Avrupa’ya 'Gözlerinizi açın' diyen Fransa: ABD’ye olan güvenin yeniden oluşması zaman alacak

Paris, Avrupalıları ‘gözlerini açmaya’ çağırdı ve Washington ile sorunun siyasi ve stratejik olduğunu belirtti

The Independent Arabia (Çizim: Ala Rüstem)
The Independent Arabia (Çizim: Ala Rüstem)
TT

Avrupa’ya 'Gözlerinizi açın' diyen Fransa: ABD’ye olan güvenin yeniden oluşması zaman alacak

The Independent Arabia (Çizim: Ala Rüstem)
The Independent Arabia (Çizim: Ala Rüstem)

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, ABD’li mevkidaşı Antony Blinken’a Avustralya’nın Washington ve Londra ile üçlü bir güvenlik ittifakı yaparak, Paris ile imzaladığı denizaltı anlaşmasını iptal etmesinin ardından iki ülke arasındaki krizden çıkmanın ve aralarındaki güveni yeniden tesis etmenin ‘zaman ve eylem’ gerektireceğini bildirdi.
Avustralya, geçen hafta Fransız Donanma Grubu ile 40 milyar dolarlık konvansiyonel denizaltı anlaşmasını rafa kaldırdığını ve bunun yerine ABD ve İngiltere ile en az sekiz nükleer enerjili denizaltı inşa edeceğini duyurmuştu.

Fransa’dan Avrupa’ya: Gözlerinizi açın
Fransa Ekonomi Bakanı Bruno Le Maire, 23 Eylül’de yaptığı açıklamada denizaltı krizinin Avrupa Birliği’nin (AB) ‘korunmak üzere artık ABD’ye güvenemeyeceğini gösterdiğini’ söylerken, Avrupalılara ‘gözlerini açma’ çağrısı yaptı.
‘France Info’ radyo ağına konuşan Le Maire, “Bu bölümden öğrendiğimiz ilk ders, AB’nin stratejik bağımsızlığını inşa etmesi gerektiğidir. Afganistan bölümü ve denizaltı bölümü, stratejik korumamızı sağlamak için artık ABD’ye güvenemeyeceğimizi gösteriyor” açıklamasında bulundu.
“ABD’nin tek bir stratejik çıkarı var; Çin ve gücünün yükselişini kontrol altında tutmak” diyen Bakan, “Eski Başkan Donald Trump ve mevcut başkan Joe Biden, müttefiklerinin esnek olması gerektiğine inanıyor. Bizse bağımsız olmamız gerektiğine inanıyoruz” ifadelerini kullandı.
Le Maire, Danimarka’nın ABD’ye verdiği desteği eleştirerek, “Avrupalı ortaklarımız gözlerini açmalı” dedi. Danimarka’nın desteğinin, Avustralya’nın Fransız Donanma Grubu ile ‘ABD ve İngiltere ile yeni bir ortaklık’ lehine imzaladığı sözleşmeyi feshetme kararının ardından Avrupalı ​​yetkililerin yönelttiği eleştirilerle çeliştiği belirtildi.
Bruno Le Maire, “Danimarka Başbakanı gibi ABD’nin ne olursa olsun bizi korumaya ve savunmaya devam edeceğini düşünmek yanlıştır. Artık, kendimiz dışında kimseye düşünemeyiz” dedi.
Geçen çarşamba günü Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, ABD’nin Avrupa’daki en yakın müttefiklerinden biri olan ülkesinin, ‘Fransa ve Avrupa’nın denizaltı kriziyle ilgili Washington’a yönelik eleştirilerini kesinlikle anlamadığını’ dile getirdi.
Irak ve Afganistan’da yanında savaştığı ABD’nin sadık müttefiki olarak Danimarka, NATO’ya Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un savunduğu pozisyonun aksine bir Avrupa savunma çerçevesine öncelik verdiğini ifade etti.
Güvenlik Konseyi’nde istikrarsızlık
Büyük Batılı ülkeler arasındaki ilişkileri sarsan denizaltı krizi, uluslararası ilişkilerde ve Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) içerisinde istikrarsızlığı artırma tehdidinde bulunuyor. Bu, BM Genel Sekreteri tarafından yıllardır kınanıyor.
BMGK’nın beş daimi üyesinin (ABD, Çin, Rusya, Fransa ve İngiltere) dışişleri bakanları, geçen çarşamba akşamı New York’ta BM Genel Kurulu’nun oturum aralarında resmi olmayan bir şekilde bir araya geldi.
Afganistan, yeni İngiltere Dışişleri Bakanı Liz Truss tarafından düzenlenen toplantının odak noktasıydı.
Toplantının sonunda BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Fransız Haber Ajansı’na (AFP) yaptığı açıklamada beş ülkenin de ‘kadınların ve kız çocuklarının haklarına saygı duyulan bir Afganistan, terör cenneti olmayan bir Afganistan ve nüfusun çeşitli kesimlerini temsil eden kapsayıcı bir hükümete sahip oldukları bir Afganistan’ istediklerini dile getirdi.

