Yüzyılın Anlaşması’nın mimarı Jason Greenblat: ‘Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması için Trump gibi bir başkan gerekiyordu... Ortadoğu İran’ın hedefinde’

Jason Greenblatt: Ortadoğu İran’ın hedefinde. Filistinlilerin Sina'ya yerleştirilmesinin gerçeği de bu.

Jason Greenblatt (Independent Arabia)
Jason Greenblatt (Independent Arabia)
TT

Yüzyılın Anlaşması’nın mimarı Jason Greenblat: ‘Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması için Trump gibi bir başkan gerekiyordu... Ortadoğu İran’ın hedefinde’

Jason Greenblatt (Independent Arabia)
Jason Greenblatt (Independent Arabia)

İnci Mecdi
Washington, ABD’nin eski Başkanı Donald Trump döneminde önceki yönetimlerden farklı bir yaklaşımla Ortadoğu'da barış konusuna özel bir önem verdi. Fakat Trump yönetimi, seleflerinin kaçındığı tartışmalı adımlar attı. Bu adımlardan en cüretkâr olanı, 6 Aralık 2017 tarihinde Trump tarafından kameralar karşısında imzalanan ABD’nin Tel Aviv Büyükelçiliği’nin Kudüs'e taşınması ve barış çabalarının temel konularından biri olan Kudüs’ü İsrail'in başkenti olarak tanınması emrinin verildiği karardı.
ABD yönetimi, Filistinlileri ve Arapları öfkelendiren adımını, ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs'e taşımasını öngören 1995 tarihli bir Amerikan yasasının uygulanmasını gerekçe göstererek, kararını savundu. Söz konusu yasanın uygulanmaya koyulması, önce Bill Clinton, sonra George W. Bush ve ardından da Barack Obama olmak üzere Amerikan başkanları tarafından geciktirilmişti. bir yasaydı. Trump, seleflerini yasayı uygulama ‘cesaretini gösterememekle’ suçladı.
Trump yönetiminin bölgedeki politikalarında en çok tartışılan konu yalnızca Kudüs değildi. Arap dünyasını siyaset, basın ve kamuoyu düzeyinde uzun süre meşgul eden ve ‘Yüzyılın Anlaşması’ olarak isimlendirilen bir başka konu daha vardı. ABD yönetiminin nihayet 28 Ocak 2020 tarihinde anlaşmaya dahil olan taraflardan sadece birinin katıldığı büyük bir törenle anlaşmanın içeriğini açıklayana kadar konu uzun süre belirsizliğini korudu.
Filistin ve İsrail taraflarının da yer alması gerekirken, sadece dönemin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun katıldığı törende, Tel Aviv'in Batı Şeria’nın büyük bir bölümündeki kontrolünün sürdürülmesini ve planda Filistin’in başkenti olarak tanımlanan Doğu Kudüs’teki dini mekanlar dışında Filistinlilerin Batı Şeria'nın yaklaşık yüzde 30'undan vazgeçeceği anlamına gelen büyük yerleşim yerlerinin ilhakını içeren bir planı açıklandı.
İsrail-Filistin barış görüşmelerinin önde gelen simalarından biri olan Beyaz Saray’ın Filistin-İsrail Barış Süreci Özel Elçisi Jason Greenblatt, sadece Trump'ın barış planı Yüzyılın Anlaşması’nın değil, ‘İbrahim ve İbrahim Anlaşmaları’  olarak bilinen Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki barış anlaşmalarının da mimarı olarak biliniyor.
Greenblatt, Trump'ın damadı Jared Kushner’ın başlıca aktör olduğu sahnede, İsrail’in 1994 yılından bu yana ilk kez dört Arap ülkesiyle (Birleşik Arap Emirlikleri/BAE, Bahreyn, Sudan ve Fas) imzaladığı barış anlaşmalarını hazırlayanlardan biriydi.
Greenblatt, Zoom uygulaması aracılığıyla Independent Arabia’ya verdiği özel röportajda, Trump yönetimi sırasında barış sürecini gölgeleyen tartışmalar ve Washington'ın Mısır'dan Sina'nın bir kısmını Filistinlilere tahsis etmesi talebiyle ilgili çıkan söylentiler hakkında konuştu. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı röportajda Greenblatt ayrıca Beyaz Saray'ya yeniden bir Demokrat Partili yönetimin iktidara gelmesiyle birlikte ABD'nin bölgedeki politikalarından müttefiklerine yönelik değişen stratejilerine, Biden yönetiminin nükleer anlaşmayı canlandırma çabalarından Ortadoğu’daki İran sorunuyla başa çıkma arayışına kadar birçok başlıkta açıklamalarda bulundu.

İsrail karşıtı akım
ABD Kongresi, Gazze Şeridi'nde, geçtiğimiz mayıs ayında yaşanan son savaş sırasında, özellikle çoğunluğa sahip olan Demokrat Partili üyeleri arasında, daha önce İsrail'i savunan bir akım ile Filistin tarafına büyük ölçüde sempati duyan yeni nesil genç politikacılar arasında bir bölünmeye tanık oldu. Bu yeni nesil politikacılardan oluşan İsrail karşıtı akım, Beyaz Saray'ın uzun süredir Hamas tarafından düzenlenen roket saldırılarına karşı kendini savunma hakkına sahip olduğu ve Tel Aviv’e karşı daha sert bir tavır alınması çağrısında bulundu. Ancak Demokrat Parti’nin önde gelen isimleri arasındaki bu bölünme, ABD yönetiminin ister Demokrat ister Cumhuriyetçi olmasına bakılmaksızın Washington'ın politikasını uzun süredir tanımlayan inancın, ABD'nin İsrail'e verdiği desteğin azaldığına dair bir takım spekülasyonlara yol açtı.
Söz konusu ‘yeni’ eğilimin Tel Aviv'i desteklemeyen bazı ‘provokatörleri’ ilgilendirdiğini düşündüğü için bu spekülasyonlara katılmayan Greenblatt, şunları söyledi:
“Biden yönetiminin Ortadoğu konusundaki görüşlerine ve İsrail'e yönelik politikalarına katılmasam da büyük ölçüde İsrail'in yanında yer aldığını ve karşı karşıya olduğu korkunç durumu kabul ettiğini düşünüyorum.”
Beyaz Saray'ın verdiği mesajların tutarlı olduğuna ve Tel Aviv'in kendini savunma hakkını desteklediğine dikkat çeken Greenblatt, aynı durumun Capitol Hill (ABD Kongresi) için de geçerli olduğunu vurguladı.

Greenblatt, Kudüs'ün üç İbrahimi dinin (Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam) inananları için taşıdığı büyük önemi kabul ediyor. (Reuters)
Greenblatt, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Dediğim gibi; Kongre'de İsrail karşıtı bazı provokatörler var. Bu, bir dereceye kadar İsrail’in karşı karşıya olduğu yeni bir sorundur. Ama sol kanattan olan bu kişilerin meseleleri doğru anlamayan insanlar olduklarını düşünüyorum. (Kongre içindeki) bu provokatörlerin bazılarının sorun çıkardığını ve Ortadoğu'daki durumla ilgili herhangi bir şey bilmediklerini kabul etsem de eminim eğer orada (İsrail’de) yaşasalardı, bu tür davranışları (Hamas’ın roketli saldırıları) asla kabul etmezlerdi.”

