Türkiye-Rusya: Dost mu düşman mı? Yoksa pragmatik bir ilişkiden mi ibaret?

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı kırsalında 4 Şubat'ta çekilen bir Rus askeri aracı (AFP)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı kırsalında 4 Şubat'ta çekilen bir Rus askeri aracı (AFP)
TT

Türkiye-Rusya: Dost mu düşman mı? Yoksa pragmatik bir ilişkiden mi ibaret?

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı kırsalında 4 Şubat'ta çekilen bir Rus askeri aracı (AFP)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı kırsalında 4 Şubat'ta çekilen bir Rus askeri aracı (AFP)

Türkiye-Rusya ilişkileri, her zaman, tarihi bir derinliğe sahip olmuş, ancak genellikle çatışmayı barındırmıştır. Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusyası onlarca savaşta karşı karşıya geldiler. Birinci Dünya Savaşı sırasında anlaşmazlığa düştüler. İki ülke, Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı sırasında iyi ve kabul edilebilir ilişkilere sahiptiler. Ama o dönemde dahi, işler göründüğü kadar iyi değildi.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Sovyetler Birliği, Doğu Anadolu'da bazı topraklar üzerinde hak iddia etti. Türkiye’nin boğazlar üzerindeki egemenliğinden şikayetçiydi. Ankara, 1952 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'ne (NATO) katıldı. Türkiye, Soğuk Savaş boyunca NATO’nun güney kanadında kaldı. Fakat Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Türkiye ve Rusya, bazılarının ‘Kafkaslar ve Orta Asya için büyük yeni oyun’ olarak adlandırdıkları bir rekabet içine girdiler.
Kırım Tatarları, Çerkesler, Nogaylar (Kuzey Kafkasya bölgesinde yaşayan Türk kökenliler) ve küçülen Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer halkları, Rusya’nın 18. ve 19. yüzyıllardaki ilerleyişleri nedeniyle atalarının topraklarını terk etmek zorunda kaldılar. Anadolu'da yeni bir istikrar bulan bu kişiler, Türkiye-Rusya ilişkilerinin de şekillenmesinde etkili oldular.
Bu arka plan göz önüne alındığında ve uluslararası sahnedeki çevre ve yeni stratejik gelişmeler bağlamında Türkiye-Rusya ilişkileri 21. yüzyılın ilk on yılında yeni bir ivme kazandı.

Putin ve Erdoğan
Birçok kişiye göre Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, siyaset yapma biçimleri açısından benziyorlar. (Ortak idealler ve yaşam tarzlarıyla belirlenen bir dostluk açısından) en iyi arkadaşlar olarak sayılamayacakları doğru olsa da şu aralar Türkye-Rusya ilişkilerinin yönetiminde büyük, hatta merkezi bir rol oynayan, karşılıklı çıkar ve menfaate dayalı bir çalışma ilişkisi kurdukları da bir gerçek.
İki ülke arasındaki ilişkiler şu sıralar oldukça aktif görünüyor. Aralarındaki ticaret hacmi, yaklaşık 30 milyar dolara ulaştı. Ortalama olarak ise 25 milyar dolar. Aralarındaki ticaret hacmindeki düşük payına rağmen Rusya, Türkiye'ye doğal gazın yüzde 34'ünü ve petrolün yüzde 11'ini sağlayarak onun ana enerji tedarikçisi olmaya devam ederken, Türkiye, Rusya'ya ağırlıklı olarak tarım ürünleri, makineler, araçlar ve tekstil ürünleri ihraç ediyor.
Genel olarak, ikili ticaret hacminin yaklaşık yüzde 80'i Rusya'nın lehine olsa da makul fiyatlı her şey dahil tatil köylerini seven Ruslar için Ankara hala ana tatil destinasyonu olduğundan, Türkiye bu açığı hizmet ve inşaat sektörleriyle kapatıyor. 2019 yılında Türkiye'ye gelen Rus turist sayısı 7 milyona ulaştı. İnşaat sektöründe ise Türkiye şimdiye kadar Moskova'da toplam değeri yaklaşık 75 milyar dolar olan yaklaşık 1980 projeyi tamamladı.
Türkiye aynı zamanda Rusya’nın doğalgazının boru hatlarına da ev sahipliği yapıyor. Bölgedeki en yeni ortak girişim, Rusya ile Türkiye'yi Karadeniz'in altında 930 kilometrelik iki açık deniz boru hattıyla birbirine bağlayan 2020 yılında da resmi olarak açılışı yapılan Türk Akımı projesidir. Boru hatlarından biri Türkiye'ye doğalgaz getirirken diğeri Avrupa'ya giden doğalgazı taşıyor.
Bir de iki ülke arasında stratejik değerde bir başka iş birliği alanı söz konusu, o da toplam maliyeti 20 milyar dolar olarak tahmin edilen Akkuyu Nükleer Santrali’dir. Santralin ilk reaktörünün 2023 yılında faaliyete geçmesi planlanıyor.
Ancak bunlarla birlikte Rusya ve Türkiye, dünya sahnesinde Suriye, Ukrayna, Libya ve Güney Kafkasya gibi çoğu zaman zıt taraflarda oldukları farklı yerlerde karşı karşıya gelmeye devam ediyorlar. Bazen de bir birlerinin canını acıtıyorlar. Ama genel olarak birlikte bulundukları tüm sahnelerde bir tür diyalog ve iş birliği kurmayı başarıyorlar.

