Cezayir, Fransa’nın sömürge dönemi suçlarını uluslararası arenaya taşıyabilir

İki ülke arasındaki ortak geçmiş, aralarındaki ilişkileri bozan ve diplomatik gerilimleri tetikleyen bir çıkmaz haline geldi

Başbakan Eymen bin Abdurrahman, hükümetin çalışma programında Fransa'nın sömürge döneminde işlediği suçlarla ilgili hafıza dosyasına geniş yer verdi (Radio Algeria)
Başbakan Eymen bin Abdurrahman, hükümetin çalışma programında Fransa'nın sömürge döneminde işlediği suçlarla ilgili hafıza dosyasına geniş yer verdi (Radio Algeria)
TT

Cezayir, Fransa’nın sömürge dönemi suçlarını uluslararası arenaya taşıyabilir

Başbakan Eymen bin Abdurrahman, hükümetin çalışma programında Fransa'nın sömürge döneminde işlediği suçlarla ilgili hafıza dosyasına geniş yer verdi (Radio Algeria)
Başbakan Eymen bin Abdurrahman, hükümetin çalışma programında Fransa'nın sömürge döneminde işlediği suçlarla ilgili hafıza dosyasına geniş yer verdi (Radio Algeria)

Ali Yahi
Fransa'nın Cezayir çölündeki nükleer bomba denemeleri dosyası, Cezayir'in meseleyi uluslararası arenaya taşıma niyetini açıklamasının ardından iki ülke arasındaki gerginliğin fitilini ateşleyebilir. Cezayir, bu adımın dosyanın kapatılmasına katkıda bulunacağını düşünürken Fransa, kendi çıkarlarına zarar vermesinden endişe ediyor.

Fransa’nın tutumu ve Cezayir’in adımı
Cezayir ve Fransa arasındaki ortak geçmiş, aralarındaki ilişkileri bozan ve özgürlükleri, özellikle de insanların hareket özgürlüğünü etkileyen ‘gizli’ ekonomik, politik, ticari ve hatta insan hakları savaşlarına dönüşebilecek diplomatik gerilimleri tetikleyen bir çıkmaz haline gelmiş gibi görünüyor. Fransa'nın Cezayir’deki sömürge döneminde işlediği suçlarla ilgili hafıza dosyasına ilişkin ne varsa bölgesel ve uluslararası meselelerde çıkar sağlamak ve destek almak için şantaj yapmak, tehdit etmek ve kışkırtmak için kullanan taraflardan hiç biri, tarihi fırsatı kaçırmıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un ülkesi adına Fransa-Cezayir savaşı sırasında Fransa için savaşan, ancak daha sonra devlet tarafından terk edilen Harkiler'den af dilemesinin ardından Cezayirli çevreler, Fransa’nın Cezayir’deki sömürge döneminde işlediği suçlara ilişkin dosyaları uluslararası arenaya taşımayı planladıklarını açıkladılar. Cezayir Atom Enerji Komisyonu (COMENA) Başkanı Merzak Ramki’ye göre özellikle Fransa'nın Cezayir çölündeki nükleer bomba denemeleri dosyası, Cezayir’in elindeki en güçlü dosyalardan biri. Ramki, Cezayir'in imzaladığı Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması'nın, Fransa tarafından Cezayir çölünde inşa edilen nükleer test sahalarının temizlenmesi için faydalı taahhütler içerdiğini vurguladı.

Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması’nın oluşturduğu ‘koruma kalkanı’
Her yıl 26 Eylül'de kutlanan Uluslararası Nükleer Silahların Tamamen Ortadan Kaldırılması Günü münasebetiyle bir açıklamada bulunan Ramki, Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması'nın ‘Taraf devletler, özellikle nükleer testler gerçekleştirmiş olanlar, nükleer silahların kullanılmasından ve denenmesinden zarar görenlere yeterli yardımı sağlamakla ve nükleer silahların kullanımı ve testinden etkilenen bölgelerin çevresini yeniden düzenlemekle yükümlüdür’ diyen 6. Maddesi’ne ve ‘Taraf devletler, antlaşmanın uygulanmasını desteklemek için iş birliği yapmak ve uluslararası yardım sağlamakla yükümlüdür’ diyen 7. Maddesi’ne işaret etti. Ramki, yukarıdaki maddeler uyarınca Cezayir'in, 1990’lı yılların sonlarında test alanlarının ön radyolojik değerlendirmesi çalışmalarına teknik iş birliği çerçevesinde daha önce katkıda bulunan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) gibi yetkili kuruluşlardan uluslararası yardım talep ettiğini belirtti.