“Kudüs İsrail'in başkentidir”
Filistin tarafı, ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs'e taşınması ve Kudüs’ün İsrail'in başkenti olarak tanınması kararının ardından  2018 yılının başlarında müzakereleri boykot ettiğini duyurdu. Bu boykot, barış müzakerelerini sadece İsrail-ABD görüşmelerine dönüştürürken Filistinlilerin ABD tarafından sunulan herhangi bir barış önerisine önyargılı bir şekilde en başından karşı çıkmalarına yol açtı.
Barış çabalarının başarısızlığından sorumlu tuttuğum Greenblatt, Trump'ın hamlesinin ‘acelece’ olup olmadığı soruma şu yanıtı verdi:
“Hiç sanmıyorum. Yaklaşık 20 yıldır yürürlükte olan bir yasa var. Bunun daha önce olmamasının tek nedeni, ABD yasalarına uymaya söz veren ancak ulusal güvenlikle ilgili gerekçelerle feragatname imzalayan başkanların göreve gelmesi ve bu yasayı uygulanmasında kendilerini rahat hissetmemeleridir. Trump, sadece söz vermekle kalmadı. Sonunda Amerikan yasalarını onurlandıran cesur adımı atan bir başkan oldu. (Trump’ın) Aralık 2017'de Beyaz Saray'da yaptığı konuşmasının, bunun İsrail ile Filistinliler arasındaki herhangi olası bir barış sürecinden vazgeçmek anlamına gelmediğinin açıkça ifade edilmesi için özenle hazırlanmış olduğunu düşünüyorum.”
Greenblatt, söz konusu hamleye ilişin suçlamalara cevaben “Ama unutmayalım ki Başkan Trump bu adımı atmadan önce iki taraf arasında herhangi bir barış süreci yoktu. Biz Beyaz Saray'a girmeden önceki tüm girişimler başarısız oldu” dedi.

Trump, Kudüs'ün İsrail'in başkenti olarak tanıyan bir kararname imzaladı (Getty)
Ortak başkent

Kudüs'le ilgili önerilen barış planı, Eski Kudüs'ü de kapsayan bir başkent konusunda ısrar eden Filistinliler için özel bir statü ve öneme sahip dini mekânlardan uzakta, Kudüs'ün doğusunda bir Filistin başkentinin kurulmasını öngörüyordu. Greenblatt’a, bu tartışmalı noktayı ve neden Kudüs'ün ortak başkent olmasının şart koşulmadığını sorduğumda şu yanıtı verdi:
“Ben İsrail'de yaşamıyorum. Filistinli ya da İsrailli değilim. Bu yüzden bunu seçemem. Kudüs'ün her iki taraf için de önemli olduğunu kabul ediyorum. İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik olmak üzere üç büyük din için de önemli olduğunu biliyorum. Formüle ettiğimiz barış planında bu büyük öneme saygısızlık etmekten kaçınmak için fazlaca çaba harcandığını düşünüyorum. Ama sonuçta Kudüs'e, özellikle de Tapınak Dağı ve Harem-i Şerif'e ne olacağı her iki tarafa bağlı. Hiçbir ülkenin, ülke grubunun veya uluslararası örgütün bu sorunu tarafların tatmin olacağı şekilde çözebileceğini düşünmüyorum.”

“Sina anlaşmanın bir parçası değildi”
Önceki ABD Başkanı Trump’ın ilk kez 2017 yılında hazırlıklarının başlayacağını açıkladığı ‘Yüzyılın Anlaşması’ önerilerinin durulmasındaki gecikme barış planının içeriğiyle ilgili birçok söylentinin çıkmasına ve bazı bilgilerin sızmasına neden oldu. Bunlar arasında, Filistin ve İsrail sınırları dışında yaşayan Filistinliler ile ilgili bir tekliflere ilişkin iddialar vardı. En tartışmalı iddialardan biri, Mısır'a yapılacak mali, ekonomik ve altyapı teşvikleri karşılığında Mısır’ın Sina Yarımadası topraklarının bir bölümünün Gazze Şeridi'ndeki Filistinlilere tahsis edilmesiydi. Greenblatt, bununla ilgili olarak sadece “Bu doğru değil” demekle yetindi. Konunun şartlarıyla ilgili detay vermekten kaçındı.
ABD yönetiminin, Mısır'dan böyle bir talepte bulunduğunu inkar eden Greenblatt sözlerini şöyle sürdürdü:
“Mısır tarafından böyle bir konunun kabul edilemez olduğu açıkça anlaşıldı ve buna saygı duyuyoruz. Mısır’ın egemenliğindeki topraklarıyla ne yapacağını dikte etmeye hakkımız yok. Bu fikir barış planına dahil edilmedi.”
Greenblatt, söz konusu fikrin herhangi bir bağlam doğrultusunda mı mı yoksa yürütülen diyalog sırasında mı sunulduğu sorusuna şu yanıtı verdi:
“Yalnızca Mısır'la değil, bölgedeki birçok ülkeyle, Filistinlilerle ve İsraillilerle de pek çok fikri konuştuk. Fikir (Filistinlilerin Sina’ya yerleştirilmesi) bir olasılık olarak önerilmedi. Bir öneri ile paketin dışındaki bir fikir arasında büyük bir fark var. Bu sadece bir fikirdi ve bir kez karşı çıkılnca bu türden önerilerin Mısır tarafından kabul edilmeyeceği açıkça anlaşıldı.”
Greenblatt, fikir babasının kim olduğu sorusuna “Hatırlamıyorum., hatta ABD’nin fikri olup olmadığını bile hatırlamıyorum” yanıtını verdi.
Greenblatt açıklamasına şöyle devam etti:
“Bunun, makaleler ve gazetelerde barış süreciyle ilgisi olmayan biri tarafından ortaya atılan bir fikir olduğunu hatırlıyorum. Eğer fikri görüştüysek bile bir makalenin parçası olarak tartışmışızdır. Hatırlayabildiğim kadarıyla makaleler Kahire'yi oldukça öfkelendirmişti. Mısır yönetiminin makalelere verdiği tepki, bu tür olası herhangi bir fikir konusundaki tutumunu netleştirdi. Ama bu fikrin gerçekten ilgili taraflar arasındaki herhangi bir ciddi müzakerenin parçası olup olmadığını bilmiyorum.”
Mısır'ın ABD'nin önemli bir müttefiki olduğunu vurgulayan Greenblatt, “Mısır, İslam ve Arap dünyasındaki en önde gelen ülkelerden biridir. Bu nedenle anlamlı bir barış süreci için ona ihtiyaç vardır” dedi.

İbrahim Anlaşmaları
Greenblatt'ın aktif rol oynadığı İbrahim Anlaşmaları, İsrail ve dört Arap ülkesiyle resmi düzeyde barış ilişkileriyle sonuçlandı. Ancak bu dört ülkede halk halen anlaşmalarla ilgili iktidarla aynı fikri paylaşmıyor.
Greenblatt, konuya dair şunları söyledi:
“İbrahim Anlaşmaları açısından İsrail ile BAE ve Bahreyn arasında gelişen ve Fas'la da aynı gelişmenin olmasını umduğumuz ilişki harika gidiyor. Şimdiye kadar 100 bin, muhtemelen daha da fazla İsraillinin Dubai'ye gittiğine dair haberler duydum. İnsanlar birlikte iş yapıyorlar. Birbirleriyle ilişkiler kuruyorlar. Anlaşma imzalayan Arap ülkelerine giden ve bu tür ilişkiler kuran bir Yahudi olarak Beyaz Saray'da çalıştığım üç yılı aşkın bir süre boyunca gördüğüm en güzel şey buydu. Bu harika. Ancak benim için üzücü olan, aynısını Mısır ve Ürdün için söyleyemiyor olmam. Bunun onlar için de söylemek istiyorum. İsrail ile uzun yıllar önce barış anlaşması imzalayan bu iki ülkeyle iyi ve önemli bir güvenlik koordinasyonu sağlanıyor. İsrail, Mısır ve Ürdün'de akıllı ve yetenekli liderler var. Ancak halkları arasında iletişim ve diğerine karşı herhangi bir ilgi yok. Bu anlaşmaların Tel Aviv, Kahire ve Amman halklarına fayda sağlaması için onları birbirine bağlamanın bir yolunu bulmalıyız.”

