Libya’da seçim süreci tartışmalara sahne oluyor

Politikacıların hırsları bir kez daha anlaşmazlıklara neden oluyor.

Libya’da seçim süreci tartışmalara sahne oluyor
TT

Libya’da seçim süreci tartışmalara sahne oluyor

Libya’da seçim süreci tartışmalara sahne oluyor

Libyalı taraflar, ülkeyi Birleşmiş Milletler (BM) yol haritasına uygun olarak cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine hazırlamaya yönelik ‘tatmin edici bir fikir birliğine’ ulaşamadılar. Kalan zamanlarının çoğunu tükettiler. Üstelik seçim tarihine 90 günden az bir süre kala aralarında yeni anlaşmazlıklar baş gösterdi. Krizde bir yol ayrımına girilirken her kamp artık çözümü ya seçim sandığında ya da mühimmat kutusunda arıyor.
Nitekim Cenevre’deki ‘Libya Siyasi Diyalog Forumu’ geçen şubat ayı başlarında, Başkanlık Konseyi ve Ulusal Birlik Hükümeti’nden oluşan yürütme organının seçimini tamamladığından bu yana forumda temsil edilen siyasi partiler, beklenen kazanımlara yönelik gerekli anayasal temeli oluşturmayı başaramadılar. Aksine her biri bölgesel kazanımlarını sürdürmeye ve kamusal alanı ‘siyasi ve askeri olarak’ ait olduğu kampa açmaya hevesliydi. Temsilciler Meclisi (TM), krizi daha da karmaşık hale getirmek için Cenevre Anlaşması’nı baltalama tehdidi doğrultusunda Abdulhamid Dibeybe hükümetinden güvenoyunu geri çekti.
Libyalı tarafların birçok kez Cenevre’ye gittiler. Seçimler için ‘anayasal bir temele’ ulaşılamaması nedeniyle oluşan anlaşmazlık, Libya’nın bir sonraki cumhurbaşkanının seçilmesine izin verecek yasanın tamamlanması için TM’ye taşındı.
Seçim mevzuatına yönelik ‘son dokunuşların’ hızlandırılması hususundaki ABD ısrarı sürerken süreç, sivil ve askeri isimlerin seçilmesiyle ilgili yasanın bazı maddeler hakkındaki yapılan oturumlar sırasında milletvekilleri arasında çıkan kavgalara ve yumruklaşmalara sahne oldu. Gerilim TM Başkanı Akile Salih’in yasayı onaylamasıyla sona erdi. Ancak bu durum, oylama yapmak üzere milletvekillerine başvurulmadan ve Yüksek Seçim Komisyonu’na sevk edilmeden gerçekleşti. Nihayetinde bu da Libya’nın batısındaki ‘Devlet Yüksek Konseyi’ liderliğindeki kampta hoşnutsuzluğa yol açtı.
Anlaşmazlık, yasanın 12’inci maddesinde kilitlenmiş durumda. Maddede, askeri veya sivil her ismin ‘seçim tarihinden üç ay önce görevini bırakması’ şartıyla aday olabileceği şartı bulunuyor.
Gözlemciler, yaklaşık sekiz ay önce yürütme organının seçilmesini sevinçle karşılamış olsalar da şu an krizin artmasıyla durum değişti. Parlamentonun hükümetten güvenoyunu geri çekme kararının ardından şu an herkes, (eğer düzenlenirse) 24 Aralık’ta yapılacak seçimleri bekliyor.
Bununla birlikte Başkanlık Konseyi, Siyasi Diyalog Forumu tarafından onaylanan yol haritasına uygun olarak, siyasi sürecin bütünlüğünü sağlamak amacıyla yasama otoritesine ‘seçim sürecinin tamamlanması için gerekli mevzuatın zamanında tamamlanmasına dair ulusal ve yasal sorumluluklarını üstlenme’ çağrısı yaptı. Konsey, parlamentonun hükümete olan güvenoyunu geri çekme kararının yansımalarını yakından takip ettiğini bildirdi. Konsey ayrıca hükümete çalışmalarını sürdürmesi çağrısı yaparken seçim sürecinin olumlu bir ortamda yürütülmesi için tüm tarafların halk arasındaki gerginliği artıracak her türlü gerilime neden olabilecek adımdan kaçınması gerektiğini vurguladı. 

