Başkanlık sistemi önerisi Tunus’ta endişeleri artırdı

Kays Said dün akşam Tunus’un başkentindeki Habib Burgiba Caddesi’nde vatandaşları selamladı. (Tunus Cumhurbaşkanlığı internet sitesi)
Kays Said dün akşam Tunus’un başkentindeki Habib Burgiba Caddesi’nde vatandaşları selamladı. (Tunus Cumhurbaşkanlığı internet sitesi)
TT

Başkanlık sistemi önerisi Tunus’ta endişeleri artırdı

Kays Said dün akşam Tunus’un başkentindeki Habib Burgiba Caddesi’nde vatandaşları selamladı. (Tunus Cumhurbaşkanlığı internet sitesi)
Kays Said dün akşam Tunus’un başkentindeki Habib Burgiba Caddesi’nde vatandaşları selamladı. (Tunus Cumhurbaşkanlığı internet sitesi)

Hamadi Mameri*
Kays Said, cumhurbaşkanı seçildiğinden bu yana kötüleşen siyasi, ekonomik ve sosyal koşullardan sorumlu tuttuğu siyasi sistemi değiştirmeye hazırlandığına yönelik işaretler veriyor.
Said 25 Temmuz 2021 tarihinde parlamento, partiler ve hükümet de dahil olmak üzere tüm iktidar sistemine sınır koyan olağanüstü hal önlemlerini açıklamak için bir fırsat yakaladı.
Tunuslular söz konusu tedbirlerin ardından Said’in açıklayacağı programı beklerken Cumhurbaşkanı Danışmanı Velid el-Haccam adeta durgun suya bir taş attı. Geçtiğimiz 9 Eylül’de Reuters’e verdiği demeçte ülkedeki siyasi sistemi değiştirme yönünde bir eğilim mevcut olduğunu belirten Haccam bunun referandumla gerçekleştirilmesi ihtimali olduğunu söyledi. Mevcut anayasanın büyük bir engel haline geldiğine, askıya alınması ve geçici bir yönetim sistemi kurmak gerektiğine işaret ederek Cumhurbaşkanı’nın programını yakında açıklamasını beklediğini dile getirdi.

Başkentte bir gezi
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Cumhurbaşkanı Said, 11 Eylül Cumartesi akşamı Tunus’un başkentinde gerçekleştirdiği gezi sırasında yaptığı açıklamada, hükümetin en kısa sürede kurulacağını söyledi. Ayrıca ülkenin anayasasında değişiklik yapılabileceğini belirtti.
Said Habib Burgiba Caddesi’nde yoğun güvenlik önlemleri altında düzenlediği ziyaretin ardından basına yaptığı açıklamada “Hükümet kurulacak. Güvenin ağırlığının bilincinde olan ve bunu taşıyabilen isimleri aramaya devam edeceğiz” ifadelerini kullandı. Said ayrıca 2014 anayasasına saygı duyduğunu ancak metinde değişiklik yapılabileceğini vurguladı.
Tunus Cumhurbaşkanı, halkın anayasadan ve koyduğu hukuk kurallarından bıktığını ve anayasa çerçevesinde değişiklik yapılması gerektiğini vurguladı. Anayasaların ebedi olmadığının altını çizen Said, Tunus halkının ihtiyaçlarına yanıt veren değişiklikler yapılabileceğine işaret etti. Egemenliğin halka ait olduğu vurgusunda bulunan Cumhurbaşkanı, halkın iradesini ifade etme hakkına sahip olduğunun altını çizdi.
Said, Tunus Cumhurbaşkanlığı’nın Facebook’taki hesabından paylaşılan görüntülerde caddede yürürken kalabalık bir grubun kendisini selamlayarak milli marşı okuduğu görüldü.
Tunus’un kaderi, tiranlık riskiyle dolu bir başkanlık sistemi ile yönetilmek mi? Parlamenter sistem ülkeyi yönetmede neden başarılı olamadı?

Tunus’un ‘cumhurbaşkanlık’ tarihi
Tunus’un bağımsızlığını kazanmasından 2011 yılına kadarki çağdaş tarihi, yani yarım asırdan fazlasında yaşananlar tam olarak bilinmiyor. İlk Cumhurbaşkanı Habib Burgiba (1956-1987) ile ülkenin yönetim sistemi değişti. Ardından da eski Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali (1987-2011) ile yeniden değişikliğe gidildi.
Tunuslular, yenilenen parlamenter sistemle birlikte devlet kurumlarının ve kuruluşlarının gerektiği gibi uyum sağlayamadığı, yetkilerin üç hükümet kurumu yani parlamento, hükümet ve cumhurbaşkanlığı arasında bölündüğü bu sisteme de alıştı.
Tunuslular onlarca yıldır tek yürütme organı olarak Devlet Başkanı’na alışmıştı. Ancak daha sonra Tunus siyasi sözlüğüne yeni bir terim olan ‘üçlü başkanlık’ dahil oldu.
Tunus’ta 2011 sonrası dönemde cumhurbaşkanlarının ziyaretleri, Tunusluların genel anlamda cumhurbaşkanının sembolik konumuna ilişkin içsel farkındalıklarının gerçekliğini ortaya çıkaran bir fırsata tanık oldu. Tunuslular, cumhurbaşkanından zenginleşme, ekonomik ve sosyal başarılar beklentisi içinde. Diğer yandan bu konular hükümetin yetki ve görevleri arasında.

