Taliban’ın zaferi sonrası Afganistan’ı bekleyen senaryolar

İç ve dış aktörlerin verileri, taktikleri ve hesapları değişiyor.

Taliban’ın zaferi sonrası Afganistan’ı bekleyen senaryolar
TT

Taliban’ın zaferi sonrası Afganistan’ı bekleyen senaryolar

Taliban’ın zaferi sonrası Afganistan’ı bekleyen senaryolar

Afganistan Devlet Başkanı Eşref Gani Ahmedzai'nin Kabil Uluslararası Havalimanı'ndan Tacikistan Cumhuriyeti'ne giden uçağa bindiği an, ABD'nin Afganistan'da bir ulus inşa etmeye yönelik 20 yıllık çabası son buldu. Afgan devlet kurumlarını inşa etmek için harcanan trilyonlarca dolar, Afgan silahlı kuvvetlerinin “kaybolması” ve tüm hükümet yapısının çökmesiyle boşa gitmiş oldu. Ve tüm bunlar, Taliban milislerinin Pazar sabahı Afganistan'ın başkenti Kabil'e girmesinden sadece birkaç saat sonra meydana geldi.
Bu olay, 11 Eylül 2001'de ABD'ye yapılan saldırıların ardından “Taliban” hareketini dağıtma amacıyla başlatılan 20 yıllık uluslararası çabaların sonu oldu. Modern tarihte örneğini daha önce görmediğimiz bir şekilde bir büyük gücün böylesine savurgan bir maliyetle giriştiği askeri macera utanç verici bir şekilde sona erdi.
Taliban'ın Afganistan'ın başkenti Kabil'i ele geçirmesi ve hareketin şehrin etrafına güvenlik birimleri yerleştirmesinden sonra şehir merkezine sızarak her köşeye güvenlik noktası kurması ve şehri tam olarak kontrolü altına alması şu ana kadar barışçıl bir şekilde gerçekleşti. Öte yandan Taliban'ın, resmi adıyla Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’nın her köşesinde güvenlik noktaları oluşturmasına rağmen herhangi bir binaya girmekten kaçınmasıyla havaalanı, Kabil'de ABD ordusunun kontrolü altındaki tek tesis olmaya devam ediyor. Bu nedenle, Taliban ile havaalanını kontrol eden ABD askeri güçleri arasında adeta ilan edilmemiş bir ateşkes var. Taliban, bu güçlerin ABD diplomatik personelini Kabil’den tahliye ettiğini ve şehirdeki büyükelçilik yerleşkesinden Amerikan bayrağını indirdiğini biliyor.
Taliban'ın Kabil'in çeşitli ilçe ve bölgelerine girmesinden birkaç saat önce, Başkan Eşref Gani hükümetinin neredeyse tüm üyelerinin kaçtığı, ancak hareketin, hâlâ hükümet binaları ve cumhurbaşkanlığı yerleşkesi içinde bulunan yetkilileri zorla tahliye etmekten kaçındığını belirtmekte de fayda var. Taliban bu yetkilileri zorla çıkarmak yerine barışçıl bir iktidar geçişi sağlamak için eski Afgan hükümetinin üst düzey yetkilileri ile müzakerelere başladı. Eski Cumhurbaşkanı Hamid Karzai ve önde gelen hükümet politikacısı Dr. Abdullah Abdullah, müzakerelerde Afgan hükümeti ekibine liderlik ediyor.
Öte yandan, Taliban militanlarının şehre girmesinin ardından Kabil'de ciddi bir şiddet olayı bildirilmezken, şehir dışına büyük çaplı bir göç dalgası olduğu bildiriliyor. Eşref Gani hükümetiyle veya Amerikan kuvvetleriyle yakın iş birliği içinde olan bölge sakinleri, “Taliban” militanlarının misilleme saldırılarından korkuyorlar. Bu korku, çok sayıda vatandaşın uluslararası havaalanının kapılarına hücum ederek Afganistan’dan ayrılan Amerikan askeri ve ticari uçaklarına binmeye çalışmasında açıkça görüldü. Durum böyle olunca ABD ticari uçuşlarını askıya aldı, askeri uçuşlarda ise diplomatik personelin tahliyesine öncelik verdi.
