Sudan ordusunu yeniden yapılandırmanın sonuçları nelerdir?

Projenin, ‘devrimcilerin’ taleplerini karşılayabileceği ve bazı unsurlarının eski rejime bağlılığına son verebileceği konusunda ihtiyatlı bir memnuniyet var.

Sudan ordu üyeleri (AFP)
Sudan ordu üyeleri (AFP)
TT

Sudan ordusunu yeniden yapılandırmanın sonuçları nelerdir?

Sudan ordu üyeleri (AFP)
Sudan ordu üyeleri (AFP)

Mona Abdulfettah
Sudan ordusunun yeniden yapılandırılması talebi, son darbe girişiminin ardından kurumun şartlara ve mağduriyetlere maruz kalması sonucunda yeniden gündeme geldi. Bu çağrı, geçici Egemenlik Konseyi Başkanı ve Silahlı Kuvvetler Başkomutanı Abdulfettah el-Burhan’ın orduyu ve ona bağlı (yardımcısı Muhammed Hamdan Daklu tarafından yönetilen) ‘Hızlı Destek Güçleri’ni yeniden yapılandırma projesini kabul ettiğini açıklaması sonrasında yinelendi. Bu durumun yanı sıra Ekim 2020 tarihli Cuba Barış Anlaşması’nda belirtildiği üzere, etnik, kültürel, dini ve coğrafi çeşitliliğin gereksinimlerini karşılamak için silahlı hareketlerin ‘Güvenlik Düzenlemeleri Protokolü’ne entegrasyonu da gündemde. Orduyu yeniden yapılandırmaya yönelik bu talepler çeşitli askeri ve sivil kanallardan doğarken, devrimci harekete mensup güçlerin özlemleriyle besleniyor.

İki ideoloji arasında
1925’te kuruluşundan bu yana Sudan ordusu, çok etnikli bir ülkedeki kökeni nedeniyle milliyetçiliğini terk etmedi ve çeşitli etnik kökenleri de dahil ederek bir aşiret dengesi oluşturmayı başardı. 1955’teki modern Sudan ordusunun çekirdeğini oluşturmaya devam etti. İngiliz ordusu komutasındaki bir dizi Sudanlı askerden oluşmuş Sudan Savunma Gücü olarak biliniyordu. Sudan’ın 1956’da İngiltere- Mısır ikili yönetimi rejiminden bağımsızlığının ardından, yeni bir ulusal orduya dönüşüm devam etti.
Birçok darbeye rağmen ordu, 25 Mayıs 1969’da askeri darbeyle iktidara gelen Cafer en-Numeyri döneminde ilk kez olmak üzere iki kez, ideolojik veya partizan şekilde takip edildi. Öyle ki Komünist Parti’ye bağlı liderlik konseyinden subaylar, 1971’de partiyi devirmeye çalıştılar ve bu girişim ‘Temmuz Düzeltme Hareketi’ olarak biliniyordu. Darbeciler, 3 günlüğüne iktidarı ele geçirmeyi başarsa da Numeyri tekrar iktidara geldi, tüm liderler idam edildi ve ordu milliyetçiliğini sürdürdü. Ancak siyasi partizanlığın ideolojiyle karıştırıldığı ikinci sefer, Güney Sudan’daki iç savaşa katılan ordu kuvvetleri, İslami hareketin milislerine yani ‘Halk Savunma Kuvvetleri’ bünyesinde eski rejim gölgesindeydi. Ardından rejim, aşiret milisleri ve taburları ile bölge halkının silahlı hareketlerine karşı Darfur savaşına girdi. Bu durum, siyasi bağlantılar olmaksızın rejime bağlı askerlerin diğer subaylar üzerindeki ayrıcalıklarını korurken, ordunun ulusal bir kurum olarak zayıflamasına katkıda bulundu. Ömer el-Beşir’in şahsında somutlaşan askeri kuruluş tarafından siyasi karar alındı. Ordunun otoriter ayrıcalıklarının sağlamlaştırılmasının temellerini atan bir darbe rejiminde bu alışılmadık bir durum değildi.

