Türkiye-Rusya: Dost mu düşman mı? Yoksa pragmatik bir ilişkiden mi ibaret?

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı kırsalında 4 Şubat'ta çekilen bir Rus askeri aracı (AFP)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı kırsalında 4 Şubat'ta çekilen bir Rus askeri aracı (AFP)
TT

Türkiye-Rusya: Dost mu düşman mı? Yoksa pragmatik bir ilişkiden mi ibaret?

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı kırsalında 4 Şubat'ta çekilen bir Rus askeri aracı (AFP)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı kırsalında 4 Şubat'ta çekilen bir Rus askeri aracı (AFP)

Türkiye-Rusya ilişkileri, her zaman, tarihi bir derinliğe sahip olmuş, ancak genellikle çatışmayı barındırmıştır. Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusyası onlarca savaşta karşı karşıya geldiler. Birinci Dünya Savaşı sırasında anlaşmazlığa düştüler. İki ülke, Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı sırasında iyi ve kabul edilebilir ilişkilere sahiptiler. Ama o dönemde dahi, işler göründüğü kadar iyi değildi.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Sovyetler Birliği, Doğu Anadolu'da bazı topraklar üzerinde hak iddia etti. Türkiye’nin boğazlar üzerindeki egemenliğinden şikayetçiydi. Ankara, 1952 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'ne (NATO) katıldı. Türkiye, Soğuk Savaş boyunca NATO’nun güney kanadında kaldı. Fakat Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Türkiye ve Rusya, bazılarının ‘Kafkaslar ve Orta Asya için büyük yeni oyun’ olarak adlandırdıkları bir rekabet içine girdiler.
Kırım Tatarları, Çerkesler, Nogaylar (Kuzey Kafkasya bölgesinde yaşayan Türk kökenliler) ve küçülen Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer halkları, Rusya’nın 18. ve 19. yüzyıllardaki ilerleyişleri nedeniyle atalarının topraklarını terk etmek zorunda kaldılar. Anadolu'da yeni bir istikrar bulan bu kişiler, Türkiye-Rusya ilişkilerinin de şekillenmesinde etkili oldular.
Bu arka plan göz önüne alındığında ve uluslararası sahnedeki çevre ve yeni stratejik gelişmeler bağlamında Türkiye-Rusya ilişkileri 21. yüzyılın ilk on yılında yeni bir ivme kazandı.

Putin ve Erdoğan
Birçok kişiye göre Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, siyaset yapma biçimleri açısından benziyorlar. (Ortak idealler ve yaşam tarzlarıyla belirlenen bir dostluk açısından) en iyi arkadaşlar olarak sayılamayacakları doğru olsa da şu aralar Türkye-Rusya ilişkilerinin yönetiminde büyük, hatta merkezi bir rol oynayan, karşılıklı çıkar ve menfaate dayalı bir çalışma ilişkisi kurdukları da bir gerçek.
İki ülke arasındaki ilişkiler şu sıralar oldukça aktif görünüyor. Aralarındaki ticaret hacmi, yaklaşık 30 milyar dolara ulaştı. Ortalama olarak ise 25 milyar dolar. Aralarındaki ticaret hacmindeki düşük payına rağmen Rusya, Türkiye'ye doğal gazın yüzde 34'ünü ve petrolün yüzde 11'ini sağlayarak onun ana enerji tedarikçisi olmaya devam ederken, Türkiye, Rusya'ya ağırlıklı olarak tarım ürünleri, makineler, araçlar ve tekstil ürünleri ihraç ediyor.
Genel olarak, ikili ticaret hacminin yaklaşık yüzde 80'i Rusya'nın lehine olsa da makul fiyatlı her şey dahil tatil köylerini seven Ruslar için Ankara hala ana tatil destinasyonu olduğundan, Türkiye bu açığı hizmet ve inşaat sektörleriyle kapatıyor. 2019 yılında Türkiye'ye gelen Rus turist sayısı 7 milyona ulaştı. İnşaat sektöründe ise Türkiye şimdiye kadar Moskova'da toplam değeri yaklaşık 75 milyar dolar olan yaklaşık 1980 projeyi tamamladı.
Türkiye aynı zamanda Rusya’nın doğalgazının boru hatlarına da ev sahipliği yapıyor. Bölgedeki en yeni ortak girişim, Rusya ile Türkiye'yi Karadeniz'in altında 930 kilometrelik iki açık deniz boru hattıyla birbirine bağlayan 2020 yılında da resmi olarak açılışı yapılan Türk Akımı projesidir. Boru hatlarından biri Türkiye'ye doğalgaz getirirken diğeri Avrupa'ya giden doğalgazı taşıyor.
Bir de iki ülke arasında stratejik değerde bir başka iş birliği alanı söz konusu, o da toplam maliyeti 20 milyar dolar olarak tahmin edilen Akkuyu Nükleer Santrali’dir. Santralin ilk reaktörünün 2023 yılında faaliyete geçmesi planlanıyor.
Ancak bunlarla birlikte Rusya ve Türkiye, dünya sahnesinde Suriye, Ukrayna, Libya ve Güney Kafkasya gibi çoğu zaman zıt taraflarda oldukları farklı yerlerde karşı karşıya gelmeye devam ediyorlar. Bazen de bir birlerinin canını acıtıyorlar. Ama genel olarak birlikte bulundukları tüm sahnelerde bir tür diyalog ve iş birliği kurmayı başarıyorlar.

