Maliki-Barzani görüşmesi Irak seçimleri öncesi ittifakların seyrini değiştirdi

Maliki ile Barzani’nin 2009 yılında Kürdistan bölgesindeki görüşmelerinden bir kare (Reuters)
Maliki ile Barzani’nin 2009 yılında Kürdistan bölgesindeki görüşmelerinden bir kare (Reuters)
TT

Maliki-Barzani görüşmesi Irak seçimleri öncesi ittifakların seyrini değiştirdi

Maliki ile Barzani’nin 2009 yılında Kürdistan bölgesindeki görüşmelerinden bir kare (Reuters)
Maliki ile Barzani’nin 2009 yılında Kürdistan bölgesindeki görüşmelerinden bir kare (Reuters)

Basim Francis
Irak’ın bir birine en fazla muhalefet eden iki ismi; Dava Partisi lideri Nuri el-Maliki ile Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesud Barzani arasında geçtiğimiz Ağustos ayı sonlarında gerçekleşen görüşme, eski siyasi denklemlerin tersine çevrilmesine yol açabilecek ittifakların kurulacağına dair çıkan söylentiler arasında ittifaklar yarışının erken başlamasına sebep oldu. Artık büyük güçler, mezhepçi ve etnik kimliklerin dışında ittifakların kurulması ihtimaline uzak bakmıyorlar.
Nuri el-Maliki'nin Erbil ziyaretinin zamanlaması ve Barzani ile yaptığı görüşme, 10 Ekim'de yapılması planlanan milletvekili seçimlerinin ardından Irak'ta beklenen yeni yönetim formülleri hakkında bir takım senaryoların gündeme gelmesine yol açtı. Erbil ve Bağdat arasındaki olağanüstü görüş ayrılıklarının krizi derinleştirmesi sonrası iki lider arasındaki ilişkiler kopma noktasına gelmişti.
Bazı gözlemciler, Maliki’nin bu adımını, DEAŞ’ın çoğunluğunu Sünnilerin oluşturduğu illeri ve Erbil ile Bağdat arasındaki tartışmalı bölgeleri işgal etmesinin ardından Barzani başta olmak üzere liderlerin baskısı üzerine görev süresini üçüncü kez uzatmayı başaramamasından sonra yeniden başbakanlık koltuğunu kazanma girişimi olarak yorumladılar.

Siyasete ara verilmedi
KDP'nin Bağdat İl sorumlusu Şiwan Muhammed Taha, bu söylentilerin ne kadarının geçerli olduğuna ilişkin olarak şunları söyledi:
“İki parti arasındaki farklılıklar kişisel değil, siyasiydi. Bu ülkedeki ortaklar olarak bir anlaşmaya varmaktan başka seçeneğimiz yok. Dava Partisi ile ilişkilerimiz hiçbir zaman kesilmedi. Sürekli olarak görüş alışverişinde bulunduk. Diğer güçlerle olduğu kadar, ortak bir mücadele geçmişiyle de birbirimize bağlıyız.”
Siyasette zaman zaman bir takım değişikliklerin yaşanmasının normal olduğunu vurgulayan Taha, her şeyin reforma tabi olduğunun altını çizdi. Geriye kalan siyasi güçlerle de aralarında görüşmeler olduğunu söyleyen Taha, kimseyle ilişkileri koparmadıklarını kaydetti. Taha, “Bir taraf pahasına diğer tarafla anlaşmayacağımızı, herkese aynı mesafede durduğumuzu, yaklaşımımızın öncelikle Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) çıkarlarını korumak olduğunu teyit ediyoruz” ifadelerini kullandı.
Siyasiler, 2003 yılında Hüseyin Saddam rejiminin düşüşünü takip eden yıllardaki Irak deneyimi boyunca ittifakların‘dar partizan ve taraftar’ görüşlerin taviz ve kazanımlarına göre kurulduğuna inanıyor. Ancak Taha, bir sonraki hükümet hakkında konuşmak için henüz erken olduğunu ve hükümet kurma müzakerelerinde son sözü seçim sonuçlarının söyleyeceğini vurguladı.