Güçlü bir dosya oluşturulmalı
Konuyu yakından takip eden Cezayirli insan hakları savunucusu Fatıma Zehra bin Brahim, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Uluslararası mahkemelere gitmek için sağlam bir dosya oluşturulmalı. Çünkü Fransa, Cezayir'deki nükleer denemeleriyle ilgili suçlamaların gerçeklerini gizlemeye çalıştı ve bu yüzden mağdurlar haklarını alamadı” dedi. Siyasi bir aktivist olan Muhammed Mahmudi ise “Cezayir, insana ve çevreye karşı bir suçun işlendiğini belgeleyen bu dosyada güçlü bir konum sahip” şeklinde konuştu. Mahmudi, Mücahitler ve Hak Sahipleri Bakanlığı’nın Fransız makamlarına, Fransa'nın, Cezayir çölündeki nükleer bomba denemelerinin kurbanlarını dışarıda tutan ‘Morin Yasası’nı yeniden gözden geçirmeleri konusunda resmi bir talepte bulunmada gecikmesini eleştirdi.

Hükümet kararlı
Cezayir Başbakanı Eymen bin Abdurrahman, hükümetin çalışma programını Meclis’e sunduğu sırada hükümetin, sömürge dönemine kadar uzanan önemli sorunları önceliği haline getirirken önceki yıllarda olduğu gibi hafıza dosyasına odaklanmaya devam ettiğini söyledi. Başbakan Abdurrahman, bağımsızlık savaşında hayatını kaybedenlerin kalıntılarının ve Ulusal Arşivler’in kurtarılmasının yanı sıra Cezayir çölündeki nükleer bomba denemeleriyle ilgili hafıza dosyalarının tamamlanması gerektiğini belirtti. Bağımsızlık savaşı sırasında kaybolan kişilerle birlikte sürgün ve yerinden edilenlerin durumuna ilişkin diğer dosyaların da öncelikli olduğunu kaydeden Başbakan, ‘sömürge döneminde Fransa tarafından Cezayir halkına karşı işlenen her türlü suçun’ ele alınacağını vurguladı.
Fransa’nın yardımları
Öte yandan Fransa, 2010 yılında nükleer bomba denemelerinin neden olduğu radyasyondan etkilenenlere tazminat ödenmesi sürecini düzenleyen Morin Yasası’nı çıkarmasına rağmen, Fransız hükümeti henüz tek bir Cezayirliye tazminat ödemedi. Oysa Cezayirlilerin yakalandıkları hastalıkların, patlamaların bıraktığı toksin kalıntıların yerde biriken ve havada hareket eden kumlar aracılığıyla taşınan nükleer radyasyondan kaynaklandığına dair kanıtlar var.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı haberine göre, Fransa Savunma Bakanlığı, Paris’in Cezayir'de 6 yıl boyunca gerçekleştirdiği nükleer denemeler sırasında Cezayir çölündeki bazı bölgelere nükleer denemeler yapılırken kullanılan kamyonların ve askeri teçhizatın gömüldüğünü kabul etmişti. Bakanlıktan yapılan açıklamada, “Fransa, ellerindeki haritaları Cezayirli yetkililere teslim etti. Bu bölgelerdeki çeşitli deneme sahalarının radyolojik teşhisi yapıldı ve Cezayirli makamlara bildirildi” denildi.
Nükleer uzmanları, Fransa'nın Cezayir çölünde 17 nükleer deneme gerçekleştirdiğini söylüyorlar. Bu denemeler sonucunda Fransa Atom Enerjisi Komisyonu teknisyenleri ve askerler, Fransız yapımı birinci nesil Mirage 4 savaş uçakları tarafından kullanılan plütonyum bombasını geliştirdiler.