Sosyal eğitim
Sosyolog Belayid Evlad Abdullah, söz konusu farkındalığın köklerinin Tunus’ta aile temelli olan sosyal eğitimde yatmakta olduğu görüşünde. İlk sosyal çekirdekte babanın merkezi bir rol oynadığını ifade eden Abdullah, babanın ilham alınan, sınırları çizen, referans mercii ve lider olduğunu belirtti. “Ülke tarihi, yarım asırdan fazla bir süre tek bir kişi tarafından yönetilmeye tanık oldu. Bu kolayca silinemez” dedi. Tunuslu Sosyolog, cumhurbaşkanının etrafında bulunanların onu yüceltme uygulamalarıyla bir tiran haline getirmeye istekli olmaları nedeniyle ülkenin zorbalık dönemlerine geri dönmemesi için kurumların istikrara kavuşturulması ve güçler arası denge ilkesinin etkinleştirilmesiyle bu zihniyetin değiştirilmesi çağrısında bulundu.

Liderlerin mücadelesi
Evlad Abdullah, Tunus’taki çeşitli partilerde liderlik konusunda çatışmalar yaşandığına da dikkat çekti. Partilerin, müdahaleler ve medya görüntülerinin tekelleştirip, diğer parti üyelerine görünme fırsatı vermeyen lideriyle dağıldığına işaret eden Abdullah, bu durumun Tunuslular arasında ülkenin bir lider, ilham kaynağı ve kurtarıcıya ihtiyaç duyduğu konusunda ortak bir farkındalık oluşturduğunun altını çizdi. “Bugün Tunus’ta Cumhurbaşkanı’nın şahsında propagandası yapılan da budur” diyen sosyolog, bu durumun tiranlığın dönüşü konusundaki endişeleri artırdığını vurguladı.
Belayid Evlad Abdullah, Independent Arabia’ya verdiği demeçte Tunus’ta 2011’den sonra kabul edilen parlamenter sistemin kendi içinde kötü bir imaj sergilediğini söyledi. Ayrıca ne zenginleşmeye ne de Tunusluların koşullarını iyileştirmeye katkıda bulunduğuna dikkat çekti. Bunun aksine yolsuzluğun yayılması, kamu malının heder edilmesi ve gereken reformların yapılmamasının yanı sıra Tunusluları fakirleştirmek için kullanıldığını kaydetti.

Krizin nedeni yönetim sistemi değil
Tunuslular, tüm yetkililer üzerindeki kontrolünü sıkılaştıran eski Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali'nin yönetimi dönemini yeniden yaşamaktan korkuyor. Bin Ali’nin politikası, rejimini deviren bir toplumsal protestonun patlak vermesiyle sonuçlanmıştı. Bu nedenle halk, istisnai tedbirlerin ardından durumun ne olacağını merakla bekliyor. Sivil örgütler ve partiler de Tunus’un tiranlığın boyunduruğu altına girmesinden duydukları korku nedeniyle siyasi sistemin değişmesi konusunda endişeli.
Demokratik Akım Partisi tarafından yayınlanan açıklamada Cumhurbaşkanı Danışmanı Velid el-Haccam’ın, Said’in anayasayı askıya alma ve siyasi sistemi değiştirme niyeti bulunduğunu söylemesi kınandı. Partinin açıklamasında, Cumhurbaşkanı’ndan bu ifadelere yönelik duruşunu açıklaması talebinde bulunuldu. Ayrıca Said’e ‘anayasaya saygı duyma ve bölümleri için çalışmanın gerekli olduğunu’ ifade ettiği sözlerini hatırlatıldı, 25 Temmuz’da halka yaptığı konuşmada verdiği söz ve ettiği anayasa yeminine uygun davranma çağrısı yapıldı.
Açıklamada ayrıca ‘Cumhurbaşkanlığı tarafından Tunus medyasını ve ulusal ortakları boykot ederek benimsenen belirsizlik’ de kınandı. Bu durumun, Tunus halkının bilgi edinme ve kendi kaderini tayin hakkına katılma haklarını engellediği, tek taraflı kararlar ve dış müdahalelere kapı açtığına işaret edildi.
Partinin açıklamasında, ekonomik, sosyal ve siyasi krizin temelde yönetim sistemi ya da anayasaya dayanmadığına, aksine yolsuzluğun egemen sınıf, devlet kurumları içinde yayılması ve hatta yetkili seçiminde de buna başvurulup liyakat ve gerekli yeterliliklere sahip olmayan isimlerin tercih edilmesiyle ilgili olduğuna vurgu yapıldı.

Tunus’un geleceğine tek başına karar verme
Diğer yandan Tunus Genel İşçi Sendikaları Konfederasyonu (UGTT) Genel Sekreter Yardımcısı Semir eş-Şufi konuya dair şu açıklamada bulundu:
“Geçtiğimiz 25 Temmuz’da dile getirilen halk iradesinin halihazırda süren örgütleri ve seçkinleri var. Tunus’un geleceğini şekillendirmeye katkıda bulunma konusunda herkesten önce onlar hak sahibidir.”
Şufi, ayrıca hükümet sistemi ve anayasanın revizyon ve değişiklik gerektiren bölümleri de dahil olmak üzere tüm bir siyasi sistemde on yıl boyunca başarısız olunduğuna dikkat çekti. UGTT’nin Cumhurbaşkanı’na saygı duyduğunu vurgulayan Şufi, “Ancak Tunus ve geleceğini ilgilendiren kararlardaki tek başınalığını kabul edilemez” dedi.