Belirleyici unsur
Sonuncusu Sadr Hareketi olmak üzere Şii ve Sünni siyasi güçlerin temsilcileri, Kürtlerle ön anlaşmalar yaparak, en büyük meclis bloğunu oluşturmak amacıyla rakip güçler arasındaki ihtilafların çözümüne öncülük etmek için şimdiden ‘belirleyici unsur’ olarak tanımlanan Erbil'e akın ettiler. Her ne kadar ilk göstergeler Kürtler arasında bir bölünmeye işaret etse de KDP, Sadr Hareketi’ne yakın gibi görünüyor. KDP’nin rakibi Celal Talabani liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile Hadi el-Amiri liderliğindeki El Fetih Koalisyonu arasında da benzer bir yakınlaşma söz konusu olduğu söylenebilir.
Fakat bu görüşe katılmayan Taha, ‘etnik köken ve mezhepçi oluşum’ dağılımına göre görev dağılımında anlaşmaların önceki denklemlere göre yapıldığını gizlemeden “KYP ile öncelikle IKBY’nin yüksek çıkarları temelinde net bir stratejimiz ve anlaşmamız var. Ancak her parti, hükümet kurma müzakereleri yolunda meclisteki çoğunluğuna göre hareket eder. Aynı durum tüm Kürt güçleri için geçerli. Bugün birlikte hem Şii hem de Sünni güçlerle iletişim kanalları açmaya çalışıyoruz” şeklinde konuştu.
Taha sözlerini şöyle sürdürdü:
“Irak örneğinde, geleneksel olarak, bir sonraki başbakan Şii evi tarafından belirlenir, Sünniler meclis başkanlığı konusunda hemfikirdir ve Kürtler cumhurbaşkanlığı pozisyonunda anlaşırlar. Bu pozisyonları kimin alacağı hakkında konuşmak zor. Herhangi bir aday veya siyasi güçle yol ayrımına girme konusunda bir çekincemiz yok. Seçim sonrasını beklemek lazım, her şeye diyalogla ulaşılabilir.”
Öte yandan Irak Meclisi’ndeki Kürt partisi Goran (Değişim) Hareketi Milletvekili Hoşyar Abdullah, Barzani'nin adımını ‘çelişkili bir tutum’ diyerek eleştirdi. Facebook hesabı üzerinden Barzani’nin IKBY hükümetine katılımı hakkında yorum yapan Abdullah, “Bu bir Kürt mücadelesi olarak kabul edilirken, benzer görüşmeler yapanlar ihanet etmekle suçlanıyor” yazdı. Barzani'nin Maliki'nin başbakanlık koltuğuna yeniden oturması halinde bağımsızlık ilan etme tehdidinde bulunduğuna ve Maliki’yi birçok kez IKBY’nin bütçesini kesmekle suçladığına dikkati çeken Hoşyar Abdullah, “Ama (Barzani) bugün onun (Maliki’nin) en güçlü destekçilerinden biri oldu” dedi. Abdullah, iki lider arasındaki anlaşmazlıkların, ‘popülist, milliyetçi ve mezhepçi öfkelerle dolu ateşli söylemlerin, uzun ve bitmek bilmez bir anlatı’ olduğu yorumunda bulundu.

İlerleyen süreçteki görüşmeler
Maliki liderliğindeki Hukuk Devleti Koalisyonu’nun önde gelen eski isimlerinden biri olan bağımsız Milletvekili Saad el-Matlabi, Kürt-Kürt uzlaşılarının daha sonra anayasa değişikliklerinin yapılmasına yönelik yönergeleri, gelirlerin dağılımı mekanizmasını ve petrol ve gaz yasası gibi ertelenmiş dosyaları içerecek şekilde genişleyebileceğini ima etti. Maliki'nin ziyaretinin, Barzani'nin geçtiğimiz Ramazan ayında yaptığı bir davete cevaben gerçekleştiğine işaret eden Matlabi, “İki taraf arasındaki ilişki, daha önce yaşanan anlaşmazlıklar göz önüne alındığında stratejik ve eski olarak kabul edilebilir. Bu anlaşmazlıklar önemli işlerle değil, yönetim işleriyle sınırlıydı. Toplantıda sürpriz yok, ama anayasa değişiklikleri, gelir dağılımı mekanizması ve üzerinde anlaşmaya varılması gereken pek çok konuda önümüzdeki günlerde bazı görüşmelere tanık olabiliriz” ifadelerini kullandı. Süregelen anlaşmazlıkların kabul edilemez olduğunu vurgulayan Matlab, aynı zamanda siyasi olarak bağımsız ve istikrarlı bir devleti arzuladıklarının ve meselenin, tavizler ve kazanımlar değil, tüm taraflara hizmet edebilecek ortak bir zemin bulmak olduğunun altını çizdi.
Maliki'nin yeni hükümetin başına geçme arzusunu ‘doğal’ bulan Matlabi, “Bu, özellikle ikinci döneminin sona ermesinden sonra ülkede yaşanan kriz ve kaosun ardından bir anlaşma çerçevesinde siyasi güçlerin talebine tabi olacaktır. Halk arasında da Maliki’nin yeniden başbakanlığa dönmesi çağrısı tekrarlanıyor” açıklamasında bulundu.

