Taliban, Afganistan’ı hangi şeriata göre yönetecek?

Taliban’ın 2001 yılındaki düşüşü kendisi için faydalı bir tecrübe oldu. Ancak bundan ders alıp almayacağı kesin değil. Her iki yönde de bazı göstergeler mevcut.

Fotoğraf (Arşiv_Reusters)
Fotoğraf (Arşiv_Reusters)
TT

Taliban, Afganistan’ı hangi şeriata göre yönetecek?

Fotoğraf (Arşiv_Reusters)
Fotoğraf (Arşiv_Reusters)

Mustafa el-Ensari
“Afganistan’da olan oldu”... Beyaz Saray’ın adamları böyle söyledi. Ancak bundan önce Afganistan Devlet Başkanı da dahil birçok kişi mesajı almıştı: Taliban Hareketi, ya da kendilerine verdikleri isimle ‘Afganistan İslam Emirliği’ Kabil’de başa geçti. Ancak sadece Afgan halkını değil tüm dünyayı endişelendiren soru şu:

“Taliban Hareketi ülkede yönetimi nasıl yürütecek? Ya da hangi şeriata göre yönetecek?”
Nitekim Taliban bir süre önce Afganistan geleneklerine göre İslami hükümleri uygulamak istediğini duyurmuştu.
Bu sorunun sorulmasının nedeni, bazı Batılı ve uluslararası komplo teorisyenlerinin öne sürdüğü gibi bir din olarak İslam'ın kendisinden korkulması değil. Bunun sebebi yalnızca İslami tecrübenin çok yönlü olması. Taliban’ın 1990’lı yıllarda iktidarını açıkladığı sırada seçtiği versiyon, DEAŞ’ın Irak ve kontrol ettiği diğer bölgelerdekinden daha kötü değil.
Sosyal medya çağında bunun geri dönmesi ve her gün bununla yaşanması karşısında duyulan korku hissi, bu modelin ayrıntılarına şahit olan Afgan halkının trajedisini aşarak Arap halklarına ve bazı ülkelerdeki popülist İslam kültürlerine kadar uzanıyor. Bu ülkelerde, yakın ve uzak geçmişte hafızalara vahşeti, şiddeti ve insanlara taktığı prangaları ile kazınan tarihi doğasına rağmen Taliban’ın dönüşüne alkış tutanlar var. Halbuki bu alkış tutanlardan herhangi biri kendi ülkesinde Taliban Hareketi’nin dayattıkları ile yaşamayı deneyimleseydi mutlu olmazdı.
Ancak coşkulu duygulara veya gerçekleşmesi zor olduğu için bu kişilerin sadece düşledikleri gerçeküstü umutlara kapılması, Afgan cihadı günlerinde birçok kişinin büyüsünü yaşadığı idealist bir görüşe yol açtı. Bu görüş tıpkı yıllar önce DEAŞ’ın hilafeti sırasında olduğu gibi "cihat ve ribat (dini himaye) diyarına" girdikleri gün bazı insanları pasaportlarını yakmaya veya yırtmaya itti. Kerametlerden, ilahi olaylardan, zaferden, güç kazanımından ya da apaçık fetihten bahsetmiyorum bile!
Suudi yazar Yusuf el-Kuveylit’i hayal dünyasında bir masalmış gibi “Talibancı durum” maratonuna geri dönülmesinin ardından bölgede ve Afganistan’da “en kötüsünü” beklemeye iten şey de bu.

Kuveylit bu konuda şu yorumda bulundu:
“Afganistan İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler), El-Kaide, DEAŞ ve bu gibi örgütler için bir sığınak mı olacak? Geçmiş tecrübeler bu gerçeğe tanıklık ediyor. Afganistan’ın böyle bir sığınağa dönüşmesi İran ve Türkiye için bir fırsatken Rusya ve Afganistan’ın komşu ülkeleri için bir endişe kaynağı oluşturuyor. Dünyayı uyuşturucuya boğmak da dahil olmak üzere devletler ve gizli suç örgütleri tarafından yönetilecek yeni şiddet döngülerine hazırlanın.”