Hafter ve cumhurbaşkanlığı
Başlangıçta Libya’nın doğu ve batısındaki bazı siyasetçiler, seçim yasasıyla ilgili bir oturum düzenlenmesini bekliyordu. Ulusal Mutabakat Hükümeti’nde (UMH) eski İçişleri Bakanı ve Libya’nın batısındaki en güçlü ismi olan Fethi Başağa ve Libya İleri Araştırmalar Enstitüsü (İhya Libya) Başkanı Dr. Arif Ali Nayed de dahil olmak üzere bazı aktörler cumhurbaşkanlığı seçimlerine adaylıklarını açıkladılar. Şarku’l Avsat’a konuşan Dr. Nayed, “Ülkenin Libyalılar tarafından doğrudan seçilen cumhurbaşkanı ve beraberinde yeni parlamento, bölünmeyi sona erdirmek ve ülkenin güvenlik altyapısını inşa etmek için birlikte çalışacak” dedi.
Ancak 77 maddeden oluşan, planlanan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin düzenlenmesiyle ilgili yasanın, ‘Libya Ulusal Ordusu’ (LUO) Başkomutanı Mareşal Halife Hafter’in kriterlerine göre hazırlandığı düşünülüyor. Hafter, görevinden geçici olarak istifa etmesine ihtimal olmadığını söylerken askeri personellerin seçim sürecine katılma hakkını da savundu. Mareşal Hafter açıklamasında şu ifadeleri kullandı:
“Barışçıl bir süreçten geçiyoruz. Barışı asla reddetmedik. Silahlı kuvvetler mensupları ve subayları, hakları olduğu için ilk kez seçim sürecine katılıyor.”
Söz konusu tartışmalı yasa, Hafter’in cumhurbaşkanlığı maratonuna katılması için askeri görevlerini yaklaşan seçimlere kadar üç ay süreyle resmi olarak askıya almasını öngörüyor. Bu bağlamda Genelkurmay Başkanı Korgeneral Abdurezzah en-Naduri başkomutanlık görevine atandı.
Siyasi Diyalog Forumu üyesi olan Zehra Langi şu açıklamada bulundu:
“Seçim maratonu, adayların kampanyalarının başladığının duyurulduğu 24 Aralık'ta  başlasa ve oylama da 17 Şubat’ta yapılsa ne olur? Bu durum, izinli olduğunu açıklayan kişinin gelecek yıla kadar çalışmayı bırakacağı anlamına mı geliyor? Peki, ya cumhurbaşkanlığı seçimleri, birincisi belirlenen tarihinde, ikincisi ise ABD önerisinde belirtildiği üzere 17 Şubat, 19 Mart veya Eylül’de olmak üzere iki turda yapılırsa? Bu durum söz konusu iznin en az yarım yıl veya en fazla bir yıl süreceği anlamına mı geliyor?”
Yapılan açıklamalar Salih’in cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlık için üç aylık bir tatile çıkacağı yönünde. Ancak medya danışmanı Fethi el-Merimi konuya dair şunları söyledi:
“Kendisi halen TM Başkanı olarak görev yapıyor ve cumhurbaşkanlığına başvurmak için izin istemedi veya istifasını sunmadı. Belki yarın, öbür gün ya da ilerleyen günlerde yeni bir duruma şahit olunabilir.”
Libya’nın doğu kampına yakın olanlar, Hafter ve Salih’in adaylığında bir kesişme noktası olduğu inancındalar. Ancak seçim yasasının, görevine geri dönmeyi güvence altına alarak herhangi bir ismin aday olmasının önünü açtığını savunanlar da var.
ABD’li yetkililer daha önce cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin 24 Aralık’ta başlayıp 22 Eylül 2022’de sona erecek şekilde iki aşamada yapılması olasılığını gündeme getirmişti.

Dibeybe ve arena
Libya’nın doğusundaki seçimlere yönelik adımların hızlandırılmasıyla eş zamanlı olarak ülkenin batısındaki durumda ise son derece katı bir tutum mevcut. Başbakan Abdulhamid Dibeybe’nin seçimlere aday olma hakkı bulunmuyor. Yürütme makamının Cenevre’deki ‘Diyalog Forumu’ karşısında verdiği taahhüde göre hiçbirinin yaklaşan seçimlerde aday olmasına izin verilmiyor. Ancak bazıları, son üç ay dolmadan istifa etmek şartıyla herkesin önünü açtığı için Salih’in imzaladığı yasaya güveniyor.
Kötüleşen durum ve hükümetle Temsilciler Meclisi arasındaki ‘hassas dengelerin’ dağılması karşısında bazı taraflar, ortalığı sakinleştirmeye çalıştılar. Ancak Dibeybe, hükümetinin ‘Libya halkının gerçek iradesini yansıtan özgür ve adil seçimler yapılmasına’ destek verdiğini dile getirdi. Hükümet Sözcüsü Muhammed Hammuda, Hafter’in cumhurbaşkanlığına aday olma olasılığına ilişkin şunları söyledi:
“Her vatandaşın aday olma ve projesini sunma hakkı vardır. Seçim güç ve tehdit kullanarak değil, iktidara ulaşmak için en iyi seçenektir. Anayasal ve yasal kurallara uyduğu sürece her türlü adaylığı memnuniyetle karşılıyoruz.”
Hammuda, yalnızca Dibeybe’nin aday olup olmayacağı konusun verdiği yanıtta “Seçimlere katılacağını açıklamadı ve aklında ne var bilmiyoruz” ifadesini kullandı.
Ancak Libya krizinin seçim fonuna yansıması bazı siyasetçiler tarafından ‘feci bir durum’ olarak görüldü. Ayrıca seçim fonuna yapılan aktarımların mevcut yürütme otoritesinin ortadan kaldırmaya çalıştığı ve ‘daha ​​fazla siyasi bölünmeye kapı açacağı’ belirtildi. Uzlaşı İçin Libyalı İleri Gelenler Konseyi Başkanı Şeyh Muhammed el-Mubaşşer, Libya toplumunda akademisyenler, toplumsal figürler ve gençlerden oluşan ‘tüm aktörleri’ içeren bir toplantının düzenlenmesi gerektiğini vurguladı.
Mubaşşer, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada “Ülkede yaşanan kargaşa, Libyalıların çoğunluğunu, sorunlara neden olan organların şimdiye kadar çözümün bir parçası olamadığına inandırdı” dedi. Mubaşşer ayrıca herkesin bir tüzüğü kabul etmesinin önemli olduğunu vurguladı.