Fransa, savaş sanayileri için endişeli değil
23 Eylül Perşembe günü Fransa Hükümet Sözcüsü Gabriel Attal, Fransa’nın savunma sanayii konusunda ‘endişe duymadığını’ dile getirdi. Attal, France Info’ya yaptığı açıklamada anlaşmanın feshi ve Hint-Pasifik bölgesi için üçlü stratejik ortaklığın ilanından kaynaklanan Paris ve Washington arasındaki diplomatik krizin ‘siyasi ve stratejik olduğu kadar ticari ve endüstriyel bir kriz olmadığını’ söyledi. Hindistan’ın Kanberra’ya teslim edilmeyecek denizaltıları satın alıp alamayacağı sorulduğunda ise Attal, Fransa’da savunma sanayisine dair endişe yaşanmadığını dile getirdi.
Gabriel Attal, “Macron döneminin başlangıcından bu yana 88 Rafale uçağı sattık, 30 milyar değerinde ek sipariş aldık ve 30 milyar değerinde ekipman teslim ettik. Denizaltılarımız, birçok ülke tarafından satın alınan ve başka ülkeler tarafından satın alınabilecek uluslararası kabul görmüş amiral gemilerdir.
Hükümet Sözcüsü, Macron ve Biden arasında ‘birkaç önemli kazanımın elde edilmesini sağlayan samimi bir görüşme’ olarak nitelendirdiği telefon görüşmelerine atıfta bulunurken, Joe Biden’in ABD’nin krizdeki sorumluluğunun önemsiz olmadığını itiraf ettiğini vurguladı.

Troyka
Öte yandan bazı uzmanlar, BMGK’da tartışılmak üzere sunulan birçok meselenin, bir yanda Fransa ile diğer yanda ABD ve İngiltere arasında bir haftadır sürmekte olan ciddi krizden zarar görebileceğine inanıyor.
Hafta başından bu yana New York’ta bulunan Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, çarşamba günü Joe Biden ve Emmanuel Macron arasında gerçekleşen ve ABD ve Fransa liderlerinin ‘iki ülke arasında güven ve iş birliğini yeniden tesis etme’ konusunda uzlaştıkları bir telefon görüşmesi öncesinde ABD’li ve İngiliz mevkidaşlarıyla herhangi bir özel görüşme yapmayı kabul etmedi.
Paris’teki Siyasal Bilimler Enstitüsü’nde uluslararası ilişkiler uzmanı olan Bertrand Badie, “Bu denizaltı krizi, troykayı (ABD, Fransa ve İngiltere) sallıyor” dedi. Badie, bu krizin ‘Soğuk Savaş’tan ortaya çıkan ve hala aşağı yukarı aynı olan geleneksel ittifak kavramıyla ilgili ciddi bir kriz’ olduğunu ifade etti.
Bertrand Badie, “Bu anlaşmazlıklar, bu eski uluslararası güvenlik kavramının üstesinden gelinmesi gerektiğinin kanıtı olarak, gelecekte daha da kötüleşecektir” dedi.
Troyka, BMGK’da birçok konuda tartışmaları ikiye katladı. Rolü, esasen Rusya ve Çin ile müzakereler bağlamında birleşik bir cephe ortaya koymak olarak görülüyor.
Eski ABD Başkanı Donald Trump, bu üçlü ittifakı baltaladı, ancak Paris ve Londra, Trump’ın görev süresi boyunca ve Brexit’e rağmen birçok konuda Washington’u yanlarında tutmak için mücadele etti.
Macron ve Biden arasında samimi bir görüşme kısa vadede tansiyonun düşmesini sağlasa da Fransa- ABD krizinin, BMGK’nın ve esas olarak Batı yaklaşımının işleyişine zarar vereceği de göz ardı edilemez.
Uluslararası Kriz Grubu’nda BM uzmanı olan Richard Gowan, ‘troyka içindeki ilişkilerin her zaman karmaşık olduğunu’ belirtti. Gowan, “Denizaltıların, grubu batıracağını düşünmüyorum” dedi.
Uzmanlar, Pekin ve Moskova’nın Fransa’yı kendi taraflarına çekmeye çalışmak için Batılı bölünmelerden yararlanıp yararlanmayacakları konusunda ikiye bölünmüş durumda.
Gowan, “Üç güç arasında yeterince ortak çıkar yok. Fransa, karmaşık bir ilişki olsa bile Anglo- Saksonlarla sıkışmış durumda” dedi.
Öte yandan Bertrand Badie, “Rusya ve Çin, bir süredir eksen diplomasisinden kaynaklanan kesin taahhütlerden daha çok durumsal anlaşmalara dayanan, mümkün olduğunca bir bütünleşme diplomasisi izliyorlar” şeklinde konuştu. Badie, “Elbette Fransa’ya karşı bir diplomat avlama girişimleri var” dedi.
Bir yanda ABD - İngiltere cephesi diğer yanda da Rusya- Çin cephesi arasında izole edilen Fransa’nın, hassas konularda destek bulmak için kasıtlı olarak BMGK’nın daimi olmayan üyelerine başvurması mümkün. Şu anda bu üyeler arasında, Fransa’nın uzun zamandır stratejik bir ortaklık geliştirmeye çalıştığı Hindistan da yer alıyor.