İttifakın başlangıcı
Sudan ordusunun yeniden yapılandırılması talebini tetikleyen ve her felaket ve olayda talep edilen şey, Aralık 2018 protestoları sırasında ve Beşir’in devrilmesinden sonra güvenlik organının kalıntılarının, çalışanların ve eski rejimin kalıntılarının suçlamaya karşı şiddet uygulamaya devam etmesi oldu. Ordunun eylemcilerin yanında durmasına ve oturma eylemi alanında onları Sudan güvenlik teşkilatının uygulamalarından ve onlara karşı uyguladığı şiddetten korumasına rağmen Silahlı Kuvvetler Genel Komutanlığı’nın 3 Haziran 2019’da oturma eylemini dağıtması olaylarından silahlı kuvvetler sorumlu tutuldu. Oturma eylemi alanına ağır ve hafif silahlar ve göz yaşartıcı gaz kullanarak baskın düzenleyen güçlerin soruşturması devam ediyor.
Bu müdahalenin büyüklüğü, 100’den fazla eylemcinin ölümü, yüzlerce kişinin yaralanması ve cesetleri Nil Nehri’ne atılan onlarca kurbanın ölümü ise aşikardı. Bunun sonucunda talepler tırmandı ve ardından Ekim 2020’de Cuba Barış Anlaşması’na göre güvenlik koşullarının düzenlenmesini bekleyen silahlı hareketler Hartum’a geldi. Çağrı, başlangıçta çeşitli vesilelerle ve alan Batılı heyetlerin bir toplantısı sırasında Başbakan Abdullah Hamduk tarafından ilan edilen geçici Egemenlik Konseyi’ndeki sivil bileşen tarafından gündeme geldi. Çağrı, askeri bir yön de benimserken, Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan ve yardımcısı Muhammed Hamdan Daklu’nun açıklamalarında da yer aldı. Bununla birlikte Burhan, Silahlı Kuvvetler Başkomutanı sıfatıyla, profesyonel yapıyı silahlı kuvvetlerin askeri ilke ve sistemlere göre planlanması, örgütlenmesi ve oluşturulmasıyla sınırlayan stratejik bir askeri ilkeden hareket etti. Öyle ki herhangi bir siyasi bileşeni hedef almaktan bahsetmedi ve amacının silahlı kuvvetleri geliştirmek olduğunu söyledi. Ekim 2019 sonunda Burhan, Ömer el-Beşir yönetiminin ardından gelen Genelkurmay Başkanlığı sistemini ortadan kaldırmaya ve ‘genelkurmayın’ eski sistemiyle faaliyete dönmeye karar veren Sudan ordusunu yeniden yapılandırma kararları adlı.

Anlaşmazlık noktaları
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, ilk anlaşmazlık noktası, Egemenlik Konseyi bileşenlerinin gerekçeleri ve orduyu yeniden yapılandırmaya yönelik taleplerle ilgili. Konseydeki sivil güçler, askeri kurumu eski rejimin unsurlarını korumakla suçluyor. Bu suçlama ve masumiyet arasında ise ince bir çizgi bulunuyor. Eski rejim çalışanlarının net bir şekilde sınıflandırılmasına ve ‘30 Haziran 1989 Rejiminin Kaldırılması ve Kamu Fonlarının Geri Kazanılması Komitesi’ aracılığıyla kamu yararına yönlendirilmesine ek olarak ordu gibi bir kurumda, otuz yıl askerlik yapmış subayların aidiyetini tespit etmek zor görünüyor. ‘Kurtuluş’ rejiminin 1989’da ortaya çıkmasıyla birlikte rejimin, Sudan İslami Hareketi’ne mensup olmadıklarını iddia ederek büyük bir subay grubunu kamu yararına yönlendirdiğini belirtmekte fayda var.
Askeri bileşen ise ordunun genel çerçevesi ile ilgili dürtülerden, ordu kurumlarının mallarına 1989 Rejiminin Kaldırılması Komitesi tarafından el konulmasından sonra kurumun zayıflığından, subayların ekonomik durumlarından ve ‘askerlerin ekonomik durumlarından açığa çıktı. Bu da huzursuzluklara ve rejimi devirme girişimlerine yol açtı. Nihayetinde son darbe girişimi, bu mağduriyetlerin kaçınılmaz bir sonucuydu.
İkinci anlaşmazlık noktası ise yeniden yapılandırmanın uygulanması etrafında dönüyor. Öyle ki sivil güçler, Malik Akkar liderliğindeki Sudan Halk Kurtuluş Hareketi de dahil, barış anlaşmasını imzalayan silahlı hareketlerin dahil edilmesinin yanı sıra orduyu, eski rejim unsurlarından tasfiye etmek zorunda olduklarına inanıyor. Ayrıca Abdulaziz el-Hilu kanadının güçleri nihai bir anlaşmaya varmayı beklerken, Sudan Kurtuluş Hareketi’nin Mini Arko Minnavi kanadı da dahil olmak üzere Abdulvahid Muhammed Nur kanadı güçleri de liderinin bir anlaşma imzalamasını bekliyor.

