ABD’nin Irak’tan çekilme tarihinin yaklaşmasıyla birlikte IKBY Ankara ve Tahran arasında çekişme sahasına dönüştü

IKBY’e komşu iki ülke kendi içindeki krizlerden kaçmak için ‘muhalif Kürtler’ meselesini bahane ediyor.

İran, Kürt muhaliflerin İranlı hedeflere karşı saldırılarda kullandığını iddia ettiği IKBY’deki dağlık alanlarda bulunan “İran karşıtı mevzilere” yönelik operasyonlarına son birkaç haftadır hız vermiş durumda (AFP)
İran, Kürt muhaliflerin İranlı hedeflere karşı saldırılarda kullandığını iddia ettiği IKBY’deki dağlık alanlarda bulunan “İran karşıtı mevzilere” yönelik operasyonlarına son birkaç haftadır hız vermiş durumda (AFP)
TT

ABD’nin Irak’tan çekilme tarihinin yaklaşmasıyla birlikte IKBY Ankara ve Tahran arasında çekişme sahasına dönüştü

İran, Kürt muhaliflerin İranlı hedeflere karşı saldırılarda kullandığını iddia ettiği IKBY’deki dağlık alanlarda bulunan “İran karşıtı mevzilere” yönelik operasyonlarına son birkaç haftadır hız vermiş durumda (AFP)
İran, Kürt muhaliflerin İranlı hedeflere karşı saldırılarda kullandığını iddia ettiği IKBY’deki dağlık alanlarda bulunan “İran karşıtı mevzilere” yönelik operasyonlarına son birkaç haftadır hız vermiş durumda (AFP)

Basim Francis
Türkiye ve İran, örgütlere yani “ortak düşmana” darbe indirmek ve nüfuz alanını genişletme çekişmesi kapsamında Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) üzerinden Irak topraklarında askeri gerginliği tırmandırıyor. Kürt tarafı ise bu gerginliğin sebep ve gerekçeleri hakkında farklı görüşler ileri sürüyor.
İran, Kürt muhaliflerin İranlı hedeflere karşı saldırılarda kullandığını iddia ettiği IKBY’deki dağlık alanlarda bulunan “İran karşıtı mevzilere” yönelik operasyonlarına son birkaç haftadır hız vermiş durumda. Ankara da son aylarda PKK hedeflerine karşı benzer operasyonlar düzenliyor.
Bu operasyonlardan önce İranlı komutanlar, “IKBY şehirlerinin içindeki “İran karşıtı terör gruplarının mevzilerine” uzanabilecek saldırılar düzenleme konusunda ciddi uyarılarda bulunmuştu. İran, söz konusu “terör gruplarının faaliyetlerinin, IKBY yetkililerinin göz yumması ve ABD askeri varlığından dolayı Irak hükümetinin zayıf kalmasının bir sonucu” olduğunu ve “ülkedeki ABD askeri varlığının Siyonist yapı ile birlikte bu grupları kışkırttığını” belirtiyor.
Öte taraftan PKK, Türk istihbaratını 17 Eylül’de Süleymaniye kentinde bir unsurunu öldürdüğünü açıkladı. İran’da muhalefet cephesinde yer alan Kürdistan Demokrat Partisi’nin yöneticilerinden Musa Babaxani 7 Ağustos’ta Erbil’de ölü bulundu. PKK, Babaxani’nin ölümünden İran’ı sorumlu tuttu.

Gerginliğin gerekçeleri
Kürdistan Demokrat Partisi’nin Erbil Temsilcisi Hemo Salih, “Bu gerginliğin birkaç gerekçesi var. Bunlardan biri, bölgede meydana gelen değişimlerle eşzamanlı olarak ABD’nin bu yılın sonunda Irak’tan çekilmesiyle bölgede oluşması beklenen siyasi ve güvenlik boşluğunu doldurma çabasıdır. Buna ek olarak İran rejiminin Batı ülkeleriyle bazı meselelerde yaşadığı krizler bulunuyor. İran iç kamuoyunda çeşitli krizlerle karşı karşıya ve bunlardan kaçmaya çalışıyor. Bu nedenle İran’ı kendisiyle çelişirken görüyoruz. Nitekim düne kadar devrimci Kürt partilerin varlığını reddederken bugün muazzam bir askeri güç kullanıyor ve ulusal güvenliğine tehdit olarak nitelediği bu partileri bastırmak amacıyla diplomasi kanallarını artırıyor. Fakat İranlı muhalif Kürt partilerinin sadece siyasi amaçları bulunuyor. Bu partilerin çoğu, kendilerine yapılan saldırı esnasında kendilerini savunma durumları hariç yıllardır silahlı faaliyetlerini askıya almış durumda” diye konuştu.
Tahran’ı, İran merkezli Kürt hareketlerine bağlı yaklaşık 400 aktivisti öldürmekle suçlayan Salih, “İran bugün içi boş gerekçelerle nüfuz alanını genişletmek, Irak’taki Kürt tecrübesini ve uluslararası ilişkilerde gözle görülür bir istikrar yakalayan ve bugünlerde erken parlamento seçimlerini düzenlemek için hazırlanan Bağdat’ı zayıflatarak ortalığı karıştırmak için çabalıyor. Türkiye’nin çabaları için de benzer bir okuma yapılabilir. İki ülke IKBY’deki örgütleri dizginleme konusunda anlaşmalarına rağmen Irak’taki çıkarlarını güvence altına almak için birbiriyle çekişiyorlar.
Eylül 2020’de Türkiye ve İran devlet başkanlarının katılımıyla video konferans yöntemiyle düzenlenen 6’ncı Türkiye-İran Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi toplantısında iki taraf terör örgütlerine karşı ortak güvenlik ve askeri operasyonlar düzenleme noktasında anlaşmaya vardı. Fakat Şubat 2021’in sonunda iki ülkenin Bağdat büyükelçilerinin yaptığı açıklamalar nedeniyle iki taraf arasında diplomatik kriz patlak verdi. Söz konusu tarihte İran’ın Bağdat Büyükelçisi İrec Mescidi, ülkesinin “Irak’taki Türk müdahalesini” reddettiğini belirtti. Türkiye’nin eski Bağdat Büyükelçisi Fatih Yıldız ise Mescidi’ye verdiği yanıtta, Türkiye’ye “Irak’ın sınırlarına saygı gösterilmesine ilişkin ders verecek en son kişinin İran’ın Büyükelçisi olduğunu” ifade etmişti.