İdlib'de açılan çatlak
Rusya, Suriye'de önemli bir aktör ve Suriye savaşında askeri olarak aktif bir ülke. Suriye konulu Astana süreci de Ankara ile Moskova arasında iş birliğinin önünü açtı. Fakat özellikle İdlib'de, her an bir çatlağın oluşması söz konusu. Erdoğan ile Putin arasında 2018 yılında imzalanan ateşkes anlaşmasına rağmen Suriye rejimi ve Rusya, İdlib’in yarısını ele geçirdiler. İdlib'de rejimin sıklıkla hedef aldığı muhalifler arasında Heyetu Tahriru’ş-Şam (HTŞ) ve diğer çoğu aşırılık yanlısı gruplara mensup binlerce unsur var.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 9 Eylül'de Moskova'da İsrail Dışişleri Bakanı Yair Lapid ile düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi:
“Türk meslektaşlarımızın, Rusya ve Türkiye cumhurbaşkanlarının Eylül 2018'de vardıkları anlaşmaları uygulaması gerekiyor. Bu anlaşmalar, ılımlı muhaliflerin başta HTŞ olmak üzere aşırılık yanlısı ve terörist gruplardan ayrılmalarını öngörüyor. Böyle bir çalışmanın devam ettiği doğrudur, ancak ne yazık ki henüz tamamlanmamıştır.”
Lavrov, Dera'daki son gelişmelerle ilgili olarak da, “Dera ve ülke genelinde Suriye ordusu dışında hiçbir silahlı grup, hiçbir bölgeyi kontrol etmemelidir” dedi.
Lavrov'un açıklamaları, gelecekle ilgili ne gibi tahminlerde bulunabileceğimize dair bir mesajı olarak değerlendirilebilir. Esed rejimi ve Rusya’nın kapsamlı bir askeri operasyona girişmesi durumunda İdlib ve orada yaşayan 3,4 milyon insanının başına gelecekler, Rusya ve Türkiye’nin karşı karşıya gelmesi ihtimaline işaret ediyor. Bu bağlamda, İdlib'de devriye sırasında Türk askerlerinin içinde bulunduğu askeri aracı hedef alan ve iki Türk askerinin şehit olmasına, 3 askerin de yaralanmasına neden olan saldırının kritik bir döneme denk geldiği görülüyor. Türkiye'nin 24 Kasım 2015 tarihinde Suriye'de SU-24 model bir Rus askeri uçağını düşürmesinin ardından Rusya, kendi topraklarında faaliyet gösteren Türk şirketlerinin neredeyse tüm hizmetlerini askıya almış, Rusların Türkiye'yi ziyaret etmesini yasaklamıştı. Bu olay, iki ülke arasında işlerin nasıl gelişebileceğinin açık bir örneğidir. Olaydan sonra Türkiye’nin Suriye'deki askeri faaliyetleri ciddi şekilde etkilenirken Rusya, hava savunma sistemleri de dahil olmak üzere gelişmiş askeri teçhizatla Şam'daki varlığını güçlendirdi. İlişkilerin onarılması için büyük çabalar sarf edildi ve yaklaşık bir yıl uğraşıldı. Türkiye ve Rusya, Libya'da da farklı savaşçı unsurlarla karşı karşıya geldiler. Türkiye’nin dönemin Libya hükümeti, Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin (UMH) talebi üzerine Libya’ya yönelik askeri müdahalesi, savaşın gidişatını değiştirdi. Rusya'nın ve Libya'daki pozisyonunu destekleyen ülkelerin durumu kontrol altına almadıkları doğru olsa da en azından şimdilik, olayların gidişatından memnun değiller gibi göründükleri de bir gerçek.