Demokratik hizmet
Burhan’ın son darbe girişiminin ardından yaptığı açıklamaya göre silahlı kuvvetlere zarar veren şey, yeniden yapılanmadaki gecikmeydi. Ayrıca silahlı kuvvetleri, geçiş sonrası örgütsel bir yapıya ve demokrasi çerçevesine yerleştirmek de kurumu askeri darbelere bağışık hale getirdi. Belki de başlangıçtan itibaren bu durum, 17 Ağustos 2019’da imzalanan geçiş aşamasının yükünü (39 ay sürmesi kaydıyla) taşıyacak bir tür sivil- askeri ittifak oluşturma çağrısı yaptı. Hızlı Destek Güçleri’nin entegrasyonunun, özellikle projenin sivil bileşeninin siyasallaşması ile yeniden yapılanmanın tamamlanmasının önünde bir engel oluşturması muhtemel.
Burhan, ordunun yeniden yapılandırıldığını duyurduktan sonra ‘siyasi güçlerin ülkede demokrasiyi korumak için bir şeref sözleşmesi imzalaması gerektiğini’ söylerken bu, ‘ordunun demokrasinin hizmetinde olduğu’ fikrinin bir yansıması oldu. Bu nedenle siviller, korunmalarıyla ilgili sebepler dolayısıyla Burhan’ı geri çevirmezken, seçim sürecini hızlandırma ihtiyacı için birden fazla kez çağrıda bulunduklarını da inkar etmediler.

Temkinli bir memnuniyet
Sudan halkı, ordunun yeniden yapılandırılması kararını temkinli bir memnuniyetle karşılarken, projenin devrimcilerin taleplerini karşılayacağına ve bazı unsurlarının eski rejime olan bağlılığını ortadan kaldıracağına dair şüphe duyduğunu dile getirdi. Ayrıca şüphelerinin, bu sürecin eski rejim gibi partizan bir etkiye değil de ulusal yetkiye dayalı olup olmayacağını da içerdiği belirtildi. Halkın temkinli memnuniyeti ve askeri bileşenin coşkusu arasında sivil güçler, ordunun tüm askeri ve güvenlik unsurlarıyla yeniden yapılanmasının hızlanması gerektiğini vurguladı.



Irak, Suriye'den getirilen bin 387 DEAŞ üyesi hakkında soruşturma başlattı

 Irak'ın Kaym vilayetinde Suriye sınırındaki beton duvarda devriye gezen Haşdi Şabi Güçleri mensupları (AP)
Irak'ın Kaym vilayetinde Suriye sınırındaki beton duvarda devriye gezen Haşdi Şabi Güçleri mensupları (AP)
TT

Irak, Suriye'den getirilen bin 387 DEAŞ üyesi hakkında soruşturma başlattı

 Irak'ın Kaym vilayetinde Suriye sınırındaki beton duvarda devriye gezen Haşdi Şabi Güçleri mensupları (AP)
Irak'ın Kaym vilayetinde Suriye sınırındaki beton duvarda devriye gezen Haşdi Şabi Güçleri mensupları (AP)

Irak Yüksek Yargı Konseyi Suriye topraklarındaki tutuklulardan Irak'a teslim edilen "DEAŞ" örgütüne mensup bin 387 kişi hakkında soruşturma başlatıldığını duyurdu.

