ABD’nin geri çekilmesi… İki uçak ve iki manzara

1975 Vietnamı’ndan 2021 Afganistanı’na kadar şu soru pekişti: Çıkarlar nerede başlayıp nerede biter?

ABD’nin geri çekilmesi… İki uçak ve iki manzara
TT

ABD’nin geri çekilmesi… İki uçak ve iki manzara

ABD’nin geri çekilmesi… İki uçak ve iki manzara

Fidel Spiti
Taliban Hareketi’nin son ABD askerinin ülkeyi terk etmesini beklemeden Afganistan’ı ve başkent Kabil’i kontrol altına almayı başarması sebebiyle dünyayı kasıp kavuran şokun boyutu bir yana, Afganların kendilerini deneyimli, eli kanlı ve köktenci Taliban yönetiminden uzak herhangi bir yere götüreceği umuduyla havaalanından kalkan uçaklar ile ülkelerinden kaçma girişimleri ve yaşananlar, ABD ordusunun 1975'te Güney Vietnam'ın başkenti Saygon'dan çıkışına benzetildi. İki fotoğraf dünya çapında büyük ses getirdi. Bunlardan ilki Saygon'daki ABD istihbarat merkezi üzerinde helikoptere tutunmaya çalışan Vietnam vatandaşlarına ait eski bir fotoğraf. İkincisi de Kabil Havaalanı’nda Batı ülkelerinin vatandaşlarını Afganistan’ın başkentinden tahliye eden uçaklara tutunmaya ve asılmaya çalışan Afganlara ait yeni bir fotoğraf. Tabiki bu, bir yandan ABD’nin geri çekilmesinin bir hezimeti andırdığını ve diğer yandan da ABD’lilerin demokrasiyi sağlama ve ilerleme kaydeden ve insan haklarına saygı gösteren rejimler ve hükümetler kurma bahanesiyle işgal ettikleri halkların çıkarlarının önüne kendi çıkarlarını koyduklarını göstermeyi amaçlayan siyasi ve askeri hedefleri olan bir kıyaslama.

Tarih komedi olarak tekerrür ediyor
29 Nisan 1975'te çekilen ilk fotoğrafta görülen olaylar, Saygon'daki ABD Kuvvetleri Radyosu'nun “Saygon'da hava sıcaklığı 105 dereceye ulaştı ve yükseliyor” haberini yayınlamasının ardından başladı. Bu haber, Vietnam'da askeri durumun tamamen kontrolden çıktığını ve ülkede kalan tüm ABD'lileri hızlı bir şekilde tahliye etme sürecinin başladığı anlamına gelen şifreli bir mesajdı. Nitekim bunun öncesinde ABD 1973 yılında Paris Barış Anlaşması’nı imzaladıktan sonra diplomatlar, denizciler, paralı askerler ve ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) çalışanları da dahil olmak üzere yaklaşık 5 bin ABD’liyi ülkede bırakarak muharebe güçlerini geri çekmişti. Ancak ani ve hızlı bir şekilde gelen bu uyarının nedeni, ABD Başkanı Richard Nixon'ın “Watergate” skandalı nedeniyle istifa etmesiydi. Zira Nixon’ın Güney Vietnamlılara onları Kuzey'den gelecek saldırılara karşı koruma sözü vermesine rağmen istifa etmesi, Kuzey Vietnam ordusunu Mart 1975'te büyük bir saldırı başlatmaya itti.