Kafkasya’da çarpışma
Azerbaycan, 2020 yılında Türkiye’nin desteğiyle Ermenistan’ın işgali altındaki topraklarını geri almayı başardı. Ankara, o dönemde Kafkasya'da önemli bir güç olduğunu gösterdi. Azerbaycan ile ittifakını güçlendiren Türkiye, Kafkaslar ve Orta Asya'daki müttefiklerinden birkaç puan kazandı. Rusya tarafında ise Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, ne Moskova'nın dostuydu ne de dersini almıştı.  Rusya, ateşkes kararını planlamayı başardı. Anlaşma şartlarına göre Azerbaycan 1990 yılından bu yana işgal altında olan topraklarını geri aldı. Her halükarda hem Türkiye hem de Rusya, bu arenada işlerin farklı bir şekil almasını ve aralarında bir çatışmaya dönüşmesini engellemede iyi rol oynadı.
Türkiye ve Rusya Ukrayna'da ise karşı karşıyalar. Çünkü Ankara, Kırım'ın ilhakını tanımadığını açıkça gösterdi. Rusya, siyasi pozisyonlar fiili bir eyleme dönüşmedikçe bunu umursamıyor. Ancak Ruslar, Türkiye ile Ukrayna arasında yapılan son savunma iş birliğin anlaşmasını, özellikle de Türk savaş uçaklarının transferini biraz endişeyle takip ediyorlar.
Afganistan’a gelince, nedenleri herkes için tam olarak açık olmasa da o da iki ülke arasındaki iş birliği veya çatışma için başka bir dosya haline gelebilir. Ancak Türkiye, Taliban’ın yönetimindeki yeni Kabil'de rol almaya istekli görünüyor. Rusya ise Afganistan'a - temelde - güvenlik açısından bakarken, Orta Asya ülkelerine özel ilgi gösteriyor. Bu bölge, stratejik değeri ve yakın dış komşusu ile Moskova liderliğindeki Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) açısından Rusya için büyük bir öneme sahip.
NATO açısından özel önem taşıyan bir diğer konu da, Karadeniz ve (1936'da Montrö'de imzalanan, İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı'nın kontrolünü Türkiye'ye veren) Montrö Boğazlar Sözleşmesi’dir. Çünkü Rusya, Karadeniz'de NATO gemilerinin bulunmasını istemiyor ve savaş gemilerinin Türkiye’nin boğazlarından geçişini düzenleyen ve varlığını sınırlayan sözleşmenin korunmasında ısrar ediyor. Türkiye cumhurbaşkanı tarafından siyasi olarak pazarlanan Kanal İstanbul projesi, anlaşmanın değiştirilmesi gerekip gerekmeyeceği konusunda bazı soruları gündeme getirse de Türkiye'nin bu konudaki tutumu Rusya'nınkiyle çelişmiyor gibi görünüyor.

