Irak Kültür, Turizm ve Tarihi Eserler Bakanı Hasan Nazım, Şarku'l Avsat'a konuştu: ‘Suudi Arabistan ile gerçek anlamda ortaklıklarda bulunmayı planlıyoruz’

Nazım, kültürün Arap ülkelerini birleştiren büyük bir şemsiye olduğunu vurguladı

Irak Kültür, Turizm ve Tarihi Eserler Bakanı Hasan Nazım
Irak Kültür, Turizm ve Tarihi Eserler Bakanı Hasan Nazım
TT

Irak Kültür, Turizm ve Tarihi Eserler Bakanı Hasan Nazım, Şarku'l Avsat'a konuştu: ‘Suudi Arabistan ile gerçek anlamda ortaklıklarda bulunmayı planlıyoruz’

Irak Kültür, Turizm ve Tarihi Eserler Bakanı Hasan Nazım
Irak Kültür, Turizm ve Tarihi Eserler Bakanı Hasan Nazım

Irak Kültür, Turizm ve Tarihi Eserler Bakanı Hasan Nazım, ülkesinin 2021 Riyad Uluslararası Kitap Fuarı'na onur konuğu olarak katılımına ilişkin açıklamalarda bulundu. Nazım,söz konusu katılımın, Irak ile Suudi Arabistan’ın gelişen ilişkiler ve çeşitli düzeylerde gerçek ortaklıklar kurma yolunda atılan diplomatik adımlar ve yürütülen sıkı çalışmalar kapsamında gerçekleştiğini vugruladı. Böylece iki ülke arasındaki ortaklığın güçlendiği ve iki kültür arasındaki bağların daha da kuvvetli hale geldiği özel bir durumu yansıttığını kaydetti.
Şarku’l Avsat’a özel açıklamlarda bulunan Nazım, Irak ile Arap dünyası arasındaki diplomatik ilişkilerin yeni bir aşamada olduğunu vurguladı. Bakan Nazım sözlerini şöyle sürdürdü:
“Irak kültürü, özellikle Arap kültürü ile bağların yeniden kurulduğu, niteliksel özelliklere sahip koşullar ile karşı karşıya. Zira kültür, Arap ülkelerini bir araya getiren büyük bir şemsiyedir. Yüzyılı aşkın süredir bu kültürün aktörü olan Irak, şimdi Arap dünyası ve özellikle Suudi Arabistan ile ilişkilerine yeni bir statü ile geri dönüyor.”
Suudi Arabistan Kültür Bakanı Prens Bedr bin Abdullah bin Ferhan’ın Nisan 2019'da Irak'ın başkenti Bağdat'a yaptığı ziyaretin ülkesinde olumlu yankılar uyandırdığını vurgulayan Bakan Nazım, kendi deyimiyle bu ‘alışılmadık’ ziyareti iki ülke arasındaki gerçek kültürel iş birliğinin başlangıcı olarak nitelendirdi.
Irak'tan kaçırılan arkeolojik hazine Gılgamış Destanı tableti teslim almak için Riyad Uluslararası Kitap Fuarı açılışı öncesinde gittiği Washington’da Şarku’l Avsat ile röportaj gerçekleştiren Bakan Nazım kültür alanında Irak’tan Arap coğrafyasına, uluslararası alanda yankılanan son gelişmelere kadar birçok merak edilen soruyu cevapladı:

Irak'ın 2021 Riyad Uluslararası Kitap Fuarı'na katılımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Irak'ın bu yıl Riyad Uluslararası Kitap Fuarı'na hayati önemdekikatılımı, istisnai koşullar altında gerçekleşti. Zira Suudi Arabistan Krallığı ile hem kültürel hem de ekonomik açıdan ilişkilerimiz yoğunlaşıyor. Bu katılım, Krallık’ın ve Irak'ın iki ülke arasındaki bu çok önemli ve temel bağları yeniden kurmak için gösterdiği tüm çabaların zirve noktası sayılır. Kültürel bağların toplumlar arasındaki ilişkilerin oluşumu için gerekli olduğunu biliyoruz. Aslında kültürel bağların hiç kopmadığını düşünüyorum. Zira her iki ülkeden aydınlar, sanatçılar ve üniversite hocaları süreçte kültür sanat alanlarında çalışmalarını sürdürdüler ve sürekli temas halinde bulundular. Suudi akademik ve kültürel çevrelerle de kişisel ilişkilerim de var. Hatta bu fuara katılım öncesinde de ziyaretlerimiz oldu. Nitekim iki ülke arasındaki ortaklıkları artıran, kültürleri arasındaki bağları güçlendiren ve sanatsal faaliyetleri artıran özel bir süreçte gelen bu katılım, iki ülke arasında kısa süre önce imzalanan mutabakat zaptı ile daha fazla ortaklığa imkan sağlıyor.