Kutupların içindeki bölünmeler
Maliki’nin adımının hemen ardından Sadr Hareketi, özellikle seçimleri altı ay daha erteleme girişimlerinin başarısız olmasının ardından, meydanı Maliki’ye bırakmamak için seçim boykotunun sona erdiğini duyurdu. Bu da Şii evi içinde de derin bir bölünmenin olduğunu düşündürdü. Matlabi, bu konuyla ilgili olarak ise, “Sadr Hareketi’nin seçimleri boykot etmesinin ve seçimlere katılmamasının nedenlerini bilmiyorum. Lakin bölünmeler her parti içinde yaşabilecek son derece doğal bir durum ve muhalif bir bloğun ortaya çıkması çerçevesinde bunu görmek için çok fazla beklememiz gerekmiyor. En nihayetinde bir sonraki hükümetin şeklini belirleyecek olan seçimlerin sonuçlarıdır” yorumunda bulundu. Mevcut ittifakları, ‘yalnızca kendi çıkarlarına hizmet eden ve sürdürülemez’ olarak nitelendiren Matlabi, “Halkın reform beklerken başarısızlığı kanıtlanan önceki yönetim denkleminde değişiklikler olmalı. Bloklar, gerçek bir sorunla karşı karşıya olduklarının farkına vardılar ve siyasi ortaklığı yeniden düzenlemek zorunda kaldılar. Mezhepçi bölünmelere dayanmayan bir ulusal siyasi çoğunluk görülebilir. Aynı durum muhalefet için de geçerlidir” tahmininde bulundu.

Ortaklar aranıyor
Diğer taraftan siyasi analist Yasin Taha, Barzani ve Maliki arasında 2012 yılından sonra soğumaya başlayan ilişkilerin, Kürt tarafının Irak'ın uzun vadede olmasa da en azından orta vadede varlığını sürdürmesi için zorunlu bir çerçeve oluşturduğuna ikna olduğu 2014 yılı başlarında neredeyse kopma noktasına gelmesinden bu yana birçok değişikliğin yaşandığını belirtti. Taha, Maliki’nin, özellikle yeniden başbakanlık koltuğuna dönme hırsları çerçevesinde, Barzani'ye ve Kürtlerin isteklerine düşman olmanın kendisine bir fayda getirmeyeceğine ikna olduğunu da sözlerine ekledi.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, Maliki ile Barzani'nin başbakanlık yarışı için bir araya geldiklerini düşünen Taha, KDP’nin üst düzey yönetim pozisyonlarından uzak olmasına rağmen Barzani'nin, halen güçlü olduğunun bir göstergesi ve kanıtı olarak ziyareti değerlendirebileceğine dikkati çekti.
Siyasi analist sözlerini şöyle tamamladı:
“Herkes, diğer taraflara açık olmak ve dar çerçeveleri aşmak için birbirini tamamlayan mezhepçi ve siyasi siperler ve çoklu karar eksenleri olmadan kazanımlar elde edemeyeceklerini anlamış durumdalar. Tüm taraflar kimlik açısından ortaklar bulmaya ve farklı müttefikler elde etmeye çalışıyor. Önümüzdeki yıllarda savaşan kutuplar arasında bu tür görüşmelere daha fazla tanık olabiliriz.”



Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde bir Libyalının yargılanması, Dibeybe’ye karşı öfkeyi körüklüyor

Libya’nın başkentindeki Cuma Pazarı’nın şeyhleri ve sakinlerinden oluşan el-Hişri destekçileri, 20 Eylül 2026 (Cuma Pazarı Sosyal Konseyi tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)
Libya’nın başkentindeki Cuma Pazarı’nın şeyhleri ve sakinlerinden oluşan el-Hişri destekçileri, 20 Eylül 2026 (Cuma Pazarı Sosyal Konseyi tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)
TT

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde bir Libyalının yargılanması, Dibeybe’ye karşı öfkeyi körüklüyor

Libya’nın başkentindeki Cuma Pazarı’nın şeyhleri ve sakinlerinden oluşan el-Hişri destekçileri, 20 Eylül 2026 (Cuma Pazarı Sosyal Konseyi tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)
Libya’nın başkentindeki Cuma Pazarı’nın şeyhleri ve sakinlerinden oluşan el-Hişri destekçileri, 20 Eylül 2026 (Cuma Pazarı Sosyal Konseyi tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)

Libya'nın başkenti Trablus’taki cezaevlerinden birinin eski müdürü olan ve halen Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM) yargılanan Halid el-Hişri’nin destekçileri, Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe’ye yönelik protestolarını artırdı. Destekçiler, başsavcıdan derhal harekete geçerek Hişri’nin Libya’ya geri getirilmesini ve ülkede yargılanmasını talep etti.