Olumlu işaretler ve endişeler
Taliban’ın ve radikal İslamcı kardeşlerinin yönetim tecrübesindeki geçmişlerine karşılık bu düzeydeki tüm korkuların gerekçesi olduğunu kimse iddia edemez. Ancak her ne kadar korkular umutlara baskın gelse de şu ana kadar Taliban’ın üslubunda nadir de olsa bir umut emaresi görülebilir. Zira Taliban aşırı bir şiddet göstermeden ya da kan dökmeden hükümeti ele geçirdi. Oysa ki Irak kan dökülmeden bir süreliğine “insanlar” tarafından ele geçirilinceye dek yüzyıllar boyunca kan dökmekle ve iktidar kavgaları ile ilişkilendirilmiştir.
Taliban Hareketi’nin kendisi, ne kadar güçlü olursa olsun Afganistan'a bu kadar çabuk hakim olamayacağını kabul ediyor. Bu yüzden bazı analistler Taliban’ın da şaşıranlar arasında olduğunu düşünüyor. Bu da Taliban’ın zaten işgal altında eski hükümetlerin mirası altında ezilmiş halkın ihtiyaçlarını karşılama hususunda gücün beraberinde getirdiği yükümlülükleri üstlenmeye hazır olmadığı anlamına gelebilir. Bir Afganın söylediğine göre bu, eski hükümetlerin “utanç verici” performansları şehirlerin ve bölgelerin Taliban’a hediye edilmesinin en büyük sebeplerinden biriydi. Washington’dan Afgan kadınlardan birinin söylediği gibi Allah vere de durum “yağmurdan kaçarken doluya tutulmaya” benzemesin.
Analistler her ne kadar Taliban konusunda birbirinden farklı düşüncelere sahip olsalar da izlediği yolun ister Afgan kabileleri ile ilişkisi isterse dış diplomasisi ve askeri teçhizat ile yapılmış olsun, parçalanmış bir ülkeyi yönetmek için gerekli olan deneyimin bir delili olduğu konusunda hemfikirler. Nitekim Taliban Afgan denkleminde aşılması mümkün olmayan çetin bir ceviz olduğunu kanıtladı. Bu, Afganistan'ın eski Devlet Başkanı Hamid Karzai ve emsallerinin farkına varılmasını istediği bir gerçeklikti. ABD’lilerin zorbalığı başkalarının gözlerini kör etmemiş olsaydı, sahne sert bir son ile kapanacaktı. Öyle ki özellikle Afganistan’ın komşu ülkeleri olan biteni iyice kavradıktan sonra tarafsız kalmayı sürdürmeseydi bu sahnenin kısa, orta ve uzun vadeli sıkıntılar yaşanmadan kapanması güçtü.
Bir parça iyimserlik getiren ikinci bir görüş ise Taliban Hareketi’ndeki resmi kaynakların erkenden, gizlice aralarında anlaştığı nokta. O da şu ki Taliban Hareketi geçmişteki hatalarını tekrarlamamak için eski tecrübelerinden ve dış unsurlarının deneyimlerinden yararlandı. Bu hataların başında da Afganistan’ın uluslararası arenada kovulan örgütler ve kişiler için bir platforma dönüşmesine izin vermesi geliyor. Taliban’ın bu hatası, Afganistan’ı yabancı ülkelerin çıkarlarına karşı terör eylemleri için bir başlangıç noktasına dönüştürmüştü ve tıpkı Eski Suudi İstihbarat Şefi Prens Turki el-Faysal’ın da dediği gibi sonuç trajik olmuştu. Prens Faysal görev yaptığı dönemde Taliban’ın lideri Molla Ömer’i kendisine ve Afganistan’a sorun yaratmadan önce Usame bin Ladin’i teslim etmesi için ikna etmeye çalışırken bu konuda uyarıda bulunmuştu.
Taliban’ın iki numaralı ismi Molla Birader yaptığı açıklamada Taliban Hareketi’nin insan haklarına, kadınlara ve azınlıklara saygı göstereceğini, yabancı elçiliklerin güvenliğini koruyacağını, insanların özel hayatlarına karışmayacağını, mallarına ve özgürlüklerine dokunmayacağını söyleyerek genel bir af ilan etti. Buna ilaveten hareket, yönetimi teslim almadan önce intikam almama sözü de verdi. Bu noktada şu itiraf edilmeli ki, Müslüman ve Arap bölgesinde iktidara tırmanmak için İslam'ı merdiven olarak kullanan birçok örgütün güvenilirliğinin azalmasına rağmen Taliban, geçmiş tarihinde “güvensiz” dışında her sıfatla tanımlanabilir. Bu bir nebze olsun insanları umuda sevk eden bir işaret.

