Kovid-19 aşılarının sağladığı bağışıklığın azalmasına yönelik bilimsel tartışma

Ek dozların önemine yönelik düşünceler

Kovid-19 aşılarının sağladığı bağışıklığın azalmasına yönelik bilimsel tartışma
TT

Kovid-19 aşılarının sağladığı bağışıklığın azalmasına yönelik bilimsel tartışma

Kovid-19 aşılarının sağladığı bağışıklığın azalmasına yönelik bilimsel tartışma

Kovid-19 hastalığına neden olan SARS-CoV-2 virüsüne karşı aşı olan kişilerdeki bağışıklığın azalması ve aşıların virüsün varyantlarına karşı düşük seviyede bağışıklık tepkisi göstermesine yönelik endişeler, bazı ülkelerin ek aşı dozları uygulamaya ikna olmasına neden oldu. Ancak çoğu kişinin bu ek doza ihtiyaç duyup duymadığı bilim adamları arasında henüz netlik kazanmadı.

Ek doz
Raporlar Kovid-19 karşıtı aşıların sağladığı bağışıklığın zamanla zayıflayabileceğini gösterdi. Bu nedenle bazı ülkeler, aşı dozlarının tamamını olmasına rağmen risk altında olan kişilere ek doz verilip verilmeyeceği konusunu araştırmaya başladı. İlk olarak Almanya ve İsrail, ek doz programları için planlarını açıkladılar. Sonrasında Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Çin ve Rusya dahil olmak üzere sayıları giderek artan bir dizi ülke ek dozları uygulamaya başladı.
Bilim adamları, bu aşamada Kovid-19 aşısının ek doz uygulamasının az sayıda olacağını ve ek dozun çoğu insan için gerekli olmayabileceğini belirtiyorlar. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ise 4 Ağustos’ta yaptığı açıklamada, en azından Eylül ayının sonuna kadar ek dozların kullanımının durdurulması çağrısında bulunmuştu. Ancak birçok yeni çalışmada, Pfizer/BioNTech ve Moderna aşıları gibi mesajcı RNA (MRNA) teknolojisi ile üretilen aşılarının virüsün varyantlarına karşı etkinliğinin azaldığı belirtilirken, üçüncü bir dozun potansiyel olarak faydalı olacağını gösteren ön veriler sunuldu. Ek doz, antikor seviyelerinde önemli bir artış sağlamayabilir dolayısıyla, vaka sayısı ve hastalığın ciddiyeti açısından nasıl fayda sağlayacağı net değil.
Bazı uzmanlar, ek doz uygulamasının sadece belirli gruplarla sınırlandırılması ve halk sağlığı çalışmalarının hala aşılanmamış kişiler için daha fazla doz temin etmeye odaklanmaya devam etmesi için baskı yapmaya başlıyor.

Bağışıklığın azalması
Aşıların sağladığı bağışıklık azalır mı? Nature Medicine dergisinde 17 Mayıs 2021 tarihinde yayınlanan araştırmalarında, Avustralya'daki New South Wales Üniversitesi’nden immünolog Miles Davenport ve meslektaşları aşı deneyleri ve diğer veri kaynaklarından elde edilen sonuçlara istinaden, cesur bir tahminde bulundular. Araştırmacılar, Kovid-19 aşısı olan kişilerin, yaklaşık olarak 108 günde bir, antikorlarının yaklaşık yarısını kaybettiklerini tahmin ettiler.
Tahminlerine göre, bunun sonucunda hastalığın hafif semptomlu durumlarına karşı başlangıçta örneğin yüzde 90 koruma sağlayan aşılar, 6-7 ay sonra ancak yüzde 70 oranında etkili olabilir düzeyde oluyor. Ancak ABD’deki New York Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Stephen Thomas ve meslektaşları 15 Eylül 2021 tarihinde New England Journal of Medicine dergisinde yayınlanan araştırmalarında, immünolojik çalışmaların aşı olan kişilerin antikor seviyelerinde tutarlı bir düşüş olduğunu gösterdiklerini ayrıca aşı deneyleri katılımcılarının uzun süreli takiplerinin, bağışıklığın azalmasının artan enfeksiyon riskine neden olduğunu ortaya çıkardığını söylüyorlar.
İsrail, İngiltere ve diğer ülkelerdeki sağlık hizmetleri kayıtları, Kovid-19 aşılarının etkisini kaybettiğini gösteriyor. ABD Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü Antikor ve Viroloji Araştırmaları Başkanı Amarendra Pegu ve meslektaşlarının 17 Eylül 2021’de Science dergisinde yayınlanan araştırmasına göre, aşıların sağladığı antikorların, virüsün Delta varyantı gibi yeni varyantlarını, orijinal virüse karşı olduğu eşdeğer bir verimlilikle etkisiz hale getiremediği net bir şekilde görünüyor.
Bununla birlikte, aşılanan kişilerin şiddetli semptomların görüldüğü enfeksiyonlardan, hastaneye yatışlardan veya ölümden koruyan bağışıklık sisteminin güvenlik önlemlerinin ne ölçüde etkisiz kalacağı ise bilinmiyor. Miles Davenport ek doz programları hakkındaki tartışmaların, küresel sağlık yetkililerinin kısa bir süre için bu fikre karşı olduklarının kamuoyu önünde açıklamalarının ardından daha da arttığını belirtti. Ancak diğer yandan İngiltere ek dozun 50 yaş üstü kişilere uygulanmasını onayladı.