Seyfülislam Kaddafi’nin konumu
Diğer yandan Libya’nın doğusundaki ve batısındaki kamplar arasında yaşanan anlaşmazlıklar, merhum Cumhurbaşkanı Muammer Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam’ın adaylığına izin verme olasılığına dair görüşlere de yansıdı. Öyle ki Dibeybe, Seyfülislam’ın ‘önemli bir kabilenin oğlu’ olarak adaylık için belgeler sunabileceğini söyledi. Ancak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin ‘teslim olması ve yargılanması’ taleplerine atıfta bulunan Dibeybe öncelikle yasal sorunların ele alınması gerektiğinin altını çizdi.  Salih ise Seyfülislam’a üstü kapalı şekilde atıfta bulunduğu açıklamasında “Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından insanlığa karşı suç işlemekten hüküm giyen birinin Libya devletinin cumhurbaşkanlığına aday olma hakkı yoktur” dedi. Açıklama, eski rejimin yandaşlarında öfkeye yol açtı.
Söz konusu anlaşmazlığa rağmen parlamentonun Dibeybe hükümetinden güvenoyunu geri çekme kararında hata yaptığına inananlar olduğu gibi karar öncesinde Meclis Başkanı’nın medyadaki görüntüsünü eleştirenler de var. Libyalı akademisyen Muhtar el-Cadal “Meclis Başkanı’nın verdiği kararı gerekçelendirmek için ortaya çıkması yanlıştır. Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı’ndan hiçbir farkı yoktur” değerlendirmesinde bulundu. Potansiyel adayların, rakiplerinin bölgelerinde ne ölçüde dolaşabileceğine değinen Cadal sözlerini şu soruları yöneltti:
“Milislerin arkasında yer alan diğer taraf ve Türkiye, Halife Hafter’in batıda seçim kampanyası başlatmasına razı olacak mı? Ayrıca doğu ve güney vatanlarında ordu, Müslüman Kardeşler adayının kampanyasını başlatmasına izin verecek mi?”