“Taliban’ın şeriatının” ölçütleri ne?
Tüm bu konuşmaların ardından esas sorumuza gelelim: Taliban bu sefer Afganistan’ı hangi şeriatla yönetecek?
Tabii sloganlar atmak, şeriat her zaman ve her yer için geçerlidir demek, toplumun şeriat tarafından dikte edilen şeyleri istediğini söylemek kolay. Ancak bu hangi şeriat?
Taliban yanlıları Afgan toplumunun geleneklerine uygun şeriattan söz ediyor. Ancak Afgan toplumunun içerisinde farklı eğilimleri, istekleri ve fikirleri olanlar var. Önceki dönemde solcusu, merkezde bulunanı ve sağcısı olmak üzere tüm akımlara şahit olduk. Bir tarafta yolculuk yapan kadınlar ile kot pantolon giyen kadınlar, öbür tarafta abalarına sarınmış kadınlar gördük. Aynı şekilde sakallı erkeklerin yanında sakalsız erkeklerin de olduğuna şahit olduk. Mescitler ve zikir halkaları gördüğümüz kadar sanat galerileri, konserler ve eğlencelerin düzenlendiği partileri de gördük. İşte tam bu noktada şeriatın uygulanması, Taliban’ın söz verdiği gibi “yönetimi tekelleştirmemesi” ve uluslararası toplumun baskısının öneminin imtihanı başlıyor.
Nitekim küresel düzeyde faaliyet gösteren İhvan Örgütü’nün sorununun temelinde “İslam çözümdür” sloganını benimsemesi ve sanki Mısır halkı gayrimüslimmiş de çözümü İslam’daymış ya da toplumun sistemlerinin şeriat uygulanana kadar onunla hiçbir ilgisi yokmuş gibi şeriatı bir gereksinim olarak dayatması yatıyor. Bu yüzden Mısır Müftüsü Şevki Allam “Neredeyse hiçbir saygın Ezherli, Mısır’da şeriatın uygulanması gereksinimini desteklemiyor ve bunu teşvik etmiyor. Çünkü Mısır hiçbir döneminde şeriattan kopmamıştır” değerlendirmesinde bulundu.
Nijerya’nın kuzeyinde, Kano gibi Müslümanların ağırlıkta yaşadığı eyaletlerin şeriatı uygulama çalışmalarını haber yapmak üzere 2007 yılında Nijerya'da basınla ilgili bir göreve gitmiştim. Deneyimli Koruma Konseyi Başkanı’na şunu sormuştum:
“Uygulayacağınız şeriat modeli ne olacak? Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan, Malezya ya da Türkiye mi yoksa başka bir ülkenin modeli mi?”
Bunun üzerine başkan bana kendinden emin bir şekilde şöyle cevap vermişti:
“Bahsettiğiniz ülkelerden şeriatı uygulayanlar varsa onların tecrübelerinden yararlanmaya çalışacağız”!
En nihayetinde işler iyi niyetli insanların kontrolünden hızla çıktı ve önce Boko Haram sonra DEAŞ cesaretlenmeye başladı. Bunun kanıtı, bu sahada yapılan müzayedelerin, şeriatın genişlemesinin ve her tarafın onu temsil ettiğini iddia etmesinin, yorumlara ardına kadar kapı aralamasıdır.
Bünyesinde çok sayıda mezhebin bulunduğu İslam fıkhında bile bunun örneklerinin olduğunu belirten Iraklı düşünür Raşid Hayun, Taliban’ın önceki uygulamalarında tatbik ettiğini iddia ettiği Hanefi mezhebinin ilk dönemlerindeki teorisyenlerinin, özellikle gayrimüslimler ve muhaliflerle ilişki biçiminin nasıl olacağına dair ortaya koyduğu görüşler ile Taliban’ın uygulamalarının birbiriyle örtüşmediği görüşünde.
Afganistan’dan, bu ülkeyi kimin yöneteceğinden ve geleceğinden daha önemli olan şey “İslam’ın genel imajıdır”. Nitekim El-Kaide, müttefiki Taliban (şu ana kadar); DEAŞ, onun kardeşleri, Taliban’ın seçimleri ve sağda solda konuşan bazı radikaller yüzünden İslam’ın genel imajı “terörizm, katletme ve kötülükler” ile bir tutuluyor.
Bütün bu saydıklarımdan ötürü Taliban'ın atacağı adım Afganistan ve genel olarak dünya için büyük önem taşıyor. Hikaye devam ediyor ve herkes izliyor...



Moskova ve Pyongyang ilişkilerdeki soğumayı nasıl aştı?