Başkanlık sistemi tiranlığa yol açmaz
Anayasa Hukuku Profesörü es-Suğayyer ez-Zekravi, ‘başkanlık sistemi konusundaki korkutmanın boyutunu’ önemsiz olduğunu vurguladığı değerlendirmesinde bunun ‘mutlak tiranlığa yol açmayacağının’ altını çizdi.
Zekravi, Cumhurbaşkanı Danışmanı’nın yol haritası konusunda yaptığı ve anayasayı askıya alma ve referanduma başvurma olasılığından bahsettiği açıklamasını ‘beklenen bir durum’ olarak niteledi. Mevcut anayasanın, özellikle de siyasi sistemle ilgili tüm sorunların kaynağı olduğuna dikkat çekti.
Suğayyer ez-Zekravi sözlerini şöyle sürdürdü:
“Siyasal sistem, çift başlı yürütme yetkisine sahip dengeli bir başkanlık sistemine dönüşecektir. Geniş yetkilere sahip bir cumhurbaşkanı, sınırlı yetkilere sahip bir başbakan ve önemli yetkilere sahip bir parlamentoya sahip olacak. Böylece yasama ve yürütme gücü arasında bir denge kurulacak.”
Anayasa hukuku profesörü, tiranlığa yönelik her türlü eğilimin engellenmesine karşı bir otorite olmaları konusunda da sivil toplumun canlılığına, medyanın özgürlüğüne, anayasa mahkemesine ve parlamentodaki partilere güvendiğinin altını çizdi.



Üst düzey askeri komutan Aden'deki bombalı saldırıdan sağ kurtuldu

Hamdi Şukri es-Subeyhi, özellikle Lahic'de, güçlerinin kontrolündeki bölgelerde güvenliğin sağlanmasında önemli bir rol oynuyor (X)
Hamdi Şukri es-Subeyhi, özellikle Lahic'de, güçlerinin kontrolündeki bölgelerde güvenliğin sağlanmasında önemli bir rol oynuyor (X)
TT

Üst düzey askeri komutan Aden'deki bombalı saldırıdan sağ kurtuldu

Hamdi Şukri es-Subeyhi, özellikle Lahic'de, güçlerinin kontrolündeki bölgelerde güvenliğin sağlanmasında önemli bir rol oynuyor (X)
Hamdi Şukri es-Subeyhi, özellikle Lahic'de, güçlerinin kontrolündeki bölgelerde güvenliğin sağlanmasında önemli bir rol oynuyor (X)

Dün, Yemen'in geçici başkenti Aden'de, Amalika Tugayları İkinci Tugay Komutanı ve Aden'de güvenliğin sağlanmasındaki kilit isimlerden biri olan Tuğgeneral Hamdi Şukri es-Subeyhi’nin konvoyuna bomba yüklü araçla saldırı düzenlendi. Gelen haberlere göre Tuğgeneral Subeyhi, askeri konvoyun trafiğin yoğun olduğu Dar Sad bölgesinin Caule beldesinden geçerken meydana gelen patlamadan sağ kurtuldu.

Saldırı, Hadramut'un en büyük şehri Mukelle'deki yerel yetkililerin, yaklaşık üç hafta önce Yemen'den çekilen Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından yönetilen Güney Geçiş Konseyi (GGK) gruplarının gözetiminde bulunan gizli hapishaneleri ve suikastlarda kullanılan patlayıcıları ortaya çıkarmasından bir gün sonra meydana geldi.

Olay, Yemen’deki Meşruiyeti destekleyen Suudi Arabistan liderliğindeki Arap Koalisyonu’nun GGK’yı feshetmesinin ardından ülkenin güney illerinde istikrarı yeniden tesis etmeye ve askeri ve güvenlik güçlerini birleştirmeye çalıştığı bir dönemde güvenlik endişelerini yeniden gündeme getirdi.


Eş-Şebab, Somali'deki stratejik öneme sahip bir adaya saldırı başlattı

"Gençlik Hareketi" üyeleri (Arşiv- AFP)
"Gençlik Hareketi" üyeleri (Arşiv- AFP)
TT

Eş-Şebab, Somali'deki stratejik öneme sahip bir adaya saldırı başlattı

"Gençlik Hareketi" üyeleri (Arşiv- AFP)
"Gençlik Hareketi" üyeleri (Arşiv- AFP)

Çeşitli kaynaklara göre, eş-Şebab militanları dün Somali'nin güneyindeki stratejik bir adaya saldırdı ve yarı özerk Cubaland bölgesinde konuşlanmış askeri birliklerle çatıştı.

Yaklaşık yirmi yıldır El-Kaide ile bağlantılı olan eş-Şebab, Somali hükümetiyle savaşıyor.

Cubaland yetkilileri saldırıyı püskürttüklerini açıkladı, ancak grup daha önce operasyonları için bir fırlatma noktası olarak hizmet veren Kuday Adası'ndaki bir askeri üssü ele geçirdiklerini iddia etti.