ABD ve Avrupa
ABD ve Avrupa, Libya’da gerilimin artmasına ve Cenevre Anlaşması’nın şartlarının korunmasına yanıt olarak Libya’daki siyasi sürecin başarılı olması ve yaklaşan seçimlerin gerçekleşmesi için  çıkan engelleri dikkate almadan ağırlıklarını ortaya koydular. Fransız ve Alman mevkidaşları Jean-Yves Le Drian ve Heiko Maas ile New York’ta Libya konusunda bakanlar düzeyinde bir görüşme yapan İtalya Dışişleri Bakanı Luigi Di Maio, bu durumun ‘bölgenin istikrarını tehlikeye attığı’ uyarısında bulundu. Di Maio uyarısında şu ifadeleri kullandı:
“Uluslararası toplumun özgür, adil ve kapsayıcı seçimler de dahil olmak üzere Libya siyasi sürecini desteklemesini sağlamak için çalışmaya devam edelim. Seçimler, normal bir yaşam talep eden Libya halkı tarafından isteniyor. Seçimlerin yapılmaması, tüm bölgenin istikrarını tehlikeye atacaktır ve yeni bir şiddet aşaması başlatabilecektir. Yansımaları ise ülkemizi ve tüm AB’yi etkileyebilir.”
Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi ile bir araya gelen ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, ABD’nin cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin yapılmasını programa uygun olarak desteklediğini bildirdi.
-Bölünmeyi sona erdirmek için 8 aydır süren girişimler
Birleşmiş Milletler (BM) Libya Özel Temsilcisi Stephanie Williams yaklaşık sekiz ay önce Cenevre’de, Libya’daki yeni yürütme otoritesi üyelerinin Muhammed Yunus el-Menfi’yi Başkanlık Konseyi Başkanı ve Abdulhamid Dibeybe’yi de Ulusal Birlik Hükümeti Başkanı olarak seçtiğini duyurdu. Söz konusu tarihten bu yana otorite, ülkedeki tüm tarafları tatmin etmese de çeşitli yollardan, iki kolu ile faaliyetlerini uygulamaya ve Libyalıları bir araya getirmeye başladı. Bu bağlamda takip edilen yöntemler ie şöyle oldu:
- Menfi başkent Trablus’a ilk ziyaretini 16 Şubat’ta gerçekleştirdi. Doğu bölgesini ziyareti sonrasında Bingazi şehrinden Tobruk ve el-Beyda’ya yöneldi. Bu bağlamda LUO Komutanı Meraşel Halife Hafter ve Tobruk’taki Temsilciler Meclisi Başkanı Akila Salih’in yanı sıra bazı Temsilciler Meclisi üye ve kabilelerin ileri gelenleriyle görüştü.
- Libya Temsilciler Meclisi 10 Mart’ta, Dibeybe hükümetine ezici bir çoğunlukla güvenoyu verdi. Dibeybe, ulusal uzlaşının başarısı ve Seçim Komisyonu’na destek için çalışmayı taahhüt etti.
-Hükümet 16 Mart’ta görevlerini Trablus’taki UMH’den ve Libya’nın doğusundaki geçici hükümetten sorunsuz bir şekilde devraldı. Eski Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz es-Serrac, görev devri sırasında Dibeybe’yi kucakladı. Tören sırasında “Bugün demokrasinin ilkelerini pekiştirmek için buradayım” dedi.
-Menfi 25 Şubat’ta ateşkesi güçlendirme, tüm Libya topraklarındaki düşmanlıkları sona erdirme, askeri kurumu birleştirme ve Ulusal Uzlaşı Komisyonu’nun kurulması için çalışmaya her türlü desteği sağlayarak 5+5 Ortak Askeri Komitesi’ne yer açma taahhüdünde bulundu.
- Menfi 19 Nisan’da Libya ordusunun tüm birimlerine, yüksek komutadan veya Askeri İstihbarat Dairesi’nden önceden izin almadan yurt dışına seyahat etmelerini yasaklamanın yanı sıra askeri personelin medyada yer almasının ve siyasi nitelikte açıklamalar yapmasının da önlenmesine ilişkin bir talimat yayınladı.
- Menfi 27 Nisan’da 5+5 Ortak Askeri Komitesi’nin dördüncü toplantısına katılmak için Sirte şehrine gitti.
- Menfi ve meclis üyesi Musa el-Koni 10 Mayıs’ta, Trablus’ta Misrata ve Zliten şehirlerinden bir grup ileri geleniyle bir araya geldiler. Toplantıda ‘ulusal uzlaşı ve Libyalıların yeniden birleşmesi’ meseleleri ele alındı.
- Dibeybe 21 Mayıs’ta bir dizi bakanla birlikte Beni Velid şehrine yaptığı ziyarette, savaşın tahrip ettiği şeyleri onararak, bir sonraki aşamada şehri bir savaş ve kavga arenası değil, bir yeniden inşa arenasına dönüştürme sözü verdi.
-Hafter 3 Temmuz’da, Libya halkına sahil yolunun açıldığı müjdesi verdi. Dibeybe de bu adımı memnuniyetle karşılayarak inşa ve birleşmede yeni bir adım olarak nitelendirdi.
- Dibeybe 4 Temmuz’da, ülkede barışçıl bir iktidar devri konusundaki arzusunu dile getirerek bu yıl sonundan önce seçimlerin yapılması için ‘tüm desteğin’ sağlanacağını vurguladı.
-Dibeybe 17 Temmuz’da her türkü yabancı gücü ve ‘paralı askeri’ Libya’dan sınır dışı etme taahhüdünde bulundu. 24 Aralık’ta yapılması planlanan seçimlerin gerçekleştirileceğini kaydetti.
- Dibeybe 21 Ağustos’ta, kendisini ‘başbakan ve savunma bakanı’ olarak tanıması halinde Hafter ile görüşmeye karşı olmadığını söyledi.
- Dibeybe 23 Ağustos’ta şehitlerin, kayıpların ve gazilerin ailelerine 100 milyon dinar tahsis etme kararı aldı.
-Dibeybe 14 Eylül’de evlilik desteğine ilişkin ilk yardım belgelerini hak edenlere teslim etti.
-Dibeybe hükümeti 16 Eylül’de Mısır ile 14 mutabakat zaptı ve 6 yürütme sözleşmesi imzaladı.
- Libya Temsilciler Meclisi 21 Eylül’de Dibeybe hükümetinden geçici bir hükümet olarak günlük çalışmalarını sürdürmesi yolunda güvenoyunu geri çekti.
- Dibeybe 22 Eylül’de parlamentonun hükümetten güvenoyunu geri çekme kararına yanıt olarak vatandaşları, başkent Trablus’taki Şehitler Meydanı’nda gösteri düzenlemeye çağırdı. “Parlamento, Allah’ın yardımıyla düşecek ve bu şekilde Libyalıların temsilcisi olmayacak” dedi.