Bağışıklık direnci
Aşının sağladığı bağışıklık ne kadar sürer? Bağışıklık sisteminin üç ana bileşenini (Antikorlar, B hücreleri ve T hücreleri) aynı anda ele alan uzun süreli çalışmalardan birinde, Pensilvanya Üniversitesi’nin Perelman Tıp Fakültesi’nden immünolog John Wehrey liderliğindeki araştırmacılar, hakem onayı bekleyen çalışmaların yer aldığı internet sitesi bioRxiv’de 23 Ağustos 2021’de yayınlanan makalede aşının kalıcı hücresel bağışıklığı uyardığı, bellek B hücrelerinin en az 6 ay boyunca çoğalmaya devam edip virüsle mücadele açısından geliştiğini, T hücresi sayısının ise nispeten sabit kalırken, çalışma süresi boyunca biraz azaldığını tespit ettiler. John Wehrey antikor sayısının düşmesi ile ilgili olarak, “Dolaşımdaki antikorlar azalabilir, ancak bağışıklık sistemi (enfekte olma durumunda) tekrar harekete geçebilir” dedi.

Uluslararası görüşler
İngiltere Halk Sağlığı Kurumu’ndan araştırmacıların yayınladığı, aşıların hastaneye yatışlar ve can kayıplarına karşı etkinliklerinde hafif oranda ancak somut bir düşüşü gösteren çalışma kapsamında İngiltere ve Katar’dan gelen ön veriler, İsrail’deki durumu doğruluyor gibi görünüyor. Araştırmaya göre, bağışıklıktaki azalma, Pfizer-BioNtech ve AstraZeneca aşılarının uygulanmasından yaklaşık 20 hafta sonra meydana geliyordu ve bağışıklığın azalmasının etkisi anormal sağlık koşullarından muzdarip olan yaşlı bireylerde daha belirgindi. Yaşlılarla ilgili olarak, iki doz arasındaki sürenin daha uzun olmasının koruyucu bağışıklığı desteklediğine yönelik bazı kanıtlar da vardı.
Katar, Doha’daki Weill Cornell Tıp Fakültesi’inden epidemiyolog Laith Abu-Raddad ve meslektaşları geçen ay, Pfizer/BioNTech aşısının, aşının uygulanmasından sonra 6 aya kadar şiddetli semptomların yaşandığı enfeksiyona karşı yüksek koruma sağladığını sonrasında ise beklediği gibi hafif şiddetli veya asemptomatik enfeksiyonlara karşı aşının etkinliğini kademeli olarak düştüğünü açıklamıştı.
Bununla birlikte, bioRxiv internet sitesinde 27 Ağustos 2021’de yayınlanan makalede, Abu Raddad ek dozlara ihtiyaç olduğundan emin değildi. Ancak aşılamadan 7 ay sonra elde edilen verileri incelediğinde, bunların sadece ön sonuçlar olmasına rağmen, aşının hastaneye yatma ve ölüme engel olma imkanının azalmaya başladığını fark etti. Abu Raddad, “Verilerin bir fikir değişikliğini gerektirdiğini” belirtti.
Diğer yandan, ABD’de yapılan benzer bir çalışmada, Kaliforniya’da bulunan Stanford Üniversitesi Matematik ve İstatistik Bölümü başkanı Arjun Puranik, 7 Eylül 2021'de bioRxiv’de yayınlanan makalede, şiddetli semptomların görüldüğü enfeksiyonlarda değil, daha çok enfeksiyonun kendisine karşı korumanın azaldığına yönelik veriler olduğu belirtiliyor. Dünya genelinde, aşı olanlar arasında şiddetli semptomların olduğu enfeksiyon oranlarının herhangi bir şekilde arttığına yönelik bir belirti olmadığı belirtiliyor.