Kismayo sahil kentindeki bir topluluk lideri AFP'ye verdiği demeçte, militanların "Kuday kasabasının dışındaki askeri üsse baskın düzenledikten sonra adayı kuşattıkları" bilgisini aldığını belirterek, "şu anda neler olduğunun ayrıntılarını bilmenin hala zor olduğunu" ifade etti.

Kismayo'dan askerlere yardım etmek için birkaç tekne gönderildiğini, ancak Cubaland güçlerinin yardım çağrısı yapmasından kısa bir süre sonra adadaki iletişimin kesildiğini söyledi.

Cubaland yetkilileri tarafından yapılan açıklamada, "güvenlik güçleri düşmana ağır kayıplar verdirdi ve saldırıda kullanılan birçok askeri aracı imha etti" denildi.

“Eş-Şebab Hareketi” ise savaşçılarının “ada içinde ve dışında 3 askeri üssün tam kontrolünü ele geçirmeyi başardığını” duyurdu.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Kismayo'nun yaklaşık 130 kilometre güneybatısında bulunan Kuday Adası, 2015 yılının başlarında Somali Ulusal Ordusu'nun Kenya Savunma Kuvvetleri ile iş birliği içinde gerçekleştirdiği bir operasyonla "Eş-Şebab" hareketinin elinden kurtarıldı.


Suriye'de Kürt sorunu diye bir şey yoktur!

Görsel: Axel Rangel Garcia
Görsel: Axel Rangel Garcia
TT

Suriye'de Kürt sorunu diye bir şey yoktur!

Görsel: Axel Rangel Garcia
Görsel: Axel Rangel Garcia

Hüseyin eş-Şara

Levant bölgesinin mücevheri Suriye, 1516 yılında Halep'in kuzeyindeki Mercidâbık Muharebesi’nden sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası oldu.

Osmanlı orduları, ‘İslam fethi ve Arap bölgesindeki Müslüman emirliklerin birleştirilmesi’ sloganı altında Levant ve Mısır'ı yöneten Memlükleri yendi. Böylece Suriye, 1516'dan üç konsolosun başta Biladü'ş-Şam ve Irak olmak üzere Levant bölgesindeki Arap ülkelerini bölüşmeyi kabul etmesinden sonra, Büyük Britanya ve Batılı güçler tarafından açıkça kışkırtılan Büyük Arap İsyanı’nın patlak verdiği 1916'ya kadar yaklaşık 400 yıl Osmanlı hakimiyetinde kaldı. Bu anlaşma, 1916 yılında ‘Sykes-Picot Anlaşması’ olarak adlandırıldı ve adını Fransa ve İngiltere'den iki politikacı ile Çarlık Rusya'sının Rus konsolosundan aldı. Ancak, 1917 Ekim Devrimi'nden sonra, Rus devrimciler bu anlaşmayı ifşa ettiler ve anlaşmadan çekildiler. Bu anlaşmanın etkileri, 2 Kasım 1917'de talihsiz Balfour Deklarasyonu ile devam etti. Bunu, 1920'de Levant bölgesi üzerinde İngiliz-Fransız Mandası, ardından İngiltere ve Fransa arasında bölünmesi ve Arap devletinin devrilmesi, Kral Faysal bin Hüseyin'in görevden alınması ve Levant bölgesini dört vilayetiyle yöneten bu yeni kurulan devletin sonu izledi.

Fransa’nın Suriye ve Lübnan’daki manda yönetimi ve İngiltere’nin Filistin ve Mavera-i Ürdün üzerindeki mandası sırasında, Irak üzerinde vesayet kurularak İngiliz yönetimi altında Kral Faysal bin Hüseyin'in kral olarak tahta çıkarıldı ve Prens Abdullah bin Hüseyin tarafından Mavera-i Ürdün’de Ürdün Haşimi Krallığı'nın kuruldu.

Suriye'deki Kürt sorunu hiçbir zaman Suriye kimliğinin bir parçası olmadı. Suriye'deki Kürtler hem şehirlerde hem de kırsal kesimde yaşayan ve her zaman Arap kültürüne sahip ve İslam dinine mensup vatandaşlar oldu.

Suriye'deki Fransız Suriye ve Lübnan Mandası döneminde, Suriye topraklarında bölgesel isyanlar başladı. Bu isyanların ilki, Kürt kökenli olan ancak bir Suriye ve Arap vatandaşı olarak manda yönetimine karşı savaşan Suriyeli milliyetçi lider İbrahim Hananu tarafından yönetildi. Onun isyancıları Kefer Taharim ve Cebel ez-Zaviye bölgelerinden gelen Araplardı ve Halep ve çevresine taşındılar.

Onun devrimi çok iyi biliniyordu ve kendisi Kürt olduğunu söylemiyordu, aksine devrimini Suriyeli olduğu ve yoldaşlarının Arap olduğu için liderlik ediyordu. İnsan hakları aktivisti ve aydın bir adam olan bu büyük azimli kişi, Fransız mandasına karşı Suriye devriminde önemli bir rol oynadı. Ülkesini, Suriye'yi ve Arap ulusunu savunmak için işgalciye direnmenin gerekliliğine inandığı için yargılandı ve idama çarptırıldı.

Kürt sorunu var mı?