Dosyanın uluslararası arenaya taşınmasının iki yolu
Cezayirli hukuk uzmanı Hac Hanefi, hafıza dosyasıyla ilgili bir konunun uluslararası arenaya taşınmasının iki yolu olduğunu düşünüyor. Bunlardan birincisi hukuki yani, nükleer denemeler dosyasının hükümetler arası örgütler aracılığıyla insan haklarıyla ilişkilendirilmesi yolu. Örneğin dosya insan hakları kuruluşlarına, özellikle Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi'ne (UNHRC) götürülebilir. Ardından Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) ve diğer uluslararası sivil toplum kuruluşlarına taşınabilir. Hanefi’ye göre bunu yapmanın ikinci yolu ise diplomasi. Böyle bir suçun kurbanı olan tüm Afrika ülkelerinden seslerin yükselmesi ve Fransa'nın uluslararası hukuk karşısında yaptıklarının hesabını vermesi gereken yasadışı bir eylemde bulunduğuna dair bir tür uluslararası fikir birliği yaratılması için diplomasi harekete geçirilebilir. Morin Yasası’nın Fransa'nın bu suçu tanıdığının bir göstergesi olduğunu vurgulayan Hanefi, bu yüzden dosyanın doğrudan tanınma meselesi olmaktan çıkıp uluslararası arenaya taşınmasının önemine dikkati çekti.
Cezayirli hukuk profesörü Muhammed Adnan el-Ahdar bin Mir, Fransa'nın Cezayir çölündeki nükleer bomba denemelerinin, tümüyle bir suç olması sebebiyle bu tür durumlarda uluslararası hukukta bilinen yasal prosedürlerin uygulanmasını beklemiyor. Prof. Bin Mir’e göre Cezayir, konunun uluslararası arenaya taşınmasını savunmak için gerekli diplomatik kapasiteye sahip.



Önde gelen isimlerin istifasının ardından Somali Cumhurbaşkanı’nın partisinde çatlaklar oluşmaya başladı

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
TT

Önde gelen isimlerin istifasının ardından Somali Cumhurbaşkanı’nın partisinde çatlaklar oluşmaya başladı

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud tarafından kurulan Adalet ve Dayanışma Partisi, ‘hukuki ve anayasal sürece uyulmaması’ yönündeki eleştiriler ve son anayasa değişiklikleri konusunda hükümet ile muhalefet arasındaki sert anlaşmazlıkların gölgesinde yeni bir darbe aldı.

Uzmanlara göre, partide yaşanan dikkat çekici istifalar, giderek derinleşen bölünmenin boyutlarını ortaya koyuyor. İstifa edenler arasında en öne çıkan isim, partinin genel başkan yardımcısı ve Güneybatı Eyaleti Başkanı Abdulaziz Hasan Muhammed Laftagaren oldu.

Laftagaren, çarşamba akşamı X platformu üzerinden yaptığı açıklamada görevinden istifa ettiğini duyurarak, “Birliğimizi zayıflatan anayasa dışı adımları destekleyemem. Somali’nin birliği, demokrasisi ve hukukun üstünlüğüne bağlılığım sürecek” ifadelerini kullandı.

Bu karar, Güneybatı Eyaleti’nin bir gün önce federal hükümetle iş birliğini askıya almasının ardından geldi. Eyalet yönetimi, Mogadişu’nun iç işlerine müdahale ettiği yönünde suçlamalarda bulunurken, merkezi hükümet bu iddiaları reddediyor.

Cumhurbaşkanına parti içinde en güçlü destek veren isimlerden biri olarak görülen Laftagaren’in yanı sıra, partinin dört üst düzey yöneticisi daha istifa etti. Somali basınına göre bu isimler, parti yönetimini ulusal anayasayı göz ardı etmek ve federal sistemi zayıflatmakla suçladı.

İstifa edenler arasında Muhammed Hasan Muhammed, Hasan Ali Muhammed, Aleviye Seyid Abdullah ve Muhtar Muhammed Mürsel yer alıyor. Bu isimler, hayvancılık, planlama, sağlık ve eğitim alanlarından sorumlu parti sekreterliklerini yürütüyordu. Üçü parlamentoda görev yaparken, biri eski bakan olarak biliniyor ve tamamı Güneybatı Eyaleti’ni temsil ediyor.

Ortak açıklamalarında parti yönetimini ‘federal sistemi zayıflatmak’ ve ‘Güneybatı Eyaleti’ne karşı hareket etmekle’ suçlayan isimler, partinin artık ülkenin anayasal ve hukuki çerçevesine bağlı kalmadığını, bunun da ulusal bütünlüğü aşındırdığını savundu.