Ek doz büyülü bir etki yaratmıyor
Ek doz, tek başına yeterli değil. İsrail, geniş çapta ek doz uygulayan ilk ülke olmuştu. İsrail 30 Temmuz 2021 tarihinden bu yana, Delta varyantının daha bulaşıcı olması, kısıtlamaların gevşetilmesi ve kış mevsimi başında uygulanan aşıların sağladığı korunmadaki net bir düşüşü yansıtan vaka sayıları artış sebebiyle, 40 yaş ve üstü nüfusun çoğunluğu da dahil olmak üzere, 3 milyondan fazla kişiye mRNA aşısının üçüncü dozunu uyguladı. İsrail’deki en büyük sağlık hizmetleri kurumu olan Clalit Sağlık Hizmetleri’nde İnovasyon Birim Başkanı Ran Balicer, 17 Eylül’de düzenlenen ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) danışmanlar toplantısında belirttiğine göre, çocuklar ve diğer insan gruplarının aşı olmaması halinde, ek dozunun tüm sorunları çözeceğinin gerçek bir düşünce olmadığını gösteren bir şekilde, o zamandan bu yana vaka sayıları daha da yükseldi. Balicer ayrıca İsrail’in günde bir milyon kişi başına yaklaşık bin yeni vakanın kaydettiği bir durumda sıkışık kaldığını belirtti.
Diğer yandan FDA oybirliğiyle Pfizer aşısının ek dozunu kullanımını onayladı. Ancak ek doz kullanımı sadece 65 yaş ve üstü kişiler, ciddi hastalık riski taşıyanlar, sağlık personelleri, öğretmenler, evsizler barınağında ve cezaevlerinde çalışanlara sınırlandırıldı.
Johns Hopkins Bloomberg Halk Sağlığı Okulu’ndan epidemiyolog David Dowdy, tek başına bir ek doz uygulanmasının, virüsün ülke düzeyinde virüsün yayılma yolunu önemli ölçüde değiştirmediğini zira enfeksiyonu bulaştırma durumunun çoğunlukla aşı olmamış kişiler arasında gerçekleştiğini söylüyor.

 


Stranger Things'in finali hayranları ikiye böldü

Fotoğraf: Netflix
Fotoğraf: Netflix
TT

Stranger Things'in finali hayranları ikiye böldü

Fotoğraf: Netflix
Fotoğraf: Netflix

Netflix'in popüler bilimkurgu dizisi Stranger Things, yaklaşık 10 yılın ardından sona erdi ancak final bölümü hayranlar arasında karşıt tepkilere neden oldu.

Dizinin "Chapter Eight: The Rightside Up" adlı final bölümü, önceki bölümlerin gösterime girmesinden bir hafta sonra, yeni yılın ilk saatlerinde yayın platformunda izleyiciyle buluştu.

*Bundan sonrası Stranger Things'ın finali hakkında spoiler içerir, bizden uyarması* 

Indiana'nın Hawkins kasabasındaki kahramanlar dizinin son bölümünde, Eleven (Millie Bobby Brown) ve Will Byers'ın (Noah Schnapp) doğaüstü yetenekleri sayesinde Vecna'yı (Jamie Campbell Bower) yenmeyi başarıyor.

Joyce (Winona Ryder) kötü karakterin kafasını kestikten sonra Hopper (David Harbour) ve Murray (Brett Gelman) Upside Down'a giden boyutlararası köprüye bombalar yerleştiriyor ve Eleven'ın kendini feda ederek öteki dünyada kalmış gibi göründüğü anlaşılıyor.

Bölümün henüz ortalarındayken 1989'a bir zaman atlaması yapılıyor ve geri kalan karakterlere ne olduğu gösteriliyor: Ekip, dizideki travmatik olayları geride bırakmaya başlarken Joyce'la Hopper nişanlanıyor.

sdfrg
Stranger Things, yılbaşında uzun metraj film uzunluğunda bir finalle sona erdi (Netflix)

Dizinin son sahnelerinden birinde Mike (Finn Wolfhard), Eleven'ın aslında kendine ölü süsü vererek Upside Down'dan kaçmayı başardığını iddia ediyor. O konuşurken, yaşı daha büyük Eleven'ın uzak bir yerde dolaştığını ve ardından bir kasabaya ulaştığını görüyoruz.

Eleven'ın gerçekten hayatta kalıp kalmadığı belirsizliğini korurken, dizinin ortak yaratıcısı Ross Duffer "Gerçek olsun ya da olmasın, Eleven onların kalplerinde yaşıyor" diyor.

Birçok izleyici finale tepki gösterirken, Vecna'nın bölümün bu kadar erken bir aşamasında yok edilmesi kararı sosyal medyada sıkça eleştirildi.

"Ana kötü karakter bölümün yarısında öldürüldü, önemli kimse ölmedi, Henry Creel'ın başlangıç hikayesi hakkında hiçbir açıklama yapılmadı ve sadece 18 aylık bir zaman atlaması oldu. Stranger Things finali, The Umbrella Academy'yle birlikte gördüğüm en aptalca sondu" diye yazan bir gönderi X/Twitter'da geniş çapta paylaşıldı.

dfgth
Eleven, Stranger Things'in finalinde (Netflix)

Başka bir hayran da şöyle yazdı: 

Yaptıkları en büyük hata, bölümün koskoca 50 dakikasının epilog olmasıydı. Bu 50 dakikanın en az 30'unu dövüş sahnelerini daha iyi hale getirmek için kullanabilirlerdi.