Suriye'deki Kürt sorununu tartışıyorsak, bu sorunun Suriye Anayasası’nda hiçbir zaman yer almadığını söyleyebiliriz. Suriye'deki Kürt sorunu hiçbir zaman Suriye kimliğinin bir parçası olmadı. Suriye'deki Kürtler hem şehirlerde hem de kırsal kesimde yaşayan ve her zaman Arap kültürüne sahip ve İslam dinine mensup vatandaşlar oldu. Onlara karşı milliyetçi şiddet uygulanmadı. Hem yakın hem de uzak tarih bunu bize gösteriyor. Hatta bazı Kürt şahsiyetler tarihimizi etkiledi. Bunlardan biri de Irak'ın Tikrit kentinden gelen Kürt bir aile olan Eyyubi hanedanının soyundan gelen kahraman Selahaddin Eyyubi’ydi. Eyyubi, yine Kürt bir aile olan ünlü Zengi hanedanının damadıydı.

ASDEFR
Suriye'nin doğusundaki Deyrizor ilinde Ömer Petrol Sahası’nda düzenlenen askeri geçit törenine katılan SDG üyeleri, 23 Mart 2021 (Reuters)

Nureddin Zengi, Levant bölgesini Mısır ile birleştirdi ve Müslüman Arap lider olarak ortaya çıktı. Selahaddin Eyyubi, savaşan Arap emirliklerini birleştiren dönemin lideriydi. Bu görevi başardıktan sonra, Levant, Irak ve Mısır'dan Arap-İslam ordusu kurdu ve Levant'ta Haçlıları yendi. Hıttin Muharebesi, 4 Temmuz 1187'de (Hicri 25 Rebiulahir 583) Filistin'in Levant bölgesinde gerçekleşti. Haçlıları yenen Selahaddin Eyyubi, onlarla bir barış antlaşması imzaladı ve bu antlaşma, Levant bölgesinin Haçlılardan kurtarılmasıyla sonuçlandı.

Suriye'nin bir bütün olarak etnik özelliklere sahip olduğunu iddia edenler büyük bir yanılgı içindeler, çünkü kültürel, entelektüel ve ulusal denge o kadar bütünleşmiştir ki, bunları birbirinden ayırmak imkânsız.

Araplar ve Kürtlerin birbiriyle kaynaşmalarının uzun bir geçmişi var ve ayrımcılığa yol açmaz. Tıpkı 3 Eylül 1260'da (Hicri 25 Ramazan 658) Mısır Sultanı Seyfeddin Kutuz'un önderliğinde Moğollara karşı Filistin'de Ayn Calut Savaşı'nda olduğu gibi. Bu tarih unutulamaz ve Araplar ile diğerleri arasında ayrım yapmak için kullanılamaz. Çünkü bu tarih, bölünme, ayrımcılık veya olayların ve eğilimlerin özünde olmayan sorunları gündeme getirmek için değil, bilgi, miras ve dinin bir bütünüdür.

Suriye'de ortak bir tarih

Tarihsel olarak Suriye, büyük ve küçük tüm bileşenleri en küçük ayrıntısına kadar harmanlayarak ve birleştirerek ortak bir tarihe ve karışık bir nüfusa sahiptir. Levant ve Irak'ı ziyaret ederseniz, bu ülkelerde on beşten fazla medeniyetin yaşadığını ve büyüdüğünü ve izlerini bıraktığını göreceksiniz. Tüm bunlar nihayetinde bizim için istikrarlı, tutarlı ve güçlü bir ulusal uyum ortamı yarattı. Suriye'nin bir bütün olarak etnik özelliklere sahip olduğunu iddia edenler büyük bir yanılgı içindeler, çünkü kültürel, entelektüel ve ulusal denge o kadar bütünleşmiştir ki, bunları birbirinden ayırmak imkânsız. Zira bu, endişe verici veya çözülmesi gereken bir sorun değildi. Kürtler, Türkmenler, Süryaniler ve Aramiler tek bir ulus, Suriyeli ve Arap halkıdır. Çünkü en genel ve baskın özellik düşünce, kültür, yaklaşım ve davranışta Arapçılıktır. Bu nedenle Suriye'de seçkin bir akademisyen olan Dilbilim Akademisi ve Arap Entelektüel Birliği Başkanı Muhammed Kurd Ali'yi buldum. Bunu savunan ve benimseyen akademisyen, bunun bir Kürt akademisi ya da başka bir şey olduğunu söylemiyor, aksine bir Arap akademisi olduğunu söylüyor. Bunun Arap ve Müslüman uluslararasın birliği çağrısı olduğunu belirten Muhammed Kurd Ali’nin yazıları ve tartışmaları da buna tanıklık ediyor.

SADFRGT
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Şam'da bir konuşma yaparken, 29 Ocak 2025 (AFP)

Biraz daha geriye gidecek olursak yukarıda da belirttiğimiz gibi, İbrahim Hananu'nun Suriyeli ve Arap kültürüne düşkün birinden başka bir şey olmadığını göreceğiz. Arap kültürü, ırksal bir ayrıcalık değil, bir kültür, düşünce ve dildir; yabancı dillerde yetkin olsalar bile. Fransızca bilen Fransız olmadığı, Osmanlıca bilenin Osmanlı olmadığı gibi. Aynı şey İngilizce için de geçerli.