Greenblatt ve Jared Kushner.(AFP)
Mısır ve İsrail arasındaki barış anlaşmasının, İbrahim Anlaşmaları’nın elde ettiği başarıyı elde etmesini uman Greenblatt, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ailemle Mısır'ı ziyaret ettim. Orada harika zaman geçirdik. Mısır'da çok şey var. İnsanları dost canlısı. Muhteşem bir tarih ve harika bir yer. Ancak, İsrailliler ve Mısırlılar arasındaki görünmez duvar var. İnsanlar bu görünmez duvarın yavaş yavaş dağılmasına izin verdiklerinde her şeyin daha da harika olabileceğini düşünüyorum. Bu aynı zamanda bölgeye istikrar getirecek. Daha fazla insan ekonomik olarak fayda sağlayacak ve refah tersine dönecek. Bu toplumlar birbirine çok benzer ve benzer şekilde düşünürler.”

Husilerin terör örgütü olarak sınıflandırılması
Greenblatt geçtiğimiz mart ayında ‘Suudi Arabistan Ortadoğu'da ABD için vazgeçilmez bir müttefikidir’ başlıklı bir makale kaleme aldı. ‘Bölge, istikrar karşılığında kötülüğe ve teröre karşı bir iyilik savaşı verdiğinden, Riyad'ın Washington için her zamankinden daha önemli bir müttefik’ olduğunu söyledi. Röportaj sırasında, Trump yönetiminin Yemen'deki Husileri terör örgütleri listesine alınması kararına muhtemelen katkıda bulunan bir olayla ilgili anısını anlatan Greenblatt, “Oğlumla birlikte Riyad'da Cidde'ye gitmek üzere olan bir uçaktaydım. Havaalanı füzelerle hedef alındı. Uçağı terk etmek zorunda kaldık” dedi.
Greenblatt, ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin Husileri terör örgütleri listesinden çıkarılması kararına tepki gösterdi:
“Bu grup (Husiler), vatandaşlarını savunan Suudi Arabistan'a saldırıyor. Vatandaşlarını savunmak, her hükümetin en önemli yükümlülüklerinden biridir. Biden yönetimi bu konuda bazı kabul edilebilir yorumlar yapsa da bence olması gerektiği gibi Suudi Arabistan'ın yanında yer almıyor.”
ABD’li eski yetkili Mısır ve Suudi Arabistan'ın hem ABD hem de bölgenin istikrarı ve İslam dünyası için çok önemli müttefikler olduğunu vurguladı.

Önce Filistin meselesi
Sudan ve Fas'ın İbrahim Anlaşmaları’na katılmasıyla bazı kesimlerde, Suudi Arabistan'ın da böyle bir adım atıp atmayacağın yönünde bir beklenti oluştu.  Ancak Riyad önce Filistin sorununun çözülmesini şart koştu. Greenblatt konuya diar “Kendileri açısından uygun kararı vermeleri için her ülkeye zaman ve alan vermemiz gerektiğini düşünüyorum” dedi.
Riyad’ın ekonomik bir dönüşümün ortasında olduğunu düşünen Greenblatt sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bence Riyad, başarılı olmasını umduğum bazı şaşırtıcı ve harika projelere gebe. İşler yavaş ama emin adımlarla ilerliyor. İbrahim Anlaşmaları’nı henüz imzalamamasını bir kayıp olarak görmüyorum. Anlaşmayı imzalamayacağını kesinlikle söyleyemem. Fakat elbette bunu yapmasını umuyorum. Yine de isteğine saygı duymalıyız. Suudi yönetimi, ülkeleri için zamanının geldiğini düşündüğünde bunu yapacaktır. Bu biraz zaman alabilir. Bunun için onlara siyasi alan sağlamalıyız. Tarih, ülkeler ve güvenlik durumu gibi bu tür kararlar alınırken göz önünde bulundurulması gereken birçok karmaşık konu ile doludur. Veliaht Prens Muhammed bin Selman'a büyük saygı duyuyorum. Onun Suudi Arabistan'da yapmaya çalıştığı işlerin harika olduğunu düşünüyorum. Bu ilerlemenin devamını sabırsızlıkla bekliyorum.”

Nükleer anlaşma
Joe Biden yönetimi, İran’ın nükleer dosyasıyla ilgili farklı bir tutum sergiliyor. Geçtiğimiz nisan ayının başlarından bu yana İran’la imzalanan nükleer anlaşmaya dönmek için Avrupalı müttefikleri aracılığıyla İran’la dolaylı müzakereler yürütüyor. Trump yönetimi, 2018 yılının mayıs ayında, altı büyük dünya gücünün 2015 yılında Tahran ile imzaladığı anlaşmadan çekildiğini açıklamış ve İran'a karşı uyguladığı ‘azami baskı’ politikasıyla sert yaptırımlar uygulamıştı. Bu yaptırımlar halen uygulanmaya devam ediyor. Söz konusu dönemde nükleer anlaşmanın birçok kusuru olduğunu öne süren Trump yönetimi, anlaşmanın Tahran'a nükleer silah geliştirme fırsatı verdiğine ve bunun da İran’ı anlaşmanın getirdiği nükleer yükümlülüklerin çoğunu ihlal etmesine yol açtığına dikkat çekti.
Greenblatt, İran ile iyi bir anlaşma yapılmasına yönelik umutlarla ilgili olarak ‘mevcut ABD yönetiminin, tıpkı eski Başkan Obama dönemindeki gibi İran'ı yanlış okuduğunu’ düşünüyor. Greenblatt, “Tahran'ın şu anki haliyle sıradan ülkeler topluluğuna katılabileceğine ve iyi, barışsever bir ulus gibi davranabileceğine inanıyorlar. Bence bu, çok dar bir perspektifi olan naif bir düşünce” ifadelerini kullandı.

“Ortadoğu İran’ın hedefinde”
Greenblatt, sadece Biden yönetimini eleştirmekle sınırlı kalmadı. Avrupalıların, iki tarafı birbirine bağlayan yatırımlar göz önüne alındığında İran'la mali getirisi olan bir anlaşmaya varmak istediklerine dikkat çeken Greenblatt sözlerini şöyle sürdürdü:
“Avrupalılar sadece İran ile ticaret yapmak istiyorlar. Çapraz ateş altında olan Ortadoğu'nun güvenliği umurlarında değil. Sadece İsrail değil, Mısır, Suudi Arabistan, BAE, Umman, Katar ve Bahreyn de İran tarafından büyük tehdit altındalar. Biden yönetimi, bu ülkelerin liderleriyle oturup Tahran'la yapılan anlaşmaya ilişkin görüşlerini dinlemeli. Daha az ilgili oldukları için Avrupalıların görüşlerine çok fazla güvenmemeli. Biden yönetiminin yapacaklarından korkuyorum. Bence çok büyük bir taktik hataydı. 2017 yılında çalışmalarımıza başladığımızda, bölge liderlerinin hepsi Obama yönetiminin İran anlaşması (nükleer anlaşma) konusunda yaptıklarından dolayı büyük hayal kırıklığına uğramış olduklarını söylediler. ABD, bölgeyi terk etmiş gibi hissetmişlerdi. Şimdi bu yolda devam edebiliriz. Ama bu çok tehlikeli.”