Bir diğeriyse "Stranger Things beni o kadar hayal kırıklığına uğrattı ki, bu konu hakkında konuşmak bile istemiyorum" dedi.

Ancak diğerleri hikayenin sonuna daha olumlu yaklaşırken, biri "Stranger Things'in finalinden keyif alan tek kişi ben miyim?" diye yazdı.

Başka biri de "Stranger Things'in finalinden hoşnut bir şekilde Twitter'a giriyorum ve herkesin şikayet ettiğini görüyorum" diye espri yaptı.

Stranger Things, Netflix'te halen yayında.

Independent Türkçe


James Cameron, Titanik'ten sağ çıkma yöntemini paylaştı

DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)
DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)
TT

James Cameron, Titanik'ten sağ çıkma yöntemini paylaştı

DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)
DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)

1997 yapımı popüler felaket filmi Titanik'in (Titanic) yönetmeni James Cameron, 1912'de batan ünlü yolcu gemisinden sağ çıkmak için izleyeceği farazi stratejiyi açıkladı.

Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet'ın başrollerini paylaştığı Titanik, tüm zamanların en yüksek hasılat yapan filmlerinden biri. Film, 1500'den fazla kişinin hayatını kaybettiği RMS Titanic'in batmasını konu alıyor.

The Hollywood Reporter'a verdiği yeni röportajda Cameron'a "Titanik buzdağına çarptığında ikinci sınıf yolcu olarak tek başınıza seyahat ediyor olsaydınız, ne yapardınız?" sorusu yöneltildi.

Röportajcı, üçüncü sınıf yolcuların güverte altında mahsur kaldığını, birinci sınıf yolcularınsa filikalarda yer bulma şansının daha yüksek olduğunu açıkladı.

Cameron, "Bence tüm olayı 'ya böyle olsaydı' diyerek ya da geriye dönüp bakarak değerlendirmenin ilginç yolları vardı" diye yanıtladı. 

Titanik uzmanlarıyla oynamayı sevdiğim bir oyun var: Şu anda bildiklerimizi bilseydiniz ve kaptana fikir verebilseydiniz herkesi nasıl kurtarırdınız? Diğeri de şöyle: Bir zaman yolcususunuz ve geri dönüp geminin batışını yaşamak istiyorsunuz ama sizi geri götürecek küçük zaman yolculuğu aletiniz bozuluyor ve 'S**tir, gerçekten gemideyim, buradan çıkmam lazım' diyorsunuz.

Cameron bu ikinci senaryoda yapılacak en iyi şeyin, güvertenin kenarında durup tahliyenin ilk aşamalarında bir filikanın indirilmesini beklemek olduğunu savundu. Bu noktada suya atlayıp filikaya yüzerek yolcuların onu bota çekmesini bekleyecekti.

Yönetmen "Çoğu kişinin suya atlayacak cesareti olmazdı" diye devam etti. 

Geminin gerçekten batacağına inanamıyorlardı. Ama geminin batacağından eminseniz ve filikalarda değilseniz, bot denize indiği anda yanına atlarsınız.vFilikalar uzaklaştığında işiniz biterdi. Titanik hâlâ orada dururken ve herkes izlerken sizi boğulmaya mı terk edeceklerdi? Hayır, sizi çekip alırlardı ve görevliler, 'S**tir, bu konuda yapabileceğim bir şey yok' derdi. 4. bot iyi bir seçenek olurdu.

Cameron'ın son filmi Avatar: Ateş ve Kül (Avatar: Fire & Ash) halen sinemalarda. Gişe canavarı film, yönetmenin popüler Avatar serisinin üçüncü halkası.

The Independent için Ateş ve Kül'ü inceleyen Clarisse Loughrey şöyle yazıyor: 

Avatar serisinin 197 dakika uzunluğundaki üçüncü filmi, Paskalya vaazını dinlemek zorunda kalan huysuz bir çocuk gibi hissettirebilir.

Independent Türkçe


2025'in ses haritası: Türleri aşan 10 albüm

2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)
2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)
TT

2025'in ses haritası: Türleri aşan 10 albüm

2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)
2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)

Bu liste, 2025'in müzik gündeminde öne çıkan ve farklı türlere yayılsa da ortak bir duyguda kesişen albümleri bir araya getiriyor: Belirsizlik çağında dayanıklılık, dönüşüm ve birlikte kalma ihtiyacı. 

2025'in büyük albümleri zaten herkesin radarındaydı; popun en büyük isimleri de yeni kayıtlarla sahaya indi. Lady Gaga'dan Rosalía'ya, Bad Bunny'den Taylor Swift'e uzanan bu ana akım hat, milyonlar satan ve Spotify Wrapped dahil yıl sonu listelerini domine eden kayıtlar üretti. Buna paralel olarak, gitar cephesinde de Turnstile'ın 4. albümü NEVER ENOUGH, yıl boyunca konuşulan kayıtların başına yazıldı.