Irak Yüksek Yargı Konseyi'nden dün yapılan açıklamada, "Birinci Kerh Soruşturma Mahkemesi, terörle mücadele konusunda uzmanlaşmış hakimlerin gözetiminde, Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Hakim Faık Zeydan'ın doğrudan gözetimi altında, Suriye topraklarındaki tutuklulardan yakın zamanda teslim alınan bin 387 DEAŞ terör örgütü üyesi hakkında soruşturma işlemlerine başlamıştır" denildi.

DEAŞ militanları, Suriye hükümetinin onları yeniden yakalamasından sonra nakledildikleri 200 numaralı hücreden Eş Şeddadi cezaevinden kaçtı (DPA)DEAŞ militanları, Suriye hükümetinin onları yeniden yakalamasından sonra nakledildikleri 200 numaralı hücreden Eş Şeddadi cezaevinden kaçtı (DPA)

Açıklamada, “tutuklularla ilgili işlemlerin, yerleşik yasal ve insani çerçeveler dahilinde ve ulusal yasalar ile uluslararası standartlara uygun olarak yürütüleceği” belirtildi.

Açıklamada ayrıca, “bu işlemlerin, Irak'ın DEAŞ terör örgütünün suçlarına karışanları soruşturmak ve hesap sormak için yürüttüğü çabalar bağlamında, yürürlükteki yasalara uygun olarak ve DEAŞ terör unsurları ile soykırım ve insanlığa karşı suç teşkil eden suçların ele alınmasına yönelik uluslararası koordinasyonla paralel olarak gerçekleştirildiği” ifade edildi.

Açıklamada, “Irak'a gelmesi beklenen DEAŞ terör örgütü üyesinin sayısının 7 bini aştığı ve Uluslararası Adli İşbirliği Ulusal Merkezi'nin, soruşturma organlarına ve mahkemelere daha önce arşivlenmiş belgeleri ve kanıtları derleyip sunmak için çalışacağı” belirtildi.

Yaklaşık iki hafta önce, ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), yaklaşık 7 bin DEAŞ tutuklusunun Suriye'den Irak'a transferinin başlatıldığını duyurmuştu; bu hamlenin amacının “teröristlerin güvenli gözaltı tesislerinde kalmasını sağlamak” olduğu belirtilmişti.

Irak güvenlik kaynaklarına göre Irak'a transfer edilenler arasında Suriyeliler, Iraklılar, Avrupalılar ve diğer uyruklardan kişiler bulunuyor.

Aşırılıkçı grup, 2014'ten 2017'ye kadar Irak'ın kuzey ve batısındaki geniş alanları kontrol etti ve ABD liderliğindeki uluslararası koalisyonun desteğiyle Irak güçleri tarafından bölgeden çıkarıldı.

Irak, terörist grubun yol açtığı yıkıcı etkilerden hala kurtulmaya çalışıyor.

Örgütün 2019'da yenilgiye uğratıldığı Suriye'de, aralarında yabancıların da bulunduğu binlerce aşırılıkçı grup üyesi olduğundan şüphelenilen kişi ve aileleri, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) tarafından işletilen hapishanelerde ve kamplarda gözaltına alındı.

 Suriye ordusunun geçen ay kampın kontrolünü ele geçirmesinin ardından tutuklular Haseke'deki el-Hol kampında toplandı (Reuters)Suriye ordusunun geçen ay kampın kontrolünü ele geçirmesinin ardından tutuklular Haseke'deki el-Hol kampında toplandı (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre örgüt üyelerinin Irak'a transferine ilişkin planın duyurulması, ABD'nin Şam Büyükelçisi Tom Barrack'ın "Suriye Demokratik Güçleri"nin aşırılıkçı örgütle mücadeledeki rolünün sona erdiğini açıklamasının ardından geçen ay gerçekleşti.