Diyaloğa yanaşmamak
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, IKBY Parlamentosu Peşmerge Komitesi Üyesi Said Mustafa Tatarhan, sürekli tekrarlanan gerginlikten PKK’yı sorumlu tuttu. Tatarhan, “Bu parti (PKK) faaliyetlerini PJAK savaşçılarına destekleyecek şekilde genişletiyor. Bu sebeple davranışlarına ve politikalarına bakılırsa, bizi bugün IKBY’nin içinde bulunduğu tehlikeli aşamaya getiren bu partinin (PKK) Kürtlerin düşmanları tarafından oluşturulduğunu düşünüyoruz” dedi.
Tatarhan, komşu iki ülkenin gerginliği tırmandırmasındaki zamanlamanın arkasında hangi gerçeklerin olabileceği sorusuna, “Bahaneler olduğu sürece --ki o da PKK’yı vurmaktır- zamanlamayla ilgili belli gerekçe ve sebeplerin olduğunu düşünmüyorum. İki ülke IKBY ve halkına tehlike oluşturmasına rağmen istedikleri herhangi bir zaman diliminde saldırı düzenliyorlar. Fakat bu durum Irak’ın egemenliğinin ihlaliyle ilgilidir. Irak hükümeti fiili bir tavır almalıdır” dedi.
Mesud Barzani’nin liderliğindeki Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Milletvekili Tatarhan, “İran ve Türkiye merkezli Kürt güçleriyle oturup onları IKBY’deki silahlı faaliyetlerini durdurmaya teşvik etmek gerekir. Muhtemelen (İran merkezli) Komele ve Kürdistan Demokrat Partisi buna bağlı kalır. Fakat PKK’nın hiç kimsenin hesabına çalışmadığı ve çözümü zor bir soruna dönüştüğü biliniyor. Meselenin IKBY şehirleri içinde suikast eylemleri düzenleme noktasına varması son derece tehlikelidir. Bunun arkasında illa Türk istihbaratı olduğunu söylemiyoruz ama bunda bir grubun menfaati olduğunu da göz ardı etmiyoruz” dedi.
Mesud Barzani’nin liderliğindeki KDP ile Türkiye’deki İmralı Cezaevi’nde ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasını çeken Abdullah Öcalan'ın kurucusu olduğu PKK, ölen veya kaybolan unsurları için birbirlerini suçluyor. Barzani’nin partisi, PKK militanlarını, Duhok kenti sınırında bir bölgede yola döşedikleri el yapımı patlayıcıyla 2 Peşmerge unsurunun ölümüne sebep olmakla suçlarken, PKK da KDP’yi Erbil’in doğusunda 7 unsurunu pusuya düşürerek öldürmekle suçluyor.
Tatarhan, “Ankara ve Tahran’ın bölgedeki nüfuz alanını genişletmek için rekabet ettiğini ve hatta bu konuda uyumlu bir rol oynadıkları ihtimalini göz ardı etmiyorum. Fakat genel olarak biz Kürtlerin, bize hükmetmeleri için başkalarına zemin hazırlamamız ve mazeret sunmamız doğru mu? Bugün ilgili taraflar arasında diplomasiyi takip etmekten başka bir çözüm yok. Savaş hiçbir zaman çözüm olmadı. PKK statükonun hassasiyetini göz önünde bulundurmalıdır” diye konuştu.

