Avrupalılar Afganistan’daki yenilgiden ders çıkarmaya çalışıyor

İtalya’nın orta kesimindeki Avezzano’da Kızıl Haç tarafından yönetilen mülteci kampındaki Afganlar. (AP)
İtalya’nın orta kesimindeki Avezzano’da Kızıl Haç tarafından yönetilen mülteci kampındaki Afganlar. (AP)
TT

Avrupalılar Afganistan’daki yenilgiden ders çıkarmaya çalışıyor

İtalya’nın orta kesimindeki Avezzano’da Kızıl Haç tarafından yönetilen mülteci kampındaki Afganlar. (AP)
İtalya’nın orta kesimindeki Avezzano’da Kızıl Haç tarafından yönetilen mülteci kampındaki Afganlar. (AP)

Afganistan’dan geri çekilme sonrası koşullar, öncekiler gibi değil. Afganistan’dan aşağılayıcı geri çekilmenin ardından Avrupa’nın tutumu bu şekilde özetlenebilir. Paris’teki Avrupalı diplomatik kaynaklara göre son iki haftadaki gelişmeler, Avrupalıları dört ana sonuca varmaya itiyor. Birincisi; Joe Biden döneminde, hatta daha da ötesinde selefi Donald Trump döneminde ihtiyatlı davranan ABD yönetiminden daha tedbirli davranması gerektiği. Paris’ten Londra’ya ve Berlin’e kadar doğrudan Afganistan meselesiyle ilgilenen Avrupa başkentlerinde bir yandan kendilerini bir ‘oldu-bitti önüne’ koyan ABD davranışı nedeniyle, diğer yandan da istihbarat servislerinin ve Pentagon’un ‘feci’ başarısızlığı ve Afganistan’daki durumu yanlış hesaplamaları ve eski rejimin Taliban’ın ilerlemesine dayanma gücünün boyutu nedeniyle bir ‘hayal kırıklığı’ var. İkinci sonuç; kaynaklara göre, Washington’ın aynı yaklaşımı kopyalayacağından, Suriye, Irak, Körfez ve Afrika gibi diğer bölgelerden çekileceğinden ve onları bir kez daha yeni bir oldu-bitti önüne koyacağından korkulması.
Avrupa’nın hayal kırıklığını daha da kötüleştiren şey, ilgili başkentlerin Biden’ın Beyaz Saray’a gelişine, ABD’nin arenaya dönüşüne ve (ister NATO’da isterse de Avrupa Birliği’nde olsun) müttefikleriyle istişare ve yakın çalışma konusundaki kararlılığına ilişkin sunduğu literatüre sevinçle yaklaşmaları oldu. Kaynaklar, Biden’ın özellikle 14 Nisan’da Beyaz Saray’daki konuşmasında şu ifadeleri kullandığını hatırlattılar:
“Afganistan’dan çıkış kapısına yönelmekte aceleci davranmayacağız. Bugün bu ülkede varlığı bizimkinden daha büyük olan müttefiklerimiz ve ortaklarımızla istişare ve koordinasyon içinde, sorumlu ve güvenli bir şekilde bu planı uygulayacağız.”
Bununla özellikle NATO birimlerini kastediliyor. Aslında gerçekte olanlar, Biden’ın vaatlerinden ışık yılı uzakta. Öyle ki Afganistan’dan ‘kaçan’ ABD’nin maruz kaldığı kesin aşağılamayı görmek için Amerikan medyasını tüm biçimleriyle okumak yeterli.
Yukarıdakilere ek olarak Avrupalılara göre ilgili iki sonuç bir yandan Avrupalıları NATO da dahil ABD’li ortakla stratejik ilişkilerini yeniden gözden geçirmeye yöneltti, diğer yandan çıkarlarını her koşulda ve ABD katılımı olmadan savunmayı sağlayacak ‘stratejik bağımsızlık’ arayışı bağlamında kendi askeri güçlerinin inşasını hızlandırdı. AB Dışişleri Bakanı Josep Borrell’in açıklamaları çok netti. Borrell, geçen pazartesi günü gazetecilere yaptığı açıklamada, ‘Washington’a bağımlılığı azaltmaları gerektiğini’ vurguladı.
Bu bağlamda AB Savunma Bakanları bugün Brüksel’de yapacakları toplantıda, Avrupalı komşularda kolayca seferber edilen en az 5 bin kişilik ortak bir Avrupa kuvveti oluşturma projesini ele alacaklar. Çekingenliğin aksine muhalefet, yani 1990’lı yıllarda Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Sovyet hakimiyetinden kurtulan bazı Doğu Avrupa ülkeleri, koruyucu ABD şemsiyesini var olmayan bir Avrupa şemsiyesi ile değiştirmek istemiyor. Borrell, bahsi geçen kuvvetin ‘eğer varsa’ AB üyelerinin oy birliği ya da istekli devletler arasındaki uzlaşı ile aranması gerektiğini önerdi. Borrell’in önerileri, 3 yıl önce Avrupa Parlamentosu’nun kubbesi de dahil Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu konuda birçok defa tekrarladığı çağrılarını hatırlatıyor. Ancak bugüne kadar ortak kuvvet projesinde gerçek bir ilerleme olmadı.