Dolayısıyla Arap olmak pratikte, kültürde ve benimsemede, son zamanlarda ortaya çıkan kökenler ve dallar üzerine yapılan araştırmalara rağmen, birçok aile ve aşiret için geçerli olmaya devam ediyor. Ancak bu insanlar, Suriye devletinin ve Arapçılığın en coşkulu destekçileri arasındaydı, ki bu da tüm aşamaların taçını oluşturuyor. Burada daha ayrıntılı olarak belirtmek gerekirse, Hama'da el-Barazi adında büyük, nüfuzlu ve feodal bir aile vardır ve bu aileden Suriye tarihi ve Arapçılıkta önemli pozisyonlarda yer alan şahsiyetler çıktı.

Suriye, Kürt kökenli ve 1946 yılının nisan ayında tahliye sonrasında Suriye ordusunun komutanı olan lider Husni ez-Zaim tarafından yönetiliyordu. Daha sonra, Şukri el-Kuveytli'nin başını çektiği seçilmiş hükümeti devirdi ve onu hapse attıktan sonra Suriye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı görevini üstlendi. Başbakan ise Hama'daki el-Barazi aşiretinden Muhsin el-Barazi oldu. Onlar kendilerini Kürt olarak değil, tamamen Suriyeli olarak tanımladılar ve anayasasında ‘Suriye Cumhuriyeti bir Arap ülkesidir ve Arap milletine aittir’ yazan bir Arap ülkesini yönettiler. Bu önsöz, 1920 yılından günümüze kadar tüm Suriye anayasalarında yer aldı. Tüm anayasalarda belirtildiği gibi, mezhep, etnik köken veya din ayrımı gözetmeksizin vatandaşlık yoluyla egemen olan halka vurgu yapılıyor.

Rakka, Deyrizor ve Haseke olmak üzere üç ili ve Kamışlı’yı kapsayan el-Cezire bölgesinde, Cebel-i Ekrad adlı bir dağda Kürt topluluğu yaşıyordu. Bu topluluğun Suriye nüfusuna oranı yaklaşık yüzde 3’tü.

Yine el-Cezire bölgesinden Kürt kökenli Tümgeneral Tevfik Nizameddin, Suriye Ordusu Genelkurmay Başkanlığı görevini devraldı. Şubat 1958'de Mısır-Suriye Birliği kurulmadan önce Suriye Arap Ordusu’nun komutanlığını yaptı. Bundan sonra da sınırlı bir süre görevine devam etti, ardından Tümgeneral Afif el-Bazra onun yerine geçti. Afif el-Barza da Kürt kökenli olabilir. Zira kardeşi Selahhdin el-Barza'yı tanıyorum. Suriye Arap Ordusu İkinci Bürosu'nda subay olarak görev yapan Barza, Mısır ve Suriye için ünlü Çekoslavakya Mısır Silah Anlaşması’nı (1955), yani ‘silah tekelini kırma’ müzakerelerine katılanlardan biriydi. Ardından gelen tüm Suriye hükümetlerinde, hiç kimse şu veya bu bakanın etnik kökenini sormadı. O da Suriye-Mısır birliğinin en önde gelen bakanlarından biriydi.

Suriyeli Kürt şahsiyetler

Kürt kökenli Arap milliyetçisi eski bakan Muhammed Ali Buzu, Tümgeneral Faruk Buzu ve kardeşi ünlü spor yorumcusu Adnan Buzu. Bu isimlere Şam'ın en ünlü ailelerinden Salihiyye ailesi, Şamadin Aga ve Ömer Aga da eklenebilir. Bunlar, Şam'ın önde gelen Kürt aileleriydi. Bu iki liderin annesi, bizim ailemizdendi. Şam'daki Şamadin Aga Meydanı bugün hala varlığını sürdürüyor.

FR
SDG ile Suriye devleti arasındaki birleşme anlaşmasının şartları (Al Majalla)

Şam'daki Kürt mahallesi, Kürt kökenli ailelerin çoğuna ev sahipliği yapıyor. Ancak bunlar Arap ve daha fazlasıdır. Bunlar arasında, otuz yılı aşkın bir süre Suriye'nin Büyük Müftüsü olarak görev yapan Şeyh Ahmed Kuftaro, İslam'a Arap bakış açısıyla yaklaşan ve bununla gurur duyan İslam vaizi Dr. Muhammed Ramazan el-Buti ve yetenekli yayıncı Mervan Şeyho ile kardeşi Adnan Şeyho'yu yetiştiren El-Şeyho ailesi bulunuyor. Hafız Esed döneminde bakan ve başbakanlık görevlerinde bulunan, Arap Sosyalist Baas Partisi'nin ulusal ve bölgesel liderlik kadrosunda yer alan Muhammed el-Eyyubi'yi hatırlıyorum. Hiçbir zaman “Ben Kürtüm” demedi ve bunu söylemeyen başkaları da var. Çünkü kendilerini Arap olarak görüyorlardı. Kamışlılı gazeteci İrfan Nizamuddin'i hatırlarsınız. Onun “Ben Kürtüm” dediğini hiç duydunuz mu?