Hem iki ülke hem de kültürel ve edebi mirasları arasındaki bu kültürel iletişim sizin için ne ifade ediyor?
İki ülke arasındaki kültürel iletişim değişmez bir durum. Zira bu iki ülke, ortak bir kültürü paylaşıyor. Bu mirası, tarihi ve kültürel bağlantıları ispat için kanıta ihtiyacımız yok. En nihayetinde Suudi Arabistan ve Irak iki komşu ülke. Aralarında kültürel, ailevi ve aşiret uzantıları gibi birçok kültürel fenomen var. Bu nedenle iki ülke arasında ortak özellikler bulmak şaşırtıcı değil. Suudi Arabistan'daki kültürün Irak'ta edebiyat, şiir, hatta düşünce düzeyinde kökleri mevcut. Irak, Arap kültürünün temel direği sayılıyor. 1970’lerden bu yana Krallık’ta çalışmış büyük profesörlerimiz var. Krallık'taki deneyimleri, Arap kültürünü zenginleştirip Irak kültüründe etki bırakan Suudi aydınların kültürel etkisinin yanı sıra dikkate değer bir yankı buldu. Bu alışveriş, iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişimi için kapsamlı bir temel oluşturuyor.

Irak edebiyatı, düşüncesi ve sanatının sembollerinin kutlandığı 2021 Riyad Uluslararası Kitap Fuarı’nda meşhur şairler Muhammed Mehdi el-Cevahiri, Bedir Şakir es-Seyyab, Ali Cevad et-Tahir’in şiirleri, Nasir Şemme’nin müziğinin ritmi, Sadun Cabir’in şarkıları, Ur, Babil, Babil ve Nemrud şehirleri kalıntıları ile buluşacak. Irak'ın bu köklü varlığını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Riyad Uluslararası Kitap Fuarı'nın onur konuğu konumundaki Irak Cumhuriyeti için hazırladığı program, şiir akşamları, entelektüel seminerler ve konferanslardan oluşan kapsamlı, cömert ve organize bir etkinlik. Eşlik ettiğimiz büyük heyette Iraklı aydınlar, sanatçılar ve şairler var. Dediğiniz gibi fuarda meşhur Arap şairi Muhammed Mehdi el-Cevahiri, modern Arap şairi Bedir Şakir es-Seyyab ve Suudi üniversitelerinde eğitim görmüş Ali Cevad et-Tahir anılacak. Nasir Şemme ve Sadun Cabir’in parçaları eşliğinde sanat dolu zengin bir program düzenlenecek. Irak arkeolojisi üzerine konuşulacak. Bu katılımı sağlayıp organize etmede büyük çaba sarf eden Suudi ekibine tüm bu program için teşekkür ederiz.

Kültür ve miras, Suudi Arabistan Krallığı ile Irak arasındaki bağları nasıl canlandırabilir?
Bazı siyasi koşulların bir kopuşa yol açtığı yıllarda bile kültürel bağlar kopmadı. Her iki ülkedeki aydınlar ve üniversite profesörleri birbirleriyle temas halindeydi. Entelektüel ve kritik alanlar, felsefe, çeviri ve dilbilimde bir süreklilik mevcut. Bu konuda tüm Arap ülkelerindeki aydınlar arasında bir etkileşim var. Gerçek şu ki sınırları aşan kültür, siyasi koşullardan ve ülkeler arası ilişkilerdeki kopuşlardan fazla etkilenmiyor.

Bu durum, kültüre ve aydınlara ek bir sorumluluk mu getiriyor?
Elbette. Suudi Arabistan ile Irak kültürü arasındaki temel bağları yeniden kurma yönündeki uygun koşulların ışığında kültür şimdi daha büyük bir görevle karşı karşıya. Suudi-Irak Koordinasyon Konseyi aracılığıyla geçmişin geride bırakıldığı, birçok düzeyde yeni ilişkilerin başlatıldığı temellerin atıldığı bir çağdayız. İki ülke arasında kültür de dahil olmak üzere birçok alanda bir işbirliği çerçevesi kuruldu, anlaşmalar yapıldı. Önümüzdeki dönemde, kültürel bağların daha fazla kaynaştığına tanık olacağız.