Fotoğraf: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un, Pyongyang'da düzenlenen bir resepsiyonda, 19 Haziran 2024 (AFP)
Fotoğraf: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un, Pyongyang'da düzenlenen bir resepsiyonda, 19 Haziran 2024 (AFP)
TT

Moskova ve Pyongyang ilişkilerdeki soğumayı nasıl aştı?

Fotoğraf: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un, Pyongyang'da düzenlenen bir resepsiyonda, 19 Haziran 2024 (AFP)
Fotoğraf: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un, Pyongyang'da düzenlenen bir resepsiyonda, 19 Haziran 2024 (AFP)

Anton Mardasov

7 Eylül'de Rusya ve Kuzey Kore, iki ülke tarihinde ilk kez komşular arasında düzenli bir kara bağlantı hattı sunacak köprünün açılışını yaptılar. Tumen Nehri üzerinde inşa edilen köprü, Rusya'nın Primorsky Krayı’ndaki Khasan kasabasını Kuzey Kore'nin Tumangan kasabasına bağlıyor.

1950'lerde nehir üzerinde zaman zaman geçici ahşap köprüler inşa edildi, ancak 1959'dan beri iki ülke arasındaki tek bağlantı hattı bir demiryolu köprüsü olan Dostluk Köprüsü oldu. Köprü, Japonya'ya karşı savaşta yer alan ve Kuzey Kore'nin “Emek Kahramanı” onur unvanına layık görülen Kızıl Ordu teğmeni Yakov Novichenko'nun adını taşıyor.

Novichenko, Kuzey Kore'de özel bir yere sahip. 1946'da Cumhuriyetin kurucusu Kim Il-Sung’u bir suikast girişiminden kurtarmış ve bu arada ağır yaralanarak bir kolunu kaybetmişti. Bir halk mitingi sırasında, Kim Il-Sung'un oturduğu platforma atılan el bombasının üzerine atlayarak, patlamaya karşı kendi bedenini siper etmişti.

Yeni köprü, Kuzey Kore'ye Avrasya ulaşım ağına karadan erişim imkânı sağlıyor. Açılışının Rusya ve Kuzey Kore arasında yük trafiğinde hemen ve önemli bir artışa neden olması beklenmese de yeni rota, ulaşım rotalarının ve lojistiğin kademeli olarak çeşitlendirilmesinin önünü açıyor.

Tumen Nehri üzerine bir kara köprüsü inşa edilmesiyle ilgili istişareler, 1990'lardan beri devam ediyordu ve nihai karar, Vladimir Putin'in 2024'teki Kuzey Kore ziyaretinde alındı. Aynı ziyaret sırasında, iki taraf ciddi tartışmalara neden olan kapsamlı bir stratejik ortaklık anlaşması imzaladı. Anlaşmanın gizli maddelerinden biri, Kuzey Kore özel kuvvetlerinin Rusya'nın Kursk bölgesinde Ukrayna güçlerine karşı savaşa katılmasını içeriyordu.

Anlaşmadan sonraki gerçeklik

2020'lerin başlarına kadar ikili ilişkiler ciddi zorluklarla karşılaştı ve genellikle sınırlı siyasi ve ekonomik içeriğe sahip yüzeysel dostane temaslarla sınırlı kaldı. Rusya, Batı ülkeleriyle birlikte, nükleer silah geliştirme ile ilgili olanlar da dahil olmak üzere Kuzey Kore'yi kınayan kararları destekledi.

Pyongyang'da bu, Sovyet döneminde geçerli olan ilişki modelinden Rusya'nın geri çekilmesi olarak görüldü. Pyongyang'ın 2014'te Kırım'ı Rusya'nın bir parçası olarak tanıması gibi önemli sembolik adımlar bile pratik kazanımlar sağlamadı.

Askeri iş birliğinin genişletilmesinin temelleri 2022 yılında şekillenmeye başladı. Rusya'nın Batı ile ilişkilerinin bozulması ve ABD, Güney Kore ve Japonya'nın askeri iş birliğini güçlendirme çabalarının yoğunlaşmasıyla birlikte, Rus liderliği Batı güvenlik kavramlarının artık geçerli olmadığı sonucuna vardı ve Kuzey Kore'ye karşı daha bağımsız bir politika izlemeye yöneldi.

Bu değişim, Rusya'nın füze denemelerinin ardından Kuzey Kore'ye yönelik yaptırımları sıkılaştırmayı amaçlayan ABD tarafından hazırlanan kararlara karşı veto hakkını kullanması, Pyongyang’a yönelik yaptırımları denetleyen BM Uzmanlar Paneli'nin görev süresinin uzatılmasını engellemesi, ayrıca Kore Yarımadası ile ilgili konularda Rusya'nın resmi söylemindeki değişiklikle açıkça görüldü.

Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması, önceki ilişkilerin doğasını temelden değiştirdi. Anlaşmanın imzalanmasından bu yana Rusya, Kuzey Kore için Çin'in yanı sıra fiilen kalıcı ve öncelikli bir ortak haline geldi.

vgh
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un, Pyongyang'da iş birliği anlaşmasını imzaladıktan sonra, 19 Haziran 2024 (AFP)

Yeni anlaşmanın metni, Rusya'nın İran ile imzaladığı anlaşmadan açıkça farklı olduğunu ortaya koyuyor. Zira anlaşmaya göre, Rusya veya Kuzey Kore'ye yönelik bir saldırı durumunda, iki tarafın karşılıklı askeri yardım sağlamak için pratik önlemleri koordine etmeleri gerekiyor. Buna karşılık Rusya-İran anlaşması, yalnızca iki taraftan birine saldıran bir devlete askeri veya başka bir yardım sağlamama konusunda “esnek” bir taahhüt öngörüyor.

Rus bir diplomatik kaynak, Rusya ile Kuzey Kore arasındaki anlaşmanın kesin olarak tanımlanmış bir askeri-siyasi karaktere sahip olduğunu, İran ile yapılan anlaşmanın ise savunma yönünün otomatik olarak çatışmaya dahil olmayı gerektirmediği derin ve çok yönlü bir ortaklığa dayandığını söyledi.

Diplomat şunu da belirtti: “Kuzey Kore ile yapılan anlaşma askeri-siyasi bir bloğa ve doğrudan teknoloji ve kaynak alışverişine yönelirken, Rusya-İran anlaşması öncelikle ekonomik bir temele dayanıyor.”

Buna rağmen Rusya ve Kuzey Kore, ilişkilerini askeri ittifak olarak tanımlamaktan kaçınıyor. Keza antlaşmanın 4. Maddesi uyarınca tam yardım sağlanması, ancak resmi bir savaş ilanı üzerine zorunlu hale geliyor.

Kuzey Kore askerlerinin Kursk bölgesine gönderilmesi kararı, Pyongyang için özellikle anlamlı bir adımdı; zira bu türden son Kuzey Kore müdahalesi, ABD'ye karşı Vietnam Savaşı sırasında gerçekleşmişti.

Rusya'ya gelince, Kuzey Koreliler, yarımadanın kuzey kısmını Japonlardan kurtaranın Kızıl Ordu olduğunu ve Sovyetler Birliği ile Çin Halk Cumhuriyeti'nin daha sonra ABD ve müttefiklerine karşı Kore Savaşı sırasında Kuzey Kore'ye destek verdiğini hatırlıyorlar.

Kuzey Kore, Rusya'ya çeşitli askeri imkanlarla destek vermeye devam ediyor. Top mermileri ve itici barutların yanı sıra kendisine KN-23 füzeleri de temin ediyor. Medya tarafından aktarılan Güney Kore istihbarat tahminlerine göre, Pyongyang Temmuz 2025'e kadar Rusya'ya yaklaşık 12 milyon mermi sevk etti; bu da Rus topçularının cephelerde kullandığı mühimmatın önemli bir bölümünü oluşturuyor.

Rusya ve Kuzey Kore arasındaki ticaret, yeni lojistik yolların kurulmasıyla yeniden eski canlılığına kavuşmaya başladı

Yine yayımlanan haberlere göre Rusya, Ağustos 2025 ile Şubat 2026 arasında Kuzey Kore'den yaklaşık 60 bin ton patlayıcı madde ithal etti. Bu tedarikler, Moskova'nın mühimmat stoklarını yenilemesine, Rus fabrikaları üzerindeki ciddi baskının gölgesinde madencilik sektörüne patlayıcı madde tedarik etmesine imkan tanıdı.

Rus kuvvetleri ayrıca, Sovyet dönemi topçu namlularında yaşanan eksikliği telafi etmek için Kuzey Kore'den tedarik edilen, alışılmadık kalibreli topçu sistemlerini kullanıyor.