Bununla birlikte şu an Avrupalıları (ve ABD’lileri) endişelendiren şey, entelektüeller, medya profesyonelleri, yargıçlar ve sivil toplum kuruluşlarındaki aktivistler de dahil olmak üzere kendileriyle çalışanların yanı sıra Afganistan’daki vatandaşlarının tahliyesini sağlamak. Fransa ve İngiltere’nin ABD desteğiyle doğan hırsı, pazartesi gecesi yayınlanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararının, ‘güvenli bölge’ kurulmasını içermesiydi. Cumhurbaşkanı Macron da bu bölgenin önemine dikkat çekmişti. Ancak yukarıda bahsedilen karar buna atıfta bulunmuyor. Aksine Konsey’in tahliye edilmek isteyenler (yani halen Afganistan’da mahsur kalan yabancılar ve yabancı ülkelerden seyahat iznine sahip olan Afganlar) için ‘güvenlik bir çıkış’ sağlayarak Taliban’ı ‘taahhütlerine saygı duymaya’ çağıran bir kararı kabul etti. Buna rağmen Elysee Sarayı’ndan yapılan açıklamaya göre Paris, istediğini elde ettiğini, havalimanını Kabil’den ayrılmak isteyenler için güvenli bir yer haline getirmek için gerekli olan şeye ulaştığını ifade etti.
Fransa, İngiltere ve Almanya dışişleri bakanlarının son saatlerde yaptığı açıklamalar, ilgili ülkelerin bu konuya verdiği önemi, özellikle Afganlara verdikleri sözlerin ardından yaşadıkları hayal kırıklığını gözler önüne serdi. Ancak Batılılar için sorun, BM kararının ‘önemine ve Taliban rejimi üzerinde önemli bir baskı kartı teşkil etmesine rağmen’ onlar açısından bir güvence oluşturmaması ve hareketin iş birliği yapma arzusuna bağlı olmasıdır.
Bu bağlamda Avrupalı kaynaklara göre Biden, geçen hafta salı günü video konferans aracılığıyla G7 liderlerini, Taliban’a baskı yapmak için iki ana kart olduğu noktasında bilgilendirdi. Biden’a göre bunlar, Afganistan’ın Washington ve bazı Avrupa ülkelerinin yanı sıra Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Taliban’ı tanıyan taraflar tarafından dondurulan finansal varlıkları. Hareketin bir yanda ekonominin işleyişi için gerekli olan bu varlıkları geri alma ihtiyacı, diğer yanda örneğin Kuzey Kore’ye benzer ‘metruk’ bir devlete dönüşmemesi için uluslararası tanınma ihtiyacı göz önüne alındığında ekonomik ve mali baskılar, siyasi ve diplomatik izolasyon, yeni rejimi ‘ılımlılığa’ itmede etkili faktörler olabilir. Ancak her halükârda Avrupalılar, umursadıkları şeyin ‘Taliban’ın ne söylediği değil, ne yaptığı’ olduğunda ısrar ediyor. Bugün bile Avrupalılar ve Taliban arasında temaslar yürütülüyor. Fransa Dışişleri Bakanı’nın dünkü açıklamasına göre ya doğrudan ya da bir aracı ile bir ‘emrivaki otoritesi’ mevcut. Ancak Avrupalı ​​yetkililerin açıklamalarına göre tanıma, şu an ‘terörizm, insan haklarına saygı, güvenli çıkış ve insani yardımların teslimi’ de dahil bir dizi koşulun mevcut olduğunu varsayıyor. Ancak kaynaklara göre Batılıların bu adımı atmaya hazır oldukları ve Taliban’ın ‘Güvenlik Konseyi’nde çekimser oy kullanan’ Çin ve Rusya’nın kollarına düşmesini istemedikleri açık.
Ufuktaki en önemli konu ve başlık şu; ‘Afganistan’dan gelen göç akışı ve 2015 ve 2016 yıllarında yaşanan senaryonun tekrarını önlemek için bununla nasıl mücadele edileceği’. Bu konu dün ABD İçişleri Bakanları toplantısının başlığıydı. Macron, konuyla ilgilenmek için ortak bir Avrupa planı çağrısında bulunarak alarmı ilk çalan oldu. Geçen pazartesi günü ülkesi AB’ye başlık eden Slovenya Başbakanı Janez Jansa, AB’nin ‘mülteciler veya insani yardım için insani koridorlar açmayacağını ve 2015 stratejik hatasının tekrarlanmasına izin vermeyeceğini’ söyledi. Aynı şekilde dün ve pazartesi günü bazı bakanlar, belirli sayıda mülteci kabul etmeyi reddetti. Bu eğilim, doğrudan veya Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği aracılığıyla kendilerine sağlanan mali yardım karşılığında mültecileri kabul etmekten ve kendi topraklarında tutmaktan Afganistan’ı çevreleyen ‘çevre ülkelerini’ sorumlu tutmaktı. Aynı şekilde Avrupalılar, ‘dış’ sınırlar üzerindeki kontrolleri sıkılaştırmaya ve Afgan vatandaşların ‘ülkelerinde sığınmalarını’ kabul etmek için sağlanması gereken ‘kriterler’ üzerinde anlaşmaya çalışıyorlar. İçişleri bakanlarının, ‘binlerce mültecinin gelişiyle birlikte Afgan meselesinin neden olduğu güvenlik zorluklarını, cihatçı ve teröristlerin sızma ihtimalini ve uyulması gereken ortak önlemleri’ ele almaları bekleniyordu.