Bu liste ise o büyük manşetin dışına çıkıyor: Daha farklı türlerde dolaşan, daha az konuşulan ama daha derine işleyen albümlerin peşine düşüyor.

Kokoroko'nun sakin ama kararlı iyimserliğiyle açılan hat, Cymande'nin yarım asrı aşan mirasını bugüne taşıyan groove'larıyla derinleşiyor; ikisi de nostaljiye yaslanmadan geçmişi günümüzün diline çeviriyor. 

Durand Jones & The Indications ve Parcels, duyguyu gösterişe kaçmadan akışın içine yerleştiriyor; soul ve funk, burada "iyi hissettirme" vaadinden çok bir ritim disiplini gibi çalışıyor ve omurgayı ayakta tutan bir tempo duygusuna dönüşüyor. 

Il Mago del Gelato, hayali bir filmin müziği tadında kurduğu sinematik evrenle yılın sürpriz hazlarından biri. Celeste, kırılganlığı estetize etmeden anlatabildiği için listede ayrı bir yere oturuyor; albüm, kolay tüketilen bir geri dönüşten ziyade sabır isteyen bir yakınlık kuruyor. 

Geese, rock tarafında 2025'in en kışkırtıcı ve en diri işlerinden birini çıkarıp karmaşayı kontrollü bir estetiğe dönüştürüyor. Florence and the Machine, bedenden ve hayatta kalmaktan kaçmayan şarkılarıyla büyük duyguları yeniden sahneye çağırıyor. 

Lily Allen, kişisel bir çöküşü popun parlak yüzünü kirletmekten çekinmeden anlatırken, "itiraftan" dramatik gösteriye kaçmayan bir çizgi tutturuyor. Wet Leg ise ilk albümün mizahını koruyup duyguyu daha açık bir yerden kurarak kendini tekrar etmeden ilerliyor. 

Sonuçta bu seçki, yılın özeti değil; 2025'in ruh haline, kırılma noktalarına ve kaçış ihtiyaçlarına dair karalama defterine alınan bir not, yıl boyu elimizden tutan seslerden ve aklımızda kalan cümlelerden oluşuyor.

Kokoroko - Tuff Times Never Last

Kokoroko'nun ikinci albümü Tuff Times Never Last, kaosun ve belirsizliğin gündelik hayatı kuşattığı bir dönemde, sakin ama kararlı bir iyimserlik duygusu kuruyor. Albüm, yüksek sesle umut vaat etmek yerine, neşeyi ve dayanıklılığı müziğin içine sindirerek anlatmayı seçiyor. Brit-soul geleneğinin pürüzsüz estetiğini, cazın derinliği ve Batı Afrika kökenli ritmik hafızayla buluşturan grup, yüzeyde yumuşak ama içeride son derece katmanlı bir dünya kuruyor. Bu müzik, gösterişten uzak; dikkat çekmek için bağırmıyor, sakin bir ısrarla dinleyicisini içine alıyor. Parçalar arasındaki uyum, bireysel virtüözlüğün geri çekilip kolektif duygunun öne çıktığı nadir bir denge hissi yaratıyor.

Albüm boyunca "Az ama öz" fikri seziliyor; her nota yerinde, her boşluk bilinçli. Yaz sıcaklarını hatırlatan bu ses dünyası, nostaljiye yaslanmadan hafızayla konuşmayı başarıyor. Kokoroko, cazın zaman zaman üzerine sinen "mesafeli" algıyı kırarak, bedene ve duyguya aynı anda temas eden bir akış yakalıyor. Tuff Times Never Last, hem dans edilebilen hem de sessizce eşlik edilebilen nadir albümlerden biri. Tam da bu yüzden, 2025 yazının ruhunu tanımlayan, yılın en iyi ve en kalıcı albümü.

Il Mago del Gelato - Chi È Nicola Felpieri?

Il Mago del Gelato'nun Chi è Nicola Felpieri? albümü, daha başlığında "Nicola Felpieri kim?" diye soruyor ama net bir cevap vermek yerine dinleyiciyi hayal kurmaya davet ediyor. Nicola Felpieri, sabit bir kimlikten çok, müziğin içinden geçen bir ruh hali; herkesin kendi hikayesine göre yeniden şekillendirebileceği bir karakter. Albümün büyük ölçüde enstrümantal yapısı, funk, caz ve afrobeat arasında dolaşırken dinleyeni belirli bir anlatıya hapsetmiyor, aksine onu özgür bırakıyor. 1980'ler tadındaki rüya atmosferi, dans eden baslar, kıvrak gitarlar ve vocoder dokunuşlarıyla zaman ve mekan duygusunu bilinçli biçimde askıya alıyor. Parçalar, enerjik patlamalarla içe kapanık anlar arasında rahatça geçiş yaparak tek bir ruh haline sıkışmıyor. Venerus, Le Feste Antonacci ve Mélanie Chedeville gibi konuklar albümün dünyasına eklemleniyor ama hikayenin merkezini ele geçirmiyor. 