Yayılmacı emeller
Kürt siyasetçi yazar Şirzad Ezidi, PKK’yı sorumlu tutma noktasında Tatarhan’dan farklı düşünüyor. Ezidi, “Bu yaşananlar iki ülkenin (İran ve Türkiye) Irak’ta ve özellikle de IKBY’deki yayılmacı emelleri kapsamında değerlendirilmelidir. Görünüşe göre İran, on yıllarda bu bölgelerde içi boş gerekçelerle daha fazla ilerleyen ve ihlallerde bulunan Türkiye örneğini takip ediyor. Bu bölgelerde kendilerine yönelik Kürt muhalif güçlerin karargahları olduğu yönünde içi boş gerekçeler sunan bu iki ülke, bölgenin zorlu arazi yapısı nedeniyle dişe dokunur bir sonuç alamıyor” ifadesini kullandı.
PKK militanları 1984’ten bu yana Türkiye-Irak sınırında konuşlandıkları Kandil Dağı’ndan başlayarak Türkiye’nin güneydoğusunda İran sınırına kadar uzanan bölgede yer alıyor.
IKBY’deki askeri üs ve kışlalarda bulunan Türk askerlerinin sayısının 27 ila 35 bin arasında değiştiği tahmin ediliyor. IKBY’de Başika nahiyesindeki Başika Kampı başta olmak üzere Türkiye’nin 11 askeri üssü bulunuyor.
Askeri uzmanlara göre bölgenin yapısı nedeniyle Türkiye’nin ne kadar derinlikte varlık gösterdiği bilinmiyor. Uzmanlar, bu derinliği 40 kilometrenin üstünde olabileceğini belirtiyor. İran ise bombardıman düzenlemekle yetiniyor ve sınırlı bir alanda varlık gösteriyor.

Rol paylaşımı
İranlı Kürt partilerin durumuna da değinen Ezidi, “IKBY hükümeti ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde İranlı Kürt partilerin merkezleri Köysancak (Erbil’in güneyinde) ve Süleymaniye yakınındaki Zergwez bölgesinde bulunuyor. Bunların askeri karargahları da var ancak hiçbir sınır ötesi operasyon düzenlemiyor ve IKBY’den İran topraklarının içlerine saldırı gerçekleştirmiyor. Mesele Irak’ta yayılma, hakimiyetini güçlendirme ve nüfuz alanını genişletme meselesidir. Belki de Tahran ve Ankara Irak konusunda rol paylaşımı da olabilir. İki ülke de birbiriyle rekabetlerinde bir kriz yönetimi politikası izliyor ve bunun mutlaka bir çatışma şeklinde olması gerekmiyor. Her iki taraf da mezhepsel konuları istismar ederek kendi nüfuz alanlarını kontrol ediyor. Fakat en nihayetinde buradaki temel motivasyonun özünde ırkçı yayılmacı bir politika içeren milliyetçilik bulunuyor” ifadelerini kullandı.
Salih ile bir konuda aynı düşünen Ezidi, “Irak seçimleri için geri sayımın başlamasıyla birlikte bu iki devlet, rolleri paylaştırmak ve çeşitli bahaneler altında Irak’a müdahale etme ve hiçbir ceza almada ve hesap vermeden saldırı düzenlemeye güçlerinin yettiği mesajını vermeye çalışıyorlar. Tahran asıl oyuncu olduğunu ve Irak’ın güneyinden kuzeyine kadar elinin uzandığı izlenimi vermek istiyor. Bu iki ülke, içerdeki krizlerden kaçmaya çalışıyor. İran’da ekonomik kriz, protestolar ve çöken sosyal hayata ek olarak gelen koronavirüs pandemisi ülkeyi sarstı. Aynı şekilde Türkiye öcü kartını oynama konusunda aynı gerekçelerin arkasına sığınıyor. Böylece bu iki ülke tek taşla iki kuş vuruyorlar: Bir taşla Irak’taki Kürt tecrübesini hedef alırken, diğer taşla kendilerine muhalif Kürt hareketlerini vuruyorlar” dedi.
IKBY Başkanı Neçirvan Barzani 5 Ağustos’ta Tahran’a düzenlediği ziyarette İran’ın yeni Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ile görüştü. Reisi, “bölgenin güvenlik ve istikrarını bölge ülkelerinin sağlaması gerektiğini vurgulayarak, “kibirli ülkeleri” fitne yayarak krizler çıkarmakla suçladı.
Barzani’nin ziyaretinden sonra Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi de Tahran’a gitti. İran Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Ali Şemhani, Kazımi’ye “IKBY’deki terör örgütlerini silahsızlandırmasını ve oradan kovmasını” talep etti.
Erbil ve Bağdat’ın “zayıf bir konumda” olduğunu savunan Ezidi sözlerini şöyle sürdürdü: “Kürdistan tecrübesinin ulaştığı somut başarılara rağmen IKBY hükümeti jeopolotik bakımdan köşeye sıkışmış durumda. Burada en büyük sorumluluk, egemenlik açısından Bağdat’a düşmektedir. Bağdat ise sözlü kınama ve utangaç diplomasinin ötesine geçmeyerek zayıf bir pozisyona düşüyor. Fakat Bağdat aynı zamanda kimsenin istemeyeceği bir durumda. Çünkü komşu ülkeler arasında en zayıf halka. Kürt sorunun çözümünde ilerici bir model geliştirmesi dolayısıyla Kürtlerin hedef alınması tüm Irak’ın hedef alınmasıdır. Belki de bu iki ülke, bir taraftan Irak Kürtlerini, diğer taraftan İran ve Türkiye Kürtlerini kıstırmak için çalışıyor.”