‘Ölüm meleği’ lakabıyla anılan 48 yaşındaki Hişri, 2015 yılının Şubat ayı ile 2020’nin başları arasında Trablus’ta yönettiği Mitiga Cezaevi’nde işlendiği öne sürülen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarla ilgili 17 suçlamayla karşı karşıya bulunuyor.

fgthy
Savaş suçları işlemekle suçlanan Libyalı Halid el-Hişri (Uluslararası Ceza Mahkemesi)

Hişri’nin yakalanmasından bu yana açılan dava, Dibeybe’yi ‘sanık sandalyesine’ oturttu. Siyasi çekişmelerin yaşandığı süreçte muhalifleri öfkelerini Dibeybe’ye yöneltirken, Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu, Hişri’nin Temmuz 2025’te Almanya’da yakalanmasını ve Lahey’deki UCM’nin gözaltı merkezine nakledilmesini memnuniyetle karşılamıştı.

UCM, 14 Eylül’de aldığı kararla Hişri’nin yargılanmasına gelecek yıl 4 Mayıs’ta başlanmasını kararlaştırdı. Böylece Hişri, Birleşmiş Milletler’in (BM) 2011’de verdiği yetki doğrultusunda Libya’da başlatılan soruşturma kapsamında UCM’de yargılanan ilk Libyalı şüpheli olacak.

Hişri’nin destekçileri pazar akşamı Trablus’un Cuma Pazarı bölgesi ile başkentin çevresindeki bölgelerin sosyal konseyi önünde toplandı. Hişri’nin yargılanmasını protesto eden göstericiler, “Sessiz kalmayacak ve geri adım atmayacağız. Onu Libya’ya geri getirmek ve ülkenin yargısı önünde yargılanmasını sağlamak için tüm hukuki yollara başvuracak ve barışçıl yöntemleri kullanacağız. Ardından onun tutuklanmasına neden olan herkesin hesap vermesini sağlamak için çalışacağız” ifadelerini kullandı.

Gösteriye Cuma Pazarı ve çevre bölgeler ile Büyük Trablus bölgesindeki çeşitli kesimlerden şeyhler ve gençler katıldı. Göstericilerden biri tarafından okunan bildiride, Hişri’nin UCM’de yargılanmasına tepki gösterilerek, “O bir suçlu değil. Devletin ortadan kaybolduğu ve düzensizliğin yayıldığı dönemde öne çıkan, onurlu insanların çağrısına kulak veren adamlardan biriydi” denildi.

UCM savcıları daha önce mahkeme hakimlerine Hişri’nin ‘merhamet göstermeden işkence yapmasıyla’ tanındığını söylemiş, bu nedenle tutukluların kendisine ‘Azrail’ lakabını taktığını belirtmişti.

UCM’nin 4 Mayıs’ta düzenlediği önceki duruşmada savcılar, Hişri’nin Libya’da Terörizm ve Organize Suçlarla Mücadele Birimi tarafından yönetilen Mitiga Cezaevi’nin kadınlar bölümünden sorumlu olduğunu belirtmişti. Savcılar, “Binlerce mağdur yasal dayanak olmaksızın, insanlık dışı koşullarda gözaltına alındı ve tutuldu; sistematik biçimde kötü muamele ve işkenceye maruz bırakıldı” ifadelerini kullanmıştı.

u
Uluslararası Ceza Mahkemesi (AP)

Terörizm ve Organize Suçlarla Mücadele Birimi’nin kalesi olarak görülen Cuma Pazarı sakinleri, mesajlarını ‘Libya ve dünya kamuoyuna; tüm özgür ve onurlu insanlara’ ileterek, “Uzun süren sessizliğin ve sabrın taşmasının ardından sesimizi yükseltiyor, Trabluslu Halid el-Hişri’nin maruz kaldığı haksız tutuklamayı en güçlü şekilde kınıyor ve reddediyoruz” ifadelerini kullandı.