Il Mago del Gelato, 1970'lerin film müziklerine göz kırpan estetiğini nostaljik bir alıntı olmaktan çıkarıp bugüne taşıyor. Grup "Biz sadece insanları dans ettirmek istiyoruz" derken, bedeni harekete geçiren ama zihni de açık tutan bir müziği tarif ediyor. Chi è Nicola Felpieri?, hayali bir filmin müziği gibi ilerliyor; sahneleri net değil ama duygusu kalıcı. Tam da bu yüzden albüm, dinlendikçe genişleyen ve her seferinde başka bir ayrıntısını ele veren işlerden biri olarak yılın öne çıkanları arasına yazılıyor.

Cymande - Renascence

Cymande, Renascence'la yalnızca geri dönmüyor; yarım asrı aşan bir müzikal yolculuğun hâlâ canlı, hâlâ anlamlı olduğunu kanıtlıyor. Albüm, grubun hikayesini anlatan belgeselin ardından gelen bir "zafer turu" gibi dursa da nostaljiye yaslanmak yerine bugünün duygusunu yakalamayı başarıyor. Açılışta ağır ağır ilerleyen funk dokuları ve el davulları, Cymande'nin 1970'lerde kurduğu evrenle doğrudan bağ kurarken, bugünden konuşan bir bilgelik taşıyor.

Patrick Patterson ve Steve Scipio, geçmişteki groove'larını tekrar etmekle yetinmiyor; yaşla, kayıpla ve kabullenmeyle yoğrulmuş bir müzik yazıyor. Road to Zion gibi parçalar ölüm ve ahlak üzerine düşünürken, karanlığı inkar etmeyen ama onunla barışmayı öğrenmiş bir ruh hali sunuyor. Celeste'in sesiyle parlayan Only One Way, albümün en duygusal anlarından biri olarak hem zamansız hem bugüne ait hissettiriyor. Coltrane ise müziği neredeyse spiritüel bir mesaj haline getirerek Cymande'nin funk'ı neden her zaman başka bir yerde konumlandığını hatırlatıyor. Renascence, "geri dönüş albümü" klişelerine düşmeden, eskiyi yeniden üretmek yerine onu dönüştürüyor. Bugünün dünyasına bakan sözler, 1970'lerden bu yana aslında ne kadar az şeyin değiştiğini de sessizce ima ediyor. Cymande'nin dönüşü, geçmişe övgü değil; hâlâ söylenecek sözü olan bir grubun güçlü, sakin ve özgüvenli bugünü.

Durand Jones & The Indications - Flowers

Durand Jones & The Indications, 4. albümleri Flowers'ta acele etmeyen, kendinden emin ve olgun bir ruh haliyle karşımıza çıkıyor. Albüm, adını hak eder biçimde sıcak, yumuşak ve yaz gecelerine yakışan bir neo-soul atmosferi kuruyor. Grup bu kez gösterişten çok akışa güveniyor; şarkılar tek seferlik demoların ham enerjisinden doğup yavaş yavaş katmanlanıyor. Durand Jones'un falsettosu albümün merkezinde duruyor ve çoğu parçada enstrümanlar bilinçli biçimde geri çekilerek vokallere alan açıyor.

Paradise ve Lovers' Holiday gibi şarkılar, romantizmi hafif bir disko parıltısıyla sararken nostaljiyi ağırlaştırmadan taşıyor. Albüm boyunca Earth, Wind & Fire ve The Stylistics gibi 1970'ler soul geleneğinin izleri hissediliyor. Ama bu izler birebir taklitten çok bir ruh hali olarak var. Flower Moon ve Been So Long, groove'u sade ama bulaşıcı tutarak bedenle kolayca temas kuruyor. Albümün sonlarına doğru gelen Rust and Steel, abartıya kaçmadan dramatik bir derinlik ekleyerek Flowers'ın duygusal doruklarından birini oluşturuyor. Flowers, yenilik peşinde koşmaktan çok soul müziğin neden hâlâ bu kadar güçlü olduğunu hatırlatan, güven veren ve iç açıcı bir albüm.

Celeste - Woman Of Faces

Celeste, ikinci albümü Woman of Faces'te yalnızca güçlü bir ses değil, çatışmalarla yoğrulmuş bir anlatıcı olduğunu da tartışmasız biçimde ortaya koyuyor. Albüm, pandemiyle kesintiye uğrayan hızlı yükselişin ve uzun bir içe kapanma döneminin ardından gelen ağır ama bilinçli bir geri dönüş hissi taşıyor. Açılış parçası On With the Show, dinleyiciyi neredeyse sahne perdesi aralanıyormuş gibi teatral bir dünyaya davet ediyor. Bu kez merkezde romantik özlemden çok kimlik, kırılganlık ve kontrol duygusu var.