Son yıllarda Irak mahkemeleri, terörizm ve aralarında Fransız vatandaşlarının da bulunduğu yüzlerce insanın öldürülmesiyle ilgili davalarda "terör örgütüne" üye olmaktan suçlu bulunan kişilere ölüm ve ömür boyu hapis cezaları verdi.

Örgüte üye olmaktan suçlu bulunan binlerce Iraklı ve yabancı uyruklu şu anda Irak hapishanelerinde bulunuyor.


İsrail'in güney Lübnan'a yönelik baskınları ve tahliye emirleri

Vatandaşlar, 31 Ocak'ta Güney Lübnan'da İsrail hava saldırılarının hedef aldığı bir bölgeyi inceliyor (Arşiv- EPA)
Vatandaşlar, 31 Ocak'ta Güney Lübnan'da İsrail hava saldırılarının hedef aldığı bir bölgeyi inceliyor (Arşiv- EPA)
TT

İsrail'in güney Lübnan'a yönelik baskınları ve tahliye emirleri

Vatandaşlar, 31 Ocak'ta Güney Lübnan'da İsrail hava saldırılarının hedef aldığı bir bölgeyi inceliyor (Arşiv- EPA)
Vatandaşlar, 31 Ocak'ta Güney Lübnan'da İsrail hava saldırılarının hedef aldığı bir bölgeyi inceliyor (Arşiv- EPA)

Lübnan'ın resmi Ulusal Haber Ajansı'na göre, İsrail'e ait bir insansız hava aracı (İHA) bugün Sur'un (Tyre) güneyinde bir aracı hedef aldı.

Bu sabah erken saatlerde, İsrail'e ait bir İHA Lübnan'ın güneyindeki Zahrani kasabası yakınlarındaki otoyolda bir aracı hedef aldı. Yine bu sabah, İsrail güçleri Lübnan'ın güneyindeki Aita al-Shaab kasabasında bir evi yıktı. İsrail'e ait bir İHA Aita al-Shaab’ı bu sabah üç adet şok bombasıyla hedef aldı.

Tahliye emirleri

AFP bugün ilerleyen saatlerde, İsrail ordusunun hava saldırılarına hazırlık olarak Lübnan'ın güneyindeki iki köyde bulunan iki binanın tahliyesi konusunda uyarıda bulunduğunu bildirdi.

Askeri sözcü Avichai Adraee, X platformundaki hesabından şu açıklamayı yaptı: "Güney Lübnan sakinlerine, özellikle de şu iki köye acil uyarı: Kfar Tibnit ve Ain Qana. İsrail Savunma Kuvvetleri yakın gelecekte Hizbullah'ın askeri altyapısına saldıracak."

İsrail uzun zamandır İran destekli Hizbullah'ın yeteneklerini yeniden inşa etmeye çalıştığını söylüyor; bu nokta Adraee'nin açıklamasında da dile getirildi.

Şunu belirtmek gerekir ki, İsrail, 27 Kasım 2014'te yürürlüğe giren Lübnan ile yapılan ateşkes anlaşmasının şartlarına uymamış ve uymamaktadır. İsrail güçleri, Lübnan'ın güneyinde buldozerlerle yıkım ve tahribat operasyonlarına devam etmekte ve neredeyse her gün baskınlar düzenlemektedir. Ayrıca, İsrail güçleri Lübnan'ın güneyindeki çeşitli noktalarda konuşlanmış durumdadır.


İran müzakereleri: Perde arkasında neler oluyor?

Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)
Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)
TT

İran müzakereleri: Perde arkasında neler oluyor?

Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)
Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)

Ortadoğu'nun güvenlik yapısı, eşi benzeri görülmemiş bir uçurumun eşiğinde duruyor. Başkan Donald Trump yönetimindeki ABD, kapsamlı bir anlaşma dayatmak veya Haziran 2025 savaşındakilerden bile daha yıkıcı saldırılar düzenlemek için USS Abraham Lincoln uçak gemisinin önderliğinde Körfez'e devasa bir yığınak yaparken, İran rejimi ikili bir varoluşsal krizle karşı karşıya; birincisi karşı koyamayacağı bir askeri tehdit, ikincisi ekonomik şikayetlerden kaynaklanan iç ayaklanmanın şiddetle bastırılması. Bu denklemde, Katar'ın katılımıyla İsviçre'den başlayarak çeşitli arabuluculuk çabaları ortaya çıkarken, Umman, en azından geçici olarak patlamayı kontrol altına alabilecek müzakereler ve görüşmeler için hazır bir arka kanal olmayı sürdürüyor.

Görüşmeler hakkında bilgili bir İranlı kaynağa göre, tehditlerin en yoğun olduğu dönemde bile birkaç müzakere kanalı sessizce işliyordu. Kaynak, işler açık bir çatışmaya doğru gidiyor gibi görünürken bile, Washington ile müzakerelerin asla durmadığını ifade etti.

İsrail açısından durum biraz farklı. Son iki yıl içinde İsrail, gelecekte tehdit oluşturabilecek herhangi tarafın peşine düşmeye dayalı bir “silahlı bekleme” stratejisi benimsedi. Haziran 2025'te İran'ın kapasitesinin önemli bir bölümünü yok ettikten sonra, Kudüs'teki bir Arap kaynağa göre Tel Aviv, “Tahran'ın müzakereleri siyasi bir manevra olarak kullandığına” inanıyor. İsrail’e göre İran rejiminin ekonomik çöküşü ve protesto hareketleri, İsrail'in mevcut kabiliyetleri içinde en tehlikeli olarak gördüğü balistik füze programının imhasını hızlandırmayı gerektiriyor. Bu görüş, Donald Trump ve ekibinin görüşüyle ​​çelişiyor; onlar, yaptırımların etkinliğinin, protestolar ve diyalog yoluyla azami siyasi baskıyla birleştiğinde, bu aşamada askeri saldırıdan daha tercih edilebilir olduğuna inanıyorlar.

İranlı kaynak, müzakerelerin siyasi manevra değil, birçok kişinin İran'a yakın bir saldırı beklediği dönemde başlayan gerçek bir süreç olduğunu ifade ediyor. ABD’nin askeri saldırı imasının sadece bir baskı taktiği olduğunu, Donald Trump'ın Tahran'ı açıkça tehdit etmesinin ardından geri adım atmasının da bunun kanıtı olduğunu belirtiyor.

Bu müzakere sürecindeki en önemli kanal, Tahran'da ABD’nin diplomatik temsilciliğini yürüten İsviçre Büyükelçiliği gibi görünüyor. İki taraf arasında tavsiyelerin iletilmesinin yanı sıra, teklif ve acil mesajlar alışverişi de bu büyükelçilik aracılığıyla gerçekleşiyor. Bunun yanı sıra, Birleşmiş Milletler ve karşılıklı çıkarları temsil eden ofisler aracılığıyla daha az etkili kanallar da mevcut.

Halihazırda yaşananlar, temelde İsviçre’nin, ayrıntılarda Katar’ın ve stratejik arka planda Umman’ın da dahil olduğu birden fazla kanalı içeren karşılıklı bir niyet testidir

Ancak İranlı kaynağa göre, şu anda en belirgin arabuluculuk rolünü, sorunlar karmaşıklaştığında veya bazı hassas noktaların hızlı bir şekilde çözülmesi gerektiğinde müdahale eden Katar yürütüyor. Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman'ın Tahran ziyaretinin de bu bağlamda, belirli karmaşıklıkları çözmek için gerçekleştiğini belirtiyor.