“Uluslararası Ortak Açıklama”
60'tan fazla ülke yaptıkları ortak açıklamada, sivil düzenin ve güvenliğin derhal yeniden tesis edilmesi ve Taliban'a, ülkeyi terk etmek isteyen herkese izin vermesi çağrısında bulundu. Öte yandan aktivistler, Taliban’ın, kadınları giyim tarzında ve çalışma özgürlüğünde değişiklik yapmaya zorladığına dair haberler çerçevesinde Afganistan’daki kadınların kaderiyle ilgili endişelerini dile getiriyorlar. Bu arada Afganistan’daki özel yerel televizyon kanalları, kadın aktrislerin ve sunucuların görev yaptığı mevcut programları yayınlamaya devam ediyorlar.
Aktivistler ve siyasi yorumcular, Taliban’ın Afganistan’daki azınlıklara yönelik muameleleri konusundaki endişelerini de dile getiriyorlar. Peştuca konuşan (Taliban militanlarının çoğunluğunun dili) ve Taliban’ın Kabil’i ele geçirdiği ilk andan itibaren hareketin durumunu yakından takip eden Pakistanlı gazeteci Tahir Han, "Hareketin bu sefer farklı olacağına dair açık işaretler var. Zaten azınlıklar meselesi hususunda uluslararası toplum tarafından çok fazla baskı var” değerlendirmesinde bulundu.
Tahir Han, 3 Taliban liderinin Pazar günü Kabil'de düzenlenen bir Şii cenazesine katıldığını ve bunun Afgan hükümetinin kurulmasından sonra hareketin azınlıklarla ilişkilerinde yumuşak davranacağının açık bir göstergesi olduğunu belirtti. Han, “Bundan sonra ne olacağını tahmin etmenin zor olacağı doğru, ancak şu anda uluslararası baskılara yanıt veriyorlar” ifadelerini kullandı.
“İran'ın Artan Rolü”
Taliban'ın azınlıklara ve kadınlara yönelik tutumundaki bu açık değişiklik, hareketin İran, Çin ve Rusya dahil olmak üzere bölgesel devletlerle ilişkilerinin önemli ölçüde iyileşmesinden sonra sevk edildiği önemli bir stratejik arka plana dayanıyor. Tahir Han'a göre, "Taliban'ın ilişkilerini büyük ölçüde geliştirdiği ülkelerden biri İran. Taliban üyeleri ABD yönetimiyle yaptığı görüşmeler hususunda İranlı liderlerle istişarelerde bulundular ve istişareler için düzenli olarak Tahran'ı ziyaret ediyorlar."
Öte yandan, Pakistan dış politika çevrelerinde, ABD'nin Afganistan'dan tek taraflı çekilme kararının Washington'un artık terörle ilgili konulara odaklanmadığını gösterdiği ve bunun pratikte hem Pakistan'ın hem de Afganistan’ın stratejik öneminin azalması anlamına geldiğine dair net bir farkındalık var. Ancak bölgesel başkentlerden, Pakistan güvenlik teşkilatına bağlı "stratejik varlıklar"ın Rusya, İran ve Çin gibi bölge ülkeleri arasında bir miktar desteğe sahip olduğuna dair zayıf sinyaller var. “Stratejik varlıklar” terimi, uluslararası medya kuruluşları tarafından çoğu zaman Afgan Talibanı’na atıfta bulunmak için kullanılan bir tabir.
Burada bahsedilen destek şu; ABD'nin Afganistan'daki varlığının en parlak döneminde, ABD istihbaratının Washington'a, hem İran hem de Rusya'nın Kabil’deki ABD kuvvetlerine saldırı başlatması için “Taliban”a silah, istihbarat ve finansman sağladığını bildirdiğine dair haberler vardı.  Ayrıca Taliban, Rus ve İranlıların emriyle, 2014-2016 yılları arasında Afganistan'ın kuzeyinde ve doğusundaki DEAŞ'a bağlı gruplara karşı operasyonlar düzenlemişti. Bu dönemde Afganistan’da ani bir DEAŞ yükselişi kaydedilmişti. Ayrıca Pakistan istihbarat teşkilatı, Temmuz 2018'de Pakistan'ın başkenti İslamabad'da düzenlenen bir konferansta Moskova, Tahran ve Pekin istihbarat şeflerini ağırlamış ve bu konferansta Afganistan'da yükselen DEAŞ’a karşı dört istihbarat teşkilatının koordinasyon içinde çalışması kararlaştırılmıştı.