 


ABD’nin Gazze planı neden zorunlu göç kaygısını artırıyor?

ABD Başkanı Donald Trump, Davos’ta “Barış Konseyi” girişiminin tüzüğünü imzalarken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Davos’ta “Barış Konseyi” girişiminin tüzüğünü imzalarken (Reuters)
TT

ABD’nin Gazze planı neden zorunlu göç kaygısını artırıyor?

ABD Başkanı Donald Trump, Davos’ta “Barış Konseyi” girişiminin tüzüğünü imzalarken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Davos’ta “Barış Konseyi” girişiminin tüzüğünü imzalarken (Reuters)

Gazze’yi “modern bir kıyı kenti”ne dönüştürmeyi amaçlayan ABD planının yeniden gündeme gelmesi, bölgedeki demografik dengelere ilişkin kaygıları da beraberinde getirdi. Şarku’l Avsat’a konuşan Mısırlı ve Filistinli gözlemcilere göre bu girişim, Filistinlilerin zorla yerinden edilmesi riskini barındırırken, uzmanlar Washington’un “Yeni Gazze” tasarımının Arap-İslam dünyasının benimsediği yeniden imar planı karşısında sahada karşılık bulmasının zor olduğunu vurguluyor.

ABD, yıkıma uğrayan Filistin topraklarının yeniden inşasını hedefleyen “Yeni Gazze” planını kamuoyuna açıkladı. Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu kapsamında gerçekleştirilen “Yeni Küresel Barış Konseyi” imza töreninde, Akdeniz kıyısı boyunca uzanan gökdelenler, Refah bölgesinde yer alacak konut projeleri ile yeni yerleşim, tarım ve sanayi alanlarının aşamalı gelişimini gösteren bir harita sunuldu.

ABD Başkanı Donald Trump, perşembe günü Davos’ta “Barış Konseyi”ni resmen başlattı. Konseyin ilk aşamada Gazze’de ateşkesin kalıcı hale getirilmesine, yeniden imar çalışmalarına ve Hamas’ın silahsızlandırılmasına odaklanacağını belirten Trump, ilerleyen dönemde daha geniş bir rol üstleneceğini söyledi. Trump, konseyin “Birleşmiş Milletler ile iş birliği içinde çalışacağını” da ifade etti.

Gazze’de “büyük bir başarı” elde edeceklerini savunan Trump, “Ben bir emlakçıyım; her şey Gazze’nin konumuyla ilgili” dedi. Trump, “Deniz kıyısında bir yerden söz ediyoruz. Bu alan pek çok insan için çok şey ifade edebilir” ifadelerini kullandı.

ABD’nin açıkladığı “ana plan” haritasında, “kıyı turizmi” için ayrılmış bir bölge, 180 kule, çeşitli “konut alanları”, “sanayi kompleksi, veri merkezleri ve ileri üretim tesisleri”, “parklar ile tarım ve spor alanları” yer aldı. Plan ayrıca Mısır sınırına yakın bir bölgede yeni bir liman ve havalimanı inşasını ve Mısır, İsrail ve Gazze sınırlarının kesiştiği noktada “üçlü sınır kapısı” oluşturulmasını öngörüyor.

vfdvfd
Gazze Şeridi’nde ateşkes anlaşmasının imza töreni, Şarm eş-Şeyh (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

ABD planına göre Gazze Şeridi’nin yeniden geliştirilmesi dört aşamada gerçekleştirilecek; süreç Refah’tan başlayarak kademeli biçimde kuzeye, Gazze kentine doğru ilerleyecek.

Uluslararası Filistin’i Destekleme Kurumu Başkanı Salah Abdülati, “Yeni Gazze” planının zorunlu göç riskini yeniden gündeme getirdiği uyarısında bulundu. Abdülati, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “ABD planı iddialı, ancak Gazze halkının yerinden edilmesine yönelik bir projenin vitrini olmasından endişe ediliyor” dedi.

Abdülati, Trump yönetiminin planının Filistinli grupların silahsızlandırılmasına, Gazze’nin yeniden yapılandırılmasına ve mülkiyetlerin yeniden dağıtılmasına bağlı olduğunu belirterek, bunun “yeniden göç kapısını aralayabileceğini” savundu. Planın, Gazze’yi halkının denetimi dışında bir ekonomik bölgeye dönüştürmeyi hedeflediğini ifade etti.

Buna karşılık Kahire Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü öğretim üyesi Tarek Fahmi, Washington’un “Yeni Gazze” vizyonunu “Amerikan temennileri” olarak nitelendirdi. Fahmi, Gazze için hazırlanmış “Arap-İslam yeniden imar planının” daha kapsamlı ve uygulanabilir olduğunu söyledi.

Arap Birliği, Mart ayında Mısır tarafından hazırlanan Gazze’nin yeniden imar planını kabul etmiş, plan daha sonra İslam İşbirliği Teşkilatı tarafından da onaylanmıştı. Söz konusu plan, Filistinlilerin yerinden edilmeden erken toparlanma ve yeniden imar sürecini hedefliyor.