S-400 Hava Savunma Sistemi
Ankara ve Moskova arasındaki ilişkilerde yaşanan en önemli gelişme, Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemleri satın almasının uzun vadeli sonuçları oldu. ABD ve NATO’daki diğer bazı müttefikleri, Türkiye'ye karşı ‘ABD'nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası’ çerçevesinde yaptırımlar uygulayacak kadar ileri giderek, konuya güçlü bir şekilde yanıt verdiler. Bu arada Batılı birçok ülke, S-400 sorununu Türkiye'nin NATO ve Batı'dan uzaklaşmasının bir başka kanıtı olarak sunmaya devam ediyorlar.
Türkiye tarafında ise hikaye oldukça farklı. Türkiye, bir süredir Avrupa Birliği (AB) ve genel olarak Batı tarafından haksızlığa uğradığını ve birçok kez müttefikler tarafından ihmal edildiğini hissediyor. Türkiye’nin AB üyeliği müzakereleri derin bir çıkmaza girmişken, şuan bir de ABD, Kanada, Fransa ve Almanya da dahil olmak üzere birçok müttefik ülkeden silah satışları bazı durumlarda ya kısıtlanmış ya da tamamen yasaklanmış halde.
Türkiye, ABD ve diğer Batılı ülkelerden hava savunma sistemleri satın almaya çalıştığını, ancak reddedildiğini açıkladı. Buna karşın Rusya, Ankara'ya silah satmaya oldukça istekliydi. Türkiye de büyük ihtiyaç duyduğu savunma sistemini satın alabileceği yer olarak Rusya’yı seçti. Çeşitli siyasi görüşlerden nadiren bir konuda fikir birliği sağlayan Türkler bile, ülkelerinin attığı adımın, Rusya'ya olan sevgisinden değil, Batılı müttefiklerinin ve ortaklarının Türkiye’ye kötü muamelede bulunmalarının bir sonucu olduğunda hemfikirler.
Her halükarda, Rusya mutlu görünüyor. Çünkü hem milyar dolarlık silah sistemlerinden birini satmayı başardı, hem de NATO içinde bir çatlak yarattı. Aynı zamanda Türkiye ile Batı arasında zaten gergin olan ilişkileri daha da istikrarsızlaştırdı.
Türkiye'nin, mevcut kötüleşen güvenlik ortamında Rusya'nın ana tehdit olarak görüldüğü NATO’nun bir üyesi olduğu doğru, ama Ankara'nın veya başka bir NATO ülkesinin Rusya ile çeşitli alanlarda ilişki kurmasını engelleyecek hiçbir neden de yok. Bu alışveriş, Türkiye’nin NATO’daki yükümlülükleriyle çelişmeyen karşılıklı yarar ve saygı temelinde yapıldı.
Sonuç olarak, Türkiye ve Rusya, bazıları doğrudan veya dolaylı olarak karşı karşıya gelme olasılığı olan birçok konuda farklı tutumlara sahip olabilirler. Ancak şuan iki tarafın ilişkilerine pragmatizm hakim gibi görünüyor. Bu ilişkilerde zaman zaman çok sabırlı olmak ve bazen bazı şeylere göz yummak gerekse de, her iki ülke de mümkün olduğu sürece diyalog ve iş birliğini, karşı karşıya gelmeye tercih edilebileceklerinin farkında görünüyorlar.
*Şarku’l Avsat Özel

 



Rapor: Buckingham Sarayı, vergi mükelleflerinin eski Prens Andrew’in savunma masraflarını üstlenmesini engelliyor

 İngiliz Kralı Charles (sağda), Londra’da kardeşi Prens Andrew ile konuşuyor. (AP)
İngiliz Kralı Charles (sağda), Londra’da kardeşi Prens Andrew ile konuşuyor. (AP)
TT

Rapor: Buckingham Sarayı, vergi mükelleflerinin eski Prens Andrew’in savunma masraflarını üstlenmesini engelliyor

 İngiliz Kralı Charles (sağda), Londra’da kardeşi Prens Andrew ile konuşuyor. (AP)
İngiliz Kralı Charles (sağda), Londra’da kardeşi Prens Andrew ile konuşuyor. (AP)

The Telegraph gazetesinin haberine göre Buckingham Sarayı, eski İngiliz prensi Andrew -kamuoyunda kullanılan adıyla Andrew Mountbatten-Windsor- için doğabilecek hukuki masrafların vergi mükelleflerine yüklenmemesini güvence altına alacak.

Konuya yakın bir kaynak, eski prensin avukatlık ücretlerini karşılayamaması halinde mali yükün ‘kamu hazinesine yansıtılmayacağını’ belirtti. Ancak sarayın söz konusu giderleri hangi kaynaktan karşılayabileceği henüz netlik kazanmadı. Kaynaklar, Kral Charles’ın kardeşinin faturalarını kişisel olarak ödemeyeceğini ifade etti.

Mountbatten-Windsor dün Sandringham House’taki evinde, kamu görevine ilişkin usulsüzlük şüphesiyle gözaltına alındı. Polis, ticari temsilci olarak görev yaptığı dönemde hassas bilgileri Jeffrey Epstein ile paylaştığı iddialarını soruşturuyor.

dfvgthy6yjy6
Andrew Mountbatten-Windsor, kamu görevinde suistimal şüphesiyle gözaltına alındığı gün polis karakolundan ayrılırken (Reuters)

Olası hukuki savunma sürecinde ise Andrew’in yakın çevresinde kalmayı sürdüren tek isim olarak ceza avukatı Gary Bloxsome öne çıkıyor. Bir kaynak dün, “Hâlâ yanında olan tek kişi o” ifadesini kullandı.