Toplanan kalabalık, Dibeybe hükümetini, “Bu utanç verici eylemde suç ortaklığı yapmak ve Libya’nın Roma Statüsü’nü imzalamamış veya onaylamamış olmasına rağmen UCM’ye Hişri’yi yakalaması için yeşil ışık yakmakla” suçlayarak ‘tam sorumluluk’ taşıdığını savundu. Göstericiler ayrıca Alman hükümetini, ‘dosyanın tamamen siyasi nitelikte olduğunu bildiği halde’ Hişri’nin teslim edilmesini kolaylaştırmakla suçladı.

Yargıç Althea Windsor 14 Eylül’de yaptığı açıklamada, davanın ‘adil ve hızlı, herhangi bir gerekçesiz gecikme olmaksızın’ yürütülmesini istediğini belirtmişti. Windsor, iddia edilen suçların işlenmesinin üzerinden en az altı yıl geçtiğine dikkat çekmişti. Hişri’nin mağdurları ise yargılamanın mümkün olan en kısa sürede başlamasını talep ediyor.

Bununla birlikte Hişri’nin destekçileri, onun ‘organize suç, DEAŞ ve adam kaçırma ile silahlı soygunlarla mücadelede ön saflarda yer aldığını’ savunuyor. Destekçileri açıklamalarında, “Hişri'nin yaptığı ve gurur duyduğumuz, geri adım atmayacağımız şey bir suç değil, şereftir; suçlama değil, bir onurlandırmadır. Ayrıca tutuklanmasının, Mayıs 2025’te Trablus’ta yaşanan olaylar ve gösterilerin ardından gerçekleşmesi, dosyanın siyasi olduğuna dair hiçbir şüpheye yer bırakmıyor” ifadelerini kullandı.

yujmk
Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, Kasım 2024’te Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcısı Kerim Han’ı kabul ederken (Dibeybe’nin ofisi)

Hişri’ye yöneltilen suçlamalar arasında işkence ve öldürme, öldürmeye teşebbüs, kişisel onur ve haysiyete yönelik ağır saldırı, zalimane ve insanlık dışı muamele ile tutuklulara yönelik tecavüz ve diğer cinsel şiddet türleri yer alıyor.

4 Mayıs’ta düzenlenen duruşmada Hişri’nin avukatı, müvekkilinin kendisine yöneltilen tüm suçlamaları reddettiğini belirtti. Avukat ayrıca Hişri’nin, davasının mahkemenin yargı yetkisi kapsamında olmadığı gerekçesiyle yargılanmasına itiraz ettiğini ancak mahkemenin bu itirazı reddettiğini aktardı.

vrgthyju
Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Adalet Bakanı Halime İbrahim (Bakanlık Medya Ofisi)

UBH’nin 20 Haziran 2024’te, Adalet Bakanlığı aracılığıyla UCM Savcılığı’na gönderdiği resmi yazıyla, Roma Statüsü’nün 12. maddesinin 3. fıkrası kapsamında mahkemenin yargı yetkisini kabul ettiği belirtiliyor. Söz konusu fıkra, üye olmayan devletlerin kendi topraklarında işlenen suçlarla ilgili olarak mahkemenin yargı yetkisini kabul etmesine veya bu suçları mahkemeye sevk etmesine olanak tanıyor.


Husi savaşının ortaya çıkardığı dört gerçek… İran’ın doğrudan rolü ne?

Fotoğraf: Reuters/Al Majalla
Fotoğraf: Reuters/Al Majalla
TT

Husi savaşının ortaya çıkardığı dört gerçek… İran’ın doğrudan rolü ne?

Fotoğraf: Reuters/Al Majalla
Fotoğraf: Reuters/Al Majalla

Enver el-Ansi

Yemen’de Husilerin kontrolündeki bölgelere komşu vilayetler ve başkent Sana çevresi de dahil olmak üzere tüm temas hatlarında çatışmalar şiddetleniyor. Karşılaşma; mezhepsel ve bölgesel nitelikli seferberlik çabalarıyla siyaset ve medya alanlarına da taşınıyor.

İran ve Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) yönlendirdiği bu tırmanış, çoğu vilayetteki tüm sınırları ve Suudi Arabistan ile olan komşuluk sınırlarını aşarak Suudi Arabistan ile diğer Körfez ülkelerini daha geniş kapsamlı ve daha yüksek maliyetli bir bölgesel savaşa çekme amacını taşıyor.