Suudi Arabistan Kültür Bakanı Prens Bedr bin Abdullah bin Ferhan ile aranızda karşılıklı ziyaretler oldu. İki ülke arasındaki kültürel iş birliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir süre önce Irak'ı ziyaret eden Kültür Bakanı Prens Bedr bin Abdullah bin Ferhan, Irak kültürünü soludu. Irak kültürünün simgesi Mutanabbi Sokağı’nı ziyaret etti. Kendisiyle Zoom üzerinden yaptığım görüşmede, olumlu ve harika bir atmosfer eşliğinde rahatça fikir alışverişinde bulunduk. Bu fuara katılımımızı, Bağdat ve Riyad'da kültür ve sanat haftaları düzenlemeyi planladık. Bu süreç ve  şartlarda elimizden gelen her şeye açık olan Suudi Bakan Ferhan aynı zamanda Irak’ın 2021 Riyad Uluslararası Kitap Fuarı'nda onur konuğu olması için oldukça büyük özen gösterdi. Suudi Arabistan Kültür Bakanlığı’nın fuara dair bu tutumu, iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceği ve gelişimi için bir sevinç ve iyimserlik kaynağı. Nitekim temeller atıldı ve çarklar döndü. Geriye bakmak gerekmeyecek. Irak Kültür, Turizm ve Tarihi Eserler Bakanlığı olarak Arap kardeşlerimiz ve tüm Arap ülkeleriyle çalışmak konusunda kararlıyız. Bu yönde Suudi Arabistan’ın ülkemiz için büyük bir anlamı var.

İki ülke arasında su an uygulanmakta olan kültürel, edebi ve sanatsal projeler var mı? Önümüzdeki yıllar için planlanan projelere dair görüşleriniz neler?
Irak-Suudi Koordinasyon Konseyi kapsamında ortak çalışmalar bulunuyor. Antik hac yolu Derbi Zübeyde’nin Dünya Mirası Listesi'ne kaydedilmesi yönünde ortak bir çaba mevcut. İki ülke arasındaki bu coğrafi ve kültürel etkileşim için arkeolojik açıdan ortak noktalar da var. Teknik projelerin tamamlanması için planlar geliştirilmesi hedefleniyor. Kültürel düzeyde de Bağdat ve Riyad'da kültür sanat haftaları düzenlenmesi için ön anlaşma yapıldı.

Irak, Riyad Kitap Fuarı'na kaç yayınevi ve kitap ile katılıyor?
Riyad Uluslararası Kitap Fuarı'ndaki Irak yayınevleri sayısı; kitap basımından sorumlu genel kültür işleri dairesi olan Kültür, Turizm ve Tarihi Eserler Bakanlığı, Dar Mamoon Çeviri ve Yayıncılık, Kürt ve Arap kültürleri arasında köprü kurmakla sorumlu Kürt Yayınevi, meşhur Sümer dergisi gibi kitap ve dergi yayınına katkıda bulunan Tarihi Eserler ve Miras Genel Müdürlüğü de dahil olmak üzere 20'yi buluyor. Riyad’daki fuarda 500'e yakın başlık sunacaklar.

Irak'tan kaçırılan arkeolojik hazine Gılgamış Destanı tabletini teslim almak için Washington'dasınız. Bu eserlerin ve mekanlarının bir kaydı var mı?
Irak’tan çalınan çok sayıda eski eser mevcut. Burada sadece Irak Müzesi'nden çalınanlardan bahsetmiyoruz. Bunlar kayıt altına alınıyor. İstatistikler ve belgeler var. Biz de onları takip ediyoruz. Bazılarını geri aldık, diğerlerini de almak için çalışıyoruz. Tarihi Eserler ve Miras Genel Müdürlüğü ve Irak Dışişleri Bakanlığı da bağlantıları ve elçilikleri aracılığıyla bu konuda bize yardımcı oluyorlar. Eski eser kaçakçılığını önleyen, bunu suç sayan dost ülkelerin yasaları da bu konuda yardımcı konumunda. Bazı eserler, Irak topraklarında yapılan gelişigüzel kazılarda çalındı. Geniş bir coğrafyaya sahip Irak'ın tarih boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yaptığı malum. Nereye giderseniz gidin, Asur, Babil, Sümer, Akad, Kiş ve diğer uygarlıklara ait izlerle karşılaşacaksınız. Irak’ın tamamı tarihi eserlerle dolu. Bu nedenle arkeoloji polisiyle, hatta teknolojiyle bile toprakları kontrol etmek çok zor. Bu konuda birçok saldırıya maruz kalıyoruz. Ancak durum şimdi daha sakin. 2003 sonrasında olduğu gibi pek şiddetli değil. Kontrol daha iyi.

Bu coğrafyadaki eski eserleri korumaya yönelik yürütülen bölgesel çabalar neler?
Yerel düzeyde, tarihi kalıntıların anlamı ve özen verilmesi gerektiği konusundaki farkındalık artıyor. Tarihi eserlere rastlayanlar, bunları Kültür ve Tarihi Eserler Bakanlığı'na iade ediyorlar. Bu bilincin komşu ülkelere de yayılması gerekiyor. Komşu ülkeler, Irak'taki eski eser kaçakçılığı için istasyonlar kurdu. ABD ve Avrupa'ya ulaşan bu eski eserler doğrudan Irak’tan değil, komşu ülkelerden geçti. Bu nedenle komşu ülkeleri tarihi eser kaçakçılığını önlemeye, bunu suç sayan kanunlar çıkarmaya çağırıyoruz. Böylece büyük bir mirasa ev sahipliği yapan Irak da dahil bölgenin mirasına sahip çıkılabilir. Zira Irak, Suudi Arabistan, Suriye, Türkiye ve İran gibi ülkeler tarihi eser açısından oldukça zenginler. Kaçakçılıktan korunacak yasalar çıkarmak herkesin yararına olacaktır.