“Last Men Out: The True Story of America's Heroic Final Hours in Vietnam” kitabının yazarlarından Tom Clavin “Kuzey Vietnam hiçbir şekilde 1973 yılında imzalanan anlaşmaya uyma niyetinde değildi. Nihai hedefi ülkeyi birleştirmekti” ifadelerini kullanıyor. Bu, Taliban Hareketi’nin de uzun bir süredir dile getirdiği niyetin aynısı. Ancak sosyoekonomi filozofu Karl Marx'ın dediği gibi “Tarihte olaylar ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak tekerrür eder.”
Kuzey Vietnam ordusu güneyi işgal ettiği sırada, çok az bir direnişle karşılaştı ve kalan ABD askerlerinden kendisine bir karşılık verilmedi. Güney Vietnam'ın en büyük ikinci şehri olan Da Nang'ın düşüşünden sonra, komünist ordunun egemenliği karşısında korkan, çaresiz kalan ve intikam eylemlerinde bulunma olasılığından tedirgin olan Vietnamlıların kitlesel göç dalgası başladı. Amerikan Havayolları’na ait bir uçağının arka merdivenlerine tutunan Vietnamlılardan bazıları uçağın havalanmasının ardından yere düştü. Güney Vietnam Devlet Başkanı Nguyen Van Thieu ise istifa ederek, 150 bin komünist askerin Saygon kıyılarında durduğu ülkesinden kaçtı.

Çıkarlar nerede başlayıp nerede bitiyor?
Aynı sahne Afganistan'da tekerrür etti. Ancak Vietnam yıllarındaki durumun aksine 21. yüzyıldaki fotoğraf anında dünyanın dört bir yanına aktarıldı ve milyarlarca insan tarafından görüldü. Buna rağmen Vietnam fotoğrafı, “özgür dünya” ve ABD üzerinde büyük bir etki bıraktı. Özgür dünya meseleyi ABD’lilerle müttefik olan Vietnamlılara yapılmış bir ihanet olarak gördü ve ABD’nin Vietnamlıları vahşi düşmanlarının lehine terk ettiğini savundu. Bununla birlikte Afganistan fotoğrafı da aynı etkiyi bıraktı ancak bu sefer daha büyük bir şekilde. Bu durum İngiltere Başbakanı Boris Johnson’u olayı “felaket” olarak tanımlamaya itti. Almanya Başbakanı Angela Merkel ise bunu Batı'nın alnına sürülmüş kara bir leke olarak nitelendirdi. Hatta Senato ve Temsilciler Meclisi’ndeki demokratlar, tek taraflı geri çekilme hareketini ve bu kadar ani bir senaryoyu beklemeyen istihbarat raporlarını eleştirmek zorunda kaldılar. Dünyanın dört bir yanındaki analistler ve politikacılar, sonuçta Taliban Hareketi iktidara döndüyse yani başlangıç noktasına dönüldüyse, büyük savaşın ve ardından ABD’li ve Avrupalı ​​vergi mükelleflerinin paralarından 1 trilyon dolar harcanan 20 yıllık işgalin ne faydası olduğunu sorguladılar.

Kabil Havaalanı’nda uçağa binmeye çalışan Afganlar (AFP)

Dünya, Afganistan ve bölge için bir dönüm noktası olan bu anı, Brown Üniversitesi'ne bağlı olarak yürütülen Savaş Maliyetleri Projesi'ne göre ABD'nin Taliban döneminin sonsuza dek kapandığını sanan Afgan halkının çoğunun kurulmasını beklediği bir Afganistan devleti için en ufak bir temel dahi atmadan Afganistan’da geçirdiği ve en az 2,261 trilyon dolar harcadığı 20 yıla karşı bir öfke ve hüzün karışımıyla hatırlayacak.

Kıyaslama konusuna dönüş
Vietnam'daki ve Güney Vietnam başkentinin içindeki kriz sırasında, o dönem ABD’nin Vietnam Büyükelçisi olan Graham Martin tekrar tekrar yapılan tahliye çağrılarını reddetti. Zira Martin şehirde panik yaratmaktan korkuyordu ve Nixon tarafından kendisine Güney Vietnam’ın varlığını koruması için verilen görevi yerine getirmek istiyordu. Afganistan durumunda ise ABD Büyükelçisi önünde tahliyenin gerekliliğini ilan etmekten başka seçeneği olmadığından ötürü açıklama yapamadı. Problem, beklentilerin içinde gizli. Nitekim ABD ordusunun geri çekilmesinin Taliban’ın ülkeyi ele geçirilmesine yol açacağını kimse beklemiyordu. Çünkü ABD hükümeti Afgan ordusunun ülkeyi savunmak için gerekli finansmanı ve eğitimi aldığına inanıyordu. Ancak tabi ki bu isabetli bir tahmin değildi.