Fahmi, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, “ABD planı ile Arap planı arasında doğrudan bir çelişki yok, ancak iki plan arasında bir tamamlayıcılık da bulunmuyor” dedi. Kahire’nin, ABD himayesinde uluslararası bir yeniden imar konferansı düzenlemek için çalıştığını aktardı.

Mısır, Gazze’nin yeniden inşası için uluslararası bir konferansa ev sahipliği yapacağını açıklarken, Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Şarm eş-Şeyh’te düzenlenen Barış Zirvesi sırasında ABD Başkanı’nı konferansa katılmaya davet etti.

Mısır ve Arap ülkeleri, Gazze’nin mevcut yönetimi için kurulan bağımsız komitenin etkinleştirilmesine odaklanıyor. Fahmi’ye göre, komitede Filistinli bir ortağın yer alması, Gazze’de barış planının devamı açısından önemli bir kazanım niteliği taşıyor.

ABD Başkanı’nın geçen hafta duyurduğu kararla kurulan ve Ali Şaş’ın başkanlığını yaptığı Filistinli “teknokrat komite”, Gazze’nin yönetimini devralmak üzere çalışmalarına başladı.

Salah Abdülati ise Arap ve İslam dünyası tarafından kabul edilen planın Filistinliler için en uygun seçenek olduğunu vurguladı. Bu planın zorunlu göçü engellediğini, kısa bir zaman dilimi içinde yeniden imarı mümkün kıldığını ve Filistinlilerin sürece gerçek anlamda katılımını sağladığını belirtti. Abdülati, ABD planının ise Filistinlileri yeterince dahil etmemesi nedeniyle çok sayıda engelle karşılaşacağını söyledi.

Öte yandan Trump’ın Şubat ayında yaptığı ve Gazze’yi “Ortadoğu’nun Rivierası”na dönüştürmeyi, Filistinlileri başka bölgelere yerleştirmeyi öngören açıklamaları, Mısır ve birçok Arap ülkesi tarafından sert biçimde reddedilmişti.

Trump, o dönemde yaptığı açıklamada, “ABD Gazze Şeridi’nin kontrolünü üstlenecek. Bölgede bulunan patlamamış mühimmatları ve tehlikeli silahları temizleyeceğiz. Bu alanı devralacak, geliştirecek, binlerce istihdam yaratacağız. Ortadoğu’nun tamamının gurur duyacağı bir yer olacak” demiş ve Gazze’nin “Ortadoğu’nun Rivierası”na dönüşeceğini savunmuştu.


BM Kürtlerin çekilmesinin ardından Suriye'deki DEAŞ kamplarının kontrolünü devralıyor

Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)
Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)
TT

BM Kürtlerin çekilmesinin ardından Suriye'deki DEAŞ kamplarının kontrolünü devralıyor

Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)
Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)

Birleşmiş Milletler (BM) dün yaptığı açıklamada, Suriye’de on binlerce kadın ve çocuğun barındığı, DEAŞ ile bağlantılı geniş çaplı kampların yönetimini devralacağını duyurdu. Açıklama, bu kampları yıllardır koruyan Kürt güçlerinin hızlı şekilde dağılmasının ardından geldi.

Iraklı yetkililer ise Kürt güçlerinin çekilmesinden sonra Suriye’deki cezaevlerinden nakledilen tutukluları kabul etmeye başladı. Yetkililer, bu kişilerin yargılamalarının Irak ceza yargı sistemi kapsamında yapılacağını belirtirken, ülkeleri vatandaşlarını geri almaya destek vermeye çağırdı. Kuzeydoğu Suriye’de, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) koruması altında bulunan yaklaşık 12 cezaevi ve gözaltı kampında, on binden fazla örgüt mensubu ile onlarla bağlantılı on binlerce kadın ve çocuk yıllardır tutuluyor.

SDG, bu hafta içinde Suriye hükümet güçleriyle yaşanan çatışmaların ardından hızla geri çekildi. Bu durum, cezaevlerindeki güvenlik ile kamplardaki insani koşullara ilişkin endişeleri artırdı.

BM, SDG’nin salı günü el-Hol Kampı’ndan çekildiğini açıkladı. Roj Kampı ile birlikte yaklaşık 28 bin sivilin barındığı kamplarda, kadın ve çocukların çoğunlukta olduğu siviller bulunuyor. Bu kişiler, örgütün eski kontrol bölgelerinden kaçarak kamplara sığınmıştı. Kamplarda Suriyeli ve Iraklıların yanı sıra, 8 bin 500’ü farklı ülke vatandaşlarından oluşan kişiler de yer alıyor.

Yetkililer, Suriye hükümet güçlerinin kamp çevresinde güvenlik çemberi oluşturduğunu, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ile Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) ekiplerinin ise çarşamba günü kampa ulaştığını bildirdi.

BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi Operasyonlar ve Savunma Birimi Direktörü Edem Wosornu, BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, kampın yönetimini devralan UNHCR’nin, acil insani yardımların hızlı ve güvenli şekilde yeniden ulaştırılması için Suriye hükümetiyle etkin bir koordinasyon yürüttüğünü söyledi.