‘Naval Group’
Fransız sanayi grubu Naval Group, 12 Fransız denizaltısının satın alınması için yapılan büyük sözleşmenin feshedilmesinden sonra ‘birkaç hafta içinde’ Avustralya’ya ‘doğan maliyet ve gelecek maliyet’ hakkında ‘sayılarla ayrıntılı bir teklif’ göndermeyi planlıyor. Açıklama, grubun Yönetim Kurulu Başkanı Pierre-Eric Pomlet tarafından ‘Le Figaro’ gazetesine yapıldı.
Pomlet, “Avustralya, sözleşmeyi kendilerine uygun olduğu için feshetti. Bu da bizim yanlış bir şey yapmadığımız anlamına geliyor” dedi.
Yönetim Kurulu Başkanı, “Bu, sözleşmede belirtilen durumlardan biridir. Bilgi ve altyapının fiilen sökülmesi ve personellerin yeniden konuşlandırılması ile bağlantılı maliyetlerimizi ve gelecek maliyetlerimizi sıralayacaktır” dedi.
2016 yılında Canberra, Fransa’nın donanmasına tedarik etmeye başladığı Fransız ‘Barracuda’ sınıfı nükleer denizaltıdan modifiye edilmiş 12 adet konvansiyonel ‘nükleer olmayan’ denizaltı tedarik etmek için Naval Group’u seçti.
Sözleşme imzalandığında toplam sözleşme değeri 50 milyar Avustralya doları (31 milyar euro) idi.
Bu, bir Fransız sanayi grubu veya Avustralya açısından savunma teçhizatı üzerine yapılan en büyük sözleşmeydi ve Fransa tarafından ‘asırlık sözleşme’ olarak tanımlandı.
Ancak 15 Eylül’de Avustralya, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ve İngiltere ile yeni bir stratejik ortaklık çerçevesinde nükleer tahrikli denizaltılara tedarik sözleşmesinin feshedildiğini duyurdu.
Pomlet, gazeteye yaptığı açıklamada “Bu karar, bize önceden uyarı yapılmadan ilan edildi” dedi.
Pierre-Eric Pomlet, “Naval Group’tan Avustralya’ya Barracuda sınıfı nükleer denizaltısının en yeni neslini sunması asla istenmedi. Böyle bir konu ancak ülkede en üst düzeyde ele alınabilir” şeklinde konuştu.

 


Trump: İran'da hedef alınacak "neredeyse bir şey" kalmadı

ABD Başkanı Donald Trump, 9 Mart 2026'da Miami, Florida'da gazetecilere açıklama yaptı (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 9 Mart 2026'da Miami, Florida'da gazetecilere açıklama yaptı (AFP)
TT

Trump: İran'da hedef alınacak "neredeyse bir şey" kalmadı

ABD Başkanı Donald Trump, 9 Mart 2026'da Miami, Florida'da gazetecilere açıklama yaptı (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 9 Mart 2026'da Miami, Florida'da gazetecilere açıklama yaptı (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün, İran ile savaşın “yakında” sona ereceğini, çünkü “hedef alınacak pratikte hiçbir şey kalmadığını” söyledi.