“Barış için bazı tavizler verilmeli”
Trump’ın barış planına geri dönersek; Filistinlilerin ve bazı Arapların yanı sıra İsrail’in bazı sağcı çevrelerin de bu planı kabul etmediğini belirten Greenblatt şunları söyledi:
“Çatışmanın hangi tarafında olduğunuza ve çatışmayı nasıl gördüğünüze bağlı olarak herhangi birinin önerebileceği herhangi bir barış planının, birçokları tarafından reddedileceğini ve tartışmalı olacağını unutmayalım. Bu yüzden Trump’ın barış planının tartışmalı ve bazıları tarafından reddedilmiş olması şaşırtıcı değil. Plana İsrail tarafından da bir ölçüde karşı çıkıldığını düşünüyorum. Bu çok açıktı. Filistinli liderler, daha anlamadan barış planının ölü doğduğunu söylediler. Hamas, zaten Gazze'ye hakim olan ve Filistinlilere çok fazla acılar çektiren terörist bir hareket. Bu yüzden ne dediği önemli değildi. Tek umursadığım, Ramallah'taki Filistin Yönetimi’nin bu barış planını benimsemesiydi. Filistin Yönetimi, planı neden reddettiğini açıklamalı ve her zaman talep ettikleri, gerçekleşmesi muhtemel olmayan çözümler değil, anlamlı tavizler sunmalı. Barışı inşa etmenin tek yolu bu.”
Greenblatt, barış planının başarısızlığından kimin sorumlu olduğu sorusuna, “Daha önce hiç bu kadar çekici olmayan bir planın başarısızlığı için birilerini suçlamak adil olmaz” yanıtını verdi:
“Size söyleyebileceğim şu ki, biz çok detaylı bir plan ortaya koyduk. Bir barış planı ilk kez bir İsrail haritası içeriyordu ve Beyaz Saray'daki sağcı bir başkan bunu açıkça kabul etmişti. Beyaz Saray ile ilişkilerini kesmek için Kudüs Bildirgesi’nden yararlanan Filistin Yönetimi’yle iletişim kurduğumuzu düşünüyorum. Planı, daha açıklamadan önce düşünmeyi dahi kabul etmediler. Ne Mahmud Abbas'ı ne de Netanyahu'yu suçlamak istiyorum. Aslında onu suçlamak aslında yanlış olurdu. Çünkü katılmayı kabul etti. Umarım Filistinliler, bir gün öfke azaldığında ve doğru zaman geldiğinde verdikleri ilk tepkilerine rağmen bunun gerçekten iyi bir plan olduğunu anlarlar. Bu planı istedikleri kadar geliştirebilir ve müzakere edebilirler. Çünkü bu plan onlara, bölgedeki savaşlar, boykotlar ve tecritler karşısında İsrail'in onlarca yıldır inşa edebildiği kadar başarılı bir şey inşa etmelerini sağlayacak bir gelecek vaat ediyor. Filistinliler bu planı gerçekten benimserlerse tüm dünyanın olmasa da büyük çoğunluğunun desteğiyle bunu yapacaklar. Tonlarca para gelecek ve kimse onları bilinmezliğe itemeyecek. Bu yüzden planı bir kenara itmelerini inanılmaz derecede dar görüşlü bir tutum olduğunu düşünüyorum. Umarım bir gün birileri istedikleri planı bulur. Ama bunun olacağını sanmıyorum. Nesiller boyu yaşamları boşa harcıyorlar.”

“Yakın bir gelecekte barış görünmüyor”
İsrail merkez partisi Yesh Atid'in (Gelecek Var) lideri Yair Lapid, iki ay önce Binyamin Netanyahu hükümetinin yerine yeni bir koalisyon hükümeti kurmayı başardı. Hükümet, İsrail siyasi yelpazesinin dört bir yanından gelen akımlardan oluşuyor. Aşırı sağcı Yemina’nın (Sağ Partiler Birliği) koalisyonda yer almasından ötürü hükümet, ideolojik olarak oldukça bölünmüş durumda. Bu arada kendisini liberal olarak tanımlayan Lapid, Mansur Abbas liderliğindeki İslami eğilimli Birleşik Arap Listesi (Ra’am) ile birlikte Dışişleri Bakanlığı'nı yapıyor.
Greenblatt, barış müzakerelerinin geleceği ve İsrail'de yeni bir hükümetin kurulması çerçevesinde özellikle Naftali Bennett hükümetinin Batı Şeria'daki topraklardan vazgeçmeyeceğine ya da yerleşim yerlerini dağıtmayacağına söz vermesinden bu yana İsrail yerleşimleri meselesiyle ilgili düşüncelerine dair soruya verdiği yanıtta, yerleşim bölgelerini bu şekilde nitelemeye karşı çıktı. Bunun yerine mahalle ve şehir demeyi tercih ettiğini söyledi. Greenblatt, “Bu ifade, insanların barışın yokluğuna bahane olarak kabul ettikleri bir mazeret sağlayan kasıtlı bir çarpıtmadır” ifadesini kullandı.
Greenblatt sözleirni şöyle sürdürdü:
“İnsanlar, bu şehirlerin ve mahallelerin varlığının arkasında barışın olmadığını düşünebilirler. Benim ‘Judea ve Samiriye’ bölgesi dediğim yere diğerleri Batı Şeria diyor. Ama barışın olmamasının nedeni bu değil. Yerleşim yerlerinden önce de barış yoktu. Yerleşim bölgeleriyle de onlarca yıl boyunca anlamlı bir barış süreci yaşanmadı. Yerleşim bölgelerinin kurulduğu arazi, Filistin toprakları değildir. İhtilaflı topraklardır. Dolayısıyla, gerçek bir barış sürecinin ya da gerçek bir barış anlaşmasının olmamasının nedeninin yerleşim bölgeleri olduğu gerekçesini kabul etmiyorum.”
Jason Greenblatt barış süreciyle ilgili olarak yaptığı değerlendimede bir barış sürecinin zamanın geldiğini veya yakın gelecekte bunun için koşulların olgunlaşacağını düşünmediğini söyledi. Greenblatt son olarak dünyanın halen yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgının etkileriyle uğraştığını ve herkesin artık normal hayatlarına dönmeye odaklanması gerektiğini belirterek ilişkilerin yeniden kurulmasını umduğunu söyledi.
*Independent Arabia’da yayınlanan röportaj Şarku’l Avsat tarafından çevrildi.



Umman’da diplomasi sınavı: İran ile ABD hangi başlıkta uzlaşacak?

ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un konvoyu, Maskat’taki görüşmelerin yapıldığı merkezde (AP)
ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un konvoyu, Maskat’taki görüşmelerin yapıldığı merkezde (AP)
TT

Umman’da diplomasi sınavı: İran ile ABD hangi başlıkta uzlaşacak?

ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un konvoyu, Maskat’taki görüşmelerin yapıldığı merkezde (AP)
ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un konvoyu, Maskat’taki görüşmelerin yapıldığı merkezde (AP)

İran ile ABD, Tahran’ın nükleer programına ilişkin son tur görüşmeler kapsamında cuma günü Umman Sultanlığı’nda bir araya gelmeye hazırlanıyor. Görüşmeler, haziran ayında yaşanan ve 12 gün süren savaşın ardından, ülke genelinde patlak veren protestoları bastırmaya yönelik geniş çaplı güvenlik operasyonlarının gölgesinde gerçekleşecek.

Washington, müzakerelerin İran’ın balistik füze programını ve bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği de kapsaması gerektiğini vurgularken; Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer dosya ve yaptırımların kaldırılmasıyla sınırlı kalması konusunda ısrar ediyor. Taraflar, 2025 yılı boyunca Umman arabuluculuğunda nükleer konuda çok sayıda görüşme yapmıştı.