Nisan 1975'te ABD’ye ait bir helikoptere tırmanmaya çalışan sıra olmuş Vietnamlılar (AP)

Vietnam’ın Saygon şehrindeki Tan Son Nhut Hava Üssü'nün Kuzey Vietnam kuvvetleri tarafından bombalanması, Savunma Ataşesi Ofisi (DAO) kompleksini koruyan iki ABD deniz piyadesinin ölümüyle sonuçlanmıştı. Deniz Piyade Onbaşı Charles McMahon ve Kıdemli Onbaşı Darwin Judge, Vietnam Savaşı'nda hayatını kaybeden 58 bin ABD askerinin sonuncularıydı. Tan Son Nhut Hava Üssü’nün aldığı hasarı araştırdıktan sonra Graham Martin, Saygon'dan ayrılma zamanının geldiğini anladı. Ancak deniz yolları kapalı olduğu ve ticari ve askeri uçaklar ülkeye iniş yapamadığı için helikopterler ile hava ikmalinin gerçekleştirilmesi gerekiyordu. ABD’liler ve Vietnamlı müttefikleri, otobüslere ve ardından helikoptere bindirilmek üzere önceden belirlenen mevkilerde toplandılar. Yolcular Güney Çin Denizi'ndeki 40 mil uzaklıkta bulunan ABD Donanması’na ait gemilere götürülecekti. Başlangıçta plan yalnızca ABD'lileri tahliye etmek üzerine yapılmıştı. Ancak Büyükelçi Vietnam hükümet ve askeri yetkililerin yanı sıra destek personelini de tahliye etmekte ısrar etti. Çünkü çoğu kişi gibi o da Kuzey Vietnamlıların şehre girer girmez ortalığı kana bulayacağına inanıyordu.
Helikopterler ile hava ikmali başlatılan DAO’nun dışında kıyamet koparken yaklaşık on bin kişi toplandı. ABD Deniz Piyadeleri’nin önünde, kimi kurtarıp kimi arkalarında bırakacaklarına dair tatsız bir görev vardı.
Bu sırada Güney Vietnam Hava Kuvvetleri pilotları çok sayıda helikopteri ele geçirdi. Ailelerini ve alabildikleri herkesi helikopterlere bindirdiler ve onları okyanusun ortasında bekleyen ABD uçak gemilerinin güvertesine indirdiler. Uçakların sayısının fazla olmasından ötürü, bu gemilerin güvertesinde çalışan askerler, inmesi gereken diğer uçaklara yer açmak için helikopterleri denize itmek zorunda kaldılar.
Saygon'daki büyükelçiliği tahliye eden son ABD Deniz Piyadeleri, kaçmayı başaramayan binlerce Vietnamlıyı arkalarında bırakarak 30 Nisan şafak vaktinden sonra ülkeden ayrıldı. En nihayetinde tahliye sürecinin sonucunda rekor rakamlar ortaya çıktı. Nitekim 5 bin 500'ü Vietnamlı olmak üzere 7 bin kişi 24 saatten kısa bir süre içerisinde tahliye edilmişti.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
TT

Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)

Güney Kore’nin eski Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol, 2024’ün sonlarında kısa süreli sıkıyönetim ilan etmesi nedeniyle bugün ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Seul Merkez Bölge Mahkemesi yargıcı Ji Gwi-yeon, karar duruşmasında “İsyan suçundan Yoon’u ömür boyu hapis cezasına mahkûm ediyoruz” ifadesini kullandı.