The Telegraph’ın haberine göre, Andrew’in gözaltına alınmasının ardından Bloxsome’un hizmetlerine duyulan ihtiyaç daha da artacak. Eski York Dükü, 2020 yılında ABD Federal Soruşturma Bürosu’nun (FBI), çocuklara yönelik cinsel istismar suçlamalarıyla anılan finansör Jeffrey Epstein ile ilişkisine dair yürüttüğü soruşturma sırasında da aynı avukatla çalışmıştı.

Sonrasında Bloxsome’un görevlendirilmesinin isabetli bir karar olduğu değerlendirildi. Prensi çevreleyen utanç verici kriz sürecinde dost ve tanıdıkların zamanla uzaklaştığı belirtilirken, avukatın Andrew’in yanında kalmayı sürdürdüğü aktarıldı. Zaman içinde en yakın isimlerinden biri haline gelen Bloxsome, ‘her an ulaşılabilen avukatı’ olarak tanımlandı; hukuk dosyalarını değerlendirdiği kadar golf sahasında da müvekkiliyle vakit geçirdiği ifade edildi.

Bloxsome’un, yakın zamana kadar Andrew’in Windsor’daki Royal Lodge adlı konutuna giderek yüksek profilli müvekkiliyle çay içmeyi sürdürdüğü kaydedildi.

dvfgthy
Kraliçe II. Elizabeth, 2013 yılında Buckingham Sarayı’nın balkonundan, oğulları Prens Charles (solda) ve Prens Andrew ile birlikte el sallıyor. (AFP)

Ceza avukatı Gary Bloxsome’un, Andrew Mountbatten-Windsor’ı kamu görevinde suistimal suçlamalarına karşı temsil etmesi en güçlü ihtimal olarak görülüyor. Konuya yakın bir kaynak, “Başka kime başvurabilir? O bir ceza avukatı ve bu Gary’nin uzmanlık alanı. Bu görev için ondan daha iyisi yok” dedi. Aynı kaynak, Mountbatten-Windsor’ın başka bir hukukçuya yönelmesinin mantıklı olmayacağını, zira Bloxsome’un geçmiş sürece hâkim olduğunu ve aralarında güçlü bir ilişki bulunduğunu belirtti.

Polisin, prensin Sandringham Kraliyet Arazisi’ndeki geçici konutu Wood Farm’a baskın düzenlediği sırada, Bloxsome The Telegraph gazetesine yaptığı açıklamada gelişmelerden ‘hiçbir şekilde haberdar olmadığını’ söyledi. Avukatın, Andrew’in sorgulandığı polis merkezine gidip gitmediği ise henüz bilinmiyor.

Gözaltı işlemi, Andrew’in Windsor’daki Royal Lodge’dan ayrılarak Norfolk’ta yeni bir hayata başlamasından yalnızca iki hafta sonra gerçekleşti. Bloxsome dışında yakın çevresinin giderek daralması, prensin ruh sağlığına ilişkin endişeleri artırdı.

Taşınmadan önce her gün ata bindiği belirtilen Andrew’in, Windsor’daki geniş konutunda neredeyse tamamen izole bir yaşam sürdüğü ifade edildi. Haberlerde, birkaç ay önce haber takibini bıraktığı öne sürülürken, baskıların artmasıyla birlikte ağır bir depresyon sürecine girdiği de kaynaklar tarafından dile getirildi.

vfgthy
Andrew Mountbatten-Windsor, Royal Lodge yakınlarında ata binerken (Reuters)

Aralık ayında, Londra Metropolitan Polisi’nin ziyareti sonrasında Andrew silah ruhsatlarını ve av tüfeği sertifikalarını teslim etmek zorunda kaldı. Bu adımla ilgili resmi bir gerekçe açıklanmadı. Ancak kaynaklar, kişisel güvenliğinin aile için öncelik olmaya devam ettiğini belirterek, tüm aile üyelerinin emniyetini sağlamak amacıyla ‘özen yükümlülüğünün sürdüğünü’ vurguladı.


Trump: İran'a karşı sınırlı bir saldırı düzenlemeyi değerlendiriyorum

Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
TT

Trump: İran'a karşı sınırlı bir saldırı düzenlemeyi değerlendiriyorum

Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün İran'a karşı sınırlı bir askeri saldırı düzenlemeyi düşündüğünü söyledi, ancak daha fazla ayrıntı vermedi.

ABD ordusu, İran'a karşı birkaç hafta sürebilecek ve güvenlik tesislerinin yanı sıra nükleer altyapıyı da bombalamayı içerebilecek bir operasyona hazırlanıyor.