Albüme ismini veren Woman of Faces, Celeste'in kendisinden beklenen rollere ve takılan maskelere karşı sessiz ama sert bir itirazı gibi duruyor. Albüm boyunca sinematik yaylılar, çıplak piyano anları ve Could Be Machine gibi beklenmedik, mekanik dokular yan yana geliyor. Bu stil geçişleri zaman zaman sarsıcı olsa da parçalı yapı albümün ruh haline hizmet ediyor. Celeste'in vokali hâlâ albümün omurgası: Kimi anlarda kırılgan, kimi anlarda neredeyse meydan okuyan bir tonla ilerliyor. Angel Like You ve Carmen's Song, albümün duygusal derinliğini sessizce büyüten anlar arasında öne çıkıyor. Woman of Faces, kolay tüketilen bir soul albümünden çok, sabır isteyen ama karşılığında samimi bir yakınlık sunan bir iç döküm.

Parcels - LOVED

Parcels, LOVED'da çok sesli armoniyi bir "hüner" gibi sergilemek yerine, şarkıların kalbine yerleştirip onu doğal bir dile dönüştürüyor. Albümün en çarpıcı yanı, teknik olarak kusursuz duran bu armonilerin soğuk değil; tam tersine sıcak, davetkar ve sürekli "birlikte" hissettirmesi. İlk bakışta tanıdık bir nu-disco/funk alanında dolaşıyorlar; ama bu kez enerjiyi yükseltmekten çok, duyguyu berraklaştırmayı seçiyorlar. Berlin'in parlak elektronik cilasından biraz geri çekilip köklere dönüyor, Nile Rodgers'ı hatırlatan ritmik gitarlarla Thinkaboutit ve Yougotmefeeling gibi parçaları güneşli bir coşkuyla taşıyorlar.

LOVED'ın sürprizi ise "daha yavaş" anlarda saklı: Everybodyelse ve Summerinlove, grubun yumuşaklığının da en az groove kadar iddialı olabildiğini gösteriyor. Finalde Finallyover ve Iwanttobeyourlightagain, bu kırılgan hattı iyice belirginleştirip albümü dokunaklı bir kapanışa bağlıyor. Bütün bu geçişlerin merkezinde Noah Hill'in bası var; ağır, tekinsizleşmeden derinleşen bir omurga kurarak melodilerin "fazla parlak" olma riskini dengeliyor. Bu sayede Parcels, parıltıyı dozunda tutup şarkılara nefes alan bir genişlik kazandırıyor. Evet, yer yer tekrar hissi var; ama o tekrar, bir yaz gecesi gibi: Aynı rüzgâr, başka bir sıcaklıkla geri geliyor. LOVED, en temelde özgürce akan, titizce örülmüş ve bittiğinde bile kulağın "bir armoni daha" diye geriye dönmek istediği bir albüm.

Geese - Getting Killed

Geese, üçüncü albümü Getting Killed'de son birkaç yıldır geçirdiği dönüşümü bir "tarz değişimi" değil, neredeyse yeni bir karakter yaratımı gibi sunuyor. Grubun 23 yaşındaki lideri Cameron Winter'ın (2024 sonunda Heavy Metal adında nefis bir solo albüme de imza atmıştı) hem büyüleyici hem muğlak anlatıcılığı, şarkıların içine bir vaaz tonu, bir sokak alayı gürültüsü ve ince bir kara mizah katıyor. Albüm, klasik rock melodilerinin tesellisiyle çağın absürtlüğünü yan yana getiriyor; Taxes'ta bir cümle hem dua hem küfür gibi çarpıyor. 

Gitarlar kimi yerde gevezelik ediyor, kimi yerde bıçak gibi kesiyor. Albümde manevi bir titreşimi andıran bir enerji hissediliyor: Bazen sözlerdeki imgeleriyle, bazen Winter'ın sanki kalabalığa seslenir gibi dolaşan vokaliyle. Bu kadar ayrıntı varken Geese, kolayca dağılabilecek bir yapıya kayabilirdi ama Getting Killed hiçbir anında kontrolü kaybetmiş gibi durmuyor. Aksine, grup sanki bu "kalabalığın" riskini göze alıp tam da orada özgürlüğünü buluyor ve karmaşayı estetik bir karara dönüştürüyor. Sonuç, 2025'in en tuhaf, en kışkırtıcı, en diri ve en iyi rock kaydı; kıyameti anlatırken bile canlı, sert ama şefkatli, gürültünün içinden melodinin yolunu açan bir albüm.

Florence and the Machine - Everybody Scream

Everybody Scream, Florence Welch'in kaosu yine güzelliğe çevirdiği, üstelik bu kez bedenden ve hayatta kalmaktan kaçmayan bir albüm; sesi, hem bir çığlık hem de bir tür dua gibi işliyor. Florence Welch'in Guardian'a anlattığı üzere, yazma sürecinin fitilini turnede yaşadığı ve hayatını tehdit eden dış gebelik, ardından gelen acil ameliyat ve düşük travması ateşliyor. Sadece 10 gün sonra sahneye geri dönme ısrarı, albümün damarına yerleşen o "acele etme" hissini açıklıyor: Her şey yanarken bile şarkılar durmuyor.

