor. Neticede 20 yılı aşkın bir süredir medyada, askeri ve siyasi olarak hedef gösteriliyoruz. Buna binaen biz tanımak isteyen herkesten düşmanların dedikoduları ve iddiaları üzerinden doğruda bizimle muhatap olmalarını rica ediyoruz” şeklinde konuştu.

‘Ebu Taliban’ ve ana ekol
Taliban Hareketi’nin dini anlamda uygulama ve inanç bakımından ‘Diyubendi’ ekolüne tabi olduğu biliniyor. Kayıtlara göre Diyubendi ekolü, Hint kökenli ve tüm Hindistan, Bangladeş ve Keşmir’e yayılmadan önce Darul Ulum Üniversitesi’nde ortaya çıktı. Ebu Taliban lakaplı Molla Samiul Hak’ın babasından miras aldığı şekilde Pakistan-Afganistan sınır yakınlarında öğrencilerine ekolün öğretilerini anlattığı Pakistan’dan bahsetmiyorum bile. Tüm iyi ve kötü yanlarıyla Taliban Hareketi işte buradan ortaya çıkmıştı.
Darul Ulum Üniversitesi, kendisinin Hindistan alt kıtasındaki en büyük ve en eski özel İslam üniversitesi olduğunu söylüyor. İngilizlerin İslam yönetimini nihai olarak ortadan kaldırması, Babür İmparatorluğunun son nefesini vermesi ve Hindistan’daki 1857 devriminin başarısız olmasının ardından 31 Mayıs 1867’ye tekabül eden 15 Muharrem 1283 tarihinde kuruldu. Üniversitenin internet sitesinin Arapça sayfasında yer alan bilgilere göre “samimi ve gayretli alimler arasında imani zekaya sahip olan isimler olmasa ve bu üniversiteyi yıkılmaz bir İslam kalesi olarak kurmasaydı, İspanya hikayesi bu topraklarda yeniden yaşanacaktı.”
Üniversite, ülkenin kuzeyinde yer alan ve başkent Yeni Delhi 150 kilometre uzaklıkta bulunan Deoband bölgesinde yer alıyor. İsmini de bu bölgeden almıştır.
Bu ekolden etkilenerek ortaya çıkan tek grup Taliban değildi. İlk Taliban’a ev sahipliği yapan Pakistan’da birçok önemli isim de bu ekole bağlı bulunuyor. Ekol ayrıca, radikalizm ve ılımlık seviyeleri farklı iki hareketin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu hareket üyeleri Ebu Hasan en-Nedevi gibi Nahda ve Sahve dönemlerinde Arap dünyasında kendine yer buldu.
Bununla birlikte ekol, her ne kadar destekçileri ve liderlerinden bazıları siyasal İslam’ın şiddet yanlısı akımları tarafından ele geçirilmiş olsa da Hindistan’da barışçıl davet niteliğiyle ünlü Tebliğ Cemaati’nin ortaya çıkmasıyla da itibar kazandı. Ancak şimdiye kadar ilk mutasavvıfların riyazet ve inziva uygulamaları ile çelişen bağlılık ritüelleri ve kitlesel seferberliğe olan düşkünlüğüne rağmen, sufi ve barışçıl karakteriyle benzersizdir.
Birçok yazar tarafından 2021 yılında kaleme alınan ‘Hindistan alt kıtasındaki Diyubendi ekolü’ isimli bir çalışma Taliban Hareketi’nin ‘bölgesel ve küresel olarak dünyanın en büyük ve en tanınmış silahlı grubu olan Diyubendi grubunu temsil ettiğine işaret ediyor. 2001'de yönetiminin Afganistan İslam Emirliği’nin eline geçmesinden bu yana ekol, hareketin ana askeri pusulası. Afganistan'daki işgalci sömürgeciler ve bunlara bağlı hükümetlere karşı savaşmayı savunuyor.