İran'ı nükleer programı konusunda anlaşmaya varmaya zorlamak için sınırlı bir saldırıyı düşünüp düşünmediği sorulduğunda, Beyaz Saray'da gazetecilere, "Sanırım bunu düşündüğümü söyleyebilirim" dedi.

Trump dün, İran'ın bir anlaşmaya varması için 10 ila 15 günlük bir sürenin "yeterli" olacağına inandığını söyledi. Ancak görüşmeler yıllardır tıkanmış durumda ve İran, füze programını kısıtlama ve silahlı gruplarla bağlarını koparma yönündeki daha geniş ABD ve İsrail taleplerini görüşmeyi reddediyor.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre iki ABD yetkilisi, İran'la ilgili ABD askeri planlamasının ileri bir aşamaya ulaştığını ve seçenekler arasında bireyleri hedef alan bir saldırı, hatta Trump'ın emriyle Tahran'da rejim değişikliğinin de yer aldığını söyledi. Bu askeri seçenekler, diplomatik çabaların başarısız olması durumunda ABD'nin İran'la ciddi bir çatışmaya hazırlandığının son göstergesi.

Son haftalarda yapılan dolaylı görüşmelerde çok az ilerleme kaydedildi ve taraflardan biri veya her ikisi bunu savaşa hazırlıkta geciktirme taktiği olarak kullanıyor olabilir.

İran, geçen yıl İsrail ve ABD'nin nükleer ve askeri tesislerini hedef alan 12 günlük saldırılarının yanı sıra ocak ayındaki kitlesel protestoların şiddetle bastırılmasının ardından, hiç olmadığı kadar savunmasız bir konumda bulunuyor.

 İran'ın BM Güvenlik Konseyi'ne dün yazdığı mektupta, BM Büyükelçisi Emir Said İrevani, ülkesinin "gerilim veya savaş aramadığını ve savaş başlatmayacağını", ancak herhangi bir ABD saldırganlığına "kararlı ve orantılı bir şekilde" karşılık vereceğini belirtti.

Şöyle devam etti: “Bu koşullar altında, bölgedeki tüm düşman üsleri, tesisleri ve varlıkları, İran'ın savunma yanıtı çerçevesinde meşru hedefler olarak kabul edilecektir.”

Bu haftanın başlarında İran, dünyanın ticareti yapılan petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği Körfez'in dar su yolu olan Hürmüz Boğazı'nda gerçek mühimmatlı tatbikatlar gerçekleştirdi. Ülke içinde de gerilim artıyor; yas tutanlar, 40 gün önce güvenlik güçleri tarafından öldürülen protestocuları anmak için törenler düzenliyor ve bazı gösterilerde yetkililerin tehditlerine rağmen hükümet karşıtı sloganlar atılıyor.


İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında gerçekleştirdiği bombalama operasyonu

İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
TT

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında gerçekleştirdiği bombalama operasyonu

İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)

İsrail güçleri bu sabah erken saatlerde Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında bir bombalama operasyonu gerçekleştirdi.

Lübnan'ın resmi Ulusal Haber Ajansı'na göre, büyük patlama saat 02:20'de meydana geldi.

İsrail ile Lübnan Hizbullahı arasında, bir yıldan fazla süren ve partinin askeri ve liderlik altyapısına darbeler aldığı çatışmanın ardından, 27 Kasım'dan beri yürürlükte olan bir anlaşma bulunuyor.

Anlaşma, Lübnan ordusunun ve Lübnan'daki Birleşmiş Milletler Geçici Gücü'nün (UNIFIL) konuşlandırılmasının güçlendirilmesi karşılığında, Hizbullah savaşçılarının Litani Nehri'nin güneyindeki bölgeden (sınırdan yaklaşık 30 km uzaklıkta) çekilmesini ve askeri altyapısının tasfiye edilmesini öngörüyordu.

Anlaşma ayrıca İsrail'in savaş sırasında girdiği tüm bölgelerden çekilmesini de öngörüyordu. Bununla birlikte, İsrail sınırın her iki tarafını da izleyebilmek için beş yüksek noktada askeri varlığını sürdürdü. Ayrıca, askeri hedefler veya Hizbullah unsurları olduğunu iddia ettiği yerlere neredeyse her gün saldırılar düzenliyor ve güçleri buldozerle yıkım ve tahribat operasyonlarına devam ediyor.