İdlib'de açılan çatlak
Rusya, Suriye'de önemli bir aktör ve Suriye savaşında askeri olarak aktif bir ülke. Suriye konulu Astana süreci de Ankara ile Moskova arasında iş birliğinin önünü açtı. Fakat özellikle İdlib'de, her an bir çatlağın oluşması söz konusu. Erdoğan ile Putin arasında 2018 yılında imzalanan ateşkes anlaşmasına rağmen Suriye rejimi ve Rusya, İdlib’in yarısını ele geçirdiler. İdlib'de rejimin sıklıkla hedef aldığı muhalifler arasında Heyetu Tahriru’ş-Şam (HTŞ) ve diğer çoğu aşırılık yanlısı gruplara mensup binlerce unsur var.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 9 Eylül'de Moskova'da İsrail Dışişleri Bakanı Yair Lapid ile düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi:
“Türk meslektaşlarımızın, Rusya ve Türkiye cumhurbaşkanlarının Eylül 2018'de vardıkları anlaşmaları uygulaması gerekiyor. Bu anlaşmalar, ılımlı muhaliflerin başta HTŞ olmak üzere aşırılık yanlısı ve terörist gruplardan ayrılmalarını öngörüyor. Böyle bir çalışmanın devam ettiği doğrudur, ancak ne yazık ki henüz tamamlanmamıştır.”
Lavrov, Dera'daki son gelişmelerle ilgili olarak da, “Dera ve ülke genelinde Suriye ordusu dışında hiçbir silahlı grup, hiçbir bölgeyi kontrol etmemelidir” dedi.
Lavrov'un açıklamaları, gelecekle ilgili ne gibi tahminlerde bulunabileceğimize dair bir mesajı olarak değerlendirilebilir. Esed rejimi ve Rusya’nın kapsamlı bir askeri operasyona girişmesi durumunda İdlib ve orada yaşayan 3,4 milyon insanının başına gelecekler, Rusya ve Türkiye’nin karşı karşıya gelmesi ihtimaline işaret ediyor. Bu bağlamda, İdlib'de devriye sırasında Türk askerlerinin içinde bulunduğu askeri aracı hedef alan ve iki Türk askerinin şehit olmasına, 3 askerin de yaralanmasına neden olan saldırının kritik bir döneme denk geldiği görülüyor. Türkiye'nin 24 Kasım 2015 tarihinde Suriye'de SU-24 model bir Rus askeri uçağını düşürmesinin ardından Rusya, kendi topraklarında faaliyet gösteren Türk şirketlerinin neredeyse tüm hizmetlerini askıya almış, Rusların Türkiye'yi ziyaret etmesini yasaklamıştı. Bu olay, iki ülke arasında işlerin nasıl gelişebileceğinin açık bir örneğidir. Olaydan sonra Türkiye’nin Suriye'deki askeri faaliyetleri ciddi şekilde etkilenirken Rusya, hava savunma sistemleri de dahil olmak üzere gelişmiş askeri teçhizatla Şam'daki varlığını güçlendirdi. İlişkilerin onarılması için büyük çabalar sarf edildi ve yaklaşık bir yıl uğraşıldı. Türkiye ve Rusya, Libya'da da farklı savaşçı unsurlarla karşı karşıya geldiler. Türkiye’nin dönemin Libya hükümeti, Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin (UMH) talebi üzerine Libya’ya yönelik askeri müdahalesi, savaşın gidişatını değiştirdi. Rusya'nın ve Libya'daki pozisyonunu destekleyen ülkelerin durumu kontrol altına almadıkları doğru olsa da en azından şimdilik, olayların gidişatından memnun değiller gibi göründükleri de bir gerçek.