Taliban’a karşı harekete geçen liderler (Afganistan Devlet Başkanı’nın Twitter hesabı)

Yeni yayınlanan çalışmaya göre Afgan Taliban modeli, Diyubendi Hareketi’nin kurucularına en yakın model gibi görünüyor. Bunun örgütün üç meseleye önem vermesiyle sağlandığı düşünülüyor: Birincisi; silahlı hareketin, geniş çaplı Diyubendi ilmi hareketiyle ilişkisini koruması. İkincisi; hareketin ilerleyişinin tarihi hiyerarşiye sahip olması. Başlangıçta hareket, çağdaş yaşam ve modernitenin etiklerinden izole edilmiş bir şekilde tamamen dini eğitim ve öğretime tabiydi. Daha sonra silahlı toplumsal bir harekete dönüştü. Ardından da sömürgeciliğin ve sömürge sonrası devletlerin siyasi izlerinden izole edilmiş serbest siyasi yükseliş kaydetti. Üçüncü olarak da hareketin, mezhepçi söylemler ve savaşlardan uzaklaştırılıp sömürgecilik ve araçlarıyla mücadeleye odaklanması. Bu, Afganistan’daki El Kaide, Nusra, DEAŞ, Fatımiler ve diğer silahlı gruplarda olmayan bir özellik.

Taliban Afganistan’da her şey değil
Hareketin kökleri Afgan kültürel ve siyasi ortamında bulunsa da bu, tüm Afgan toprakları üzerinde güç kullanarak tam etkisini genişletmesine olanak tanımıyor. Bu nedenle, Afganistan’ın eski Riyad Büyükelçisi Seyyid Celal üç senaryo öne sürerek: Muhtemelen bunlardan birinin gerçekleşebileceğini söyledi. Ya Afganistan Devlet Başkanı Eşref Gani’nin cumhurbaşkanlığını bırakacak ya da işgal altındaki seçilmiş hükümetin feshedilmesi Taliban talep edecek ve rızaya dayalı bir hükümet organı oluşturulacak, Muhtemel ikinci senaryo ise Gani, diğer Afgan güçlerini harekete geçirme gücünü kullanarak yaklaşık iki yıl sonra sona erecek olan görev süresinin bitimine kadar Taliban’ın şehirleri kontrol etmeye devam etmesine direnmek için Hindistan desteğini alacak.
Üçüncü ve son senaryoya gelince, Hareket, hükümetle savaşını sürdürecek ve ‘bir emrivaki empoze edene kadar daha fazla şehir ve bölgeyi ele geçirmeye çalışacak’. Savaştan bıkmış Afganların bu senaryoyu tercih etmeyeceği ancak tarafların kendi pozisyonundaki ısrarı göz önüne alındığında bunun çok da uzak bir ihtimal olmadığını söyledi. Taliban'ın, ülkedeki nüfusun çoğunlukta olduğu ana şehirlere saldırmayı bırakmış olsa da zamanla, özellikle de iki taraf arasında ABD gözetiminde gerçekleştir müzakereler başarılı olmadığı takdirde, yeniden bunu yapmak zorunda kalabilir.
Cumhurbaşkanı Eşref Gani geçtiğimiz günlerde Twitter hesabından, Afgan halkının çeşitli kesimlerinden temsilcilerin, bir araya geldiği bir fotoğraf paylaştı. Gani, Taliban'a karşı cephelerin birleştirildiğine işaret ederek paylaştığı fotoğrafa, şu ifadeleri iliştirdi: “Bugün İslam Cumhuriyeti için gururlu bir gündü. Seçkin siyasi liderler, akademisyenler, kadınlar, sivil toplum temsilcileri ve gençler bugün burada bir araya geldi. Afganistan'ın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne sarsılmaz desteklerini açıkladılar.”

Bu, Radikal dirilişin başlangıcı mı?
Arap bölgesindeki ülkeler, birçok cephede El Kaide ve DEAŞ’a mağlubiyetin etkisinin biraz hafiflemesinden sonra Taliban'ın iktidara dönmesinin, Arap ve İslam sahnesinde yeni bir radikalizm dalgasının başlangıcı olmasından endişe duyuyor.
Bazı araştırmacılar, Afgan-Sovyet savaşı sırasında, meydana gelen ilk doğuş dönemlerine işarete bulunuyor. Söz konusu dönemden uzun bir süre sonra silahlı grupların fikirleri tüm bölgeyi ele geçirmişti. Bu durum, Abdullah bin Bicad gibi bir yazarın tarihin tekerrür etmesinden endişe duymasına neden oldu. Abdullad bin Bicad, “Hareket tarafından yayınlan bazı pasajlar, akla İlk Taliban Hareketi’nin insanlar, kadınlar ve siyasi partilerle ilişkilerini getiriyor. Bu, Afganistan'ın dünyadaki tüm teröristler ve radikaller için güvenli bir sığınak haline geleceğini gösteriyor. Çok sayıda ülke tarafından terörist olarak nitelendirilen İhvan-ı Müslimin grubu, birçok üye ve organını Afganistan’a göndermeyi ciddi bir şekilde düşünmeye başladı bile” şeklinde konuştu.
Bu nedenle o ve başkaları, İslam ülkelerine, bir süredir Afganistan dağlarını Kabe edinen ‘radikalizm döneminin’ geri dönüşü konusunda dikkatli olma çağrısında bulunuyor.



Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
TT

Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)

Tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan bir araştırma, Gazze Şeridi’nde süren savaşın ilk 16 ayında 75 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koydu. Bu rakamın, o dönemde yerel makamlarca açıklanan bilançodan en az 25 bin daha fazla olduğu belirtildi.

Çalışma ayrıca, Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı’nın hayatını kaybedenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlıların oranına ilişkin yayımladığı verilerin doğruluğunu teyit etti.

Araştırmaya göre, 7 Ekim 2023 ile 5 Ocak 2025 tarihleri arasında yaklaşık 42 bin kadın, çocuk ve yaşlı yaşamını yitirdi. Bu ölümler, Gazze savaşında meydana gelen toplam can kayıplarının yüzde 56’sını oluşturdu.

Ekonomist, demograf, epidemiyolog ve saha araştırmacılarından oluşan yazar ekibi, The Lancet Global Health dergisinde kaleme aldıkları makalede, “Mevcut bulgular birlikte değerlendirildiğinde, 5 Ocak 2025’e kadar Gazze Şeridi nüfusunun yüzde 3 ila 4’ünün şiddet sonucu hayatını kaybettiğine işaret etmektedir. Ayrıca çatışmanın dolaylı etkileri nedeniyle çok sayıda şiddet dışı ölüm de kaydedilmiştir” ifadelerine yer verdi.

Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısı tartışma konusu olmaya devam ederken, üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi geçen ay İsrailli gazetecilere yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamlarının topladığı verilerin büyük ölçüde doğru olduğunu söylemişti. Bu açıklama, aylardır süren resmi şüphelerin ardından dikkat çekici bir tutum değişikliği olarak değerlendirildi.

Söz konusu yetkili, Ekim 2023’ten bu yana İsrail saldırıları sonucu yaklaşık 70 bin Filistinlinin hayatını kaybettiğini, bu sayıya kayıpların dahil olmadığını aktardı.

Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamları ise İsrail saldırıları nedeniyle doğrudan hayatını kaybedenlerin sayısının 71 bini aştığını, Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana 570’ten fazla kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi.

gbrhy
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail'in düzenlediği saldırılarda hayatını kaybeden yakınlarının cenaze namazını kılan Filistinliler (EPA)

Geçtiğimiz yıl The Lancet’te yayımlanan bir başka araştırmada, savaşın ilk dokuz ayında Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısının, Filistin Sağlık Bakanlığı verilerinde açıklanandan yaklaşık yüzde 40 daha düşük tahmin edildiği bildirilmişti.

Yeni çalışma da resmi vefat sayısının gerçek rakamın oldukça altında kaldığına işaret etti. Araştırma, Gazze Şeridi genelini temsil edecek şekilde özenle seçilen 2 bin aileyle yapılan bir ankete dayanıyor. Katılımcılardan, aile fertleri arasındaki ölümlere ilişkin ayrıntılı bilgi vermeleri istendi. Saha çalışması, Filistin’de ve bölgenin diğer kısımlarında yürüttükleri çalışmalarla tanınan deneyimli Filistinli kamuoyu araştırmacıları tarafından gerçekleştirildi.

Londra’daki Royal Holloway, University of London bünyesinde görev yapan ve çatışmalardaki can kayıplarının hesaplanması üzerine 20 yılı aşkın süredir çalışan ekonomist Michael Spagat, hakemli olarak yayımlanan araştırmanın yazarlarından biri olarak, yeni bulguların Ekim 2023 ile Ocak 2025 arasında Gazze Şeridi’nde 8 bin 200 ölümün yetersiz beslenme ya da tedavi edilemeyen hastalıklar gibi dolaylı etkilerden kaynaklandığını gösterdiğini belirtti.