Trump, Axios ile yaptığı kısa telefon görüşmesinde, "Bazı basit şeyler... Ben bitirmek istediğimde bitecek" diyerek, dün ABD'nin düzenlediği saldırılarda (Hürmüz Boğazı'nda) 16 mayın döşeme botunun imha edildiğini ve İran'ın planlarının bozulduğunu vurguladı.

ABD başkanı şöyle devam etti: “Savaş iyi gidiyor. Planladığımızdan çok daha ilerideyiz. İlk altı hafta içinde bile beklediğimizden daha fazla hasar verdik.”

Şöyle sürdürdü: “Onlar (İranlılar) gözlerini Ortadoğu'nun geri kalanına dikmişlerdi. 47 yıldır neden oldukları ölüm ve yıkımın bedelini ödüyorlar. Bedeli bu. Bu kadar kolay kurtulamayacaklar.”

Trump, operasyonunun büyük ölçüde hedeflerine ulaştığını kamuoyuna açıklamış olsa da ABD ve İsrail yetkilileri, çatışmaların ne zaman sona erdirileceğine dair herhangi bir iç talimat verilmediğini belirtiyor.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz yaptığı açıklamada, savaşın, “zaman sınırı olmaksızın, gerekli olduğu sürece, tüm hedeflerimize ulaşana ve kesin olarak kazanana kadar” devam edeceğini söyledi.

İsrailli ve Amerikalı yetkililer, en az iki hafta daha İran'a saldırı hazırlıkları yaptıklarını belirtiyorlar.


Harg Adası... İran’ın ‘dünyanın vurmaktan korktuğu’ zayıf noktası

İran’ın Harg Adası’nın uydu görüntüsü (AFP)
İran’ın Harg Adası’nın uydu görüntüsü (AFP)
TT

Harg Adası... İran’ın ‘dünyanın vurmaktan korktuğu’ zayıf noktası

İran’ın Harg Adası’nın uydu görüntüsü (AFP)
İran’ın Harg Adası’nın uydu görüntüsü (AFP)

ABD ve İsrail’in İran içindeki hedeflere yönelik yoğun saldırılarına rağmen, İran petrol ihracatının en önemli merkezi olan Harg Adası şu ana kadar saldırıların dışında kaldı. Uzmanlar, adanın hedef alınmasının küresel enerji piyasalarında ciddi bir çöküşe yol açabileceği uyarısında bulunuyor.

Harg Adası, Arap Körfezi’nde bulunan ve uzunluğu yaklaşık 8 kilometre olan mercan kökenli bir ada. İran ana karasından yaklaşık 43 kilometre uzaklıkta yer alıyor. Ülkenin orta ve batı bölgelerindeki petrol sahalarından gelen boru hatlarının son noktası olan ada, İran petrol ihracatının ana terminali konumunda. Tesisler ilk olarak ABD’li petrol devi Amoco tarafından inşa edilmiş, ancak 1979’daki İran Devrimi sonrasında İran’ın kontrolüne geçmişti.

İran’ın petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ı bu adadan gerçekleştiriliyor. Adadaki tesisler normalde günde 1,3 ila 1,6 milyon varil petrol sevkiyatı gerçekleştiriyor. Ancak yatırım bankası JPMorgan’a göre İran, ABD öncülüğünde olası bir saldırıya karşı önlem olarak şubat ortasında sevkiyat hacmini günde 3 milyon varile çıkardı. Banka ayrıca Harg Adası’nda yaklaşık 18 milyon varillik ek petrol stokunun bulunduğunu belirtti.

Washington’da adaya yönelik çeşitli senaryoların da gündeme geldiği ifade ediliyor. Axios internet sitesinin cumartesi günü yayımladığı bir habere göre ABD’li yetkililer, adanın askeri kontrol altına alınması seçeneğini de değerlendirdi.

George W. Bush döneminde Pentagon’da İran ve Irak konularında kıdemli danışmanlık yapan Michael Rubin, geçen hafta Beyaz Saray yetkilileriyle bu fikri görüştüğünü söyledi. Rubin, böyle bir adımın İran yönetimini ekonomik olarak felç edebileceğini belirterek, “Petrollerini satamazlarsa kamu çalışanlarının maaşlarını da ödeyemezler” dedi.