Newsweek'in aktardığı, Güney Koreli bir araştırma merkezi olan Kore Savunma Analizleri Enstitüsü'nün (KIDA) tahminlerine göre Kuzey Kore, Rusya'ya mühimmat tedarik ederek, binlerce asker göndererek ve teknik destek sağlayarak 20 milyar dolardan fazla gelir elde etti. Bunun karşılığında, enstitünün verileri, Pyongyang'ın askeri yeteneklerini güçlendiren gelişmiş teknolojiler ve silahlar edindiğini gösteriyor.

Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'na pratik bir içerik kazandırarak Rusya, Güney Kore'ye Ukrayna'ya silah tedarikini hoş karşılamayacağına dair açık bir sinyal de göndermiş oldu. Medyada yer alan haberler, Güney Kore'nin 2023 yılında Kiev'e yüz binlerce 155 mm'lik top mermisi gönderdiğini ve o dönemde Ukrayna'nın en büyük top mühimmatı tedarikçisi olduğunu ifade etmişti.

cdvfghy
Kuzey Kore ile Rusya'yı birbirine bağlayan ve Kuzey Kore'nin Rason şehri ile Rusya'nın Khasan şehri arasındaki Tumen Nehri üzerinde yapılan ilk kara köprüsünün açılış töreninden, 7 Eylül 2026 (Reuters)

Görünen o ki Rusya'nın mesajı Seul'de karşılıksız kalmadı. Ağustos 2026'da Güney Kore'nin Yonhap Haber Ajansı, Dışişleri Bakanlığı kaynaklarına atıfta bulunarak, Güney Kore'nin hâlâ Ukrayna'ya silah tedarik etmekten kaçındığını bildirdi.

Ukrayna'daki savaş, Moskova ve Pyongyang arasındaki yakınlaşmanın tek nedeni olarak görülemez. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Kuzey Kore ile iş birliğinin derinleştirilmesi, Rusya açısından diğer stratejik çıkarlara da hizmet ediyor. Rusya’nın Asya ülkeleriyle bağlarını güçlendirmesi ve ekonomik ve siyasi girişimlerinin giderek artan bir bölümünü Batı'dan Doğu'ya yönlendirmesiyle birlikte, Pyongyang ile ortaklığı daha da önem kazanıyor.

Çin, uzun zamandır Rusya'nın Asyalı ortakları ağında baskın konumda bulunuyor ve bu da doğuya yönelme stratejisini daha dengesiz hale getirdi.

Buna ilave olarak, Pekin'in nüfuz alanı olarak gördüğü bölgeye girmekten Rusya’nın kaçınması, Kuzey Kore ile geniş çaplı askeri iş birliğini yeniden başlatma konusunda da uzun süre bir engel teşkil etti. Rusya'nın Asya meseleleri konusunda önde gelen askeri uzmanlarından Vasily Kashin, Rusya-Çin anlaşmaları ve nüfuz alanlarının paylaşılması sonucunda Rusya ile Kuzey Kore arasında askeri bir ittifakın mümkün hale geldiğini düşünüyor.

Kashin, “Çin'in hâlâ kaybedeceği bir şeyler var. Aynı düzeyde yaptırım baskısı altında değil ve Güney Kore ve Japonya ile aktif diplomasisi devam ediyor. Rusya ise Seul ile bazı temaslarını sürdürürken, Kuzey Kore ile ortaklık kurmada kendisine daha fazla özgür olma imkânı tanıyabilir” dedi.

Askeri iş birliğinin hakimiyeti altında

Rusya ve Kuzey Kore arasındaki ticaret, yeni lojistik rotaların kurulmasıyla birlikte bir ivme kazanmaya başladı. Ancak Pyongyang ile ticaretin, ülkenin komünist ekonomik modeli içindeki ödeme mekanizmaları ve ticari iletişimle bağlantılı kendine özgü özellikleri bulunuyor.

Rusya ve Kuzey Kore'nin bu ortaklıktan elde edecekleri kazanımları en üst düzeye çıkarmaya çalışacakları açıktır. İki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir sayfa açılıyor olabilir

 Bu nedenle, Rusya-Kuzey Kore ilişkilerinde büyük bir ekonomik atılım olasılığı düşük. Zira iki ekonomi yalnızca kısmen birbirine entegre. Uzman Andrei Lankov'un belirttiği gibi, Kuzey Kore'nin küresel pazarlarda rekabet avantajına sahip olduğu mallar Kremlin'in ilgisini çekmiyor.

Sibirya'daki dev doğal kaynak zenginliği sebebiyle Rusya'nın Kuzey Kore kömürü veya ham maddelerinin alıcısı olması pek olası değil. Ayrıca, Çin pazarındaki başarısına rağmen, deniz ürünleri Rus tüketicilerin ilgisini pek çekmiyor.