Böylece eski muhafazakâr lider, savcılığın talep ettiği idam cezasından kurtulmuş oldu.

Yoon Suk Yeol, 3 Aralık 2024 akşamı yaptığı sürpriz konuşmada sıkıyönetim ilan etmiş ve orduya Ulusal Meclis’e girme talimatı vermişti. Ancak askerler tarafından kuşatılan binaya yeterli sayıda milletvekili girmeyi başarmış, yapılan oylamada bu güç kullanımına karşı karar alınmış ve dönemin devlet başkanı geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Sivil yönetim fiilen yalnızca altı saatliğine askıya alınsa da, söz konusu girişim ülkede derin ve uzun süreli bir siyasi krize yol açmıştı.

Gözaltında yargılanan Yoon, bu eylemleri nedeniyle nisan ayında görevden alınmıştı.

Mahkemenin, eski Savunma Bakanı Kim Yong-hyun’u da mahkûm etmesinin ardından, Yoon ile birlikte yargılanan diğer sanıklar hakkında da kısa süre içinde karar vermesi bekleniyor.


İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
TT

İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia

Elie Kuseyfi

Salı günü Cenevre'de Rusya-Ukrayna ve ABD-İran müzakerelerinin eş zamanlı olarak yapılması sadece bir tesadüf müydü? Yoksa bu, her iki müzakereye de katılan, Moskova ve Kiev arasında arabuluculuk yapan ve Umman arabuluculuğuyla İran ile müzakere eden ABD'nin kasıtlı bir hamlesi miydi? Bu eş zamanlılığın nedeni, Cenevre'deki her iki müzakereye de katılan Steve Witkoff ve Jared Kushner'in orada bulunması olabilir. İki müzakere oturumunun aynı şehirde yapılması, onları başka bir yere gitmekten kurtardı ve bu da bilhassa Başkan Donald Trump'ın her iki sorunu, özellikle de Rusya-Ukrayna çatışmasını çözmekte acele etmesi nedeniyle görevlerini hızlandırmaya katkıda bulunabilir. Nitekim Trump, Kiev'i hızla bir anlaşmaya varmaya teşvik ediyor ve bu durum Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy'yi kızdırdı, Trump'ın kendisine uyguladığı baskının hiçbir gerekçesi olmadığını belirtti.

İki konu arasında ortak bir bağlantı arayışı, bizi perşembe günü Umman Denizi ve Hint Okyanusu'nda iki ülke arasında yapılacak ortak tatbikatlarla yeni bir seviyeye ulaşacak olan Rus-İran askeri iş birliğine götürüyor. Ancak en önemli konu, Tahran'ın Ukrayna şehirlerini bombalamak için Moskova'ya insansız hava araçları tedarik etmesi olmaya devam ediyor. Fakat bu neden, İran'ın nükleer dosya dışında herhangi bir konuyu görüşmeye hazır görünmemesi nedeniyle biraz olasılık dışı görünüyor. Her ne olursa olsun, bu iki müzakere turunun aynı şehirde eş zamanlı olarak yapılması, bizi bugün dünyadaki en önemli ve ABD’nin de tamamen dahil olmuş durumda olduğu iki olay ile karşı karşıya bırakıyor.