2022 çıkışlı önceki albüm Dance Fever'daki gelgitlerin ardından burada ağırlık, ölümlülüğe ve "bu bedende yaşamanın" acısına kayıyor; sözler sık sık bir yüzleşme ve hesaplaşma duygusu taşıyor. Albümün temel enerjisi, gotik ve pagan imgelemle beslenen bir ritüel hissi: Korku, büyü ve karanlık, umudu çağırmak için kullanılan araçlara dönüşüyor. Welch'in anlatımı romantize etmiyor; yara izlerini gösterirken, şöhretin ve sahne ışığının bedelini de açıkça masaya koyuyor. Albümün en güçlü tarafı, kırılganlığı zayıflık diye sunmaması. Kırılganlığı, güçle yan yana koyup gerçek bir dayanıklılık anlatısı kuruyor. Sonuçta Everybody Scream, dinleyeni karanlığın içine çekip orada bırakmayan; tam tersine, karanlıktan geçerek nefes almayı yeniden öğreten, sert ama umutlu bir geri dönüş.

Lily Allen - West End Girl 

West End Girl, Lily Allen'ın 7 yıllık sessizliğini "geri dönüş" gösterisine çevirmek yerine, kişisel bir enkazın içine elini sokup orada bulduklarını saklamadan masaya dizdiği bir albüm. Ünlü oyuncu David Harbour'la evliliğinin ihanet ve güven yıkımıyla dağılması, albümün ana yakıtını oluşturuyor. West End Girl o kırılmanın hemen ardından, o taze acıyla yazılıp kaydedilmiş. Allen, bu çöküşten doğan parçaları bir intikam manifestosuna çevirmiyor; aksine ihanetin geride bıraktığı utanç, öfke ve boşluğu, popun parlak yüzünü kirletmekten çekinmeden anlatıyor. Şarkıları dinlerken, iyileşmekten çok "hayatta kalmak için anlatma" dürtüsünü hissediyorsunuz.

Öte yandan bu kadar "çıplak" bir anlatı, kolayca acındırmaya kayabilirdi ama albümün gücü tam da burada yatıyor: Kendine acımadan, suçu basitleştirmeden ve dramatik numaralar çekmeden konuşuyor. Allen, müzikal olarak da eski şablonunu kopyalamıyor. Deneysel elektronik dokular ve dansa yakın ritimler anlatının ağırlığını taşıyacak kadar akıllı ve kontrollü kurulmuş. O yüzden West End Girl, karanlık bir hikaye anlatırken bile depresif bir albüm gibi akmıyor; Allen'ın yıllardır bildiğimiz o alaycı kıvılcımı, felaketin ortasında bile nabız tutuyor. Albümün duygusal merkezi, ihanetin kendisinden ziyade onun yarattığı kimlik sarsıntısı: Bir evin ve bir bedenin bir anda yabancılaşması. Albümü Beyoncé'nin LEMONADE'ine benzetenler çıkacaktır ama West End Girl'ün farkı, uzlaşma vaadi sunmaması; burada sadece kayıp ve çıplak gerçek var.

Wet Leg - Moisturizer

Wet Leg, Moisturizer'da ilk albümün soğukkanlı mizahını elden bırakmıyor ama bu kez daha içten, duygusunu saklamayan bir yerde duruyor. Rhian Teasdale'ın "perde kalktı" dediği yeni özgürlük hali, şarkılara çocuksu bir coşku ve romantik bir odak getiriyor. Üç yıllık aranın ardından Wet Leg'in ikiliyken beş kişilik bir gruba dönüşmesi, sesi daha iri, prodüksiyonu daha dolgun kılıyor. 

CPR, liquidize ve catch these fists, albümü daha ilk dakikadan ayağa kaldırıyor; sertleşen gitarlar, zihin açan küçük şakalar, kirli riff'ler ve canlı performans düşünülerek kurulmuş bir enerji. Teasdale, aşkın savunmasızlığını anlatırken bile kendini ciddiye almamayı başarıyor ve tam da bu çelişki Wet Leg'i hâlâ eğlenceli kılıyor. 

Pokemon'un yumuşak akışı, rüzgar saçındayken gün batımına sürüyormuş hissi vererek albüme nefes aldıran bir genişlik açıyor. Hemen ardından gelen pillow talk ise grubun en saldırgan anlarından biri; arsız ama dozunda, gürültüsünün içinde tebessüm ettiren bir şarkı. Final düzlüğünde tempo yer yer düşse de u and me at home tatmin edici bir kapanış sunuyor. Moisturizer, ilk albümün büyüsünü aynen geri getirmese de daha samimi, daha derli toplu, yine de kendine özgü bir ikinci adım; insan Wet Leg'in bir sonraki hamlede daha çok risk almasını istemekten kendini alamıyor.

Independent Türkçe