Öte yandan, Kuzey Koreli şirketler, Rus tedarikçilerinin ürünleri için beklediği fiyatları ödeme kapasitesine sahip değil. Ama Pyongyang hükümeti, savunma sanayilerinin ihtiyaç duydukları başta olmak üzere, temel mallar için kesinlikle fon ayırabilir. Ancak, Kuzey Kore’nin döviz ile büyük ölçekte Rus ürünleri alımları yapması beklentisi gerçekçi olmaktan uzaktır.

dfghy
7 Eylül 2026'daki açılış töreninde, Kuzey Kore kamyonları Tumen Nehri üzerinde Rusya ve Kuzey Kore arasındaki yeni kara köprüsünden geçerken Rus bayrakları rüzgârda dalgalanıyor (AFP)

Rusya'nın Kuzey Kore'ye ana ihracatı, un, şeker ve ayçiçek yağı da dahil olmak üzere gıda maddeleri ve ham maddelerden oluşuyor.

Bununla birlikte, iki ülkenin ekonomilerinin birbirini tamamladığı belirli alanlar da var. Bu alanlardan en öne çıkanlarından biri, işgücü sıkıntısı çeken Rus bölgelerinde Kuzey Kore vatandaşlarının geçici olarak istihdam edilmesidir; bu, ikili ekonomik iş birliğinin en hızlı büyüyen alanlarından biridir.

İki ülke arasındaki ilişkiler yalnızca çıkarları ve niyetleriyle belirlenmediği, aynı zamanda bir dizi dış faktörden de etkilendiği için bu yeni ittifakın uzun vadede kalıcı olup olmayacağı henüz belli değil.

Ancak, Rusya ve Kuzey Kore'nin bu ortaklıktan elde edecekleri kazanımları en üst düzeye çıkarmaya çalışacakları açıktır. İki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir sayfa açılıyor olabilir ve bu, Moskova ve Pyongyang'ın konumlarını güçlendirebilir, bölgedeki güç dengesinin yeniden şekillenmesine katkıda bulunabilir.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Senato için yarışan iki Cumhuriyetçi aday, İran savaşının hızla sona erdirilmesini istedi

Michigan’da Demokrat aday Abdul el-Sayed’e karşı çekişmeli bir yarış yürüten Mike Rogers (Reuters)
Michigan’da Demokrat aday Abdul el-Sayed’e karşı çekişmeli bir yarış yürüten Mike Rogers (Reuters)
TT

Senato için yarışan iki Cumhuriyetçi aday, İran savaşının hızla sona erdirilmesini istedi

Michigan’da Demokrat aday Abdul el-Sayed’e karşı çekişmeli bir yarış yürüten Mike Rogers (Reuters)
Michigan’da Demokrat aday Abdul el-Sayed’e karşı çekişmeli bir yarış yürüten Mike Rogers (Reuters)

ABD Senatosu’ndaki iki sandalye için çekişmeli yarışlara giren iki Cumhuriyetçi aday, dün İran savaşının bir an önce sona erdirilmesi çağrısında bulundu. Bu açıklamalar, yakıt fiyatlarının yükselmesine ve özellikle motorin fiyatlarının rekor seviyelere çıkmasına yol açan savaş konusunda, koltuklarını kaybetme riski taşıyan adayların Başkan Donald Trump’tan uzaklaşmaya çalıştığının son işareti oldu.

Michigan’da Demokrat aday Abdul El-Sayed’e karşı çekişmeli bir yarış yürüten Mike Rogers ile Iowa’da Demokrat Josh Tork’a karşı yakın bir yarışın içinde olan Ashley Hinson, daha önce Trump’ın Tahran’a saldırı düzenleme yetkisini desteklemiş olmalarına rağmen, dün İran konusunda daha yatıştırıcı bir söylem benimsedi.

Bu değişim, halen Temsilciler Meclisi’nde görev yapan Hinson açısından özellikle dikkat çekiciydi. Hinson, Trump’ın savaşı sürdürme yetkisini sınırlandırmayı amaçlayan Meclis girişimlerine altı kez karşı oy kullandı; bunlardan biri geçen hafta yapılan oylamaydı.

Hinson sosyal medyada yaptığı paylaşımda, “Iowalılar ekonomik baskı altında ve İran’daki savaşın maliyetini akaryakıt istasyonlarında ya da marketlerde ödemek zorunda kalmamalı” ifadelerini kullandı. Hinson, benzin vergilerinin askıya alınması, motorin ihracatının geçici olarak durdurulması ve başka önlemlerin alınmasının yanı sıra savaşın “başarıyla ve derhal” sona erdirilmesi çağrısında bulundu.