BM Sözcüsü Stephane Dujarric, gazetecilere yaptığı açıklamada, durumun hâlâ gergin ve değişken olması nedeniyle BM yetkililerinin henüz kampa giremediğini belirtti. Dujarric, yağmalama ve kundaklama olaylarına dair haberler alındığını ifade ederken, Suriye hükümetinin UNHCR ve yardım kuruluşlarına güvenlik ve destek sağlamaya hazır olduğunu aktardığını kaydetti.ABD ordusu salı günü yaptığı açıklamada, örgüt mensubu 150 tutuklunun Suriye’den Irak’a nakledildiğini, operasyonun ilerleyen aşamalarında toplam 7 bin tutuklunun Suriye’den çıkarılmasının gündemde olduğunu duyurdu.

Bir ABD’li yetkili salı günü Reuters’a yaptığı açıklamada, örgütün alt kademelerinde yer alan yaklaşık 200 militanın Suriye’deki Şeddadi Hapishanesi’nden kaçtığını, ancak Suriye hükümet güçlerinin bunlardan bir kısmını yeniden yakaladığını söyledi.

Irak’ın BM Daimî Temsilci Yardımcısı Muhammed Sahib Mecid dün BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı açıklamada, Irak’ın bölgesel ve uluslararası güvenliği korumak amacıyla tutukluları kabul ettiğini, ancak diğer ülkelerin de yardım sağlaması gerektiğini belirtti.

Mecid, “Bu meselenin yalnızca Irak’ın omuzlarına yüklenen uzun vadeli bir stratejik yüke dönüşmesine izin verilmemeli. Bazı ülkelerin, vatandaşları olan teröristleri kendi ulusal güvenlikleri için tehdit olarak görmelerine rağmen onları geri almayı reddetmeleri kabul edilemez” ifadelerini kullandı.

Iraklı yetkililer, Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani’nin salı günü Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ile yaptığı telefon görüşmesinde örgüt mahkûmlarının Irak’a nakledilmesi konusuna değindiğini belirtti. Yetkililer, bu nakillerin Irak hükümetinin Suriye makamlarına yaptığı resmî talep sonrasında gerçekleştirildiğini ifade etti.

scd
Haseke'deki el-Hol Kampı’nın girişlerinden birinde bulunan Suriye güvenlik güçleri (AFP)

Terör örgütü DEAŞ, Irak ve Suriye’de ortaya çıkmış, gücünün zirvesinde olduğu 2014-2017 yılları arasında iki ülkede geniş toprakları kontrol altına alarak milyonlarca insanı yönetmişti. Örgütün ilan ettiği hilafet, ABD öncülüğündeki koalisyonun yürüttüğü askerî operasyon sonucunda çökmüştü.

Iraklı bir askerî sözcü, Irak’ın örgüte mensup 150 tutukludan oluşan ilk grubu kabul ettiğini, bunlar arasında Iraklıların yanı sıra yabancı uyrukluların da bulunduğunu açıkladı. Sözcü, sonraki nakillerin sayısının güvenlik durumu ve sahadaki değerlendirmelere bağlı olacağını belirterek, tutukluları örgütün üst düzey yöneticileri olarak nitelendirdi.

Irak Yüksek Yargı Konseyi ise yaptığı açıklamada, Irak Anayasası ve yürürlükteki ceza yasalarına dayanarak, teslim alınacak ve ilgili ıslah kurumlarına yerleştirilecek sanıklar hakkında usulüne uygun yargı süreçlerinin başlatılacağını duyurdu.

Açıklamada, “Tüm sanıklar, uyrukları ya da terör örgütü içindeki konumları ne olursa olsun, münhasıran Irak yargısının yetkisine tabidir. Haklarında, mağdurların haklarını koruyacak ve Irak’ta hukukun üstünlüğü ilkesini pekiştirecek şekilde, istisnasız olarak yasal işlemler uygulanacaktır” ifadelerine yer verildi.

Iraklı yetkililer, yasal prosedürler kapsamında örgüt mensubu tutukluların ayrıştırılacağını, aralarında yabancıların da bulunduğu üst düzey isimlerin, daha önce ABD askerleri tarafından kullanılan ve Bağdat Havalimanı yakınında bulunan yüksek güvenlikli bir gözaltı merkezine konulacağını bildirdi.

Bu nakiller, Avrupa’da, tutuklu örgüt mensuplarının bazı yakınlarında endişeye yol açtı. Yakını örgüte katılan ve Suriye’de yakalanan Avrupalı bir kadın, Irak’a mahkûm nakledildiğine dair haberlerin ailesini kaygılandırdığını söyledi.

Kimliğinin açıklanmaması koşuluyla konuşan kadın, ailesinin başlangıçta Suriye’deki güvenlik gelişmelerinin, yakınının akıbetine ilişkin bilgi sağlayacağını umduğunu ifade etti.

Kadın, “Mahkûmların Irak’a götürüldüğünü gördüğümüzde korktuk” dedi ve Irak’ta idam cezasının uygulandığına dikkat çekti.