Afrika uzmanı Ali Mahmud Kelni, iktidar partisinin başkan yardımcısının istifasının, yönetim içindeki derin görüş ayrılıklarını yansıtan önemli bir gelişme olduğunu belirtti.

Kelni, mevcut çatlaklara rağmen iktidar partisinin kısa vadede tamamen dağılmasının beklenmediğini ifade ederken, anlaşmazlıkların çözülmemesi halinde kademeli bir parçalanma ihtimaline dikkat çekti. Önümüzdeki dönemde, iktidar partisinden öne çıkan isimleri de içerebilecek yeni siyasi ittifakların ortaya çıkabileceği ve muhalefetin daha aktif hale gelebileceği öngörülüyor.

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (SONNA)Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (SONNA)

Adalet ve Dayanışma Partisi’nin Mayıs 2025’te kurulması, Hasan Şeyh Mahmud ile muhalefet arasında yeni bir gerilim sürecinin başlangıcı oldu. Özellikle Mahmud’un yaklaşan doğrudan seçimler için partinin adayı olarak öne çıkması, muhalif isimlerin tepkisiyle karşılandı.

Kelni’ye göre, tartışmalar yalnızca partinin kurulmasıyla sınırlı kalmadı; seçimlerin nasıl yapılacağı konusu da önemli bir anlaşmazlık başlığı oldu. Ayrıca Cumhurbaşkanı Mahmud’un, Puntland Başkanı Said Abdullahi Deni ve Cubaland Başkanı Ahmed Muhammed İslam Madobe ile yaşadığı gerilimler, federal sistem içindeki bölünmenin boyutunu gözler önüne seriyor.

Kelni, hükümetin yeni anayasayı onayladığını açıklamasının muhalefetin tepkisini daha da artırdığını ve alınan kararların meşruiyeti ile zamanlamasına ilişkin şüpheleri derinleştirdiğini belirtti. Bu tek taraflı sürecin, ülkedeki istikrarsızlığı artırabileceği ve siyasi kaos ile güvenlik sorunlarına zemin hazırlayabileceği uyarısında bulundu.

Somali’de yaşanan gelişmelerin, ülkenin siyasi tarihinde sıkça görülen bir örüntüyü yansıttığını ifade eden Kelni, büyük siyasi süreçler yaklaşırken gerilimlerin tırmandığına dikkat çekti.

Kelni, mevcut krizin aşılması için tek çözümün, taraflar arasında güveni yeniden tesis edecek ve geçiş sürecinin yönetimine yönelik uzlaşı zemini oluşturacak ‘ciddi ve kapsayıcı bir ulusal diyalog’ başlatılması olduğunu vurguladı.


Hizbullah, savaşın yeni aşamasının başlangıcından bu yana 350 savaşçısını kaybetti

Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
TT

Hizbullah, savaşın yeni aşamasının başlangıcından bu yana 350 savaşçısını kaybetti

Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)

Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşta, özellikle hayatını kaybeden savaşçıların duyurulması konusunda medya yönetiminde dikkat çekici bir değişim yaşandı. 2024’teki savaşın başlarında örgüt, kayıplarını neredeyse günlük olarak açıklama politikası izlerken, ilerleyen süreçte bu yaklaşımı kademeli olarak azalttı ve sonunda tamamen durdurdu. Mevcut çatışmalarda da benzer bir yöntem uygulanıyor; taziye açıklamaları büyük ölçüde ortadan kalkarken, duyuruların yalnızca savaşçıların geldiği köy ve kasabalarla sınırlı tutulduğu görülüyor. Bu değişimin, psikolojik ve siyasi nedenlerle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Kamusal yas sürecinden medya belirsizliğine

Hizbullah, 2024 savaşının ilk haftalarında hayatını kaybeden savaşçılar için isim, fotoğraf ve memleket bilgilerini içeren art arda taziye açıklamaları yayımladı; bu açıklamalara kamuya açık cenaze törenleri de eşlik etti. Ancak bu yaklaşım zamanla değişti. Taziye açıklamalarının sayısı kademeli olarak azaltıldı ve Eylül 2024 sonlarına gelindiğinde neredeyse tamamen durduruldu. Bu tarihte açıklanan resmi kayıp sayısı yaklaşık 450 olarak belirtilirken, savaşın Kasım 2024’te sona ermesiyle birlikte toplam can kaybının resmi olmayan tahminlere göre yaklaşık 4 bine ulaştığı ifade ediliyor.