BM, Hızlı Destek Kuvvetlerini el Faşir'de soykırım yapmakla suçladı

Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
TT

BM, Hızlı Destek Kuvvetlerini el Faşir'de soykırım yapmakla suçladı

Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)

Sudan'daki bağımsız uluslararası araştırma misyonu dün, geçen ekim ayında "Hızlı Destek Kuvvetleri"nin (HDK) eline geçmesinden bu yana birçok vahşete tanık olan Sudan'ın el Faşir kentinde "soykırım eylemlerinin" meydana gelmesini kınadı.

Birleşmiş Milletler misyonu, Sudan'ın batı Darfur bölgesindeki bu şehirde HDK'nin sistematik eylemlerinden çıkarılabilecek tek makul sonucun soykırım niyeti olduğu sonucuna varan bir rapor yayınladı.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre ABD Hazine Bakanlığı, el Faşir'deki suistimalleri nedeniyle üç HDK komutanına yaptırım uyguladı. Bakanlık, bu kişilerin HDK'nin şehri ele geçirmesinden önce 18 ay süren el Faşir kuşatmasında yer aldığını belirtti.


Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
TT

Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)

Tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan bir araştırma, Gazze Şeridi’nde süren savaşın ilk 16 ayında 75 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koydu. Bu rakamın, o dönemde yerel makamlarca açıklanan bilançodan en az 25 bin daha fazla olduğu belirtildi.

Çalışma ayrıca, Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı’nın hayatını kaybedenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlıların oranına ilişkin yayımladığı verilerin doğruluğunu teyit etti.

Araştırmaya göre, 7 Ekim 2023 ile 5 Ocak 2025 tarihleri arasında yaklaşık 42 bin kadın, çocuk ve yaşlı yaşamını yitirdi. Bu ölümler, Gazze savaşında meydana gelen toplam can kayıplarının yüzde 56’sını oluşturdu.

Ekonomist, demograf, epidemiyolog ve saha araştırmacılarından oluşan yazar ekibi, The Lancet Global Health dergisinde kaleme aldıkları makalede, “Mevcut bulgular birlikte değerlendirildiğinde, 5 Ocak 2025’e kadar Gazze Şeridi nüfusunun yüzde 3 ila 4’ünün şiddet sonucu hayatını kaybettiğine işaret etmektedir. Ayrıca çatışmanın dolaylı etkileri nedeniyle çok sayıda şiddet dışı ölüm de kaydedilmiştir” ifadelerine yer verdi.

Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısı tartışma konusu olmaya devam ederken, üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi geçen ay İsrailli gazetecilere yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamlarının topladığı verilerin büyük ölçüde doğru olduğunu söylemişti. Bu açıklama, aylardır süren resmi şüphelerin ardından dikkat çekici bir tutum değişikliği olarak değerlendirildi.

Söz konusu yetkili, Ekim 2023’ten bu yana İsrail saldırıları sonucu yaklaşık 70 bin Filistinlinin hayatını kaybettiğini, bu sayıya kayıpların dahil olmadığını aktardı.

Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamları ise İsrail saldırıları nedeniyle doğrudan hayatını kaybedenlerin sayısının 71 bini aştığını, Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana 570’ten fazla kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi.

gbrhy
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail'in düzenlediği saldırılarda hayatını kaybeden yakınlarının cenaze namazını kılan Filistinliler (EPA)

Geçtiğimiz yıl The Lancet’te yayımlanan bir başka araştırmada, savaşın ilk dokuz ayında Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısının, Filistin Sağlık Bakanlığı verilerinde açıklanandan yaklaşık yüzde 40 daha düşük tahmin edildiği bildirilmişti.

Yeni çalışma da resmi vefat sayısının gerçek rakamın oldukça altında kaldığına işaret etti. Araştırma, Gazze Şeridi genelini temsil edecek şekilde özenle seçilen 2 bin aileyle yapılan bir ankete dayanıyor. Katılımcılardan, aile fertleri arasındaki ölümlere ilişkin ayrıntılı bilgi vermeleri istendi. Saha çalışması, Filistin’de ve bölgenin diğer kısımlarında yürüttükleri çalışmalarla tanınan deneyimli Filistinli kamuoyu araştırmacıları tarafından gerçekleştirildi.