İki Iraklı hukuk kaynağı, Suriye’den Irak’a nakledilen örgüt mensubu tutukluların farklı uyruklardan oluştuğunu belirtti. Kaynaklara göre, Iraklılar çoğunluğu oluştururken, diğer Arap ülkelerinden militanların yanı sıra Batılı ülke vatandaşları da bulunuyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, tutuklular arasında Birleşik Krallık, Almanya, Fransa, Belçika, İsveç ve diğer Avrupa Birliği (AB) ülkelerinden vatandaşların yer aldığını, bu kişilerin Irak yargı makamlarınca yargılanacağını aktardı.


Suriye'deki olaylara Kürt bakış açısı... SDG'den sonraki günün özellikleri

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)
TT

Suriye'deki olaylara Kürt bakış açısı... SDG'den sonraki günün özellikleri

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile ilgili son gelişmeler, Kürt çevrelerde tartışmaları genişletti. Tartışmalar, yaşananların bölgesel ve uluslararası güç dengelerinin dayattığı bir siyasi geri çekilme mi olduğu, yoksa yeni bir uzlaşmanın şekillenmesi beklenirken yapılan zorunlu bir yeniden konumlanma mı olduğu ekseninde yoğunlaşıyor. Her iki değerlendirme de Suriye’de Kürtlerin geleceğine ilişkin daha derin sorularla kesişiyor.

Suriye hükümeti, Kürtlerin öncülüğündeki SDG’nin kontrolünde bulunan kuzey ve doğu Suriye’de geniş alanlarda yeniden kontrol sağladı. Bu gelişme, Beşşar Esed’in devrilmesinden yaklaşık 14 ay sonra Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera’nın iktidarını güçlendirdi.

Sahadaki bu hızlı değişim, Suriye’nin neredeyse tamamını yeniden Şam’daki merkezi yönetimin otoritesi altına sokarken, ABD politikasındaki dönüşümü de gözler önüne serdi.

Siyasi kayıp

SDG liderliğine yakın kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, güçlerin ‘geniş çaplı saha çatışmalarına girmediğini ve yaklaşık 40 bin savaşçıdan oluşan askerî yapısını koruduğunu’ ileri sürdü. Kaynaklar, yaşananların ‘askerî bir çöküşten ziyade siyasi bir kayıp’ olduğunu vurguladı.

Kaynaklara göre temel ayrışma, SDG’nin kendi içinden çok ABD’nin yaklaşımında ortaya çıktı. Bu farklılığın, kuzeydoğu Suriye’deki DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) Komutanlığı’nın bakışı ile ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın fiilen benimsediği çizgi arasında yaşandığı ifade edildi.

ABD’nin önceliklerini yeniden düzenlediğine dikkat çeken değerlendirmelere göre, Washington, yeni Suriye yönetimini desteklemeyi ve terörle mücadelede DMUK’A entegre etmeyi tercih etti. Bu yaklaşımın, İsrail ile ilişkileri iyileştirme ve Türkiye ile doğrudan bir gerilimi önleme hedefleriyle birlikte ele alındığı belirtildi.

Barrack, ülkesinin terörle mücadelede SDG gibi devlet dışı bir yapı yerine Suriye devleti ile iş birliğini tercih ettiğini açıklamıştı.

Kaynaklar, el-Cezire bölgelerinde yaşanan gerginlikler ve bazı Arap aşiretlerinin başkaldırılarına rağmen Kürtlerin, geniş çaplı bir çatışmaya sürüklenmemek amacıyla bazı kabilelerle karşılıklı saygıya dayalı ilişkilerini koruduğunu aktardı.

SDG şemsiyesi

Kürt araştırmacı Cabbar Kadir, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, SDG’nin bünyesinde farklı etnik ve dini geçmişlere sahip askerî oluşumları barındırdığını ifade etti.

Kadir, PKK lider kadrolarının süregelen müdahalelerinin etkisini de dışlamadı. Hapisteki örgüt liderinin gönderdiği mesajların, SDG içinde karar alma süreçleri üzerinde ‘somut bir etki’ yarattığını belirtti.

Bu tablo içinde, Kadir’e göre SDG bünyesinde pragmatik kanatlar ortaya çıktı. Bu kanatlar, savaş öncesinde ve sonrasında Suriye yönetimiyle doğrudan çatışmadan kaçınmayı ve taraflar arasında hassas bir dengeyi korumayı tercih etti. Ancak SDG’nin ABD öncülüğündeki DMUK’a dahil olması ve Washington’un SDG’yi DEAŞ’la mücadelede temel ortak olarak görmesi, Batı desteğine bel bağlayan başka bir kanadın güçlenmesine yol açtı. Bu durum, özellikle Arap nüfusun çoğunlukta olduğu geniş bölgelerde SDG güçlerinin konuşlanmasıyla birlikte, Kürt hareketini daha karmaşık bir sürece sürükledi.