Öte yandan İsrail ordusu, çatışmalara ilişkin açıklamalarını sürdürüyor. İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee dün X platformunda yaptığı paylaşımda, 36. Tümen ve hava kuvvetlerinin son 24 saat içinde Güney Lübnan’da 20’den fazla Hizbullah mensubunu öldürdüğünü duyurdu.

 Beyrut’un güney banliyösündeki Burc el-Baracne bölgesinde, İsrail saldırılarına maruz kalan bir binanın yakınında, Hizbullah’ın eski liderleri Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarının yer aldığı dev bir afiş (AFP)Beyrut’un güney banliyösündeki Burc el-Baracne bölgesinde, İsrail saldırılarına maruz kalan bir binanın yakınında, Hizbullah’ın eski liderleri Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarının yer aldığı dev bir afiş (AFP)

Savaşın başlamasından bu yana 350 savaşçı öldürüldü

Uluslararası Bilgi Merkezi araştırmacısı Muhammed Şemseddin, Hizbullah’ın bugüne kadar yaklaşık 350 savaşçı kaybettiğini belirtti. Şemseddin’e göre bu sayı, Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı toplam bin 1 ölüm içinde yer alıyor. Kayıpların büyük bölümünün 7 Mart’ta Nebi Şit bölgesindeki operasyonlarda ve özellikle sınır hattındaki çatışmalarda meydana geldiği, bu kapsamda yalnızca el-Hıyam bölgesinde 53 savaşçının öldüğü ifade edildi. Şemseddin, bu tahminlerin ülke genelinde hastanelere getirilen cenaze sayısına dayandığını, yalnızca çok az sayıda kişinin doğrudan defnedildiğini belirtti.

Şemseddin ayrıca, hayatını kaybedenlerin büyük kısmının siviller ya da örgüt destekçileri olduğunu, doğrudan savaşçı veya örgüt üyesi olmadığını vurguladı. Bunun, İsrail’in örgütün yakın çevresini hedef alan saldırılarından kaynaklandığını, buna karşılık Hizbullah’ın kendi unsurlarını korumak için sıkı güvenlik önlemleri uyguladığını dile getirdi. Şemseddin, Eylül 2024’ten bu yana Hizbullah’ın taziye açıklamalarını yalnızca üst düzey komutanlarla sınırladığını, bunun da artan kayıpların örgüt tabanında yaratabileceği etkileri azaltmaya yönelik bir politika olduğunu ifade etti.

Güvenlik risklerini azaltmak

Emekli Tuğgeneral Hasan Cuni, Hizbullah’ın savaş sırasında kayıplarını duyurmaktan kaçınmasının birden fazla iç içe geçmiş nedene dayandığını belirtti. Cuni, bu nedenlerin başında moral faktörünün geldiğini ifade ederek, “Günlük ve sürekli taziye açıklamaları, özellikle kayıpların arttığı bir dönemde, örgütün tabanı üzerinde olumsuz etki yaratır ve kayıpların büyüklüğünü ortaya koyarak düşmanın üstün olduğu yönünde algı oluşturur” değerlendirmesinde bulundu.

Cuni ayrıca güvenlik boyutuna da dikkat çekti. Cuni’ye göre taziye açıklamaları, savaşçıların kimlikleri, aile bağları ve yaşadıkları bölgeler gibi hassas bilgileri ortaya çıkarıyor. Cuni, bu tür verilerin, modern teknolojiler aracılığıyla dar coğrafi alanların tespit edilmesi ve hedef alınması için kullanılabileceği uyarısında bulundu.

Beyrut’ta sığınağa dönüştürülen bir okulda battaniye dağıtımı... Arka plandaki fotoğrafta Hizbullah liderleri ve üyeleri görülüyor (EPA)Beyrut’ta sığınağa dönüştürülen bir okulda battaniye dağıtımı... Arka plandaki fotoğrafta Hizbullah liderleri ve üyeleri görülüyor (EPA)

Akıbeti bilinmeyen kayıplar

Cuni, Hizbullah’ın taziye açıklamalarını sınırlamasında bir diğer etkenin de ‘akıbeti bilinmeyen kayıplar’ olduğunu belirtti. Cuni’ye göre, çatışmalar sırasında kaybolan ve durumları netleşmeyen bu kişiler için resmi ölüm ilanı yapılmaması, belirsizlik nedeniyle daha temkinli bir yaklaşımı zorunlu kılıyor.