Kafkasya’da çarpışma
Azerbaycan, 2020 yılında Türkiye’nin desteğiyle Ermenistan’ın işgali altındaki topraklarını geri almayı başardı. Ankara, o dönemde Kafkasya'da önemli bir güç olduğunu gösterdi. Azerbaycan ile ittifakını güçlendiren Türkiye, Kafkaslar ve Orta Asya'daki müttefiklerinden birkaç puan kazandı. Rusya tarafında ise Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, ne Moskova'nın dostuydu ne de dersini almıştı.  Rusya, ateşkes kararını planlamayı başardı. Anlaşma şartlarına göre Azerbaycan 1990 yılından bu yana işgal altında olan topraklarını geri aldı. Her halükarda hem Türkiye hem de Rusya, bu arenada işlerin farklı bir şekil almasını ve aralarında bir çatışmaya dönüşmesini engellemede iyi rol oynadı.
Türkiye ve Rusya Ukrayna'da ise karşı karşıyalar. Çünkü Ankara, Kırım'ın ilhakını tanımadığını açıkça gösterdi. Rusya, siyasi pozisyonlar fiili bir eyleme dönüşmedikçe bunu umursamıyor. Ancak Ruslar, Türkiye ile Ukrayna arasında yapılan son savunma iş birliğin anlaşmasını, özellikle de Türk savaş uçaklarının transferini biraz endişeyle takip ediyorlar.
Afganistan’a gelince, nedenleri herkes için tam olarak açık olmasa da o da iki ülke arasındaki iş birliği veya çatışma için başka bir dosya haline gelebilir. Ancak Türkiye, Taliban’ın yönetimindeki yeni Kabil'de rol almaya istekli görünüyor. Rusya ise Afganistan'a - temelde - güvenlik açısından bakarken, Orta Asya ülkelerine özel ilgi gösteriyor. Bu bölge, stratejik değeri ve yakın dış komşusu ile Moskova liderliğindeki Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) açısından Rusya için büyük bir öneme sahip.
NATO açısından özel önem taşıyan bir diğer konu da, Karadeniz ve (1936'da Montrö'de imzalanan, İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı'nın kontrolünü Türkiye'ye veren) Montrö Boğazlar Sözleşmesi’dir. Çünkü Rusya, Karadeniz'de NATO gemilerinin bulunmasını istemiyor ve savaş gemilerinin Türkiye’nin boğazlarından geçişini düzenleyen ve varlığını sınırlayan sözleşmenin korunmasında ısrar ediyor. Türkiye cumhurbaşkanı tarafından siyasi olarak pazarlanan Kanal İstanbul projesi, anlaşmanın değiştirilmesi gerekip gerekmeyeceği konusunda bazı soruları gündeme getirse de Türkiye'nin bu konudaki tutumu Rusya'nınkiyle çelişmiyor gibi görünüyor.