ABD Başkanı Donald Trump, İran üzerindeki baskıyı sürdürerek, barışçıl göstericilerin öldürülmesine ya da protestolarla bağlantılı toplu idamların gerçekleştirilmesine karşılık askeri bir saldırı ihtimaline işaret etti. Aynı zamanda Trump, haziran savaşının Roma ve Maskat’ta geçen yıl yapılan beş müzakere turunu sekteye uğratmasının ardından İran nükleer dosyasını yeniden gündemin üst sıralarına taşıdı.

rtbhjyu
Maskat’ın, Witkoff ile Arakçi arasında doğrudan müzakerelere sahne olup olmayacağı konusunda birçok soru işareti bulunuyor (AP)

Trump, diplomatik süreci Mart 2025’te İran’ın dini lideri Ali Hamaney’e bir mektup yazarak başlatmıştı. 86 yaşındaki Hamaney ise, İran’a yönelik herhangi bir saldırıya benzer şekilde karşılık verileceği uyarısında bulunmuş, son protesto dalgasının ardından iktidar yapısının sarsıldığı bir dönemde bu mesajı vermişti. Trump ise askeri seçeneği yeniden gündeme getirmesine rağmen, Tahran’ın bir anlaşmaya açık olduğuna inandığını da dile getirdi.

Nükleer program ve kriz başlıkları

Uranyum zenginleştirme

Uranyum zenginleştirme, İran-ABD anlaşmazlığının merkezinde yer alıyor. İran, nükleer programının barışçıl olduğunu savunurken, uranyumu yüzde 60 oranında zenginleştiriyor. Bu seviye, askeri kullanım eşiğine yakın kabul ediliyor ve Batı’da ciddi endişe yaratıyor.

2015 anlaşması uyarınca İran’ın zenginleştirme oranı yüzde 3,67 ile sınırlandırılmış, stok miktarı ise 300 kilogramla kısıtlanmıştı. Ancak Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) son raporuna göre İran’ın uranyum stoku yaklaşık 9 bin 870 kilograma ulaştı ve bunun bir bölümü yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş durumda.

ABD istihbarat kurumları, İran’ın henüz fiili bir nükleer silah programı başlatmadığını, ancak siyasi karar alınması halinde bunu mümkün kılacak faaliyetlerde bulunduğunu değerlendiriyor. Son yıllarda bazı İranlı yetkililer, nükleer silah elde etme ihtimaline açık kapı bırakan açıklamalar yaptı.

Batılı ülkeler ve Ortadoğu’da nükleer silaha sahip tek ülke olarak kabul edilen İsrail, İran’ı nükleer silah peşinde olmakla suçluyor. Tahran ise bu iddiaları reddediyor. Haziran ayındaki İran-İsrail savaşı sırasında ABD, Fordo, Natanz ve İsfahan’daki nükleer tesisleri vurdu. Trump daha sonra saldırıların nükleer programı “ortadan kaldırdığını” savunsa da, hasarın boyutu hâlâ netlik kazanmış değil.

Uzmanlara göre yüzde 20’nin üzerindeki zenginleştirme askeri amaçlı kullanıma açık olsa da, nükleer bomba üretimi için yüzde 90 seviyesine ulaşılması gerekiyor. ABD, 2018’de 2015 anlaşmasından çekilmiş, bunun ardından İran da anlaşma kapsamındaki yükümlülüklerini askıya almıştı. Trump, defalarca zenginleştirmenin tamamen sona erdirilmesini talep etti. Tahran ise bu talebi “kırmızı çizgi” olarak nitelendiriyor ve Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na aykırı buluyor.

Nükleer stoklar

ABD’nin geçen yıl düzenlediği saldırıların ardından, İran’ın 400 kilogramdan fazla yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun akıbeti belirsizliğini koruyor. UAEA müfettişleri bu materyalleri son olarak 10 Haziran’da görmüştü.

İran dini liderinin danışmanı Ali Şemhani, söz konusu materyallerin bombalanan tesislerde enkaz altında bulunduğunu ve tehlike nedeniyle henüz çıkarılmadığını söyledi. Şemhani, konunun güvenli bir çözüm için UAEA ile görüşüldüğünü belirtti. İran, eylül ayı sonunda, BM yaptırımlarının yeniden devreye sokulmasına tepki olarak UAEA ile tüm iş birliğini askıya aldı.

Rusya’nın da aralarında bulunduğu bazı ülkeler, önlem olarak İran uranyumunun kendi topraklarında muhafaza edilmesini teklif etti, ancak Tahran bu önerileri reddetti. Şemhani, materyallerin yurt dışına taşınmasını gerektiren bir durum olmadığını belirterek, yaptırımların kaldırılması karşılığında zenginleştirme seviyesinin yüzde 60’tan yüzde 20’ye düşürülebileceğini söyledi.

“Sadece nükleer” ısrarı

Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer dosya ve yaptırımların kaldırılmasıyla sınırlı olmasını istiyor ve bu tutumunu müzakereye kapalı bir şart olarak görüyor. Washington ve müttefiki İsrail ise balistik füze programı ve İran’ın bölgedeki silahlı gruplara desteği başta olmak üzere diğer dosyaların da masaya yatırılmasını talep ediyor.

ABD’nin 2015 anlaşmasından çekilmesinin nedenlerinden biri, anlaşmanın füze programına sınırlama getirmemiş olmasıydı. İsrail basınına yansıyan haberlere göre Tel Aviv, bu dosyanın yanı sıra İran’ın Lübnan’da Hizbullah’a, Gazze’de Hamas’a ve Yemen’de Husilere verdiği desteğin de gündeme gelmesini istiyor.

Umman arabuluculuğu

Umman Sultanlığı, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff arasında arabuluculuk yaptı. Görüşmeler, dolaylı temasların ardından nadir de olsa doğrudan buluşmalara sahne oldu. Ancak Washington’un İran’da her türlü zenginleştirmeye karşı çıkan daha sert tutumu nedeniyle süreç tıkandı. Witkoff, bir televizyon röportajında yüzde 3,67 oranında zenginleştirmenin müzakere edilebilir olabileceğini ima etmişti.

12 günlük savaş

İsrail, haziran ayında İran’a karşı 12 gün süren bir savaş başlattı ve İran’daki nükleer tesisleri hedef aldı. Tahran, saldırıların tüm zenginleştirme faaliyetlerini durdurduğunu kabul etti; ancak UAEA müfettişleri vurulan tesisleri ziyaret edemedi.

Savaşın ardından, aralık ayı sonlarında riyalin sert değer kaybı nedeniyle başlayan protestolar ülke geneline yayıldı. Güvenlik güçlerinin sert müdahalesi sonucu binlerce kişi hayatını kaybetti, on binlerce kişi gözaltına alındı.

On yıllara yayılan gerilim

İran, Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde Ortadoğu’daki en önemli ABD müttefiklerinden biriydi. Ancak 1979’daki İslam Devrimi monarşiyi devirdi ve Humeyni liderliğinde İslam Cumhuriyeti kuruldu. ABD Büyükelçiliği’nin basılması ve diplomatların rehin alınmasının ardından iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler kesildi.

1980’lerdeki İran-Irak Savaşı sırasında Washington, Saddam Hüseyin yönetimini destekledi; bu dönemde deniz çatışmaları yaşandı ve bir İran yolcu uçağı düşürüldü. O tarihten bu yana ilişkiler düşmanlık ile temkinli diplomasi arasında gidip geldi. 2015 nükleer anlaşmasıyla zirveye çıkan diplomatik süreç, Trump’ın 2018’de anlaşmadan çekilmesiyle yeniden gerilime sahne oldu ve bu gerilim bugün de bölgesel tabloya damgasını vurmayı sürdürüyor.


