Türkiye'nin arabuluculuğu Sudan-Etiyopya sınır anlaşmazlığını çözer mi?

Türkiye, Etiyopya ile Sudan arasında, el-Faşka bölgesi ile ilgili girişimde bulunuyor. (Hasan Hamid-Independent Arabia)
Türkiye, Etiyopya ile Sudan arasında, el-Faşka bölgesi ile ilgili girişimde bulunuyor. (Hasan Hamid-Independent Arabia)
TT

Türkiye'nin arabuluculuğu Sudan-Etiyopya sınır anlaşmazlığını çözer mi?

Türkiye, Etiyopya ile Sudan arasında, el-Faşka bölgesi ile ilgili girişimde bulunuyor. (Hasan Hamid-Independent Arabia)
Türkiye, Etiyopya ile Sudan arasında, el-Faşka bölgesi ile ilgili girişimde bulunuyor. (Hasan Hamid-Independent Arabia)

Muna Abdulfettah
Sudan, el-Faşka bölgesine dair Etiyopya ile sınır anlaşmazlığını çözme konusundaki Türk girişimini memnuniyetle karşıladı. Hartum, Addis Ababa’yı tarım ve yerleşim yoluyla bölgeyi işgal etmek ve gerilimi tırmandırmakla suçluyor. İki ülke arasında ayrıca Nahda (Rönesans) Barajı’nın doldurulması ve işletilmesi süreçlerine ilişkin yasal olarak bağlayıcı bir anlaşma yapılması ve Etiyopya hükümetinin Sudan sınırındaki Tigray Kurtuluş Cephesi ile yaşadığı çatışmalar da diğer kriz başlıkları olarak ön plana çıkıyor.
Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan'ın geçtiğimiz 12 Ağustos'ta Türkiye'ye düzenlediği ziyaret sırasında Sudan ve Türk tarafları arasında imzalanan anlaşmalarda da bu girişimden bahsedilmişti. Ardından Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed'in bu ayın 18'inde Türkiye’ye yaptığı ziyarette bu konu yeniden gündeme geldi. Etiyopya Dışişleri Bakanlığı, geçtiğimiz şubat ayından bu yana Ankara'nın anlaşmazlığı çözmek için resmen arabuluculuk yapması talebinde bulunuyor. Ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin Sudan ile Etiyopya arasındaki Faşka bölgesi üzerindeki anlaşmazlığın arabuluculuk da dahil olmak üzere dostane bir şekilde çözülmesine her şekilde katkıda bulunmaya hazır olduğunu açıkladı. Ülkesinin Tigray'daki çatışmayı sona erdirmek için de arabulucu rolü oynamaya hazır olduğunu vurguladı.

Arabuluculuk
Bu girişim, Ortadoğu'daki kriz bölgelerinde arabulucu olarak devreye giren Türkiye'nin yeni bir adımı olarak ön plana çıkıyor. Türkiye, bu adımlarıyla çatışmanın taraflarıyla olan ilişkilerini ihmal etmeyen ve koordinasyon içinde yürüttüğü diplomatik doktrininin yanı sıra Soğuk Savaş sonrası dönemde Avrupa ve genel olarak Batı eğilimleri ile meşgul olması nedeniyle bölgede azalan rolünü yeniden kazanma yolunda ilerliyor.
Türkiye, Sudan-Etiyopya sınır krizi konusunda uluslararası düzeyde bağlayıcı bir anlaşmaya varılamaması sonucunda, uluslararası toplum iki tarafı suçlamakla yetindiği için fikir birliği konusunda ortak bir zemin bularak iki devleti yeniden müzakere masasına getirme ve inisiyatifiyle bu krizdeki siyasi açmaza son verme sözü verdi. Sudan ve Etiyopya’nın bu arabuluculuğa verdiği yanıt, Addis Ababa'nın Arap ülkelerinden gelen benzer arabuluculukları reddetmesi ve krize Afrika çözümüne bağlı kalmaya çalışmasının ardından geldi.
Ankara, bir yanda Türkiye-Etiyopya çıkarları, diğer yanda Türkiye-Sudan çıkarları ışığında, iki ülkenin davetini geri çevirmedi. Konuyu müzakere masasına koymak için Addis Ababa ile anlaşmaya varması gerektiğine Hartum'u ikna etti. Bu girişim, çevredeki krizlerin sürdüğü bir dönemde gelmiş olsa da Etiyopya'nın konuyu Arap ve Afrika çevrelerinden uzaklaştırma çabasını yansıtıyor olabilir. Ankara, Ortadoğu'nun ötesine geçerek Afrika'da stratejik derinliğini ve konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. Ülkeler arasındaki anlaşmazlıklar ne kadar şiddetli olursa olsun hassas dengeler içinde sürdürdüğü ilişkilerle bu amaç doğrultusunda ilerliyor. Diğer uluslararası güçlere kıyasla coğrafi yakınlığından da yararlanıyor.