Buna rağmen söz konusu tırmanış, Husiler adına henüz kesin bir sonuç vermedi. Grubun unsurlarının Kızıldeniz’deki Yemen adalarına ve Babu’l Mendeb Boğazı çevresine ulaşması, DMO uzmanlarının, füze ve teknik kapasitelerinin doğrudan desteğiyle gerçekleşti. Bu durum, grubun kendi öz gücünden ziyade İran müdahalesinin boyutunu ortaya koyuyor.

Milislerin bu noktalarda kurduğu mevziler ise kırılganlığını koruyor. Boğaza bakan yüksek bölgelerdeki tüneller, siperler ve radarlar, hükümet güçlerinin hava üstünlüğü altında günün her saati gözetim altında tutuluyor.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığı habere göre unsurlarının Babu’l Mendeb çevresine ulaşmasının ardından Husiler, boğazın ABD veya İsrail gemilerine saldırmak için kullanılmayacağını taahhüt etti. Ancak Washington ve Tel Aviv’in bu taahhüdü inandırıcı bulmaması, ilan edilen bu ‘başarıyı’ içeriğinden yoksun bırakıyor.

ABD basınında yer alan haberlere göre, Başkan Donald Trump’ın Camp David’deki tatilini keserek Washington’a dönmesi ve kendisine Husilerin Batı Sahili ile Babu’l Mendeb arasındaki mevzilerini hedef alacak hava saldırısı seçeneklerinin sunulmasının ardından, bölgede ani bir tırmanışın yaşanma ihtimali yüksek görülüyor.

Hiçbir faydası olmayan büyük bir masraf

Gruba yakın çevreler, ‘gerilimi tırmandırma savaşında’ ve Marib’e doğru ilerleme girişimlerinde büyük kayıplar verildiğini kabul ediyor. Söz konusu çevrelerde son iki gündür, Marib yakınlarındaki Doğu Balk Dağı cephesi ile Taiz ve Lahic vilayetleri arasında yer alan ve Babu’l Mendeb’e bakan Kehbub Dağları cephesinde iki tugayın tamamen kuşatıldığına, ayrıca asker toplama ve seferberlik faaliyetleriyle tanınan saha komutanlarının öldürüldüğüne dair henüz doğrulanmamış bilgiler dolaşıyor.

dwefr
Lübnan ile İsrail arasında ateşkes yürürlüğe girdikten sonra Lübnan’la dayanışmalarını ifade etmek amacıyla düzenlenen bir gösteride Husi destekçileri İran bayrağının etrafında oturuyorlar… Sana, Yemen, 17 Nisan 2026 (Reuters)

Bu çevreler, söz konusu tırmanışın sonunda grubun nereye varacağını ve henüz en önemli perdeleri açılmamış bir savaşta, İran’ı memnun etmek ve ona kendi sınırlarından uzakta bir zafer hissi yaşatmak adına ödenen ağır bedeli sorguluyor.

Aynı zamanda Yemenliler, cephelerdeki çatışan tarafların karşılıklı olarak sergilediği öldürme, esir alma ve aşağılama görüntülerine büyük bir acıyla bakıyor ve tüm bunların nedenini sorguluyor. Ancak asıl önemli soru varlığını koruyor: Husileri bir aile, grup veya mezhep olarak kendi toplumsal yapılarından ve ulusal kimliklerinden uzaklaşmaya iten şey neydi?

Husi örgütü, 2004’teki ilk Saada savaşlarından bu yana devlete ve topluma karşı sürdürdüğü uzun yıllara dayanan silahlı isyan boyunca, İran gündemine olan bağlılığının Yemen’in egemenliğine dair her türlü unsurun önünde geldiğini ve imzaladığı hiçbir taahhüde güvenilemeyeceğini kanıtlamış bulunuyor.

Grup, sıkıştığı anlarda taahhütlerde bulunmayı ve fırsat bulduğu ilk anda bu taahhütlerden geri adım atmayı alışkanlık haline getirdi:

- 2014 yılında Ulusal Diyalog Konferansı sonuçları temelinde, Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde Husiler ile siyasi aktörler arasında imzalanan Barış ve Ortaklık Anlaşması bunlardan biri. Söz konusu anlaşmanın imzası, milislerin Sana’yı işgal etmesiyle eş zamanlı gerçekleşti ve grup bu anlaşmayla bir Yemen bileşeni olarak tanındı.

- Ardından eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ile kurulan ittifak geliyor. Bu ittifak, Salih’in ortaklığı sonlandırdığını duyurması ve Yemen halkına Husilere karşı ayaklanma çağrısı yapmasından iki gün sonra, 4 Aralık 2017’de öldürülmesiyle son buldu.