Bu da bizi, İran-ABD müzakerelerinin bölgedeki diğer tüm dosya, çatışma ve anlaşmazlıkların önüne geçtiği bölgeye götürüyor. Ancak burada gündemde olan soru, bu müzakerelerin bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların seyrine bir etkisi, daha doğrusu bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların, özellikle de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının ve bölgesel sonuçlarının, bu müzakerelerin seyrine bir etkisi olup olmadığıdır. Daha önemli olan soru ise iki yıldan fazla süren ve yeni jeopolitik gerçeklikler yaratan, İran'ın stratejik konumunda bir gerilemeye yol açan savaşın sonucundan bağımsız olarak Washington ve Tahran arasında bir anlaşmaya varılıp varılamayacağıdır. Bu nedenle, Washington ve Tahran arasındaki müzakereler bağlamında sorulan temel soru, Hizbullah ve Hamas'ın zayıflaması, Suriye rejiminin devrilmesi ve ABD-İsrail'in İran'ın derinliğine yönelik saldırıları, dahası İran'daki eşi benzeri görülmemiş iç bölünmeden sonra, bu müzakerelerin beklenen sonuçlarının İran'ın stratejik konumundaki bu gerilemeyi yansıtıp yansıtmayacağıdır. Keza Tahran'ın Donald Trump'ın onunla bir anlaşmaya varma arzusunu göz önünde bulundurarak, bu gerilemeyi telafi edip edemeyeceğidir.

Devam eden Amerikan askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile temel Amerikan hassasiyetlerine dokunuyor

 Her ne pahasına olursa olsun bir anlaşma mı?

Başka bir deyişle, Amerikan Başkanı, bölgesel savaşın tüm sonuçlarını ve İsrail'in tüm kırmızı çizgilerini, özellikle de İran’ın füze programı ve Tahran tarafından desteklenen bölgesel milis gruplar meselesiyle ilgili kırmızı çizgilerini göz ardı ederek, İran ile her ne pahasına olursa olsun anlaşmak mı istiyor? Önceliği, içeriği İran'ın stratejik konumundaki gerilemeyi yansıtmasa ve İran rejimini hem içeride hem de uluslararası alanda kurtarsa bile, İran ile bir anlaşmaya varmak mı?

Trump gibi bir başkanın ne istediğini tahmin etmek zor olsa da İran nükleer meselesini çevreleyen koşullar, ABD Başkanı’nın herhangi bir anlaşmayı kabul edebileceğini göstermiyor. Ancak bu, İran dosyasını yönetmenin onun için kolay olacağı anlamına gelmiyor. Hatta Rusya-Ukrayna savaşı dosyası ve uzun süreli sonuçlarını yönetmekten bile daha zor olabilir. Şüphesiz ki, Başkan ve genel olarak Amerikalılar için iki konu arasındaki temel fark, ABD'nin, 28 Aralık'ta Tahran'daki rejime karşı protestoların başlamasından bu yana Ortadoğu'da olduğu gibi, Rusya-Ukrayna savaşında doğrudan asker konuşlandırmaması ve askeri yığınak yapmamasıdır.

dcf
Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamad el-Busaidi, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı Jared Kushner, İsviçre'nin Cenevre şehrinde ABD ve İran arasında yapılacak dolaylı görüşmeler öncesinde, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bu devam eden ABD askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile ABD'deki temel iç hassasiyetlere dokunuyor. Zira MAGA hareketinin Cumhuriyetçi Başkan ile temel anlaşması, ABD'nin yabancı savaşlara karışmaması üzerine kurulu. Bu durum şimdi ABD'nin İsrail'e verdiği desteğe de yansıyor. Geçtiğimiz kasım ayında yapılan bir YouGov anketi, 45 yaşın altındaki Cumhuriyetçi seçmenlerin yüzde 51'inin, 2028 başkanlık ön seçimlerinde İsrail'e vergi mükelleflerinin vergileri ile finanse edilen silah transferlerini azaltmayı savunan bir adayı desteklemeyi tercih edeceğini gösterirken, sadece yüzde 27'si İsrail'e silah tedarikini artırmayı veya sürdürmeyi savunan bir adayı tercih ettiklerini söyledi. Bu, Trump destekçilerinin geniş bir kesiminin “Önce ABD” veya “ABD'yi Yeniden Harika Yap” gibi sloganlara dair anlayışını yansıtıyor ve bu anlayış, bu sloganların kapsamının ABD'nin ötesine uzandığını dikkate almıyor. Ancak, başka iki anket, Amerikalıların yüzde 59'unun geçen haziran ayında İran nükleer tesislerine yapılan ABD saldırısını onayladığını gösterdi. Dolayısıyla olası bir askeri saldırıya desteğinin veya muhalefetinin, saldırının hedeflerine ulaşmadaki başarısına bağlı olduğu göz önüne alındığında, Trump'ın İran ile ilgili herhangi bir kararını etkileyen iç Amerikan faktörü tek yönlü değildir. Trump, tabanına diplomasiye bir şans verdiği ancak bunun ABD çıkarları için olumlu sonuçlar vermediği gerekçesini sunabilir.