Hareket dayanakları
Ankara'nın Etiyopya ve geçiş hükümeti ile olan ilişkisi, Türkiye'nin bu sınır anlaşmazlığında büyük bir atılım yapma çabalarının sonuçları konusunda sorulara neden oluyor. Türkiye, arabuluculuk sürecinde kararlı görünüyor. Tüm arabuluculuk deneyimlerine sadece bir deneyim eklense de olası başarısızlığının Türkiye üzerindeki olumsuz yansımalarını hafifletmeyebilir. Türkiye'nin Sudan-Etiyopya sınır krizinde rol oynaması, iki ülkenin iç krizlerinin temellerine dayanıyor. Etiyopya ise karayla çevrili bir ülke olmanın sıkıntısını yaşıyor. Siyasi ve ekonomik olarak yükselmeye başladığında, komşu ülkelerle sık sık yaşadığı anlaşmazlıklar nedeniyle uygulanan izolasyon arttı. Bu da onu Afrika dışında bir müttefik aramaya itti. Hele de bu müttefik Çin'den sonra ikinci sırada yer alan bir ticaret ortağıysa.
Türkiye, 2016 yılında başladığı ve sonuncusu geçen temmuz ayında Türk ‘Maarif Vakfı’na’ devredilen Fethullah Gülen örgütünün Etiyopya’daki tüm okullarını aldı. Addis Ababa’da bir iç atılım gerçekleştirdi. Örgüt, Etiyopya'da Abiy Ahmed'in mensubu olduğu Müslüman çoğunluklu Oromo milliyetçiliğinden taraftar toplamış ve eğitim alanındaki faaliyetleri için verimli topraklar bularak burada 8 okul açmıştı.
Etiyopya'nın korkuları ve Arap olmayan bir ülkenin Sudan'la arabuluculuk yapmasını istemesi de bunda rol oynadı. Bu da Türkiye'yi bazı bölgesel arabuluculuklardan çıkışını telafi etmek için bir dönüş haline getirdi. Bu, Ankara'nın Sudan'daki etkisini yeniden kurma ve Burhan ile Erdoğan arasındaki görüşmede adı geçmeyen Sevakin Adası ve limanı üzerinde yeniden müzakere etme başlığıyla tamamlanıyor. Türkiye ayrıca yatırımlarını gözetmek için Afrika Boynuzu'nda siyasi ve güvenlik istikrarı arıyor. Ayrıca bölgede Çin etkisinin büyümesini engellemek için bir istek de var. Erdoğan, Türk iş insanlarını Etiyopya'ya yatırım yapmaya ve altyapısının geliştirilmesine katkıda bulunmaya çağırdı. Ayrıca Türkiye, bölgedeki bazı konularda Afrika'nın tutumuyla yakınlaşmayı da başaracak.