Buna karşılık, Umman'ın da rolü yok değil, ancak farklı bir karakter taşıyor. Mevcut aşamada ayrıntılı, günlük bir kanal olmaktan ziyade, yükselmesi halinde tansiyonu yönetmeye yönelik uzun vadeli stratejik bir çerçeve oluşturuyor. Bu rol, geçmişte hassas nükleer müzakerelere sponsorluk etme mirasına dayanıyor.

Körfez arabuluculukları

Sahada birden fazla tarafın aktivizmi, bölgede savaşın patlak vermesini önlemeyi amaçlıyor. Birçok Körfez ülkesi, doğrudan arabuluculuk yoluyla değil, savaşın sonuçları konusunda uyarılarda bulunma yoluyla buna katılıyor. Başlıca endişe, küresel ekonomi etrafında dönüyor; çünkü savaşın patlak vermesi petrol fiyatlarının rekor seviyelere yükselmesine, deniz üzerinden arzların durmasına, ulaşım ve enerjinin felç olmasına yol açacaktır. Bunlar, ABD, Çin, Avrupa ve İran'ın kendisi de dahil olmak üzere herkesi etkileyecek sonuçlardır.

Trump'ın savaşı kapsamlı anlamda kazançlı bir seçenek olarak görmediği aşikar. Elinde daha az maliyetli ve daha uzun süreli olduğunu düşündüğü yaptırımlar politikası var. Buna karşılık, askeri çatışma, büyük kayıplara ve uluslararası politikada sarsıntılara yol açacaktır, çünkü herhangi bir yanlış adım, kontrol altına alınması zor olacak geniş çaplı bir savaşı tetikleyebilir.

İranlı kaynak, Washington'un İran'da hızlı bir iç çöküşe bahis oynamanın zorluğunu anladığına işaret ediyor. Tahran, sahadaki güvenlik ve siber kontrolünü sıkılaştırdı ve daha önce protestoları iletmek veya ülkenin farklı şehirlerindeki protestocuları birbirine bağlamak için kullanılan uydu iletişim ekipmanlarının çoğunu ele geçirdi.

Peki, aslında ne görüşülüyor?

Görüşmelerin hâlâ genel çerçeveyi belirleme aşamasında olduğu açık. Bir kaynağa göre, Katar Dışişleri Bakanı'nın ziyareti, İran'ı nükleer ve zenginleştirilmiş uranyumdan vekil güçler ile balistik füzelere kadar tüm tartışmalı konularda birden fazla ekip aracılığıyla müzakereleri kabul etmeye teşvik etmeyi amaçlıyordu. Edinilen bilgiler, halihazırda yaşananların, temelde İsviçre’nin, ayrıntılarda Katar’ın ve stratejik arka planda Umman'ın da dahil olduğu, birden fazla kanalı içeren karşılıklı bir niyet testi olduğunu ortaya koyuyor.

Trump tarafından önerilen anlaşma, İran rejimine varlığını tehdit eden iki seçenek sunuyor: savaş veya rejimin milisler aracılığıyla “devrim ihracatını” durdurarak, zenginleştirilmiş uranyumu teslim ederek, balistik füze ve insansız hava aracı üretimini sona erdirerek kendini “açıkta bırakması”

İranlı kaynağa göre, Tahran'a sunulan seçenekler arasında, güven inşa etme konusunda belirli bir süre için geçici dondurma duyurusuyla birlikte, İran'ın zenginleştirme hakkının ABD tarafından tanınması da yer alıyor. Füze dosyasına gelince, Amerikalıların imkansız olduğunu bildiği tam bir söküm değil, kontrol ve güvence çerçevesinde görüşülüyor.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, Tahran'da yaptıkları görüşmede, 10 Ocak (İran Cumhurbaşkanlığı web sitesi)İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, Tahran'da yaptıkları görüşmede, 10 Ocak (İran Cumhurbaşkanlığı web sitesi)

Ancak Kudüs'teki Arap kaynak, İran'ın tüm nükleer tesislerini hedef alan saldırılardan sonra zenginleştirme meselesinin çözüldüğünü ve artık İsrail'in birincil talebi olmadığını düşünüyor. Kaynak, Washington'un Tahran'ın elinde bulunan ve 400 kilograma eşdeğer zenginleştirilmiş uranyumu satın almayı teklif ettiğini de teyit ediyor.