S-400 Hava Savunma Sistemi
Ankara ve Moskova arasındaki ilişkilerde yaşanan en önemli gelişme, Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemleri satın almasının uzun vadeli sonuçları oldu. ABD ve NATO’daki diğer bazı müttefikleri, Türkiye'ye karşı ‘ABD'nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası’ çerçevesinde yaptırımlar uygulayacak kadar ileri giderek, konuya güçlü bir şekilde yanıt verdiler. Bu arada Batılı birçok ülke, S-400 sorununu Türkiye'nin NATO ve Batı'dan uzaklaşmasının bir başka kanıtı olarak sunmaya devam ediyorlar.
Türkiye tarafında ise hikaye oldukça farklı. Türkiye, bir süredir Avrupa Birliği (AB) ve genel olarak Batı tarafından haksızlığa uğradığını ve birçok kez müttefikler tarafından ihmal edildiğini hissediyor. Türkiye’nin AB üyeliği müzakereleri derin bir çıkmaza girmişken, şuan bir de ABD, Kanada, Fransa ve Almanya da dahil olmak üzere birçok müttefik ülkeden silah satışları bazı durumlarda ya kısıtlanmış ya da tamamen yasaklanmış halde.
Türkiye, ABD ve diğer Batılı ülkelerden hava savunma sistemleri satın almaya çalıştığını, ancak reddedildiğini açıkladı. Buna karşın Rusya, Ankara'ya silah satmaya oldukça istekliydi. Türkiye de büyük ihtiyaç duyduğu savunma sistemini satın alabileceği yer olarak Rusya’yı seçti. Çeşitli siyasi görüşlerden nadiren bir konuda fikir birliği sağlayan Türkler bile, ülkelerinin attığı adımın, Rusya'ya olan sevgisinden değil, Batılı müttefiklerinin ve ortaklarının Türkiye’ye kötü muamelede bulunmalarının bir sonucu olduğunda hemfikirler.
Her halükarda, Rusya mutlu görünüyor. Çünkü hem milyar dolarlık silah sistemlerinden birini satmayı başardı, hem de NATO içinde bir çatlak yarattı. Aynı zamanda Türkiye ile Batı arasında zaten gergin olan ilişkileri daha da istikrarsızlaştırdı.
Türkiye'nin, mevcut kötüleşen güvenlik ortamında Rusya'nın ana tehdit olarak görüldüğü NATO’nun bir üyesi olduğu doğru, ama Ankara'nın veya başka bir NATO ülkesinin Rusya ile çeşitli alanlarda ilişki kurmasını engelleyecek hiçbir neden de yok. Bu alışveriş, Türkiye’nin NATO’daki yükümlülükleriyle çelişmeyen karşılıklı yarar ve saygı temelinde yapıldı.
Sonuç olarak, Türkiye ve Rusya, bazıları doğrudan veya dolaylı olarak karşı karşıya gelme olasılığı olan birçok konuda farklı tutumlara sahip olabilirler. Ancak şuan iki tarafın ilişkilerine pragmatizm hakim gibi görünüyor. Bu ilişkilerde zaman zaman çok sabırlı olmak ve bazen bazı şeylere göz yummak gerekse de, her iki ülke de mümkün olduğu sürece diyalog ve iş birliğini, karşı karşıya gelmeye tercih edilebileceklerinin farkında görünüyorlar.
*Şarku’l Avsat Özel

 



Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.


Trump İran’la savaşa doğru ilerliyor... Danışmanları ekonomiye odaklanmasını tavsiye ediyor

 ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
TT

Trump İran’la savaşa doğru ilerliyor... Danışmanları ekonomiye odaklanmasını tavsiye ediyor

 ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, İran’a sınırlı bir askeri saldırı düzenlemeyi düşündüğünü söyledi. Pentagon ise İran’a yönelik haftalar sürebilecek bir operasyon için hazırlıklarını sürdürüyor; operasyonun güvenlik tesislerinin yanı sıra nükleer altyapıyı da hedef alabileceği belirtiliyor.

Reuters’ın analizine göre, olası saldırı haberleri, Trump’ın danışmanlarının ekonomik kaygılara odaklanması için baskı yaptığı bir döneme denk geliyor. Bu durum, bu yıl yapılacak ara seçimler öncesinde herhangi bir askeri tırmanışın siyasi risklerini öne çıkarıyor.

Trump, Ortadoğu’daki Amerikan birliklerinin yoğun şekilde takviye edilmesini ve İran’a olası bir hava saldırısına hazırlanılmasını emretti; operasyonun haftalar sürebileceği belirtilse de detay verilmedi.

Uzmanlar, Trump’ın İran’a odaklanmasını, ikinci döneminin ilk 13 ayında dış politikanın -özellikle askeri gücün geniş kullanımının- iç politika konularının önüne geçtiğinin en somut göstergesi olarak değerlendiriyor. Bu dönemde ABD halkının çoğunluğunun önceliği olan yaşam maliyeti gibi iç meseleler büyük ölçüde gölgede kaldı.