İngiltere: Sudan yaptırım listesine altı yeni madde eklendi

Geçtiğimiz yaz el- Gedaref'te bulunan Sudan askerleri (Arşiv- AFP)
Geçtiğimiz yaz el- Gedaref'te bulunan Sudan askerleri (Arşiv- AFP)
TT

İngiltere: Sudan yaptırım listesine altı yeni madde eklendi

Geçtiğimiz yaz el- Gedaref'te bulunan Sudan askerleri (Arşiv- AFP)
Geçtiğimiz yaz el- Gedaref'te bulunan Sudan askerleri (Arşiv- AFP)

İngiliz hükümetinin internet sitesinde bugün yayınlanan bir güncelleme, Londra'nın Sudan ile ilgili yaptırım listesine altı yeni madde daha eklediğini gösterdi.

Dün, Egemenlik Konseyi üyesi ve Sudan Silahlı Kuvvetleri Başkomutan Yardımcısı Korgeneral Şemseddin Kabaşi, "isyan" ortadan kaldırılana kadar mücadeleye devam edeceğine söz verirken, aynı zamanda yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünün "yakında" olacağını belirtti. Bu arada, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile ittifak kurmuş bir hareket, Mavi Nil Eyaleti'ndeki üç kasabayı kontrol altına aldığını duyurdu.

Darfur ve Kordofan'dan gelen yerinden edilmiş kişilerin kamplarını teftiş eden el- Kabaşi, devletin yerinden edilmiş kişilerin bölgelerini güvenli hale getirip “temizledikten” ve yeniden inşa çalışmalarına hemen başladıktan sonra, bu kişilerin gönüllü olarak geri dönüşüne öncelik verdiğini söyledi.

Egemenlik Konseyi'nden yapılan açıklamaya göre el- Kabaşi şöyle devam etti: “Kordofan ve Darfur'da sizinle buluşacağız ve evlerinize dönmenizi sağlamak için tüm gücümüzle çalışacağız.”

El- Kabaşi, ordunun Güney Kordofan'daki ilerleyişini ve Dilling ve Kadugli şehirlerindeki kuşatmanın kırılmasını, silahlı kuvvetler ve onları destekleyen güçlerin bir dizi ardışık operasyonunun “bir halkası” olarak nitelendirdi ve “tüm vatan isyanın kirinden arınana kadar” savaşmaya devam edeceklerine söz verdi.


Epstein skandalını ele alan kitaplar ve filmler

Fotoğraf: Eduardo Ramon
Fotoğraf: Eduardo Ramon
TT

Epstein skandalını ele alan kitaplar ve filmler

Fotoğraf: Eduardo Ramon
Fotoğraf: Eduardo Ramon

Necib Mübarek

Kamuoyuna açıklanan milyonlarca yeni belge, Jeffrey Epstein davasında şimdiye kadar bilinmeyen ayrıntıları ortaya çıkarırken, son yılların en tartışmalı dosyalarından birinde yeni bir safhaya girildiğini gösterdi. Bu gelişme, elit çevrelerde kurulan karmaşık para ve güç ağlarının, reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismarın yıllarca devam etmesine nasıl zemin hazırladığını bir kez daha gözler önüne serdi.

Dava, servet ile siyasi ve toplumsal ilişkilerin, yargı ve ahlaki kurumları nasıl işlevsizleştirebildiğini; adaleti ise zayıflara uygulanan, ayrıcalıklı kesimler söz konusu olduğunda askıya alınan seçici bir mekanizmaya dönüştürdüğünü gözler önüne serdi. Skandal, sürecin her aşamasında hesap verebilirliğin sınırları, medyanın rolü ve devletin mağdurları koruma yükümlülüğü üzerine küresel ölçekte geniş bir tartışmayı tetiklerken, modern iktidarın doğası ve beden, sömürü ile kurumsal sessizlik arasındaki ilişkiye dair temel soruları da yeniden gündeme taşıdı.

Davanın etkileri mahkeme salonlarıyla sınırlı kalmadı; kültürel ve entelektüel alana da yayıldı. Yazarlar, gazeteciler ve yönetmenler, bu kapalı dünyayı kendi bakış açılarıyla çözümlemeye çalıştı. Kimi araştırmacı gazeteciliğe, kimi insani tanıklığa, kimi ise tahakküm ve nüfuz ilişkilerinin simgesel anlatımına odaklandı. Bu çalışmalar, resmi anlatıların bıraktığı boşlukları doldurmayı, iş birliği ve koruma mekanizmalarını görünür kılmayı ve uzun süre marjinalleştirilen mağdur seslerini öne çıkarmayı amaçladı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı makalede, Epstein skandalına ilişkin eserlerin öne çıkanlarını ele alıyor. İçeriklerine ve farklı yaklaşımlarına genel hatlarıyla değinerek, bu skandal etrafında şekillenen kültürel ve medya manzarasının kapsamlı bir resmini çizmeye çalışılıyor.

“Adaletin Sapması”

2021 yılında yayımlanan “Adaletin Sapması” (Perversion of Justice), Epstein davasına ilişkin en önemli araştırmacı çalışmalardan biri olarak öne çıkıyor. Kitap, yalnızca hukuki olayların aktarımıyla yetinmeyip, Epstein’ın adaletten kaçmasına imkân tanıyan karmaşık psikolojik ve toplumsal dinamikleri de gözler önüne seriyor.

cfdvbg
Adaletin Sapması" adlı kitabın kapağı

Yazar Julie K. Brown, soruşturma belgelerine, yargı yazışmalarına ve mahkeme kayıtlarına dayanarak, açık kanıtlara rağmen Epstein’ın sorumluluktan kaçmasına izin veren ABD yargı sistemindeki yapısal eksikliklerin ayrıntılı bir tablosunu çiziyor. Toplumsal yolsuzluk ve siyasi nüfuzun kapsamlı bir eleştirisini sunan eser, sistemin zayıf noktalarını istismar edebilen kişilik yapılarına dair derinlemesine bir anlayış sağlıyor.

Kitap, Epstein’ın gizli hukuki anlaşmaları, mali ayrıcalıklarını ve sosyal ile siyasi bağlantılarını kullanarak nasıl gizli bir koruma ağı inşa ettiğini ortaya koyuyor. Brown, Epstein’ın üstün sosyal zekâyı, ahlaki vicdan yoksunluğunu ve aşırı şişirilmiş bir güç ve hak edilmişlik duygusunu bir arada barındıran manipülatif kişiliğini tasvir ediyor. Ayrıca, üst sınıflar ile medya ve siyaset çevrelerinin, kısmi koruma veya delilleri örtbas etme yoluyla suçların sürmesine nasıl katkıda bulunduğunu da analiz ediyor.

sdrg
Washington’da kamuoyuna açıklanmaya başlanan Epstein dosyalarına ait yargı belgeleri, 19 Aralık 2025 (AFP)

Bazı belgelere ve daha geniş ağlara erişimdeki sınırlılıklara rağmen, kitap toplumsal yolsuzluk ve siyasi nüfuz üzerine kapsamlı bir eleştirel çalışma sunuyor ve sistemin açıklarını istismar edebilen kişilik dinamiklerine dair derin bir kavrayış sağlıyor.

Korkunç zenginlik

2016 yılında yayımlanan Korkunç Zengin: Nüfuzlu Bir Milyarder, Onu Düşüren Cinsel Skandal ve Paranın Satın Alabileceği Tüm Adalet – Jeffrey Epstein’ın Şoke Edici Gerçek Hikâyesi” (Filthy Rich), James Patterson, John Connolly ve Tim Malloy imzasını taşıyor.