Trump: İran'a karşı sınırlı bir saldırı düzenlemeyi değerlendiriyorum

Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
TT

Trump: İran'a karşı sınırlı bir saldırı düzenlemeyi değerlendiriyorum

Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün İran'a karşı sınırlı bir askeri saldırı düzenlemeyi düşündüğünü söyledi, ancak daha fazla ayrıntı vermedi.

ABD ordusu, İran'a karşı birkaç hafta sürebilecek ve güvenlik tesislerinin yanı sıra nükleer altyapıyı da bombalamayı içerebilecek bir operasyona hazırlanıyor.

İran'ı nükleer programı konusunda anlaşmaya varmaya zorlamak için sınırlı bir saldırıyı düşünüp düşünmediği sorulduğunda, Beyaz Saray'da gazetecilere, "Sanırım bunu düşündüğümü söyleyebilirim" dedi.

Trump dün, İran'ın bir anlaşmaya varması için 10 ila 15 günlük bir sürenin "yeterli" olacağına inandığını söyledi. Ancak görüşmeler yıllardır tıkanmış durumda ve İran, füze programını kısıtlama ve silahlı gruplarla bağlarını koparma yönündeki daha geniş ABD ve İsrail taleplerini görüşmeyi reddediyor.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre iki ABD yetkilisi, İran'la ilgili ABD askeri planlamasının ileri bir aşamaya ulaştığını ve seçenekler arasında bireyleri hedef alan bir saldırı, hatta Trump'ın emriyle Tahran'da rejim değişikliğinin de yer aldığını söyledi. Bu askeri seçenekler, diplomatik çabaların başarısız olması durumunda ABD'nin İran'la ciddi bir çatışmaya hazırlandığının son göstergesi.

Son haftalarda yapılan dolaylı görüşmelerde çok az ilerleme kaydedildi ve taraflardan biri veya her ikisi bunu savaşa hazırlıkta geciktirme taktiği olarak kullanıyor olabilir.

İran, geçen yıl İsrail ve ABD'nin nükleer ve askeri tesislerini hedef alan 12 günlük saldırılarının yanı sıra ocak ayındaki kitlesel protestoların şiddetle bastırılmasının ardından, hiç olmadığı kadar savunmasız bir konumda bulunuyor.

 İran'ın BM Güvenlik Konseyi'ne dün yazdığı mektupta, BM Büyükelçisi Emir Said İrevani, ülkesinin "gerilim veya savaş aramadığını ve savaş başlatmayacağını", ancak herhangi bir ABD saldırganlığına "kararlı ve orantılı bir şekilde" karşılık vereceğini belirtti.

Şöyle devam etti: “Bu koşullar altında, bölgedeki tüm düşman üsleri, tesisleri ve varlıkları, İran'ın savunma yanıtı çerçevesinde meşru hedefler olarak kabul edilecektir.”

Bu haftanın başlarında İran, dünyanın ticareti yapılan petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği Körfez'in dar su yolu olan Hürmüz Boğazı'nda gerçek mühimmatlı tatbikatlar gerçekleştirdi. Ülke içinde de gerilim artıyor; yas tutanlar, 40 gün önce güvenlik güçleri tarafından öldürülen protestocuları anmak için törenler düzenliyor ve bazı gösterilerde yetkililerin tehditlerine rağmen hükümet karşıtı sloganlar atılıyor.


İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında gerçekleştirdiği bombalama operasyonu

İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
TT

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında gerçekleştirdiği bombalama operasyonu

İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)

İsrail güçleri bu sabah erken saatlerde Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında bir bombalama operasyonu gerçekleştirdi.

Lübnan'ın resmi Ulusal Haber Ajansı'na göre, büyük patlama saat 02:20'de meydana geldi.

İsrail ile Lübnan Hizbullahı arasında, bir yıldan fazla süren ve partinin askeri ve liderlik altyapısına darbeler aldığı çatışmanın ardından, 27 Kasım'dan beri yürürlükte olan bir anlaşma bulunuyor.

Anlaşma, Lübnan ordusunun ve Lübnan'daki Birleşmiş Milletler Geçici Gücü'nün (UNIFIL) konuşlandırılmasının güçlendirilmesi karşılığında, Hizbullah savaşçılarının Litani Nehri'nin güneyindeki bölgeden (sınırdan yaklaşık 30 km uzaklıkta) çekilmesini ve askeri altyapısının tasfiye edilmesini öngörüyordu.

Anlaşma ayrıca İsrail'in savaş sırasında girdiği tüm bölgelerden çekilmesini de öngörüyordu. Bununla birlikte, İsrail sınırın her iki tarafını da izleyebilmek için beş yüksek noktada askeri varlığını sürdürdü. Ayrıca, askeri hedefler veya Hizbullah unsurları olduğunu iddia ettiği yerlere neredeyse her gün saldırılar düzenliyor ve güçleri buldozerle yıkım ve tahribat operasyonlarına devam ediyor.


ABD Adalet Bakanlığı genel merkezine Trump'ın posteri asıldı

İşçiler, Donald Trump’ın fotoğrafını taşıyan yeni bir pankartı, Washington’daki ABD Adalet Bakanlığı binasının cephesine yerleştiriyor (AFP)
İşçiler, Donald Trump’ın fotoğrafını taşıyan yeni bir pankartı, Washington’daki ABD Adalet Bakanlığı binasının cephesine yerleştiriyor (AFP)
TT

ABD Adalet Bakanlığı genel merkezine Trump'ın posteri asıldı

İşçiler, Donald Trump’ın fotoğrafını taşıyan yeni bir pankartı, Washington’daki ABD Adalet Bakanlığı binasının cephesine yerleştiriyor (AFP)
İşçiler, Donald Trump’ın fotoğrafını taşıyan yeni bir pankartı, Washington’daki ABD Adalet Bakanlığı binasının cephesine yerleştiriyor (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın fotoğrafını taşıyan bir pankart, ABD Adalet Bakanlığı binasına asıldı. Bu adım, Trump’ın Washington’daki bir kuruma kimliğini yansıtma yönündeki son girişimi olarak değerlendiriliyor.

Mavi renkli pankart, dün (perşembe) binanın bir köşesindeki iki sütun arasına yerleştirildi. Pankartta “Amerika’yı Yeniden Güvenli Hale Getirelim” sloganı yer aldı.

Trump, geçen yıl Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana federal kurumlar üzerindeki varlığını ve nüfuzunu pekiştirmek için güçlü adımlar atıyor.

Trump, kültürel ve siyasi kurumları yeniden şekillendirirken kendisine yakın isimleri görevlendiriyor, önde gelen kurumların adlarını değiştiriyor ve geçmiş soruşturmalarla bağlantılı yetkilileri geri plana itiyor. Eleştirmenler ise bu adımların, siyasi iktidar ile normal şartlarda bağımsız olması gereken kamu görevleri arasındaki sınırları ortadan kaldırdığını savunuyor.

Geçen yıl Trump’ın fotoğrafını taşıyan pankartlar, ABD Çalışma Bakanlığı, ABD Tarım Bakanlığı ve Amerikan Barış Enstitüsü binalarına da asılmıştı.

Trump tarafından atanan bir yönetim kurulu, Aralık ayında John F. Kennedy Sahne Sanatları Merkezi’ne Trump adının eklenmesi yönünde oy kullandı. Ayrıca Washington’daki Amerikan Barış Enstitüsü binasına da Trump’ın adı verildi.

Son pankarta ilişkin soruları Beyaz Saray, Adalet Bakanlığı’na yönlendirdi. Bakanlık ise şu ana kadar yorum talebine yanıt vermedi.