Yeni Suriye yönetiminin ortaya çıkmasıyla birlikte, SDG içinde bir başka görüş ayrılığı daha belirginleşti. Bir kesim, kazanımların korunması için Şam’la erken angajmanı savunurken, diğer kesim Türkiye ile yakın ilişkiler kuran, Kürt haklarına karşı bir çizgi izleyen merkezi bir devlet yapısının yeniden üretilmesinden endişe ederek beklemeyi tercih etti.

Bu bölünmeler, karar alma birliğini zayıflattı ve SDG’nin net müzakere şartları dayatma kapasitesini sınırladı. Kadir, Kürt liderliğinin ‘siyasi dönüşümleri ve bölgesel-uluslararası güç dengelerindeki değişimi doğru okuyamadığı’ sonucuna vardı.

Öte yandan, SDG içinde Sipan Hemo ve Bahoz Erdal gibi isimlerin temsil ettiği daha sert bir çizginin, masadaki ve sahadaki karar birliğini önemli ölçüde zedelediği, bu çizginin Halep’teki son gerilimlerin tırmanmasında rol oynadığı yönündeki iddialar yaygın biçimde dile getiriliyor.

Bölünme var ama bu doğal

Kürt yazar ve araştırmacı Hoşeng Veziri, SDG bünyesinde görüş çeşitliliğinin doğal olduğunu ve bunun gerçek bir bölünme anlamına gelmediğini belirtti. Veziri’ye göre krizin özü, bölgesel politikalarla, özellikle de Türkiye’nin Suriye’deki Kürt meselesine yaklaşımıyla bağlantılı. Veziri, Ankara’nın Kürt meselesinin varlığını kabul etmemesinin, tarihsel olarak Kürtlere karşı birikmiş gerilim ortamından da yararlanarak SDG ile Şam arasındaki ilişkileri karmaşıklaştırdığını ve çatışmaları hızlandırdığını savundu.

Şarku’l Avsat’a konuşan Veziri, yaşananların ‘teslimiyet’ olarak nitelendirilmesini reddederek, SDG’nin çökmediğini, aksine Kürt çoğunluklu bölgelerini savunmaya çalıştığını ifade etti. Kürtlerin geleceğini Suriye’deki yeni yönetimin vizyonuyla ilişkilendiren Veziri, önceki rejimlerin hatalarının tekrarlanmaması gerektiği uyarısında bulundu ve Suriye’nin geleceğinde ‘herkes için bir cumhuriyet’ inşa edilip edilemeyeceği sorusunun belirleyici olacağını vurguladı.

Erbil'in durumu yatıştırmadaki rolü

Buna paralel olarak Irak’taki Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) rolü de öne çıkıyor. KDP lideri Mesud Barzani’nin basın danışmanı Kifah Mahmud, KDP’nin Türkiye ile PKK arasındaki barış çabalarını desteklediğini ve diyalog heyetlerini ağırladığını belirtti. Mahmud, bunun yanında SDG ile yeni Suriye yönetimi arasındaki müzakerelere ilk günlerinden itibaren destek verdiklerini aktardı.

Mahmud, partinin son ateşkesin sağlanmasında ve diyalog sürecinin yeniden başlamasında önemli bir rol oynadığını, bunun da Mesud Barzani’nin memnuniyetle karşıladığı bir açıklamaya yol açtığını söyledi.

Mahmud ayrıca, ateşkesi pekiştirme ve anlaşmanın uygulanmasını sağlama çalışmalarının sürdüğünü vurguladı. Mahmud’a göre bu süreç, ‘toplumsal barış ve güvenliği korumayı ve Kürtlerin Suriye halkının temel bileşenlerinden biri olarak hak ettiklerini elde etmelerini’ hedefliyor. Mahmud, Barzani’nin Şera ile devam eden temaslarının, KDP’nin konumu ve barışın temellerini atmadaki rolünü ortaya koyduğunu ifade etti.

Senaryolar

Gelecek senaryoları açısından Cabbar Kadir, en gerçekçi senaryonun Şam ile bir uzlaşma olduğunu öngörüyor. Bu uzlaşmanın, askerî ve idari yetkilerin kısıtlanması ve SDG’nin Suriye ordusuna entegre edilmesi gibi zorlayıcı tavizler gerektirebileceğini, bunun da örgütsel açıdan ciddi zorluklar doğuracağını belirtiyor.

Kadir’e göre, Türkiye’nin olası genişlemesi en tehlikeli senaryoyu oluşturuyor; bu durum, stratejik bölgelerde kapsamlı değişimlere yol açabilir ve DEAŞ’ın yeniden ortaya çıkma riskini beraberinde getirebilir. Öte yandan Kadir, ABD’nin Suriye’deki varlığının tarafların uzun süreli kanlı bir çatışmaya sürüklenmesini veya Kürt kimliğinin tamamen silinmesini önleyeceğini öngörüyor.

Sonuç olarak çoğu Kürt gözlemci, kuzeydoğu Suriye’nin geleceğinin, maliyeti ne olursa olsun Şam ile yapılacak bir uzlaşmaya bağlı olduğunu, bunun mevcut güç dengeleri altında en az kayıpla sürdürülebilecek seçenek olduğunu ifade ediyor.