Cuni, bazı savaşçıların akıbetinin çatışmaların doğası ve şiddeti nedeniyle net olarak belirlenmesinin zor olduğunu ifade etti. Örgütün benimsediği dağınık ve merkezi olmayan savaş yönteminin de bu durumu daha karmaşık hale getirdiğini belirten Cuni, iletişimin kesilmesinin her zaman ölüm anlamına gelmediğine dikkat çekti. Cuni, kayıp bir savaşçının hayatta olabileceği ya da esir düşmüş olabileceği ihtimalinin, örgütün resmî açıklama yapmadan önce beklemesine neden olduğunu vurguladı. Cuni ayrıca, 2024 savaşında ‘kayıp’ olarak duyurulan bazı kişilerin daha sonra hayatta olduğunun ortaya çıktığını hatırlattı.

İsrail ordusunun bir çıkarma operasyonu düzenleyerek kasabayı yoğun bombardıman altında tuttuğu ve onlarca kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olduğu Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit kasabasında Hizbullah bayrağı sallayan Lübnanlı bir vatandaş (AFP)İsrail ordusunun bir çıkarma operasyonu düzenleyerek kasabayı yoğun bombardıman altında tuttuğu ve onlarca kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olduğu Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit kasabasında Hizbullah bayrağı sallayan Lübnanlı bir vatandaş (AFP)

27 Kasım 2024’te ateşkesin yürürlüğe girmesinin ardından, Hizbullah bünyesinde yaklaşık bin 500 savaşçının ‘akıbeti bilinmeyen kayıp’ kategorisinde değerlendirildiği yönünde tahminler ortaya çıktı. Örgüt, bu kişilerin ailelerine kendileriyle bağlantının kesildiğini bildirdi. Daha sonra ise kayıp kişilerin kimliklerinin tespiti için cenazeler bulunarak DNA testleri yapılmaya başlandı. Bu sürecin, resmi taziye açıklamaları ve ailelere bilgilendirme yapılmadan önce uygulanan bir prosedür olduğu ifade ediliyor.

Cenazelerin büyük bölümünün ailelere teslim edildiği ve defin işlemlerinin gerçekleştirildiği belirtilirken, bazı ailelere ise yakınlarının ‘kayıp’ statüsünde olduğu bildirildi. Bu durum, söz konusu kişilere ait herhangi bir iz bulunamaması ya da evler ve yerleşim alanlarını hedef alan yoğun bombardıman nedeniyle enkaz altında kalan cenazelere ulaşmanın son derece zor olmasıyla ilişkilendiriliyor. Bu kategoride değerlendirilenlerin sayısının yaklaşık 45 savaşçı olduğu tahmin ediliyor.


İsrail ordusu, Dürzilere yönelik saldırılara karşılık olarak Suriye'nin güneyindeki hedefleri bombaladığını duyurdu

İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
TT

İsrail ordusu, Dürzilere yönelik saldırılara karşılık olarak Suriye'nin güneyindeki hedefleri bombaladığını duyurdu

İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)

Associated Press'in (AP) haberine göre, İsrail ordusu bugün yaptığı açıklamada, perşembe günü "Sevide bölgesinde Dürzi vatandaşlarına yönelik saldırılar"a karşılık olarak gece boyunca Suriye hükümetine ait mevzilere hava saldırıları düzenlediğini bildirdi.

İsrail ordusu, Suriye'nin güneyindeki askeri yerleşkelerde bulunan bir komuta merkezini ve silahları hedef aldığını da sözlerine ekledi.

Açıklamada, İsrail ordusunun "Suriye'deki Dürzilere zarar gelmesine izin vermeyeceği ve onları korumak için çalışmaya devam edeceği" vurgulandı. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre bu saldırı, İsrail-ABD-İran çatışmasının başlamasından bu yana Suriye'ye yapılan ilk İsrail saldırısı olarak değerlendiriliyor.