Londra’daki Royal Holloway, University of London bünyesinde görev yapan ve çatışmalardaki can kayıplarının hesaplanması üzerine 20 yılı aşkın süredir çalışan ekonomist Michael Spagat, hakemli olarak yayımlanan araştırmanın yazarlarından biri olarak, yeni bulguların Ekim 2023 ile Ocak 2025 arasında Gazze Şeridi’nde 8 bin 200 ölümün yetersiz beslenme ya da tedavi edilemeyen hastalıklar gibi dolaylı etkilerden kaynaklandığını gösterdiğini belirtti.

Çalışma, İsrail saldırılarının en yoğun ve en ölümcül dönemini kapsarken, Gazze Şeridi’ndeki insani krizin en ağır safhasını içermiyor. Birleşmiş Milletler (BM) destekli uzmanlar, geçen yıl ağustos ayında Gazze Şeridi’nde kıtlık ilan etmişti.

Araştırmacılar, nihai ve kesin bir can kaybı sayısına ulaşmanın uzun zaman ve önemli kaynaklar gerektireceğini vurgulayarak, kendi bulguları da dahil olmak üzere mevcut tüm tahminlerin geniş hata payları içerdiğine dikkat çekti.


Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
TT

Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)

Rustem Mahmud

Iraklı Sünni siyasi güçler, bu yılın başlarında Meclis Başkanlığı pozisyonu için Heybet el-Halbusi’yi ortak aday olarak sessizce kararlaştırıp seçtikten sonra olağanüstü bir siyasi dönüm noktasına ulaşırken, kurulacak yeni federal hükümet içinde Sünnilere ayrılan makamların dağıtımı konusunda da gayri resmi bir anlaşmaya vardılar.

Irak siyasi sahnesinde Sünni siyasi güçlerin tercihlerini ve konumlarını uzun süre etkileyecek ve hesaplarını yeniden gözden geçirmelerine neden olacak iki temel değişim yaşanıyordu. Bu iki değişim, "oyunun kurallarını" temelden değiştirecekti.

(Şii) Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içindeki en büyük parlamento bloğunun lideri olan mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani, Irak'taki Sünni siyasi hafızada ‘olumsuz’ bir imaja sahip olan eski Başbakan Nuri el-Maliki lehine başbakanlık adaylığından çekildi. Sünniler Maliki’yi, ‘iktidarda olduğu yıllarda (2006-2014) Irak'ın Sünni bölgelerindeki sosyal tabanların terörle mücadele adı altında maruz kaldıkları baskı politikalarını genişletmekle ve terör örgütü DEAŞ’ın Irak'ın batısındaki çoğu Sünni bölgenin kontrolünü ele geçirmesine neden olmakla’ suçluyor.

Diğer olay ise ordunun ve yeni Suriye yönetimine yakın grupların, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolü altındaki bölgelerin çoğunu, özellikle Irak sınırındaki Haseke ve Deyrizor illerini ele geçirmesiydi. Suriye'deki bu olay, birçok Iraklı ‘Şii’ gücün dayandığı, yeni yönetim ile SDG arasındaki dengeyi bozdu. Bu da ‘Sünni İslamcı’ geçmişi ve ideolojisiyle Suriye yönetiminin nüfuzunu ve gücünü pekiştirdi. Özellikle ABD'nin Irak sınırındaki et-Tanf ve eş-Şeddadi askeri üslerini Suriye yönetimine devretmesinden sonra, ABD ile siyasi ve güvenlik bağlarının güçlendirilmesi önerildi. Bu durum, Iraklı Sünni siyasi güçler arasında ‘güven’ duygusunun artmasına yol açtı.

Irak'taki yoğun Sünni nüfus, yetkililerin kimlik, özellikle de mezhep ve dinî kimlik temelinde iç çatışmalara doğru kaymasından korkuyor.

Irak sahnesini izleyen gözlemciler, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Maliki'nin başbakanlık adaylığına itiraz ettiğini açıklaması, Irak'taki Sünni güçlerin artan yetenek ve nüfuzunun bir göstergesi olduğunu belirttiler. Zira Sünni güçlerin bazıları, Şii muadilleriyle daha dengeli bir ortaklık kurmayı arzuluyorlar. Halbusi ve partisi, Maliki ve onun lideri olduğu Hukuk Devleti Bloğu ile çok yakın siyasi bağlara sahipti. Bu ilişki sayesinde Halbusi, son iki dönem boyunca Meclis Başkanlığı için önceleri Mahmud el-Meşhedani, son olarak ise Heybet el-Halbusi olmak üzere kendi adaylarını dayatabildi. Ancak, değişiklikler Halbusi'nin Maliki'den uzaklaşmasına ve hatta ona karşı bir pozisyon almasına olanak sağladı.