Şarku’l Avsat’ın İngiliz gazetesi The Guardian’dan aktardığı analizlere göre ise adanın hedef alınması, çatışma sonrasında kurulabilecek herhangi bir İran hükümetinin ekonomik geleceğini de zayıflatabilir. Uzmanlar, tesislerin son derece karmaşık yapıya sahip olması ve hızlı şekilde onarılamayacak olması nedeniyle petrol gelirlerinin yıllarca ciddi biçimde zarar görebileceğini belirtiyor.

Ancak bazı uzmanlar, adanın bombalanmasının ya da ABD güçleri tarafından kontrol altına alınmasının yalnızca İran’a zarar vermekle kalmayacağını, aynı zamanda küresel ekonomiyi ciddi bir dalgalanma sürecine sürükleyebileceğini belirtiyor. Böyle bir adımın, hâlihazırda yüksek seviyelerde bulunan petrol fiyatlarında kalıcı artışlara yol açabileceği ifade ediliyor.

Chatham House araştırma merkezinden Neil Quilliam, “Pazartesi günü 120 dolara ulaşan petrol varil fiyatının, Harg Adası hedef alınırsa 150 dolara kadar yükseldiğini görebiliriz. Bu ada küresel enerji piyasaları açısından son derece kritik” değerlendirmesinde bulundu.

Eski İngiliz askeri istihbarat subayı Lynette Nusbacher de Quilliam’ın görüşlerine katılarak, Harg Adası’nın yok edilmesinin ya da ciddi şekilde zarar görmesinin petrol fiyatlarında keskin bir sıçramaya yol açma riski taşıdığını ve bu artışın kısa sürede geri çekilmeyebileceğini söyledi.

Son ABD-İsrail saldırılarından önce İran’ın Harg Adası’ndan ihraç ettiği ham petrolün büyük bölümü Çin’e gönderiliyordu. Ancak küresel petrol piyasalarının birbirine bağlı yapısı nedeniyle, ihracatta yaşanacak kalıcı bir kesinti dünya genelinde fiyatları etkileyecek. Üstelik Hürmüz Boğazı’nın kapanması nedeniyle çoğu Irak’tan gelen yaklaşık 3,5 milyon varil günlük petrol akışı da durma noktasına gelmiş durumda.

ABD’nin İran içinde ve çevresinde yaklaşık 5 bin hedefi vurmasına rağmen, şimdiye kadar ülkenin petrol altyapısını, özellikle de Harg Adası’nı hedef almaktan kaçındığı belirtiliyor.

İsrail ise cumartesi günü iki petrol rafinerisi ile iki depolama tesisine saldırı düzenledi. Bu saldırılar sonrasında Tahran’ın büyük bölümünde elektrik kesintileri yaşandı ve bazı sakinler durumu ‘felaket’ olarak nitelendirdi. Yoğun siyah duman başkentin üzerinde geniş bir alanı kapladı. Ancak o tarihten sonra petrol altyapısına yönelik yeni bir saldırı gerçekleşmedi.

Uzmanlar, Harg Adası gibi bir hedefe yönelik operasyonun büyük askeri güç gerektireceğini ve ciddi bir ekonomik gerilime yol açabileceğini belirtiyor. Bu nedenle söz konusu stratejik tesisin şimdiye kadar hedef alınmamasının, olası sonuçların büyüklüğüyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.


İran Devrim Muhafızları’nın etkisi ne zamana kadar sürecek?

 İran Devrim Muhafızları, İran-Irak Savaşı'nın yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, Tahran, 22 Eylül 2018 (AFP)
İran Devrim Muhafızları, İran-Irak Savaşı'nın yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, Tahran, 22 Eylül 2018 (AFP)
TT

İran Devrim Muhafızları’nın etkisi ne zamana kadar sürecek?

 İran Devrim Muhafızları, İran-Irak Savaşı'nın yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, Tahran, 22 Eylül 2018 (AFP)
İran Devrim Muhafızları, İran-Irak Savaşı'nın yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, Tahran, 22 Eylül 2018 (AFP)

Alex Vatanka

İran, mevcut çatışmaya yapısal olarak zayıflamış bir halde girdi. Yıllarca süren yaptırımlar ekonomisine ciddi zarar verdi, bir zamanlar en önemli nüfuz araçlarından biri olarak kabul edilen bölgesel vekil güçler ağının etkinliği ise 7 Ekim 2023 saldırılarını takip eden İsrail saldırısından bu yana İsrail ve ABD ile ardı ardına yaşanan çatışmalar nedeniyle azaldı. İçeride, yıllarca süren baskı ve ekonomik gerilemenin ardından İslam Cumhuriyeti'ne karşı halkın hoşnutsuzluğu yoğunlaştı ve bu durum, Ali Hamaney'in reform taleplerini görmezden gelme konusundaki ısrarıyla daha da kötüleşti. Bu nedenle, birçok gözlemciye göre bu faktörler tek bir sonuca götürüyor; uzun süren bir savaş rejimin çöküşüne yol açabilir.