Ancak bu, Rusya ve İran'ın Afgan Taliban'ı ile aktif bir ilişkisi olduğu anlamına mı geliyor? Yahut bu, bölgesel aktörlerin, muhafazakâr Taliban'a, raporlara göre Afganistan'da kurulduğu söylenen aşırılık yanlısı DEAŞ'tan daha açık olduğu anlamına mı geliyor?
“Madalyonun Rusya Tarafı”
Bu tür soruların henüz net bir cevabı yok. Ancak İran'ın "yabancı güçlerin geri çekilmesini" memnuniyetle karşıladığı son derece açık. Rusya ise Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan gibi bölgesel müttefiklerini korumak için askeri güç kullanmaya hazır olduğunu ifade ederken, Taliban’ın bu devletlerden herhangi biri için tehlike arz ettiğinden bahsetmiyor. Moskova’nın, bu ülkelerde artan şiddeti ve huzursuzluğu kesinlikle kabul etmemesine rağmen hiçbir Rus açıklamasında Taliban’dan bir tehdit unsuru olarak söz edilmiyor.
Bu bağlamda Pakistanlı yetkililere ve uzmanlara göre Ruslar, DEAŞ'ın Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan da dahil olmak üzere tüm Orta Asya ülkelerinde ve sınırları yakınındaki kuzey Afganistan'da yükselişinden özellikle endişe duyuyor. Zira Moskova hala kendini Orta Asya ülkelerinin güvenliğinin ana sorumlusu görüyor. Ruslar bu sorunu Taliban liderleriyle tartışıyorlar ve Taliban’ı, sınır bölgesinde ortaya çıkan DEAŞ ve diğer aşırılık yanlısı gruplara karşı potansiyel bir müttefik olarak görüyorlar.
Nitekim DEAŞ’ın Afganistan'daki hikayesi örgütün orada devam eden düşüşü etrafında dönüyor. 2014-2016 yılları arasında Kabil'deki çarpıcı yükselişin ve üye sayısının binlere ulaşmasının ardından DEAŞ sürekli bir düşüş halinde. Ayrıca, son iki yılda örgüt, ABD ve Afgan askeri operasyonları karşısında doğudaki Kunar ve Nangarhar vilayetlerinde peş peşe kayıplar verdi. Bu kayıplar, Taliban militanlarının örgüte karşı başlattığı bağımsız askeri harekatla daha da arttı.
DEAŞ’ın yaklaşık 2.200 savaşçıyı çağırdığını belirten haberlerle birlikte, Batılı uzmanların okumaları içeren bir rapora göre, bir bütün olarak Taliban'ın yolu, liderler ve savaşçılar arasında ayrılıklar, toprak kayıpları ve savaş alanında dağılan müttefiklerle dolu. Batılı uzmanların bazıları, "Taliban"ın Afganistan'da çeşitli şekillerde ortaya çıkabilecek ve bölge ülkelerini etkileyebilecek olan bozguncuların şiddeti sorunuyla başa çıkacak yetkinliğe ve yeterliliğe sahip olmadığına inanıyor.
“Gelecekteki Olasılıklar”
Öte yandan gözlemciler, "Taliban"ın şimdi İran'ı rahatsız etmemek veya tahrik etmemek için Afgan azınlıklarla, özellikle Şii Hazara azınlığı (orta Afganistan'daki) ile bir tür iyi ilişkiler kurmaya çalışmasını bekliyorlar. Bilinmelidir ki, çok sayıda Tacik, Özbek, Türkmen ve hatta bazı Hazaralar dahi Taliban'a katıldı. Hareketin kuzey Afganistan'da taarruza başlamasının nedeni buydu; Çoğunluk Peştun olmayan kabilelerden olduğu için, bu yeni durum "Taliban"ı etnik ve mezhepsel azınlıklara karşı nazik ve işbirlikçi olmaya teşvik etti.