Çalışma, İsrail saldırılarının en yoğun ve en ölümcül dönemini kapsarken, Gazze Şeridi’ndeki insani krizin en ağır safhasını içermiyor. Birleşmiş Milletler (BM) destekli uzmanlar, geçen yıl ağustos ayında Gazze Şeridi’nde kıtlık ilan etmişti.

Araştırmacılar, nihai ve kesin bir can kaybı sayısına ulaşmanın uzun zaman ve önemli kaynaklar gerektireceğini vurgulayarak, kendi bulguları da dahil olmak üzere mevcut tüm tahminlerin geniş hata payları içerdiğine dikkat çekti.


Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
TT

Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)

Güney Kore’nin eski Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol, 2024’ün sonlarında kısa süreli sıkıyönetim ilan etmesi nedeniyle bugün ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Seul Merkez Bölge Mahkemesi yargıcı Ji Gwi-yeon, karar duruşmasında “İsyan suçundan Yoon’u ömür boyu hapis cezasına mahkûm ediyoruz” ifadesini kullandı.

Böylece eski muhafazakâr lider, savcılığın talep ettiği idam cezasından kurtulmuş oldu.

Yoon Suk Yeol, 3 Aralık 2024 akşamı yaptığı sürpriz konuşmada sıkıyönetim ilan etmiş ve orduya Ulusal Meclis’e girme talimatı vermişti. Ancak askerler tarafından kuşatılan binaya yeterli sayıda milletvekili girmeyi başarmış, yapılan oylamada bu güç kullanımına karşı karar alınmış ve dönemin devlet başkanı geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Sivil yönetim fiilen yalnızca altı saatliğine askıya alınsa da, söz konusu girişim ülkede derin ve uzun süreli bir siyasi krize yol açmıştı.

Gözaltında yargılanan Yoon, bu eylemleri nedeniyle nisan ayında görevden alınmıştı.

Mahkemenin, eski Savunma Bakanı Kim Yong-hyun’u da mahkûm etmesinin ardından, Yoon ile birlikte yargılanan diğer sanıklar hakkında da kısa süre içinde karar vermesi bekleniyor.


İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
TT

İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia

Elie Kuseyfi

Salı günü Cenevre'de Rusya-Ukrayna ve ABD-İran müzakerelerinin eş zamanlı olarak yapılması sadece bir tesadüf müydü? Yoksa bu, her iki müzakereye de katılan, Moskova ve Kiev arasında arabuluculuk yapan ve Umman arabuluculuğuyla İran ile müzakere eden ABD'nin kasıtlı bir hamlesi miydi? Bu eş zamanlılığın nedeni, Cenevre'deki her iki müzakereye de katılan Steve Witkoff ve Jared Kushner'in orada bulunması olabilir. İki müzakere oturumunun aynı şehirde yapılması, onları başka bir yere gitmekten kurtardı ve bu da bilhassa Başkan Donald Trump'ın her iki sorunu, özellikle de Rusya-Ukrayna çatışmasını çözmekte acele etmesi nedeniyle görevlerini hızlandırmaya katkıda bulunabilir. Nitekim Trump, Kiev'i hızla bir anlaşmaya varmaya teşvik ediyor ve bu durum Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy'yi kızdırdı, Trump'ın kendisine uyguladığı baskının hiçbir gerekçesi olmadığını belirtti.

İki konu arasında ortak bir bağlantı arayışı, bizi perşembe günü Umman Denizi ve Hint Okyanusu'nda iki ülke arasında yapılacak ortak tatbikatlarla yeni bir seviyeye ulaşacak olan Rus-İran askeri iş birliğine götürüyor. Ancak en önemli konu, Tahran'ın Ukrayna şehirlerini bombalamak için Moskova'ya insansız hava araçları tedarik etmesi olmaya devam ediyor. Fakat bu neden, İran'ın nükleer dosya dışında herhangi bir konuyu görüşmeye hazır görünmemesi nedeniyle biraz olasılık dışı görünüyor. Her ne olursa olsun, bu iki müzakere turunun aynı şehirde eş zamanlı olarak yapılması, bizi bugün dünyadaki en önemli ve ABD’nin de tamamen dahil olmuş durumda olduğu iki olay ile karşı karşıya bırakıyor.