Kitap, Epstein’ın hayatını gerçek suç romanlarını andıran bir anlatımla sunarak, genel okurun davayı daha kolay kavramasını sağlıyor. Mütevazı başlangıçlardan finansal ve toplumsal zirvelere uzanan yükselişini, siyaset, sanat ve para dünyasındaki önde gelen isimlerle kurduğu ilişkileri, lüks yaşam tarzını, gizemli kişiliğini ve onlarca yıl süren cinsel istismar suçlarını ele alıyor.

xsdfvbg
Korkunç zenginlik adlı kitabının kapağı

Eserin gücü, karmaşık bir hukuki dosyayı sürükleyici bir dramatik anlatıya dönüştürmesinde yatıyor. Ancak kitap, Epstein’ı çoğu zaman tekil bir “kötü aktör” olarak sunarak, onu koruyan kurumsal yapıları ve hukuki ile siyasi ağları büyük ölçüde göz ardı ediyor. Medya ve siyaset üzerindeki baskı ve iş birliği mekanizmalarını derinlemesine irdelemediği için, araştırmacı gazetecilik açısından Adaletin Sapması’na kıyasla daha sınırlı bir değer taşıyor.

Buna rağmen, kamuoyunda farkındalık yaratma açısından önemli bir kaynak olmayı sürdürüyor. Kitabın, aynı adla Netflix’te yayımlanan belgesel diziye uyarlanmasının ardından etkisi ve görünürlüğü daha da arttı.

Amansız takip

Davaya içeriden bir bakış sunan Israrlı (Amansız) Takip (Relentless Pursuit), mahkeme salonlarında yaşananları canlı bir anlatımla aktarıyor. Kitap, mağdurları temsil eden avukat Bradley J. Edwards’ın doğrudan mesleki deneyimine dayanıyor.

frg
"Amansız Takip" kitabının kapağı

Eser, Epstein ve Ghislaine Maxwell’e karşı açılan davaların nasıl yürütüldüğünü ayrıntılarıyla aktarıyor; hukuki oyalamalar, delil toplamadaki zorluklar ve mağdurlar üzerindeki psikolojik ve toplumsal baskılar gibi günlük sorunlara odaklanıyor. Kitap, bu baskıların ayrıntılarını aktarırken, duruşma tarihleri ve savunma stratejileri gibi yargı süreçlerine ilişkin teknik detaylara da yer veriyor; para ve toplumsal nüfuzun, mahkeme salonlarının içinde bile davaların seyrini nasıl etkileyebildiğini ortaya koyuyor.

defrgt
Ghislaine Maxwell, New York’taki yargılaması sırasında mahkeme ressamına bakarken, 7 Aralık 2021

Bu güçlü yönlerine rağmen eser, Epstein’ın cezadan kaçmasına imkân tanıyan daha geniş toplumsal ve siyasi bağlamın analizinde sınırlı kalıyor. Bu yönüyle kitap, toplumsal ve siyasal yapıya dair kapsamlı bir çalışma olmaktan ziyade, yargı sürecini anlamaya yönelik önemli bir belge niteliği taşıyor.

Sahipsiz Kız

2025’te yayımlanan “Sahipsiz Kız” (Nobody’s Girl), Epstein ağına dâhil edilen mağdurlardan biri olan hayatta kalan Virginia Giuffre’nin, Amy Wallace ile birlikte kaleme aldığı doğrudan bir tanıklık olarak, dava hakkındaki en güçlü insani çalışmalardan biri kabul ediliyor.

frgt
Sahipsiz Kız adlı kitabının kapağı

Kitap, mağdurların yaşadığı psikolojik ve toplumsal deneyimlerine ışık tutarak Giuffre ve diğer bazı mağdurların maruz kaldığı psikolojik manipülasyon ve zorlamayı, ayrıca toplumsal ve siyasal nüfuzun, onları korkutmak ve susturmak için nasıl kullanıldığını anlatıyor.

Eserin temel gücü, mağdurlara doğrudan söz vermesi ve güven kaybı, toplumsal izolasyon ve Epstein ile Maxwell’in mutlak gücü karşısında hissedilen çaresizlik gibi uzun vadeli psikolojik etkileri görünür kılmasıdır. Mahrem anlatım dili, okurun skandalın insani bedelini, hukuki rakam ve dosyaların ötesinde hissetmesini sağlıyor.

Buna karşılık kitap, Epstein’ı destekleyen hukuki ve siyasi ağların analizine girmiyor. Bu yönüyle, gazetecilik ve hukuki araştırmalar için önemli bir tamamlayıcı olsa da, onların yerini almıyor.

“Örümcek”

Barry Levine ve Monique El-Faizy imzalı “Örümcek: Jeffrey Epstein ve Ghislaine Maxwell’in Ağlarının İçinde” (The Spider), 2020 yılında yayımlandı ve Epstein ile Maxwell’in onlarca yıl boyunca ördüğü karmaşık ağlara odaklandı.

dfrgt
"Örümcek" kitabının kapağı

Kitap, suçların gizlenmesini ve neredeyse tam bir cezasızlıkla sürmesini sağlayan mali, toplumsal ve siyasi bağlantıları izleyerek, bu yapının nasıl kurulduğunu ortaya koyuyor. Gazetecilik soruşturmalarına, mali belgelere, yazışmalara ve açık kaynaklara dayanan çalışma, ihlallerin devam etmesine imkân tanıyan ortamın kapsamlı bir resmini sunuyor.

Eser, davanın toplumsal ve siyasi boyutlarını aydınlatmada önemli bir adım olarak değerlendiriliyor ve kısmi ya da dolaylı koruma sağlayan siyasi ve ekonomik çevrelerin rolünü ön plana çıkarıyor. Kitap, tekil suçlara odaklanmanın meseleyi açıklamakta yetersiz kaldığını; ihlallerin sürekliliğini sağlayan koruma ve çıkar ağlarının esasen incelenmesi gerektiğini ileri sürüyor.

Bazı bağlantılar dolaylı kanıtlara dayansa da, çalışma para ile toplumsal ve siyasi nüfuzun, failleri koruma mekanizmaları içindeki kesişimini anlamaya önemli bir katkı sağlıyor.

“Şantaj Altındaki Bir Ulus”

2022’de yayımlanan “Şantaj Altındaki Bir Ulus: Epstein Davasının Ardındaki İstihbarat ve Suç Arasındaki Karanlık İttifak” (One Nation Under Blackmail), davayı uluslararası siyasi ve istihbarat ağlarıyla ilişkilendirmeye çalışıyor.

dfdwe
"Şantaj Altındaki Bir Millet" adlı kitap

Whitney Alyse Webb tarafından kaleme alınan kitap, Epstein’ı tek başına hareket eden bir suçlu olarak değil, nüfuz sahibi isimlere ulaşmak ve siyasi baskı ya da çıkar koruma amacıyla kullanılabilecek bilgiler toplamak için para ve gücü kullanan karmaşık bir siyasi şantaj sisteminin parçası olarak sunuyor.

Eserin temel özelliği, bakış açısını bireysel suçtan küresel siyasi boyuta genişletmesi. Ancak kitap, zaman zaman kanıtlanmamış çıkarımlarla somut gerçekleri iç içe geçirdiği için, okurun eleştirel bir dikkatle yaklaşmasını gerektiriyor. Buna rağmen çalışma, gücün ve nüfuzun ulusal sınırları aşarak bireysel skandalları siyasi baskı araçlarına dönüştürebileceğini anlamak açısından önemli bir değer taşıyor.