Ancak yapısal zayıflık, rejimin mutlaka çökeceği anlamına gelmiyor. Tarih genellikle bunun tam aksini gösterir: Dış baskı altında siyasi rejimler gücü, baskı uygulama ve hayatta kalmayı sağlama konusunda en kudretli olan tarafların elinde yoğunlaştırma eğilimindedir. Bunun örnekleri çoktur; Rus güvenlik servisleri, 1990'lar ile 2000'lerin başlarındaki Çeçen savaşları sırasında ve sonrasında önemli ölçüde nüfuz kazanarak Vladimir Putin'in yükselişinin önünü açmıştı. Benzer şekilde, Çin Komünist Partisi Kore Savaşı sırasında güvenlik aygıtını güçlendirerek, toplumu yabancı kuşatma olarak algıladığı şeye karşı seferber etmişti. İran örneğinde, savaş zamanında bu güç yoğunlaşmasından en iyi şekilde yararlanabilecek kurum İslam Devrim Muhafızları gibi görünüyor.

Savaşın İran içindeki güç dengesini nasıl yeniden şekillendirebileceğini anlamak için yalnızca görünen zayıflıklara odaklanmak yeterli değil, İslam Cumhuriyeti'nin üzerine kurulduğu kurumsal yapıyı da incelemek gerekir. Yaygın inanışın aksine, bu rejim Dini Lider Ali Hamaney kadar güçlü biri bile olsa hiçbir zaman tek bir kişiye dayanmamıştır. İran'da otorite, öncelikle Dini Liderlik Ofisi, dini kurum, güvenlik servisleri ve İslam Devrim Muhafızları gibi birbiriyle iç içe girmiş kurumlar arasında dağıtılmıştır. Bu yapı kısmen, liderlik geçiş dönemleri de dahil olmak üzere kriz zamanlarında rejimin sürekliliğini sağlamak için tasarlanmıştır.

Devrim Muhafızları’nın kökenleri bu mantığı açıkça somutlaştırmaktadır. Devrim Muhafızları, İslamcıların devrimden sonra iktidarı ele geçirmesinden sadece birkaç hafta sonra, Mart 1979'da, yeni siyasi rejimi iç ve dış düşmanlarından koruyacak bir araç olarak kuruldu. Sonraki on yıllar boyunca, ideolojik bir milis gücünden, önemli askeri yeteneklere sahip ve etkisini ekonomi, istihbarat ve bölgesel siyaseti kapsayacak biçimde genişleten en güçlü devlet kurumlarından birine dönüştü.

Hatta şimdi bile, Hamaney'in yokluğundaki geçici liderlik düzenlemeleri, rejimin direncini bir dereceye kadar ortaya koyuyor. İran Anayasası, iktidar boşluğunu önlemek için tasarlanmış mekanizmalar içerir. Geçici bir liderlik yapısı ve yeni bir Dini Liderin seçilmesinde Uzmanlar Meclisi'nin rolü de bu mekanizmalardandır. En önemlisi, ulusal güvenlik konularında gerçek otorite tek bir kişinin elinde değil, liderliği istikrarsızlık yaşadığı dönemlerde bile etkili kalan kurumlarda yoğunlaşmıştır. Devrim Muhafızları ile Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi ve yakın zamanda kurulan Savunma Konseyi, istihbarat servisleriyle birlikte, devletin planlama ile baskı kapasitesinin omurgasını oluşturmaktadır.

Bu kurumsal çerçeve, rejimin ani çöküşüne dair herhangi bir tahmini zorlaştırıyor. Haberler ayrıca, ABD istihbaratının değerlendirmelerinin de benzer sonuçlara ulaştığına ve çok sayıda etki merkezi arasındaki güç dağılımı göz önüne alındığında, büyük ölçekli bir askeri harekatın bile İslam Cumhuriyeti'nin çöküşüne yol açmayabileceği konusunda uyardığına işaret ediyor. Dolayısıyla temel soru sadece rejimin zayıflayıp zayıflamadığı değil, savaş ilerledikçe rejim içindeki güç dengesinin nasıl yeniden şekilleneceğidir.

Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın konumu öne çıkıyor. İran'da komşu ülkelere yönelik diplomatik söylemiyle ilgili son tartışmalar, savaş zamanında sivil otoritenin alanının ne kadar sınırlı olduğunu ortaya koyuyor. Pezeşkiyan, kendisini eleştirenlerin uzlaşmacı olarak değerlendirdiği bir dil kullandığında, siyasi kurum içindeki sertlik yanlıları ve milletvekilleri hızla tepki gösterdi. Bu, sadece konuşmasının tonuna itiraz değil, aynı zamanda cumhurbaşkanlığının İran'da stratejik karar alma yetkisinin olmadığının açık bir hatırlatıcısıydı. Bu yeni bir olgu değil, aksine Hamaney'in 36 yıllık iktidarı boyunca rejime eşlik eden ve yokluğuna rağmen bugün de devam eden bir özellik.

dfvgrt
Tahran'daki İslam Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri Müzesi'nde sergilenen füzeler, 15 Kasım 2024 (Reuters)

Şimdiye kadar, Hamaney'in siyasi sahneden ani ayrılışı, cumhurbaşkanlığının somut bir şekilde güçlenmesine yol açmadı. Uygulamada, bu makamın ağırlığı büyük ölçüde sahibinin kişiliğine ve siyasi hırslarına bağlı olmayı sürdürüyor. Pezeşkiyan da diğer güç merkezlerine meydan okumaya veya karar almada daha bağımsız bir rol üstlenmeye pek istekli görünmüyor. Bu çekingenlik, bir dereceye kadar siyasi ihtiyatlılık içeriyor olabilir; çünkü Hamaney'in mirasından uzaklaşmaya yönelik aceleci bir girişim, merhum liderin dönemini karakterize eden ideolojik çerçeveye halen son derece sadık olan sertlik yanlılarını kışkırtabilir.

Savaş zamanlarında sivil otoritenin sınırları daha belirgin hale gelir. Cumhurbaşkanlığı kamuoyuna yönelik söylemi ve iletişim yöntemlerini etkileyebilir, ancak savaş, caydırma ve karşılık verme ile ilgili kararlar askeri ve güvenlik kurumlarının elinde kalır. Bu, diplomatik manevralar için mevcut siyasi alanı önemli ölçüde daraltır. Washington veya İsrail'e karşı daha uzlaşmacı olarak algılanan İranlı yetkililer, yalnızca siyasi marjinalleşme riskiyle değil, aynı zamanda direniş söylemine hâlâ bağlı güçlü kurumlardan sert bir tepkiyle de karşı karşıya kalma riskiyle yüzleşiyorlar.

Bu perspektiften bakıldığında, Devrim Muhafızları, çatışma ne kadar uzun sürerse etkisini o kadar genişletmek için iyi bir konumda görünüyor. Bu kısmen kurumsal konumundan kaynaklanıyor; zira o İran'ın füze gücünü denetliyor, asimetrik savaş stratejisinin önemli bir bölümünü yönetiyor ve Lübnan'daki Hizbullah gibi kalan bölgesel vekil ağlarıyla yakın bağları sürdürüyor. Ek olarak, Devrim Muhafızları, İran içinde geniş bir ekonomik ve siyasi altyapıya sahip. On yıllardır inşaat, enerji, telekomünikasyon ve finans sektörlerindeki varlığını pekiştirmiş ve artık askeri alanın çok ötesine uzanan paralel bir etki sistemi oluşturmuş bulunuyor.

İran'da cumhurbaşkanlığının stratejik karar alma yetkisi yok ve bu yeni bir olgu değil, aksine Hamaney'in 36 yıllık iktidarı boyunca rejime eşlik eden ve yokluğuna rağmen bugün de devam eden bir özellik

Savaşlar bu tür yapıları güçlendirme ve genişletme eğilimindedir. Devletler sürekli dış baskıya maruz kaldığında, karar alma merkezi yavaş yavaş kaynakları seferber etme, disiplini uygulama ve askeri müdahaleyi koordine etme konusunda en donanımlı kurumlara kayar. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran'da bu işlevlerin çoğunu Devrim Muhafızları yerine getiriyor. Çatışma devletin ekonomik ve askeri yeteneklerine daha fazla zarar verse bile, Devrim Muhafızları bu krizden daha da büyük bir iç etki ile çıkabilir. Bu durum büyük ölçüde savaşın süresine ve ABD ile İsrail'in, Devrim Muhafızları'nın tüm seviyelerdeki ve tüm operasyon alanlarındaki kapasitesini sistematik olarak hedef alma derecesine bağlı olacaktır.