Bu da bizi, İran-ABD müzakerelerinin bölgedeki diğer tüm dosya, çatışma ve anlaşmazlıkların önüne geçtiği bölgeye götürüyor. Ancak burada gündemde olan soru, bu müzakerelerin bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların seyrine bir etkisi, daha doğrusu bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların, özellikle de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının ve bölgesel sonuçlarının, bu müzakerelerin seyrine bir etkisi olup olmadığıdır. Daha önemli olan soru ise iki yıldan fazla süren ve yeni jeopolitik gerçeklikler yaratan, İran'ın stratejik konumunda bir gerilemeye yol açan savaşın sonucundan bağımsız olarak Washington ve Tahran arasında bir anlaşmaya varılıp varılamayacağıdır. Bu nedenle, Washington ve Tahran arasındaki müzakereler bağlamında sorulan temel soru, Hizbullah ve Hamas'ın zayıflaması, Suriye rejiminin devrilmesi ve ABD-İsrail'in İran'ın derinliğine yönelik saldırıları, dahası İran'daki eşi benzeri görülmemiş iç bölünmeden sonra, bu müzakerelerin beklenen sonuçlarının İran'ın stratejik konumundaki bu gerilemeyi yansıtıp yansıtmayacağıdır. Keza Tahran'ın Donald Trump'ın onunla bir anlaşmaya varma arzusunu göz önünde bulundurarak, bu gerilemeyi telafi edip edemeyeceğidir.

Devam eden Amerikan askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile temel Amerikan hassasiyetlerine dokunuyor

 Her ne pahasına olursa olsun bir anlaşma mı?

Başka bir deyişle, Amerikan Başkanı, bölgesel savaşın tüm sonuçlarını ve İsrail'in tüm kırmızı çizgilerini, özellikle de İran’ın füze programı ve Tahran tarafından desteklenen bölgesel milis gruplar meselesiyle ilgili kırmızı çizgilerini göz ardı ederek, İran ile her ne pahasına olursa olsun anlaşmak mı istiyor? Önceliği, içeriği İran'ın stratejik konumundaki gerilemeyi yansıtmasa ve İran rejimini hem içeride hem de uluslararası alanda kurtarsa bile, İran ile bir anlaşmaya varmak mı?

Trump gibi bir başkanın ne istediğini tahmin etmek zor olsa da İran nükleer meselesini çevreleyen koşullar, ABD Başkanı’nın herhangi bir anlaşmayı kabul edebileceğini göstermiyor. Ancak bu, İran dosyasını yönetmenin onun için kolay olacağı anlamına gelmiyor. Hatta Rusya-Ukrayna savaşı dosyası ve uzun süreli sonuçlarını yönetmekten bile daha zor olabilir. Şüphesiz ki, Başkan ve genel olarak Amerikalılar için iki konu arasındaki temel fark, ABD'nin, 28 Aralık'ta Tahran'daki rejime karşı protestoların başlamasından bu yana Ortadoğu'da olduğu gibi, Rusya-Ukrayna savaşında doğrudan asker konuşlandırmaması ve askeri yığınak yapmamasıdır.

dcf
Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamad el-Busaidi, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı Jared Kushner, İsviçre'nin Cenevre şehrinde ABD ve İran arasında yapılacak dolaylı görüşmeler öncesinde, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bu devam eden ABD askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile ABD'deki temel iç hassasiyetlere dokunuyor. Zira MAGA hareketinin Cumhuriyetçi Başkan ile temel anlaşması, ABD'nin yabancı savaşlara karışmaması üzerine kurulu. Bu durum şimdi ABD'nin İsrail'e verdiği desteğe de yansıyor. Geçtiğimiz kasım ayında yapılan bir YouGov anketi, 45 yaşın altındaki Cumhuriyetçi seçmenlerin yüzde 51'inin, 2028 başkanlık ön seçimlerinde İsrail'e vergi mükelleflerinin vergileri ile finanse edilen silah transferlerini azaltmayı savunan bir adayı desteklemeyi tercih edeceğini gösterirken, sadece yüzde 27'si İsrail'e silah tedarikini artırmayı veya sürdürmeyi savunan bir adayı tercih ettiklerini söyledi. Bu, Trump destekçilerinin geniş bir kesiminin “Önce ABD” veya “ABD'yi Yeniden Harika Yap” gibi sloganlara dair anlayışını yansıtıyor ve bu anlayış, bu sloganların kapsamının ABD'nin ötesine uzandığını dikkate almıyor. Ancak, başka iki anket, Amerikalıların yüzde 59'unun geçen haziran ayında İran nükleer tesislerine yapılan ABD saldırısını onayladığını gösterdi. Dolayısıyla olası bir askeri saldırıya desteğinin veya muhalefetinin, saldırının hedeflerine ulaşmadaki başarısına bağlı olduğu göz önüne alındığında, Trump'ın İran ile ilgili herhangi bir kararını etkileyen iç Amerikan faktörü tek yönlü değildir. Trump, tabanına diplomasiye bir şans verdiği ancak bunun ABD çıkarları için olumlu sonuçlar vermediği gerekçesini sunabilir.