Mevcut ABD askeri yığınağı, iki uçak gemisi, 12 savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içerirken, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi

Cenevre turunda bir ilerleme kaydedildi mi?

Washington ve Tahran arasında yeniden başlatılan müzakerelerin salı günü Cenevre'de yapılan ikinci turunun gidişatı bu bağlamda anlaşılabilir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin “ABD ile temel ilkeler konusunda bir uzlaşıya varıldığı ve önceki tura kıyasla olumlu gelişmeler olduğu” yönündeki açıklamalarının verdiği iyimserlik esintisine rağmen, konu her zamankinden daha karmaşık görünüyor. Zira Donald Trump'ın, ABD'nin Ortadoğu'daki stratejisinde tam bir darbe gerçekleştirmeye hazır olmadığı sürece, İsrail pahasına İran için stratejik kazanımlar garanti eden bir anlaşmaya varabileceğini hayal etmek zor; ki bunun için henüz hiçbir işaret de yok.

İranlı üç yetkilinin New York Times'a verdikleri demeçlerde, Tahran'ın Trump'ın başkanlığı döneminde uranyum zenginleştirmeyi askıya almaya ve yaptırımların, petrol ambargosunun kaldırılması karşılığında Washington'a yatırım fırsatları sunmaya istekli ve hazır olduğunu belirtmeleri bile mevcut durumla uyumsuz görünüyor. Zira İran dosyası ile ilgili olarak mevcut durum iki nokta ile özetlenebilir; birincisi, Tahran rejimi hem iç hem de uluslararası alanda en zor stratejik gerileme dönemini yaşıyor. İkincisi, İsrail, ABD'nin desteğiyle bölgedeki stratejik konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle, ABD'nin İran ile yapacağı herhangi bir anlaşma bu denklemi alt üst etmemelidir. Aksi takdirde, bu anlaşma ABD'nin aleyhine İran’ın elde edeceği açık bir kazanç ve ana müttefiki İsrail için bir kayıp anlamına gelecektir.

Bu sebeple, Arakçi'nin “olumlu gelişmeler, Washington ile yakında bir anlaşmaya varacağımız anlamına gelmiyor, ancak süreç başladı” şeklindeki açıklaması, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in de müzakerelerin iyi ilerlediği ancak İranlıların Trump tarafından belirlenen kırmızı çizgileri kabul etmeye istekli olmadığı yönündeki açıklaması, bu müzakereleri çevreleyen zorlukları yansıtıyor. Müzakerelerin İran'ın pazartesi günü Devrim Muhafızları gözetiminde stratejik Hürmüz Boğazı'nda tatbikatlara başlayacağını duyurması veya son 24 saat içinde bölgeye F-35, F-22 ve F-16'lar da dahil olmak üzere 50 ilave ABD savaş uçağının ulaşması gibi iki taraf arasında devam eden askeri gerilim ortamında gerçekleştiği göz önüne alındığında, kendisini çevreleyen zorluklar daha iyi anlaşılacaktır. Bu uçaklarla birlikte ABD'nin mevcut askeri yığınağı halihazırda iki uçak gemisi, yaklaşık on iki savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içeriyor. Ayrıca, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi. Ancak bu devasa yığınak, büyüklüğüne rağmen, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin arifesindeki Amerikan askeri yığınağının boyutuna henüz ulaşmadı. O zamanlar altı taarruz grubu bulunurken, şimdi sadece iki grup var. Bazı İsrailli seslere göre bu durum, Trump bunun olabilecek en iyi şey olacağını söylemiş olsa da İran'da rejim değişikliğini amaçlamadığının kanıtıdır.

İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez

Ancak, ABD merkezli Axios sitesi, bilgi sahibi kaynaklara atıfta bulunarak dün Trump yönetiminin artık İran ile “büyük bir savaşa” girmeye daha yakın olduğunu ve mevcut diplomatik çabaların başarısız olması durumunda bunun yakında gerçekleşebileceğini bildirdi. Ayrıca, İran'a karşı askeri operasyonun, sınırlı operasyonlardan ziyade tam ölçekli bir savaşa daha yakın, haftalarca sürecek geniş bir harekata dönüşebileceği tahmininde bulundu. Bu harekatın, geçen yıl haziran ayındaki 12 günlük savaştan daha geniş kapsamlı ve daha büyük etkiye sahip ortak bir ABD-İsrail harekatı olabileceğine de işaret etti.

Bu da müzakere sürecinin hem ABD hem de İsrail tarafından savaşa hazırlanmak için daha fazla zaman kazanmak amacıyla kullanılan bir geciktirme taktiği mi yoksa Trump'ın İsrail'in taleplerini göz ardı eden bir anlaşmaya gerçekten hazır olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Bu talepler arasında, Binyamin Netanyahu'nun sadece zenginleştirmeyi durdurmakla kalmayıp tüm nükleer altyapının ortadan kaldırılmasında ısrar ettiği nükleer program, Tel Aviv'in menzili 300 kilometreyi geçmeyen füzelerle sınırlandırılmasını istediği İran'ın balistik füze cephaneliği yer alıyor. İsrail, özellikle füze programlarının uluslararası alanda ele alınması konusunda, taleplerini savunurken 1991'deki Irak ve 2003'teki Libya örneklerini gösteriyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, İsrail'in Tahran’ın onlara desteğinin kısıtlanmasını talep ettiği İran yanlısı milis gruplar sorunu da var. Buna karşılık, Tahran müzakereleri füze ve milis gruplar sorunlarını içerecek şekilde genişletmeyi, keza nükleer programını tamamen bitirmeyi reddediyor.

fvgb
İsviçre Dışişleri Bakanı ve Federal Konsey Üyesi Ignazio Cassis ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cenevre'de İsviçre ve İran arasında yapılan ikili görüşme sırasında, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bütün bunlar Donald Trump'ı zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan, bölgesel müttefiklerinin çekinceleri ve potansiyel maliyetler ve riskler göz önüne alındığında, İran'a karşı askeri harekatı önleyecek bir anlaşma istiyor. Diğer yandan, Tahran ile iki yıldan uzun süren en uzun bölgesel savaşını yürüten İsrail'in bölgedeki stratejik üstünlüğünü zayıflatacak bir anlaşmaya varamaz. Aynı zamanda İsrailli güvenlik yetkilileri, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın “Sünni dünyayı birleştirerek ve Mısır gibi eski Arap düşmanlarını da içeren yeni bir bölgesel sistem kurarak” İsrail'i diplomatik olarak kuşatmaya çalıştığı değerlendirmesinde bulunuyor. Onlara göre Ankara'nın amacı, İran’ın ateş duvarını İsrail'i çevreleyen birleşik bir Sünni diplomatik duvarla değiştirmek, böylece İsrail'in manevra özgürlüğünü azaltmak ve onu siyasi olarak izole etmektir. Bu nedenle, İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez. Bu durum, ana müttefiki olan ABD'nin çıkarlarını ve stratejik konumunu da etkiliyor. Yahut en azından, bu durum Washington'u İsrail ve bölgedeki diğer müttefiklerinin çıkarlarını dengelemek gibi zorlu, hatta çok meşakkatli bir görev ile karşı karşıya bırakıyor. Ancak, tasavvur edilmesi ve anlaşılması daha zor olan, Trump'ın, zamanlaması ve içeriğiyle, Netanyahu'nun son iki yıldır ABD’nin büyük finansmanıyla desteklenen “Ortadoğu'yu değiştirmek” ile ilgili tüm açıklamalarını kesin ve nihai olarak geçersiz kılacak bir anlaşma yoluyla İran'ı kurtarma hamlesinde bulunmasıdır.


Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
TT

Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)

Lara Trump, ABD Başkanı Donald Trump’ın, uzaylıların keşfi ilan edilirse okumak üzere önceden hazırlanmış bir konuşması olduğunu açıkladı.

43 yaşındaki Lara Trump, bu açıklamayı dün yayımlanan Pod Force One adlı podcast bölümünde yaptı. Söz konusu açıklama, eski Başkan Barack Obama’nın geçen hafta sonu yapılan röportajında uzaylıların varlığına dair yaptığı açıklamalara atıfla geldi.

Podcast sırasında sunucu Miranda Devine, Lara’ya “Eski Başkan Obama yakın zamanda bir podcastte uzaylılara inandığını ve başkanlığı sırasında bir şeyler gördüğünü ima etti. Başkanla UFO konusunu konuştunuz mu? Sizce bu konuda bir açıklama yapacak mı?” diye sordu.

Lara Trump yanıtında, “Komik olan şu ki, eşim Eric ile birlikte babasına bunu sorduk ve ‘Sen ne biliyorsun?’ dedik” ifadesini kullandı. Başkan’ın, kendisine ve Eric’e dünya dışı yaşam olasılığı sorulduğunda ‘bir şeyler saklıyormuş gibi davrandığını’ belirtti.

Lara sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben ve Eric dedik ki, Tanrım, her şeyi bize anlatmak bile istemiyor, belki bunun ötesinde bir şey var. Farklı kaynaklardan duydum ki, babam bunu bizzat söylemiş: Bir konuşması var ve doğru zamanda bunu açıklayacak… Ne zaman olacağını bilmiyorum… Belki de bu, dünya dışı yaşamla ilgili bir konudur.”

Bu açıklamalar, eski Başkan Barack Obama’nın hafta sonu katıldığı bir podcastte yaptığı yorumların ardından geldi. Obama, uzaylılarla ilgili soruya, “Varlar, ama ben görmedim ve bir yerde tutulduklarını sanmıyorum. Herhangi bir yer altı tesisi yok, tabii ki ABD Başkanı’ndan saklanan devasa bir kompleks yoksa” yanıtını vermişti.

Obama’nın sözleri internet ortamında geniş yankı uyandırdı ve bunun üzerine Instagram hesabından bir açıklama yaptı. Açıklamasında, “Hızlı tur formatına uymaya çalışıyordum, ama konu büyük ilgi görünce açıklama yapayım. İstatistiksel olarak ev çok geniş, bu da yaşam olasılığını artırıyor” dedi.

Eski başkan ayrıca, “Yıldız sistemleri arasındaki mesafeler çok büyük, bu nedenle uzaylıların bizi ziyaret etme olasılığı düşük. Başkanlığım sırasında uzaylılarla iletişim olduğuna dair herhangi bir kanıt görmedim” ifadelerini kullandı.

Yıllardır, özellikle Nevada eyaletinin güneyinde gizemli Area 51 üssüyle ilgili olarak, uzaylılar ve UFO varlığı üzerine spekülasyonlar devam ediyor. Geçen yıl yayımlanan bir belgesel, Trump’ın yakın zamanda başka yaşam formlarını tanıyabileceğine işaret etmişti.

Tüm bu iddia ve spekülasyonlara rağmen Donald Trump, görevine geri dönmesinin ardından uzaylıların varlığı konusunda henüz kesin bir açıklama yapmış değil.