Devasa filolar ve boyun eğme

Trump, İran'ın iç zayıflığından yararlanarak, elektronik savaş yetenekleri ve Tomahawk füzeleriyle donatılmış bir saldırı filosunu Hint Okyanusu, Arap Denizi, Akdeniz ve Kızıldeniz'e konuşlandırarak bir uyarıda bulundu. Bu güç gösterisini Trump, “Venezuela'ya gönderilenden daha büyük” olarak nitelendirdi. İran rejimini devirecek “daha şiddetli” bir askeri saldırı yerine, balistik füzelerden, bölgesel vekil güçlerden (Lübnan'daki Hizbullah, Yemen'deki Husiler ve Irak'taki milis gruplar) vazgeçmeyi içeren kapsamlı bir nükleer anlaşma imzalamayı teklif etti. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu gerilimin doruk noktasında, Umman diplomasisi felaket senaryosunu önlemek için harekete geçti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, 10 Ocak 2026'da “kurtarma misyonu” olarak nitelendirilen bir ziyaretle Tahran'a gitti. Washington'dan İran liderliğine açık uyarıda bulunan, doğrudan sözlü bir mesaj iletti: “Protestoculara yönelik infazları derhal durdurun ve bizim şartlarımızla müzakere masasına geri dönün, aksi takdirde ölümcül darbeyle karşı karşıya kalacaksınız.”

Busaidi, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve diğer bazı İranlı yetkililerle görüştü ve mesajın etkili olduğu görülüyor. Trump, aldığı “güvencelere” atıfta bulunarak, İran'ın 800 protestocunun infazını durdurduğunu açıkladı. Bu, protestocuları korumak için doğrudan askeri müdahale tehdidini yumuşattı ve odağı kapsamlı bir anlaşma için baskıya kaydırdı.

Krizin bir yönü de Amerikan baskısı ile İsrail'in pozisyonu arasındaki etkileşimdir. Bilgiler, Trump'ın İsrail saldırısını “ertelemeyi” Tahran ile pazarlık kozu olarak kullandığını ve net bir mesaj verdiğini gösteriyor: “Gerekli adımların atılması karşılığında İsrail'in size saldırmasını şimdilik engelleyeceğim.”

İran sınavı karşısında arabuluculuk

Trump'ın önerdiği anlaşma, İran rejimine mevcut haliyle varlığını tehdit eden iki seçenek sunuyor; savaş veya milisler aracılığıyla “devrim ihracatını” durdurarak, zenginleştirilmiş uranyumu teslim ederek, balistik füze ve insansız hava aracı üretimini sona erdirerek rejimin kendisini “açıkta bırakması”.

İran'da, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi tarafından temsil edilen reformist kamp, ​​yaptırımların kaldırılması, ekonominin kurtarılması ve sokağın yatıştırılması karşılığında, rejimin yeni haliyle de olsa korunması için tavizlerin gerekli bir bedel olduğuna inanıyor.

Sertlik yanlısı kamp, ​​yani Devrim Muhafızları ve Dini Lider Ali Hamaney'e yakın olanlar, bu talepleri “stratejik intihar” ve rejimin en önemli caydırıcı kozlarından mahrum bırakılması olarak görüyor. Bu görüş, arabuluculuğu hedef alan ve Amerikan vaatlerini “aldatma” olarak değerlendiren Keyhan gazetesinde de vurgulandı. Gazete, İran'ın vekil güçlerinden vazgeçmeyi kabul etmesinin “ileri savunma” doktrininin çöküşü anlamına geleceğini, bunun da İran topraklarını gelecekteki herhangi bir savaşa açık hale getireceğini ve rejimin prestijinin aşınmasına ve içeriden çöküşüne yol açacağını savundu.