Mevcut ABD askeri yığınağı, iki uçak gemisi, 12 savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içerirken, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi

Cenevre turunda bir ilerleme kaydedildi mi?

Washington ve Tahran arasında yeniden başlatılan müzakerelerin salı günü Cenevre'de yapılan ikinci turunun gidişatı bu bağlamda anlaşılabilir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin “ABD ile temel ilkeler konusunda bir uzlaşıya varıldığı ve önceki tura kıyasla olumlu gelişmeler olduğu” yönündeki açıklamalarının verdiği iyimserlik esintisine rağmen, konu her zamankinden daha karmaşık görünüyor. Zira Donald Trump'ın, ABD'nin Ortadoğu'daki stratejisinde tam bir darbe gerçekleştirmeye hazır olmadığı sürece, İsrail pahasına İran için stratejik kazanımlar garanti eden bir anlaşmaya varabileceğini hayal etmek zor; ki bunun için henüz hiçbir işaret de yok.

İranlı üç yetkilinin New York Times'a verdikleri demeçlerde, Tahran'ın Trump'ın başkanlığı döneminde uranyum zenginleştirmeyi askıya almaya ve yaptırımların, petrol ambargosunun kaldırılması karşılığında Washington'a yatırım fırsatları sunmaya istekli ve hazır olduğunu belirtmeleri bile mevcut durumla uyumsuz görünüyor. Zira İran dosyası ile ilgili olarak mevcut durum iki nokta ile özetlenebilir; birincisi, Tahran rejimi hem iç hem de uluslararası alanda en zor stratejik gerileme dönemini yaşıyor. İkincisi, İsrail, ABD'nin desteğiyle bölgedeki stratejik konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle, ABD'nin İran ile yapacağı herhangi bir anlaşma bu denklemi alt üst etmemelidir. Aksi takdirde, bu anlaşma ABD'nin aleyhine İran’ın elde edeceği açık bir kazanç ve ana müttefiki İsrail için bir kayıp anlamına gelecektir.

Bu sebeple, Arakçi'nin “olumlu gelişmeler, Washington ile yakında bir anlaşmaya varacağımız anlamına gelmiyor, ancak süreç başladı” şeklindeki açıklaması, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in de müzakerelerin iyi ilerlediği ancak İranlıların Trump tarafından belirlenen kırmızı çizgileri kabul etmeye istekli olmadığı yönündeki açıklaması, bu müzakereleri çevreleyen zorlukları yansıtıyor. Müzakerelerin İran'ın pazartesi günü Devrim Muhafızları gözetiminde stratejik Hürmüz Boğazı'nda tatbikatlara başlayacağını duyurması veya son 24 saat içinde bölgeye F-35, F-22 ve F-16'lar da dahil olmak üzere 50 ilave ABD savaş uçağının ulaşması gibi iki taraf arasında devam eden askeri gerilim ortamında gerçekleştiği göz önüne alındığında, kendisini çevreleyen zorluklar daha iyi anlaşılacaktır. Bu uçaklarla birlikte ABD'nin mevcut askeri yığınağı halihazırda iki uçak gemisi, yaklaşık on iki savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içeriyor. Ayrıca, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi. Ancak bu devasa yığınak, büyüklüğüne rağmen, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin arifesindeki Amerikan askeri yığınağının boyutuna henüz ulaşmadı. O zamanlar altı taarruz grubu bulunurken, şimdi sadece iki grup var. Bazı İsrailli seslere göre bu durum, Trump bunun olabilecek en iyi şey olacağını söylemiş olsa da İran'da rejim değişikliğini amaçlamadığının kanıtıdır.

İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez

Ancak, ABD merkezli Axios sitesi, bilgi sahibi kaynaklara atıfta bulunarak dün Trump yönetiminin artık İran ile “büyük bir savaşa” girmeye daha yakın olduğunu ve mevcut diplomatik çabaların başarısız olması durumunda bunun yakında gerçekleşebileceğini bildirdi. Ayrıca, İran'a karşı askeri operasyonun, sınırlı operasyonlardan ziyade tam ölçekli bir savaşa daha yakın, haftalarca sürecek geniş bir harekata dönüşebileceği tahmininde bulundu. Bu harekatın, geçen yıl haziran ayındaki 12 günlük savaştan daha geniş kapsamlı ve daha büyük etkiye sahip ortak bir ABD-İsrail harekatı olabileceğine de işaret etti.

Bu da müzakere sürecinin hem ABD hem de İsrail tarafından savaşa hazırlanmak için daha fazla zaman kazanmak amacıyla kullanılan bir geciktirme taktiği mi yoksa Trump'ın İsrail'in taleplerini göz ardı eden bir anlaşmaya gerçekten hazır olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Bu talepler arasında, Binyamin Netanyahu'nun sadece zenginleştirmeyi durdurmakla kalmayıp tüm nükleer altyapının ortadan kaldırılmasında ısrar ettiği nükleer program, Tel Aviv'in menzili 300 kilometreyi geçmeyen füzelerle sınırlandırılmasını istediği İran'ın balistik füze cephaneliği yer alıyor. İsrail, özellikle füze programlarının uluslararası alanda ele alınması konusunda, taleplerini savunurken 1991'deki Irak ve 2003'teki Libya örneklerini gösteriyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, İsrail'in Tahran’ın onlara desteğinin kısıtlanmasını talep ettiği İran yanlısı milis gruplar sorunu da var. Buna karşılık, Tahran müzakereleri füze ve milis gruplar sorunlarını içerecek şekilde genişletmeyi, keza nükleer programını tamamen bitirmeyi reddediyor.

fvgb
İsviçre Dışişleri Bakanı ve Federal Konsey Üyesi Ignazio Cassis ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cenevre'de İsviçre ve İran arasında yapılan ikili görüşme sırasında, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bütün bunlar Donald Trump'ı zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan, bölgesel müttefiklerinin çekinceleri ve potansiyel maliyetler ve riskler göz önüne alındığında, İran'a karşı askeri harekatı önleyecek bir anlaşma istiyor. Diğer yandan, Tahran ile iki yıldan uzun süren en uzun bölgesel savaşını yürüten İsrail'in bölgedeki stratejik üstünlüğünü zayıflatacak bir anlaşmaya varamaz. Aynı zamanda İsrailli güvenlik yetkilileri, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın “Sünni dünyayı birleştirerek ve Mısır gibi eski Arap düşmanlarını da içeren yeni bir bölgesel sistem kurarak” İsrail'i diplomatik olarak kuşatmaya çalıştığı değerlendirmesinde bulunuyor. Onlara göre Ankara'nın amacı, İran’ın ateş duvarını İsrail'i çevreleyen birleşik bir Sünni diplomatik duvarla değiştirmek, böylece İsrail'in manevra özgürlüğünü azaltmak ve onu siyasi olarak izole etmektir. Bu nedenle, İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez. Bu durum, ana müttefiki olan ABD'nin çıkarlarını ve stratejik konumunu da etkiliyor. Yahut en azından, bu durum Washington'u İsrail ve bölgedeki diğer müttefiklerinin çıkarlarını dengelemek gibi zorlu, hatta çok meşakkatli bir görev ile karşı karşıya bırakıyor. Ancak, tasavvur edilmesi ve anlaşılması daha zor olan, Trump'ın, zamanlaması ve içeriğiyle, Netanyahu'nun son iki yıldır ABD’nin büyük finansmanıyla desteklenen “Ortadoğu'yu değiştirmek” ile ilgili tüm açıklamalarını kesin ve nihai olarak geçersiz kılacak bir anlaşma yoluyla İran'ı kurtarma hamlesinde bulunmasıdır.