Başarı faktörleri
Türkiye'nin bu krizde arabuluculuk oynaması için birçok faktör var. Birincisi, Türk arabuluculuğu aktif hale geldi ve Suriye, Libya ve diğer bölgelerde de kendini gösterdi. Bu, ardından uluslararası eleştiriler nedeniyle durgunluğun hakim olduğu aktif bir aşama. Ancak Erdoğan, Sudan ve Doğu Afrika bölgesinde tarihi konularda taraf olarak arabuluculuk konusunda ülkesini diplomatik cepheye geri getirme sürecini benimsiyor. İkincisi, Türk-Batı rekabeti. Ankara öncelikli olarak Afrika Boynuzu'ndaki Batı rolünü azaltmayı amaçlıyor. Üçüncüsü, sınır krizine Arap müdahalesini engellemek. Türkiye'nin vizyonu, Suriye ve Libya sorununda Arap arabuluculuğu deneyimine dayanan bu temelden kaynaklanıyor.
Türkiye'nin arabuluculuğu, çatışmaların ve ihtilafların yoğun olduğu bir ortamda, bölgede denenmiş en önemli arabuluculuk modellerinden biridir. Çatışmaları çözmedeki etkisizlikleri ne olursa olsun müdahaleleri olumlu bir şekilde başlıyor. Başka sorunlar ortaya çıkarsa sonuç farklılaşabiliyor.
Ankara'nın arabuluculuğunun başarısına katkıda bulunabilecek bazı faktörler de var. Türk diplomasisinin, bu arabuluculuğu başarılı kılmak için başka çabalar göstermesi ve Afrika ve Arap krizlerinde bir dizi müzakere yoluyla konumunu güvence altına alabileceği olumlu bir rol oynaması bekleniyor. Hartum'un müttefikini devirmesine rağmen Erdoğan'ın Etiyopya'yı Sudan'a tercih etmemesi nedeniyle Türk söyleminde iki ülke arasında bir denge var. Bu pragmatik bir durum olduğunu gösteriyor. Aynı şekilde, Türkiye'nin Afrika Boynuzu ülkeleri, özellikle Etiyopya'nın bu arabuluculuğa ihtiyacı olduğunun bilincinde olmasına ek olarak çabalarının Afrika Birliği'nin arabuluculuğunun bir parçası olmaması ve Arap arabuluculuğuna bir alternatif olması konusunda hassasiyet gösterdiği görülüyor. Ayrıca bunda sınır anlaşmazlığını çözmek için arabuluculuk yapma konusunda Batı'nın isteksizliği ve ABD'nin Nahda Barajı ve Tigray anlaşmazlığı davalarına müdahale etme tercihi de etkili.

Arabuluculuğun zorlukları
Diğer yandan sınır anlaşmazlığında Türk arabuluculuğu birçok zorlukla da karşı karşıya. Belki de bunların en göze çarpanı, her iki ülkede de etkin kalkınma rolleriyle bağlantılı olmamasıdır. Etiyopya'daki Türk yatırımları ve Afrika'daki krizleri yönetme şekline rağmen Sudan'ın ekonomik ve kalkınmacı tedavilere ihtiyacı var. Sudan'daki Türk yatırımları halen istenilen düzeyde değil.
Arabuluculuğun Türkiye'nin genelde Afrika Boynuzu'ndaki, özelde Etiyopya ve Sudan'daki tarihsel ağırlığından yararlanarak sükunet ve uzlaşmaya dayalı bir çözüme dayandığı bir dönemde, Ömer el-Beşir rejiminin düşüşü sonrasında zayıflamaya başlayan ilişkiler, Sudan'da kafa karışıklığı yaratan ve Türkiye için çok şey ifade eden Sevakin Anlaşması bu durumu etkileyebilir.
Arabuluculuk, sivil ve askeri bileşenler arasındaki siyasi karardaki çelişki, Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri’nin Ankara'nın arabuluculuk yapmaya başlayan ve rejimin düşüşünden nu yana bölgeye akın eden ‘İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler)’ liderlerine kucak açmasını kabul etmeme olasılığı da dahil olmak üzere çeşitli zorluklarla karşı karşıya.
Afrika Birliği'nin Etiyopya'yı yeniden bağlayamadığı sınır anlaşmaları, özellikle Afrika Birliği Örgütü ülkelerinin sömürgecilikten bu yana siyasi sınırları değiştirmemesi için imzaladıkları 1963 anlaşması ile Sudan ve Etiyopya tarafından 1972'de imzalanan anlaşma ikilemi de bu zorluklar arasında bulunuyor.

*Independent Arabia’da yayınlanan bu makale Şarku’l Avsat tarafından çevrildi.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.