Şam'daki Kürt kökenli aileler arasında, Suriye Komünist Partisi'nin liderlerinden ve her zaman Suriye ve Arap ulusunu savunan merhum Halid Bekdaş, eşi ve oğlu Dr. Ammar Bekdaş'ın da mensubu olduğu Bekdaş ailesi bulunuyor. Ayrıca Hamu Lili, Şamsu, ez-Zerki, el-Alusi ve diğer aileler de var. Bu aileler Kürt kökenli, ancak yönelimleri her zaman Suriye ve Arap ulusundan yana oldu. Kürt, Türkmen, Çerkes, Arnavut, Arami, Asur veya Asuri arasında pratikte bir ayrım yoktur. Bahsettiğim tüm aileler Arapça konuşuyordu ve Arap milletindendi. Bunu önyargıdan değil, bilakis hakikat bu olduğu için söylüyorum.

El-Cezire

Rakka, Deyrizor ve Haseke olmak üzere üç ili ve Kamışlı’yı kapsayan el-Cezire bölgesinde, Cebel-i Ekrad (Kürt Dağı) adlı bir dağda Kürt topluluğu yaşıyordu. Bu topluluğun Suriye nüfusuna oranı yaklaşık yüzde 3’tü. Cebel-i Ekrad’da Kürtlerin bir ağası vardı. Kamışlı, çoğunlukla Hıristiyanlar, Asurlu Araplar, Asuriler ve diğerlerinin yerleştiği bir şehir olduğundan 1960'larda ekonomik nedenlerle ABD ve Avrupa'ya göç ettiler. Mülklerinin çoğunu Türkiye'nin güneyinden veya Cebel-i Ekrad’dan gelen Kürtlere sattılar ve Kürtler Kamışlı ve çevresindeki köylere yerleşti.

Uzun yıllar Suriye'yi yöneten Baas Partisi döneminde, çok sayıda küçük ve farklı Kürt partisi kuruldu, ancak bunların çoğu milliyetçi bir eğilime sahipti.

Kamışlı’nın da ilçesi olduğu Haseke ilindeki Kürt nüfusu, toplam nüfusun yaklaşık yüzde 20'sini oluşturuyor. Kürtler, başta Amuda, Ayn el-Arab, el-Kahtaniye ve el-Yarubiyye olmak üzere Arap kabileleriyle iç içe oldukları için Kürt etnik bir enklav oluşturmuyorlar. Kürt nüfusunun yoğun olduğu tek bölge, Halep'e bağlı Afrin'dir.

Kürtlere yönelik baskı, 1962 nüfus sayımı sırasında, hazır bulunanların vatandaşlığa kabul edilmesi, hazır bulunmayanların ise dışlanarak kırmızı kart veya başka bir tür yabancı kimliği verilmesi ile belirginleşti. Devletin görüşü, bu insanların çoğunun Suriye vatandaşı değil, Türkiye'nin güneyinden gelen göçmenler olduğu yönündeydi.

Ancak bunların çoğu, özellikle de Baas Partisi Suriye’de iktidara geldiğinde ve bu bölgelerin Araplaştırılması olgusu iktidar rejimini domine ederek Kürtlerin varlığını azalttığında, özellikle de Kürt olgusu ve Kürt sorunu Türkiye, İran ve Irak'ta ortaya çıkmaya ve öne çıkmaya başladığında başka illerde çalışan Suriyelilerdi ve bu durum düzeltilmedi.

İran, Türkiye ve Irak

İran'da, Sovyetler Birliği'nin teşvikiyle 1946 yılında İran'ın kuzeybatısındaki Mahabad şehrinde bir Kürt devleti kuruldu ve 11 ay gibi kısa bir sürenin ardından sona erdi. İran'da ve Türkiye'nin doğusundaki bazı şehirlerde ve bölgelerde yaklaşık 15 milyon Kürt yaşıyor. Kürtler, Türk devletinde bölünme yaratmak amacıyla, Hafız Esad döneminde Suriye'nin desteğiyle Abdullah Öcalan liderliğinde silahlı bir parti olan Kürdistan İşçi Partisi'ni (PKK) kurdular ve silahlı mücadeleye başladılar. Yaklaşık elli yıl boyunca Irak ile Türkiye arasındaki engebeli Kandil Dağları'nı üs olarak kullandılar.

DFE
Suriye hükümet güçleri, Suriye'nin doğusundaki Deyrizor’da konuşlanmak üzere Fırat Nehri'ni geçerken 19 Ocak 2026 (AFP)

Irak'ta, Kral Gazi bin Faysal döneminde 1931 yılında Ahmed Barzani önderliğinde gerçekleşen devrimin ardından, Kürt lider Molla Mustafa Barzani harekete geçti. Kardeşi Mustafa Barzani, özerklik hedefiyle 1943 yılında ‘İkinci Devrim’ olarak bilinen hareketi başlattı ve Irak devletine karşı isyanın başını çekti. Bunlara 1919 ile 1931 yılları arasında Süleymaniye'de Mahmud Berzenci'nin isyan hareketleri eşlik etti. Barzani hareketi, General Abdulkerim Kasım önderliğindeki 1958 darbesinin başarısından sonra 1961'de ivme kazandı. 1945'ten beri Sovyetler Birliği'nde sürgündeyken Kürdistan Demokrat Partisi'ni (KDP) kuran Molla Mustafa Barzani, harekete katılmaya davet edildi.