Bu açıklamalar, yaklaşık yedi aydır devam eden çatışmanın kasım ayında yapılacak ara seçimler öncesinde siyasi bir yüke dönüşmesinden endişe eden ve koltuklarını kaybetme riski bulunan bazı Cumhuriyetçi adayların artan kaygısını gösteriyor. Ara seçimler, Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’daki kritik çoğunluklarını koruyup koruyamayacağını belirleyecek.

Enflasyonun yükselmeye devam ettiği bir dönemde Amerikalıların Trump’ın hem ekonomiyle hem de İran savaşıyla ilgili politikalarına yönelik memnuniyetsizliği de arttı. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Reuters/Ipsos tarafından gerçekleştirilen ve sonuçları dün yayımlanan son ankete göre Trump’ın görev onayı yüzde 32’ye gerileyerek, siyasi kariyerindeki en düşük seviyeye indi.


Pezeşkiyan, BM Genel Kurulu’na gitmeden önce İran’ın tutumlarını savunacağına söz verdi

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, BM Genel Kurulu toplantılarına katılmak üzere New York’a hareket etti. (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, BM Genel Kurulu toplantılarına katılmak üzere New York’a hareket etti. (Reuters)
TT

Pezeşkiyan, BM Genel Kurulu’na gitmeden önce İran’ın tutumlarını savunacağına söz verdi

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, BM Genel Kurulu toplantılarına katılmak üzere New York’a hareket etti. (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, BM Genel Kurulu toplantılarına katılmak üzere New York’a hareket etti. (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’na katılmak üzere bugün New York’a hareket ederken, ABD ile savaşın ortasında yapılacak toplantılarda ülkesinin tutumlarını kararlılıkla savunacağı taahhüdünde bulundu.

İran devlet televizyonunun Pezeşkiyan’ın ülkeden ayrılmadan önce yaptığı açıklamalardan aktardığına göre Pezeşkiyan, “Savaştan başımız dik çıktık. Bu hepimiz için bir onur ve gurur kaynağıdır. Bu nedenle uluslararası platformlarda tutumlarımızı kararlılıkla savunacağız” dedi.

Pezeşkiyan, “Bu fırsatı, İran’ın içinde bulunduğu zor durumu uluslararası toplumun dikkatine mümkün olan en iyi şekilde sunmak için kullanacağız. Muhaliflerimize, İran halkının tüm bu haksızlıklara rağmen direnişini sürdürdüğünü vurgulayacağız” ifadelerini kullandı.

Pezeşkiyan, şubat ayında İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla Ortadoğu’da savaşın başlamasından bu yana ABD’ye giden en üst düzey İranlı yetkili konumunda. Pezeşkiyan’ın yarın BM Genel Kurulu’na hitap etmesi bekleniyor.

ABD, İran heyetinin bir bölümünün BM toplantılarına katılmasına izin verirken, Dışişleri Bakanlığı’na göre heyet üyelerine geçen yıl uygulananlara benzer kısıtlamalar getirdi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de ülkesinin BM Genel Kurulu toplantılarına katılacak diplomatik heyetine başkanlık etmek üzere dün New York’a ulaştı. Bu bilgi İran Dışişleri Bakanlığı tarafından açıklandı.

İran devlet televizyonu, Arakçi’nin New York’a ulaşmasının ardından BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile telefon görüşmesi gerçekleştirdiğini ve görüşmede Genel Kurul gündemine ilişkin görüş alışverişinde bulunulduğunu bildirdi.

İran medyası Arakçi’nin, “En önemli hedefimiz, İran halkının meşru haklarını ve çıkarlarını savunmak için bu büyük uluslararası platformdan yararlanmaktır” dediğini aktardı.

Stratejik Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ise Tahran ile Washington arasındaki anlaşmazlığın merkezindeki konulardan biri olmaya devam ediyor.

İran, ABD ve İsrail’in savaşı başlatmasından bu yana Hürmüz Boğazı’nı büyük ölçüde kapalı tutuyor. Savaş öncesinde dünya petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz ihracatının beşte biri bu su yolundan geçiyordu.

Buna karşılık ABD, İran limanlarına abluka uygularken, İran’ı mali açıdan sıkıştırmak amacıyla ülkeye yönelik ekonomik baskıyı artırıyor.