Trump’ın danışmanları, seçim öncesinde ekonomiye odaklanılması çağrısında bulundu

Beyaz Saray’dan üst düzey bir yetkili, Trump’ın agresif söylemine rağmen yönetim içinde İran’a saldırı konusunda henüz ‘destek’ bulunmadığını açıkladı. Kimliği açıklanmayan yetkili, Trump’ın danışmanlarının, kararsız seçmenlere ‘karışık mesajlar’ vermekten kaçınmanın ve ekonomiye öncelik vermenin önemini de fark ettiklerini belirtti.

Beyaz Saray danışmanları ve Cumhuriyetçi Parti kampanya yetkilileri, Trump’ın ekonomik konulara odaklanmasını istiyor. Geçen hafta bazı kabine üyeleriyle yapılan özel bir brifingde de bu konunun kampanyanın en önemli meselesi olduğu vurgulandı; toplantıya Trump katılmadı, ancak kaynak toplantıya katılanlardan biri olarak bilgi verdi.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre başka bir Beyaz Saray yetkilisi yaptığı açıklamada, Trump’ın dış politika gündeminin ‘doğrudan Amerikan halkı için kazançlar’ sağladığını söyledi. Yetkili, “Başkanın tüm adımları (ister dünyayı daha güvenli hale getirmek, ister ülkemiz için ekonomik kazanımlar sağlamak olsun) ABD’yi önceliklendiriyor” dedi.

Kasım ayında yapılacak seçimler, Trump’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre’nin her iki kanadındaki kontrolünü koruyup koruyamayacağını belirleyecek. Demokratların bir veya her iki meclisi kazanması, Trump için kalan başkanlık döneminde ciddi bir siyasi engel oluşturabilir.

Cumhuriyetçi stratejist Rob Godfrey, İran ile uzun süreli bir çatışmanın Trump ve Cumhuriyetçiler için büyük bir siyasi tehdit oluşturacağını söyledi. Godfrey, “Başkan, üç kez art arda Cumhuriyetçi Parti’den aday olmasını sağlayan siyasi tabanı göz önünde bulundurmalı; bu taban dış politikaya şüpheyle bakıyor ve dış çatışmalara karışılmasına karşı; çünkü ‘sonsuz savaşları bitirme’ vaat edilmiş açık bir seçim taahhüdüydü” dedi.

Cumhuriyetçiler, seçim kampanyasında geçen yıl Kongre tarafından onaylanan vergi indirimleri ile konut maliyetlerini ve reçeteli bazı ilaçları düşürmeye yönelik programları öne çıkarmayı planlıyor.

Venezuela’dan daha güçlü bir düşman

Bazı muhalif seslere rağmen, Trump’ın izoleci yaklaşımını savunan MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) hareketinin destekçileri, geçen ay Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu görevden alan ani müdahaleyi destekledi. Ancak ABD, İran ile bir savaşa girerse Trump daha güçlü bir direnişle karşılaşabilir.

Trump, İran’ın nükleer programıyla ilgili bir anlaşmaya varılmaması durumunda ülkeyi bombalamakla defalarca tehdit etti. Dün de uyarısını tekrarlayarak, “Onlar için adil bir anlaşma yapmaları en iyisi” dedi.

İran Dini Lideri Ali Hamaney (AFP)İran Dini Lideri Ali Hamaney (AFP)

ABD, geçtiğimiz haziran ayında İran’daki nükleer tesisleri hedef aldı ve Tahran’ı, tekrar bir saldırıya uğraması durumunda sert bir yanıt vermekle tehdit etti.

Trump destekçileri ‘kararlı ve sınırlı önlemleri’ destekliyor

Trump, 2024 yılında ikinci başkanlık dönemini kazanırken büyük ölçüde ‘Önce Amerika’ yaklaşımına dayandı; bu yaklaşım yüksek enflasyonu düşürme ve maliyetli dış çatışmalardan kaçınma taahhütlerini içeriyordu. Ancak anketler, yüksek fiyatları düşürme konusunda Amerikan halkını ikna etmekte zorlandığını gösteriyor.

Buna karşın Cumhuriyetçi stratejist Lauren Kole, Trump’ın destekçilerinin, eylem belirleyici ve sınırlı olduğu takdirde İran’a karşı askeri adımları destekleyebileceğini söyledi. Kole, “Beyaz Saray, atılacak her adımı Amerikan güvenliği ve iç ekonomik istikrarla açık şekilde ilişkilendirmeli” dedi.