Eylül devrimi, ‘Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ (IKBY) olarak bilinen bölgede gerçekleşti. 1961 yılından 1991 yılına kadar Saddam Hüseyin'in Kuveyt'in işgaline karışması dışında hiçbir şey başarılmadı. Bu dönemde, KDP ile arasındaki bölünme nedeniyle Erbil ve Süleymaniye arasında bölünmüş IKBY bölgesinde bir tür özerklik sağlandı. Bu bölünme hala devam ediyor ve nesiller boyu aktarılıyor.  Eski IKBY Başkanı Mesud Barzani, yıllar önceki referandumdan bu yana bağımsızlık elde etmeye çalışsa da buna izin verilmiyor.

Suriye ve Baas Partisi

Suriye’ye gelince hiçbir zaman böyle bir şey olmadı. Uzun yıllar Suriye'yi yöneten Baas Partisi döneminde, çok sayıda küçük ve farklı Kürt partisi kuruldu, ancak bunların çoğu milliyetçi bir eğilime sahipti. Ancak bunların çoğunun ulusal bağlantısı vardı ve bazıları Marksist yönelimdeydi. Ta ki ‘özerk yönetim’ örgütü oluşturulup ‘Suriye Demokratik Güçleri’ (SDG) adını verdikleri silahlı bir örgüt kurulana kadar.

Suriye'de ne geçmişte ne de şu anda “Kürt sorunu” diye bir şey yok. Acil bir durumla ve gerçeklikle hiçbir ilgisi bulunmuyor. Suriyeli Kürtler Suriye devleti vatandaşlarıdır. Kürt aşiretleri de vardır ama onlar Arap’tır.

2011 yılında başlayan Suriye Devrimi sırasında, bazı sınır ötesi Kürt güçleri zamanın kendileri için uygun olduğunu anladı. Suriye'den üç il bu güçler tarafından ele geçirildi. Bu güçler, Türkiye tarafından terör örgütü olarak görülen PKK'nın bir kolunu oluşturuyordu. Küçük bir nüfusu olmasına ve uluslararası toplumun görüşüne rağmen IKBY’ye benzer bir Kürt bölgesi kurabileceklerini düşündüler. Bu amaçla DEAŞ olgusunu kullandılar. Terör örgütü DEAŞ’la mücadeleyi ve Amerikalılar ve Uluslararası Koalisyonla iletişimi fırsat bilerek, kaderlerini ABD’nin ellerine teslim ettiler.

Ancak bu illerin tamamı Arap illeri ve buralarda Kürtler yaşamıyor. Rakka'da, Deyrizor'da Kürt nüfusu yok. Haseke’de ise nüfusun yaklaşık yüzde 20'si farklı bölgelere dağılmış Kürtlerden oluşuyor. Dolayısıyla, işsiz Arapları örgüt üyesi yaparak çoğunluğu Araplardan oluşan, Kandil Dağları'ndan yönetilen bir silahlı güç oluşturuldu.

Suriye Devrimi’nin zaferle sonuçlanmasından sonra, Suriye'nin yaşadığı istikrarsızlık durumundan yararlanarak rejim liderlerinin bazı kalıntılarını da kendi saflarına kattılar. Ancak, Suriye Devrimi’nde hiçbir rolleri olmadı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Kürt Partileri Birliği’nin siyasi bir mücadelesi olduğu biliniyor, ancak ne SDG'nin tutumlarını benimsedi ne de destekledi. Aksine Suriye ulusal birliğinin ve Suriye Arap Cumhuriyeti'nin destekçisi oldu. SDG onlara karşı her türlü organize suçu işlemeye ve yoluna çıkan herkesi öldürmeye başladı. Suriye Kürt Müstakbel Hareketi Lideri Meşal Temo ve diğerlerine suikast düzenledi. Ardından 10 Mart 2025'te yeni Suriye devleti ile bir anlaşma imzalamak zorunda kaldı. Kandil Dağları'nın liderlerinin kontrolü altında olması nedeniyle anlaşmanın uygulanmasını geciktirdi.

Tüm bunlardan ötürü Suriye'de ne geçmişte ne de şu anda “Kürt sorunu” diye bir şey yok. Acil bir durumla ve gerçeklikle hiçbir ilgisi bulunmuyor. Suriyeli Kürtler Suriye devleti vatandaşlarıdır. Kürt aşiretleri de vardır ama onlar Arap’tır. Çünkü Arapçılığın anlamı ve önemi vardır, düşüncesi ve kültürü vardır, ırkçılık değildir. Osmanlı İmparatorluğu, Şamlı el-Yusuf, el-Alusi, ez-Zerki, el-Karaşuli ve el-Barazi aileleri gibi Suriye topraklarındaki Kürtler için büyük beylikler kurdu. Aynı şekilde Kürt Dağı Kürt ağaları vardı. Ancak bu insanlar tarih boyunca Arap olarak kaldılar ve ayrılıkçı ya da ırkçı emelleri olmaadı. Mensubiyet itibariyle Suriyeli ve Araplardı. Bunların arasında Suriye devletinde ve Suriye Sosyal Partisi, Baas Partisi, Arap Milliyetçileri Hareketi gibi Arap milliyetçi partilerinde ve Halk Partisi, Ulusal Parti, diğer partiler ve Suriye Ulusal Bloku gibi eski Suriye partilerinde önemli mevkilerde bulunan büyük isimler de bulunuyor.

Suriye bölünmez bir ülkedir, kültürü ve düşüncesi Arap ve İslam'dır, hiçbir zaman kimseye karşı ırkçılık yapmamıştır.