Bununla birlikte, Devrim Muhafızları'nın artan nüfuzu, rejimin mutlaka temelden yeniden yapılandırılması anlamına gelmiyor, aksine daha ziyade İslam Cumhuriyeti'nin kendi içinde yapısal bir dönüşüm anlamına geliyor. Gündemde olan olası senaryolar arasında, rejimin kontrollü bir şekilde devam etmesi ve Hamaney'in yerine nispeten düşük profilli bir dini halefin atanması, gerçek karar alma gücünün ise kademeli olarak güvenlik odaklı bir liderlik koalisyonuna kayması da yer alıyor. Başka bir olasılık ise Devrim Muhafızları'nın hem ulusal güvenlik hem de ekonomi politikası üzerinde baskın bir etkiye sahip olduğu, daha militarize bir rejime kademeli geçiştir.

rtgtr
İsrail ordusu tarafından yayınlanan ve 28 Şubat'ta İran Dini Lideri'nin konutunda meydana gelen patlamayı gösteren videodan bir kare (AFP)

Bu sonuçlar, mevcut gidişattan tamamen kopmayı değil, son yirmi yıldır gelişen eğilimlerin hızlandırılışını temsil edecektir. İran İslam Cumhuriyeti, adım adım, din adamlarına olan bağımlılığını azaltıp güvenlik kurumlarına daha fazla bağımlı hale geldi. Ayrıca Devrim Muhafızları Ordusu'nun ekonomik genişlemesi, bölgesel siyasetteki artan rolü ve kilit devlet kurumları içindeki artan nüfuzu, İran siyasi sahnesini yeniden şekillendirdi. Uzun süreli bir savaş da bu eğilimi hızlandırabilir.

Bununla birlikte, bunların hiçbiri rejimin çöküşe karşı bağışık olduğu anlamına gelmiyor. Otoriter rejimler, iktidardaki elit içinde çatlaklar ortaya çıkmaya başlayana kadar genellikle birleşik görünürler. Bu tür rejimlerin karşı karşıya kalabileceği en büyük tehlike, yalnızca dış baskılarda değil, aynı zamanda rejimi korumakla görevli kurumlar arasındaki iç bölünmelerde de gizlidir. İran örneğinde, bilhassa Devrim Muhafızları içindeki gruplar arasında veya Muhafızlar ile derin devletin diğer baskıcı kurumları arasında gerçek bir güç boşluğu, güvenlik aygıtının kendi içinde bölünmeler gerektirecektir.

Lakin bu tür bölünmelerin yokluğunda, İslam Cumhuriyeti halen önemli bir direnme gücüne sahip olmayı sürdürüyor. Rejim, tam da bu tür bir meydan okumaya hazırlanmak için on yıllarını harcadı. Silahlı kuvvetler içindeki çoklu komuta yapısı, üst düzey komutanların ölümü durumunda bile operasyonların sürekliliğini sağlamak üzere tasarlanmış yardımcı rütbeler ve paralel komuta zincirleri, çok katmanlı istihbarat ağları ve askeri liderlik için önceden belirlenmiş halef planları, devletin saldırı altında bile işleyişinin devamını garanti altına almaya yönelik sistematik bir çabayı ortaya koyuyor.

de
1 Mart'ta bombardımandan sonra başkent Tahran’ın mahalleleri üzerinde yükselen dumanlar (AFP)

İronik bir şekilde, rejimi zayıflatmayı amaçlayan dış askeri baskı, en sert unsurlarını güçlendirebilir. İranlı liderler, savaşın sadece davranışlarını değiştirmeyi değil, devletin kendisini ortadan kaldırmayı amaçladığı sonucuna varırlarsa, herhangi bir uzlaşma çağrısı siyasi olarak maliyetli hale gelecektir. Bu koşullar altında, Devrim Muhafızları'nın İran'ın içsel birlik, direniş ve sıkılaştırılmış bir güvenlik kontrolü gerektiren varoluşsal bir mücadele içinde olduğu yönündeki anlatısı daha da güç kazanacaktır.

Bu nedenle, savaş İslam Cumhuriyeti'nin çöküşüyle ​​sonuçlanmayabilir, aksine onu daha militarize bir biçime doğru itebilir. Zayıflamış bir İran, yaptırımlar altında etkili bir şekilde işleyebilen kurumlara dayanan, daha güvenlik odaklı, daha yoksul, daha izole ve daha bağımlı bir devlete dönüşebilir.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.