- Son olarak ise 2018 sonlarında imzalanan Stockholm Anlaşması’nın etrafından dolanılması yer alıyor. Kapsamlı bir çözüme yaklaşılacağını düşünen uluslararası toplumun müdahalesi sayesinde Hudeyde’de eli kulağında olan bir çatışmadan kurtulan grup, imzalanan metnin mürekkebi kurumadan taahhütlerini ihlal etti.

sdcfgthy
Uluslararası alanda tanınan Yemen hükümeti güçlerine mensup askerler, 9 Eylül 2026 tarihinde Yemen’in el-Hazm kenti yakınlarında olduğu belirtilen bir bölgede, Husi milisleriyle yaşadıkları çatışmalar sırasında tank mermileri ateşliyor. (Yemen Silahlı Kuvvetleri Medya Ofisi / Reuters)

Hükümet yanlısı güçler, Hudeyde Uluslararası Havalimanı sınırlarına kadar güneyden ilerlemiş ve Hudeyde ile Sana’yı birbirine bağlayan hat üzerindeki 16. Kilometre noktasına kadar doğuya doğru çekilmişti. Ancak bu ilerleyiş, insani gerekçelere dayanan uluslararası baskılar nedeniyle durdurulmuştu.

Husiler, farkında olarak ya da olmayarak, çatışmanın tüm kritik dönemeçlerinde kendilerinden çok daha büyük karşıt gündemlerin uygulama aracı haline geliyor. Bir tarafta İran ile ihtiyatlı duruşlarıyla Rusya ve Çin, diğer tarafta ise ABD ve Avrupa merkezli Batı yer alırken; ödenen bedel ise nihayetinde çatışmanın her iki tarafındaki Yemenlilerin kanı oluyor.

Ancak son iki haftadaki savaş süreci birçok hususu ortaya koydu.

Bunlardan birincisi, DMO uzmanlarının, füze kapasitesi, insansız hava araçları (İHA), teknik ve lojistik imkanlarıyla Taiz vilayetindeki ve Batı Sahili’ndeki askeri operasyonların yönetiminde doğrudan yer almasıdır. Milisler bu imkanlar olmadan mevcut noktaya ulaşamazdı; zira kendilerine ait tek şey, savaşçılarının hayatını riske atmaktan ibaret.

İkincisi, çatışmanın her iki tarafındaki geniş Yemenli kesimin değerlendirmesine göre bu savaş onların savaşı değil: Ne İran’ın yanında yer almakta ne de bölgesel hesaplara dahil olmaktadırlar. Bu çevreler, Riyad’ın Yemenlilerin devletlerini yeniden kurma haklarını desteklemeye ve çektikleri acıları hafifletmeye çalıştığı görüşünde.

Üçüncüsü, Husilerin ülkenin kuzeybatısındaki kendi kontrolleri altında bulunan bölgelerde otoritelerini pekiştirmekten vazgeçip Babu’l Mendeb’e doğru yönelmeleri, Hürmüz Boğazı’nda DMO üzerindeki baskıyı hafifletmek adına vekalet savaşı yürüttükleri ihtimalini güçlendiriyor. Bu durum, bazı gözlemcilerin ifadesiyle onları, ülke içinde yaptıklarını örtbas etmek amacıyla ablukayı kaldırma ve hakları geri alma söylemlerini kullanan birer ‘kiralık katil’ haline getiriyor.

Dördüncüsü ise, siyasi ve askeri olarak çatışmanın dizginlerini kendileri ele almadıkları sürece başka bir tarafa güvenilemeyeceğine dair pek çok Yemenlide kanaatin giderek pekişmesi. Bu durum, daha önce gruba sempati duyan ancak Tahran’ın askerileşmenin ötesine geçen bir projeye sahip olmadığını görmeye başlayan bazı kesimler için de geçerlilik taşıyor.

Askeri değişkenler

Grup üzerine çalışmalar yürüten araştırmacılar; Batı Sahili’nde yüzlerce kilometrelik bir hatta, Marib, el-Cevf, el-Beyda, Taiz, ed-Dali ve Lahic cephelerinde savaşan Husilerin artık Saada vilayetinin Marran Dağları’nda tanınan, sayı ve teçhizat bakımından sınırlı o mezhepsel ve kabilevi milis yapısında olmadığını değerlendiriyor.