Öte yandan, bozgunun şiddeti Pakistan toprakları içinde terörist saldırılar şeklini alabilir. Batılı istihbarat uzmanlarının söylediklerine bakılırsa, Hindistan istihbaratı, terörist grupların kalıntılarını Pakistan'a karşı kullanacağı bir uzantı haline getirebilir. Pakistan’ın, Hindistan istihbaratının Tehrik-i Taliban Pakistan (TTP) hareketine sızdığı ve bu silahlı grubu Pakistan'a terörist saldırılar düzenlemek için kullandığı iddiaları göz önünde bulundurulduğunda bu pek de imkânsız görünmüyor. Pakistan Talibanı'nı, El Kaide ve DEAŞ gibi uluslararası terörist gruplara bağlayan şebekelere atıfta bulunan sayısız haber ve iddia var.
Aynı şekilde, bu şiddet Pakistan'ın Afganistan'daki Hindistan çıkarlarına karşı terörist saldırılar düzenlemek için terörist grupları kullanması şeklinde de olabilir. Yakın geçmişe bakarsak, bu da imkânsız görünmüyor, çünkü Hintlilerin Afganistan'daki askeri istihbarat varlıklarını Pakistan'a karşı nasıl kullandıkları çok iyi biliniyor. ABD yönetiminin Kabil'deki Hindistan büyükelçiliğine yapılan terör saldırısından Pakistan istihbaratını sorumlu tutmasının acı hatıraları, ulusal ve uluslararası hafızada hala taze.
Bu, iyileşmeyen bir yara olarak Afgan çatışmasının başka bir yönünü temsil ediyor. Pakistan ve Hindistan güvenlik servisleri, Afganistan'daki kendi çıkarlarını korumak için net olarak belirlenmiş “oyun kurallarına” sahip değiller. Pakistanlılar, Washington'un çekilmesinden sonra Hindistan'a Afganistan'da orantısız bir rol verme arzusundan endişe duyarken, Hintliler Afganistan'daki ekonomik çıkarlarının "Taliban" kılığına girmiş baş düşmanları olan Pakistan’ın eylemlerinden olumsuz etkilenebileceğinden endişe ve korku duyuyorlar. Dolayısıyla bu “senaryo”da bozguncuların şiddeti çok da uzak görünmüyor. Aksine Afgan topraklarında bunun emsalleri var; ABD yönetimi, Rusya ve İran'ı, Afganistan'daki “Taliban”ı oradaki Amerikan güçlerine karşı şiddet eylemleri gerçekleştirmek için desteklemekle suçladı. Rusya, dolaylı olarak Amerikalıları, DEAŞ savaşçılarını kuzey Afganistan'a, Rusya'nın güvenlik sınırlarının bir parçası olarak gördüğü Orta Asya cumhuriyetlerinin sınırları yakınına getirmekle suçladı. Nitekim Afganistan'daki "El Kaide" ve "DEAŞ" kalıntıları, Orta Asya toplumlarında ortaya çıkan ve Orta Asya hükümetleriyle askeri çatışmalara giren terörist grupları barındırıyordu.
Çinliler de Afganistan'daki gelişmelerden son derece endişe duyuyorlar. Çünkü Çinli ayrılıkçı unsurların, özellikle Müslüman Uygurların DEAŞ, Taliban ve El Kaide ile ittifaklarının gayet farkındalar. Bu unsurlardan bazıları, yakın zamana kadar onlara sığınak sağlayan "Pakistan Talibanı" ile de müttefik durumdalar. İslamabad'da ikamet eden bir uzman, "Çin, topraklarına ulaşan yağmacıların şiddetinden gerçekten endişe duyuyor” dedi. Çin de dün yeni "Taliban" hükümetiyle çalışma ve iş birliği yapma niyetini dile getirdi.
“Pakistan-Hindistan hesaplarının çatışma noktası Afganistan”
Taliban hareketi şu ana kadar Afganistan'daki askeri zaferine karşı henüz herhangi bir direnişle karşılaşmadı, ancak haberler, eski ordu komutanı Ahmed Şah Mesud'a sadık militanların, Tacik liderin eski kalesi olan Pençşir Vadisi'nde toplanmaya başladığını gösteriyor.