Sünni iklimine ilişkin ayrıntılar

Iraklı yazar ve araştırmacı Cabbar el-Meşhedani, al-Majalla’ya verdiği uzun röportajda, Irak'taki Sünni siyasi çevrelerdeki mevcut duruma değindi. Irak Meclis Başkanı'nın eski danışmanı olan Meşhedani, Irak'taki Sünni siyasi liderlerin düşünce ve hesaplamalarını bizler için değerlendirdi.

Meşhedani, şunları söyledi:

 “Irak'taki Sünni çevrelerde Suriye'deki olaylara verilen tepkinin temel paradoksu, bu çevrelerdeki geniş halk kitlesinin bu olayları yorumlama ve algılama mekanizmasında yatıyor. Bu halk, söylemi Sünni olsa bile, İslami siyasi referansları olan herhangi bir örgüt veya ideolojiye tamamen şüpheyle yaklaşıyor. (Sünni) Irak İslam Partisi'nin üç seçim döngüsü boyunca hiçbir parlamento koltuğu kazanamamış olması da bunu kanıtlıyor. Ancak bu aynı sosyal gruplar, Irak'ın komşusu olan, sembolik ağırlığı ve Sünni siyasi referanslara dayalı siyasi seçenekleri olan komşu bir devletin varlığının, bazı Iraklı Şii sosyal grupların İran'a karşı ilişkisine benzer şekilde, kendileri için siyasi destek ve koruma kaynağı olabileceğini düşünüyor. Ancak, daha geniş Irak Sünni halk, Esed rejiminin düşüşünü ve Sünni İslam referans noktasına sahip bir siyasi gücün ortaya çıkışını kendileri için bir zafer olarak görürken, bu yönetimin kimlik, özellikle mezhepçilik ve mezhepçiliğe dayalı iç çatışmalara doğru kaymasından, bunun ardından çatışmalar ve mezhepsel kutuplaşmanın artmasından ve böylece daha geniş bölgeye sıçrayarak, onların içinde bulundukları koşullarda hakim olan genel sükuneti olumsuz ve endişe verici bir şekilde etkilemesinden korkuyor.”

dftgrbhgt
Asaib Ehl-i’l-Hak lideri Kays el-Hazali ve eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, parlamento seçimleri sırasında Bağdat'taki bir oy verme merkezinde oylarını kullandıktan sonra birlikte yürürken, 11 Kasım 2025 (AFP)

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde hakim olan endişe duygusunu haberleştirdi.

Son gelişmelere dayanarak Irak'taki Sünni siyasi çevrelerde şu anda mevcut olan farklı seçenekleri ayrıntılı olarak ele almaya devam eden Meşhedani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İlişkiler ve doğrudan iletişim açısından, Irak siyasi çevreleri, Hamis el-Hançer liderliğindeki Egemenlik Bloğu'nun Suriye'deki yeni siyasi rejimle iletişim kuran tek parti olduğunu biliyor. Bu iletişim, diğer Irak partilerinin çoğuyla varılan bir uzlaşmaya dayanıyor. Tekaddum Partisi lideri Muhammed el-Halbusi'nin Maliki'yi ve genellikle Irak'taki siyasi Şiiliğin tüm sert çekirdeğini düşmanlaştırma çabaları, Halbusi'nin kendisi için koruyucu bir ağ oluşturduğunu düşündüğü bir dizi koşullardan kaynaklanmaktadır. Suriye sahnesi ise bu ağın sadece bir unsurudur. Halbusi'nin bölgesel ilişkileri, Şii siyasi forum içindeki partilerle açıkça ilan etmediği iletişimleri, iki ardışık parlamento dönemi boyunca en büyük Sünni parlamento bloğunu kontrol etmesi ve başta Suriye'de meydana gelen ve halen devam edenler olmak üzere bölgesel değişimler, ona daha büyük bir dokunulmazlık hissi veriyor. Sonuç olarak ‘Sünni lider’ konumunu sağlamlaştırma ve diğer Iraklı sivil grupların liderleriyle rekabet etmek de dahil olmak üzere, elindeki tüm araçları kullanarak bu konumunu savunacaktır.”

fdfdv
Irak’taki parlamento seçimleri sırasında Bağdat’ta eski Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi'nin seçim kampanyası fotoğrafı, 14 Kasım 2023 (AFP)