Aksine, onun imkanlarına ulaşamasalar da örgütlenme ve silahlanma açısından DMO modelini taklit eden yarı düzenli bir yapıya dönüştükleri ifade ediliyor. Bu durum, söz konusu araştırmacıların değerlendirmelerine göre, özellikle Yemen'in ulusal çıkarlarıyla çelişen bölgesel bir projeye bağımlı hale gelmesinin ardından grubun dizginlenmesini ulusal, ahlaki ve insani bir zorunluluk haline getiriyor.

fgthyju
Kızıldeniz kıyısı bölgelerinde Husi milisleri ile hükümet güçleri arasında çıkan çatışmalardan kaçan kadınlar ve çocuklar, 19 Eylül 2026 tarihinde Yemen’in Aden kenti yakınlarındaki bir mülteci kampında yürüyorlar. (Reuters)

Artık kaçamak ifadelere yer kalmadı. Meşru hükümet, ordu ve müttefik siyasi güçlerin tanımladığı şekliyle Yemenlilerin Husilerle olan anlaşmazlığı, kolayca köprü kurulamayacak kadar derinleşmiş, yalnızca silahla çözülemeyecek kadar karmaşıklaşmış ve sadece tavizlerle halledilebilecek bir siyasi anlaşmazlık olmaktan çıkmıştır.

Husiler ya kendi halkını kabul edip savaşın yaralarına rağmen onlarla bir arada yaşayacak ve halk da onları kabul edecek; ya da doğdukları ve topraklarında yaşadıkları vatana dönüş yollarını tamamen tıkamış olacaklar. Zira siyasi anlaşmazlıklar, meseleler ve öncelikler üzerindeki görüş ayrılıkları sınırları dahilinde kabul edilebilir; ancak aynı toprağı ve tarihi paylaştıkları insanlara karşı, ulusal çıkarlar pahasına başka bir ulusun çıkarlarına hizmet etme hırsı, kimse için sürdürülebilir bir durum değildir ve savaş ile çatışmanın kalıcı hale gelmesi anlamına gelmektedir.


İsrail saldırılarının ardından Hizbullah’ta İran yönetimi

Hizbullah, İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail doğrudan müzakerelerine tepki gösterdi (Şarku’l Avsat)
Hizbullah, İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail doğrudan müzakerelerine tepki gösterdi (Şarku’l Avsat)
TT

İsrail saldırılarının ardından Hizbullah’ta İran yönetimi

Hizbullah, İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail doğrudan müzakerelerine tepki gösterdi (Şarku’l Avsat)
Hizbullah, İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail doğrudan müzakerelerine tepki gösterdi (Şarku’l Avsat)

Yarın sekizinci yıl dönümü dolacak olan İsrail’in Lübnan’a yönelik geniş çaplı savaşı, Hizbullah’ın siyasi ve askeri konumunda büyük bir değişime yol açtı ve örgütün doğrudan İran yönetimine girmesiyle sonuçlandı.

Güvenlik ve savunma uzmanı Riyad Kahveci, “Şarku’l Avsat”a yaptığı açıklamada, Hizbullah’ın kapasitesinin 2024’ten bugüne kadar gerek liderlik ve askeri yapılanma gerekse siyasi nüfuz ve ikmal hatları açısından önemli ölçüde gerilediğini söyledi. Kahveci, bu gerilemenin boyutunun “yaklaşık yarıyı aştığını” tahmininde bulundu. “2024’te yönetim İran’ın yönlendirmesiyle yereldi; bugün ise yönetim ve yönlendirme doğrudan İran’a ait” dedi.

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’ın bu dönemde ülkeyi yönetmesini övdü ve “dünya genelinde barış, güvenlik ve refah konusundaki ortak bağlılığımıza” vurgu yaptı.

Trump’ın övgüsü, Avn’a gönderdiği bir mesajda yer aldı. Lübnan Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre Trump, Avn’ı geçen 21 Temmuz’da Beyaz Saray’da ağırlamaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdi ve bu dönemde Lübnan’a liderlik etmesini takdir etti.

Trump, Avn’ın Beyaz Saray ziyaretini “her anlamda tarihi” olarak nitelendirerek, bunun yaklaşık yirmi yıl sonra bir Lübnan devlet başkanının Beyaz Saray’a gerçekleştirdiği ilk ziyaret olduğunu belirtti. Trump şöyle devam etti: “Ortadoğu’nun çatışmalarla karşı karşıya olduğu bir dönemde, Lübnan ve halkı adına sergilediğiniz kararlı liderliği takdir ediyorum.”