Bilgiler, eski Afgan cumhurbaşkanı yardımcısı Emrullah Salih'in adamlarıyla birlikte Pençşir Vadisi'nde olduğunu ve Kabil'in kuzeyinden bir direniş hareketi başlatabileceğini aktarıyor. Geçmişte Hindistan'ın Mesud'un güçlerine uzun bir süre askeri yardım sağladığı biliniyor. Hindistan’ın, “Kuzey ittfakı” gruplarına havadan askeri yardım sağlamaya başladığı 1996 yılında bunun uluslararası bir terör tehdidi olduğu tam anlaşılamamış ve bölgesel ve uluslararası medya henüz bu tehdidi ciddiye almaya başlamamıştı. Bu nedenle Hintli askeri yetkililer, Afganistan'da Pakistan yanlısı güçlerin yükselişinden endişe duydular ve "Taliban"ı, Hindistan'ın stratejik ve siyasi düşüncesinin şekillenmesinde hayati bir role sahip olan Afganistan içinde kendileri için bir tehdit olarak gördüler. Bu çabalar ve girişimler çerçevesinde, İran, Rusya ve Tacikistan gibi başka ülkeler de Hindistan'a katıldı. Hindistan'dan gelen çeşitli destekler, Tacik gümrüklerinin yardımıyla Tacik lider Ahmed Şah Mesud'a sürekli aktı.
Hindistan'ın, çekilme sonrası aşamada Pakistan'ın Afganistan'ı kontrol edeceğine dair stratejik korkusu, Hintli yetkililerin, Pakistan güvenlik servisinin, Sünni militanlar ve "Afganistan'dan gelen terörizm" üzerinde etkili olduğunu düşünmelerinden kaynaklanıyor. Bu bağlamda Hindistan, Afganistan'a İran limanlarından nüfuz edebilmek için Afganistan içindeki ilişkilerle çok ilgileniyor. Bununla birlikte, büyüyen ve petrole susayan Hindistan ekonomisinin talebini karşılamak için Orta Asya'nın petrol ve gaz zengini cumhuriyetlerine aynı zamanda pazar ve enerji tedarikçileri olarak ulaşma planları var. Hintli stratejistler bu şekilde Pakistan'ın stratejik önemini azaltmayı hedefliyor. Afganistan şu anda Taliban'ın tam askeri kontrolüne doğru ilerlerken, Hindistan'ın Afganistan'daki yol ve iletişim alanındaki önemli yatırımlarının kaybedilmesi de muhtemel. Bu durum da Hintli yetkilileri korkutuyor.
Her halükârda Hint medyası ve stratejik düşünürler, Hindistan'ın Afgan vatandaşları arasında iyi bir konumda olduğuna ikna olmuş durumdalar. Yeni Delhi'nin, doğru ülkede doğru yatırımı yaptığını ama belki zamanı doğru ayarlayamadığını düşünüyorlar. ABD’li ve Batılı istihbarat ve diplomatik yetkililerin Taliban ile gizli görüşmelere girmeye başladığı 2014 yılından itibaren Taliban'ın yükselişi açık ve beklenen bir şeydi. Bu konuyla ilgili haberler tüm dünya gazetelerinde ve medyasında manşet oldu; ancak Hintliler bunları görmezden geldiler. Görünüşe göre Amerikan kuvvetlerinin ayrılmasından sonra Afganistan “senaryosunu” planlamadılar ve kendilerini siyasi İslam ve “terörizm” karşıtı hareketlerin destekçisi olarak sunmaya devam ettiler.
Bu sefer durum farklı.  Eğer Hindistan, Taliban karşısında Pençşir militanlarına destek vermeye karar verirse, kesinlikle İran veya Rusya Federasyonu'nun desteğini alamayacaktır. Buna ek olarak, bir zamanlar Ahmed Şah Mesud'un savaşçılarının ana destek üssü olan Afganistan'daki Tacikler, Özbekler ve Türkmenler gibi etnik azınlıkların birçok üyesinin son zamanlarda "Taliban" saflarına geçtiğini görüyoruz. Bu da Taliban’ın kuzey şehirlerini ve kasabalarını ele geçirmesini kolaylaştırdı.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.