Kalıcı zarar(hasar)

Lucia Osborne-Crowley imzalı “Kalıcı Zarar: Yüzyılın Davasının Perde Arkasındaki Sarsıcı Hikâye” (The Lasting Harm), 2024 yılında yayımlandı ve Epstein ile Ghislaine Maxwell davalarında yargı sisteminin mağdurlar üzerindeki psikolojik ve toplumsal etkisine odaklandı.

Kitap, şikâyetlerin sunulmasından delillerin toplanmasına, mahkeme sürecinin medya tarafından ele alınışına kadar uzanan aşamalarda, yargılamaların mağdur imajını nasıl çarpıtabildiğini ve seslerini nasıl marjinalleştirebildiğini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Yazar, hukuki adalet ile mağdurların psikolojik ve toplumsal haklarının korunması arasındaki gerilimi gözler önüne seriyor; yargı süreçlerinin kimi zaman mağdurlar için yeniden travmatize edici sonuçlar doğurabildiğini ve tanıklıklarının toplum nezdindeki inandırıcılığını zayıflatabildiğini vurguluyor.

rgt5t
Kalıcı Hasar adlı kitabın kapağı

Kitap, adaletin yalnızca hukukun uygulanmasından ibaret olmadığını, aynı zamanda insani zararın tanınmasını ve mağdur sesinin korunmasını da kapsaması gerektiğini hatırlatarak, büyük davaların ele alınışına ilişkin önemli bir eleştirel boyut kazandırıyor.

Belgesel ve sinema yapımları

Kitaplardan ekrana geçildiğinde, “Korkunç Zengin: Jeffrey Epstein” (Jeffrey Epstein: Filthy Rich) ve “Korkunç Zengin: Ghislaine Maxwell” (Ghislaine Maxwell: Filthy Rich) gibi belgeseller, Epstein ve Maxwell ağına dâhil olan hayatta kalanların ve eski yetkililerin tanıklıkları aracılığıyla davaya görsel ve insani bir boyut kazandırıyor.

Bu yapımlar, Ghislaine Maxwell’in genç kızların temin edilmesi ve istismar sürecindeki rolüne odaklanarak, toplumsal ve mali nüfuzun ihlalleri yıllarca nasıl gizleyebildiğini ortaya koyuyor. Belgeseller, faillerin mağdurlar üzerinde kontrol kurmak için kullandıkları psikolojik yöntemleri —manipülasyon, yıldırma ve aileler ile çevreden bilgi saklama dâhil— görünür kılıyor ve mağdur deneyimini izleyici açısından somut hâle getiriyor.

vfe
Jeffrey Epstein ve Ghislaine Maxwell özel bir uçakta görüldüğü fotoğraf (AFP)

Bu çalışmaların temel gücü, doğrudan görsel ve insani etki yaratmalarıdır. İzleyiciyi mağdurların acı ve mücadele deneyimine yaklaştırarak, ihlallerin boyutunu ve bu suçların mağdurların hayatları üzerindeki uzun vadeli psikolojik etkisini gözler önüne seriyor. Böylece, kuru hukuki anlatım ile davanın insani temsili arasındaki farkı belirginleştiriyor ve reşit olmayanlara yönelik cinsel istismar ile güçlü figürlerin nüfuzuna karşı mücadele konularında kamuoyunun farkındalığını artırıyor.

tbrgtb
Mahkeme delilleri arasında yer alan, Ghislaine Maxwell ve Jeffrey Epstein'ı gösteren fotoğraf.(AFP)

Bununla birlikte, bu belgeseller çoğu zaman Epstein’ı destekleyen daha karmaşık siyasi ve mali ağları ifşa etmekten kaçınıyor. Bu durum, “Örümcek” (The Spider) veya “Şantaj Altındaki Bir Ulus” (One Nation Under Blackmail) gibi kitaplara kıyasla araştırmacı derinliği sınırlıyor ve ihlallerin sürmesini mümkün kılan geniş ağların bir bölümünü görsel anlatının dışında bırakıyor.

dfrgt
Florida'da yayınlanan resmi cinsel suçlular listesinde yer alan Jeffrey Epstein'ın fotoğrafı.(AFP)

Bu iki belgeselin yanı sıra, davayı dolaylı biçimde ele alan ya da skandalı cinsel nüfuzun kapalı sistemlerini incelemek için bir çıkış noktası olarak kullanan başka yapımlar da bulunuyor. Örneğin “Jeffrey Epstein’dan Kurtulmak” (Surviving Jeffrey Epstein, 2020) adlı belgesel dizi, hayatta kalanların tanıklıklarına ve kişisel deneyimlerine odaklanıyor; Maxwell ve Epstein’ın suçları gizlemek için kullandıkları stratejileri ve mağdurların adalete erişimde karşılaştıkları hukuki engelleri ayrıntılı biçimde aktarıyor.

sdvfgth
Aktivistler, 15 Eylül 2025'te Windsor Kalesi yakınlarında Donald Trump ve Jeffrey Epstein'ı gösteren bir fotoğraf sergiledi.(AFP)

Yapım, olayları kronolojik bir anlatımla sunarak, ihlallerin onlarca yıl boyunca nasıl tırmandığını anlamayı kolaylaştırıyor; ancak Epstein’ı destekleyen mali ve siyasi ağların analizinde sınırlı kalıyor.

erfre
"Jeffrey Epstein'den Kurtulmak" adlı televizyon dizisinin afişi.

Bir diğer dikkat çekici çalışma olan “Epstein: Karanlıktaki Şeytan” (Epstein: Devil in the Darkness, 2019) ise çok bölümlü podcast olarak, Epstein ile bağlantılı küresel ağları ve nüfuz sahibi isimleri daha derinlemesine incelemeye çalışıyor. Yapım, mali ve siyasi nüfuzun istismarların örtbas edilmesindeki rolünü açığa çıkarmayı hedefleyerek, karşılıklı koruma ilişkileriyle örülü sistemi anlamaya katkı sunuyor.

Ancak hukuki sınırlamalar nedeniyle, tüm bağlantılar ve ağlar hakkında kesin kanıt sunmak her zaman mümkün olmuyor; bu da çalışmayı tam anlamıyla bir hukuki incelemeden ziyade, araştırmacı anlatının bir parçası hâline getiriyor.

Sonuç

Jeffrey Epstein ve Ghislaine Maxwell skandalını ele alan tüm bu kitaplar ve belgeseller, ister ABD’de ister küresel ölçekte olsun, para, iktidar ve adalet arasındaki ilişkinin ne denli karmaşık olduğunu ortaya koyuyor. Bu çalışmalar, ihlallerin yıllar boyunca sürmesini mümkün kılan kurumsal ve toplumsal ağları ifşa ederken, aynı zamanda suçların mağdurlar üzerindeki psikolojik ve toplumsal etkisini yansıtan doğrudan bir insani deneyim sunuyor.

4rgr4tg
Washington’da dosyaların yayımlanmaya başlamasının ardından, Epstein davasına ait belgelerde yer alan kamuoyunda tanınmış isimlere ilişkin fotoğraflar, 19 Aralık 2025 (AFP)

Eserler, sanatsal ve düşünsel düzeyde, kapalı nüfuz ve korku sistemlerinin, doğrudan şiddetten bile daha etkili biçimde yolsuzluğu nasıl koruyabildiğini gösteriyor. Bu bağlamda skandal, yalnızca bireysel suçlar dizisi değil; hesap verebilirliğin ve toplumsal denetimin sınırlarını sınayan bir test niteliği taşıyor. Gerçeğin anlaşılması ise, hak ihlallerini mümkün kılan sistemlere bakmayı ve bu ihlallerin insani ve toplumsal boyutunu kavramayı gerektiriyor.