Irak'taki Sünni güçler arasındaki mevcut bölünmelerin Suriye'dekilerle aynı olmayabileceğini düşünen araştırmacı ve yazar Meşhedani, “Yıllar süren iç siyasi çatışmalardan sonra, Iraklı Sünni siyasi liderler şu anda üç düzeye ayrılmış durumda. Musul'daki Nuceyfi ailesi gibi siyasi örgütlerini aile ve bölgesel bağlara dayalı olarak koordine eden güçler var. Hamis el-Hançer gibi etkili finansal sermaye bloğuna dayanan liderler de var. Üçüncü akım ise kendilerini yükselen sivil siyasi nesil olarak gören ve ideolojik kutuplaşmanın ötesine geçmeye daha istekli olan genç Iraklı Sünni nesillerin beklentilerine yanıt veren Muhammed el-Halbusi ve Azm İttifakı lideri Musenna es-Samarrai tarafından temsil ediliyor. Ancak bu, Irak'taki Şii partilerin, özellikle İran'a yakın olanların endişelerini gidermemiştir. Bu partiler, önümüzdeki dönemde hassas güvenlik pozisyonlarını Sünni siyasi gruplara devretme konusunda temkinli davranacaktır” yorumunda bulundu.

Katılımdan ortaklığa

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülen Maliki'nin başbakanlık adaylığına karşı çıkacağını açıklamasının ardından ortaya çıkan endişeyi haberleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu durum, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülüyor.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani ve Başbakan Mesrur Barzani'nin yeni Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile görüşmeler yapmasının ardından Bağdat'ın, bölgenin sınırları yakınındaki yaygın etnik çatışmaları önlemek amacıyla yeni Şam yönetimi ile SDG arasında ortak bir zemin oluşturma çabaları kapsamında hareket etmesine rağmen, bu süreci durdurmak için bölgeye mali ve hukuki baskı uyguladığı bildirildi.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını reddetse de Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke.

Gözlemcilere göre Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın bölgesel ve uluslararası düzeyde, özellikle ABD tarafından gösterilen sıcak karşılamanın ve ABD'nin, karşılaştığı birçok engele rağmen Suriye'yi yönetme projesinin başarısında ısrarının, öngörülebilir gelecekte ABD ile İran arasında askeri bir çatışma olasılığıyla birleşmesi, bölgesel güç dengesini tamamen değiştirebilir ve bu da Irak'ın iç siyasi dengesini etkileyebilir. Bu denklem, hükümetin çekirdeğini ve iktidarın özünü oluşturan Şii siyasi partilere dayanıyor ve karşılığında IKBY’ye bölgesel bir pay ve Sünni güçlerin iktidar yapıları ve kurumlarına bir miktar katılım sağlanıyor. Ancak, son zamanlarda kamuoyuna açık bir şekilde, özellikle bölgesel manzarada Irak'ın stratejik vizyonunu etkisiz hale getirmenin ayrıntıları ve mekanizması konusunda, ‘resmi ve kontrollü’ bir katılım mekanizmasından etkili bir ortaklığa geçilmesi talep edildi.

df
Irak güvenlik güçleri, Suriye'den Irak'a nakledilen DEAŞ üyelerini sorgulama için Bağdat'taki Karh Merkez Hapishanesi'ne götürürken, 12 Şubat 2026 (AP)

Mevcut durum, 1980'ler boyunca iki ülke arasında yaşananları akla getiriyor. Her iki ülke de aynı Baas Partisi tarafından yönetiliyordu, ancak Hafız Esed ve Saddam Hüseyin arasındaki şahsi düşmanlıktan ötürü birbirlerine düşmanca davranan siyasi sistemlere sahiptiler. Ancak bu düşmanlık, mezhepsel hassasiyetlere, ideolojik retoriğe ve tamamen farklı bölgesel ve uluslararası siyasi tercihlerine de dayanıyordu. O dönemde ilginç olan ise her iki ülkedeki bazı sivil toplum gruplarının diğer ülkenin siyasi sistemiyle psikolojik ve ideolojik bağlarıydı. Esed rejimi, Irak’taki Kürt ve Şii siyasi güçleri ve Saddam rejimine karşı silahlı mücadelelerini destekledi. Irak rejimi ise Suriye’deki Müslüman Kardeşleri (İhvan-ı Müslimin) destekleyerek onlara para ve silah sağladı. Suriye'deki aşiret çevrelerinde, özellikle Irak sınırına yakın yerleşik olanlarda, geniş bir nüfuza sahipti.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını vurgulasa da Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke ve iletişimini istihbarat servisi başkanıyla sınırlamaya devam ediyor. Mevcut başbakan adayı Nuri el-Maliki de dahil olmak üzere birçok Iraklı siyasi lider, yeni Suriye rejiminin Irak için oluşturduğu ‘tehlike’ konusunda kamuoyunu uyardı ve hazırlıklı olunması çağrısında bulundu. Irak basını son birkaç gün ve hafta içinde Irak-Suriye sınırından canlı yayınlarla ‘halk içinde seferberlik’ havası yaratarak, binlerce Suriyeli silahlı unsurun iki ülke arasındaki sınırı geçtiğini, dolayısıyla 2014 yılında yaşananların tekrarlanabileceğini ima etti.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.