Ancak anketler, halkın başka bir dış savaşa girme konusunda isteksiz olduğunu gösteriyor. Trump’ın seçmenlerin ekonomik kaygılarını tamamen çözme vaadini yerine getirmedeki zorlukları göz önüne alındığında, İran ile olası bir tırmanış, başkan için ciddi riskler taşıyor. Trump, Reuters ile yaptığı son röportajda, partisinin ara seçimlerde zorluklarla karşılaşabileceğini kabul etmişti.

Savaşın çeşitli nedenleri

Tarih boyunca dış politika nadiren ara seçimlerde seçmenler için belirleyici bir konu olmuştur. Ancak Trump, Ortadoğu’ya iki uçak gemisi, savaş gemileri ve savaş uçaklarını içeren büyük bir güç sevk edince, İran önemli tavizler vermediği sürece askeri bir harekât gerçekleştirmekten başka seçeneği kalmamış olabilir. Aksi takdirde uluslararası alanda zayıf görünme riskiyle karşı karşıya.

Trump’ın olası bir saldırı için sunduğu gerekçeler ise belirsiz ve çeşitli. Ocak ayında, İran hükümetinin ülke genelindeki halk protestolarını bastırma kampanyasına yanıt olarak saldırı tehdidinde bulundu, ancak daha sonra geri adım attı.

"Abraham Lincoln" uçak gemisi, 8 Ocak'ta rotasını Ortadoğu'ya çevirmeden önce Pasifik Okyanusu'nda seyrediyor (ABD ordusu)"Abraham Lincoln" uçak gemisi, 8 Ocak'ta rotasını Ortadoğu'ya çevirmeden önce Pasifik Okyanusu'nda seyrediyor (ABD ordusu)

Son dönemde ise askeri tehditlerini İran’ın nükleer programını sona erdirme talepleriyle ilişkilendirdi ve ‘rejim değişikliği’ fikrini gündeme getirdi. Ancak kendisi ve yardımcıları, hava saldırılarının bunu nasıl gerçekleştireceğini açıklamadı.

Beyaz Saray’daki ikinci yetkili, Trump’ın ‘her zaman diplomasiyi tercih ettiğinin ve İran’ın geç olmadan anlaşmaya varması gerektiğinin’ açık olduğunu söyledi. Yetkili, başkanın ayrıca İran’ın ‘nükleer silaha sahip olamayacağını, üretim kapasitesi bulunamayacağını ve uranyum zenginleştiremeyeceğini’ vurguladığını bildirdi.

Birçok gözlemci, Trump’ın bu belirsizliğini, Başkan George W. Bush’ın 2003’te Irak’ı işgal etme gerekçesiyle ortaya koyduğu net hedeflerle karşılaştırıyor.

Bush, ülkenin kitle imha silahlarını yok etmeyi amaçladığını açıkça belirtmişti; ancak bu hedeflerin daha sonra yanlış istihbarat ve asılsız iddialara dayandığı ortaya çıkmıştı.

Godfrey, ara seçimlerde belirleyici rol oynayan bağımsız seçmenlerin, Trump’ın İran ile nasıl başa çıktığını yakından izleyeceğini söyledi. Godfrey, “Seçmenler ve başkanın tabanı, Trump’ın argümanlarını sunmasını bekleyecek” dedi.


Doğu Pasifik Okyanusu'nda bir tekneye düzenlenen ABD bombardımanında üç kişi hayatını kaybetti

Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
TT

Doğu Pasifik Okyanusu'nda bir tekneye düzenlenen ABD bombardımanında üç kişi hayatını kaybetti

Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)

ABD ordusu, son aylarda yaşanan benzer olayların sonuncusu olarak, Doğu Pasifik'te bir tekneyi bombaladığını ve üç mürettebatın öldüğünü açıkladı.

Trump yönetimi, bölgede uyuşturucu kaçakçılığı şüphesiyle imha edilen gemilerin başarısını övüyor. ABD ordusu, X platformunda yaptığı bir paylaşımda, teknenin "uyuşturucu kaçakçılığı operasyonlarına karıştığını" belirtti.