Irak’taki arkeolojik alanları dünyanın her yerinden ziyaretçilere ne zaman açılacak?
Irak'ta arkeoloji turizminin hiçbir zaman canlanamadığı gerçeğini kabul etmeliyiz! 2003 öncesi diktatörlüklerin politikalarına bakarsak, otoriter rejimlerin genellikle turizmi teşvik etmediğini görürüz. Bu alandaki çalışmalar, hükümetle anlaşmaya vararak araştırma yapan arkeologlar, madenciler ve yabancı kazı misyonları ile sınırlıydı. Irak değişimin ve ülkedeki açılımın ardından güvenlik sorunları ve büyük bir terör dalgası ile karşı karşıya kaldı. Tüm bunlar, sadece arkeoloji turizmi için değil, genel olarak tüm turizm için de güvensiz bir ortam oluşturdu. Ancak şimdi terörün ortadan kaldırılmasının ve nispeten güvenli bir ortamın sağlanmasının ardından arkeoloji turizmini canlandırma yönünde yoğun bir çalışma programları ve planlar hazırlandı. Özellikle Papa’nın Nasiriye’deki Zi Kar Valiliği’ni ve Hazreti İbrahim'in doğduğu Ur antik kentini ziyareti ardından bu yönde bir teşvik mevcut. Irak'ta arkeoloji turizmini, bazı dinlerin kutsallığını temsil eden yerleri, UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne giren Babil ve Asur'daki antik eserleri canlandırmayı planlıyoruz. Ancak ekonomik açıdan biraz toparlanmaya ihtiyacımız var. Zirâ turistik alanların yeniden hayata geçirilmesi, ziyaretçilerin ve turistlerin hizmetine girecek arkeolojik alanların bakımını ve bu alanlarda altyapının kurulmasını gerektiriyor. Bu yönde planlarımız var. İnşallah ekonomimiz düzelecek, arkeoloji turizmi de toparlanacak.

Bir profesör, araştırmacı, eleştirmen ve yazar olarak Irak'taki kültürel ortamı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Irak'taki kültürün halen üretken ve etkili olduğunu, kültürlerin siyasi sistemler ile birlikte çökmeyeceğini düşünüyorum. Evet bazı sorunlar ve ikilemler yaşadık, zor şartlardan geçtik. 2003 yılından sonra ülke, diktatörlük rejiminin bıraktığı zorlukların ve meydan okumaların yanı sıra işgale de maruz kaldı. Tüm bunlar Irak kültürü ve üretimi üzerinde iz bırakmış olabilir. Ancak bence devletler çöker, kültür ve medeniyetler ayakta kalır!
Bu topraklarda halen aydınlar ve profesörler doğuyor. Entelektüel alanda girişimler mevcut. İhtiyacımız olan tek şey, çalışmalarına devam etmeleri yönünde entelektüelleri ve sanatçıları destekleyecek daha fazla altyapı sağlamak.

Hükümetin çevre ile iletişimde yeni yaklaşımından bahsediyorsunuz. Bu amaca ulaşmak için ne gibi çalışmalar yürütüyorsunuz?
Komşu ülkeler ve tüm dünya ile yeni bir iletişim aşamasındayız. 2021’i diplomasi yılı ilan eden Irak hükümeti, bu yönde son iki yıldır çabalıyor. Hükümet öncülüğündeki bu açılım, bölgesel komşularla ilişkiler konusunda yeni bir bakış açısını, Irak’ın bölgedeki aktif rolüne geri dönüşünü temsil ediyor. Bu yönde Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi ülkelere ziyaret turları düzenleyen Başbakan Mustafa el-Kazımi, Ürdün ve Mısır ile üçlü zirve düzenliyor. Bu yöndeki çabalar yalnızca Irak kültürünü canlandırmayı ve dünya ile bağını yeniden kurmayı değil, aynı zamanda ülkemizi genel olarak ekonomik ve sosyal düzeyde desteklemeyi sağlıyor. Nitekim Irak kültürü, özellikle Arap kültürüyle bağlarının yeniden tesis edileceği niteliksel koşulların eşiğinde. En az bir asırdır bu kültürün bir aktörü olan Irak, şimdi başta Suudi Arabistan gibi komşu Arap ülkeleri olmak üzere tüm Arap dünyası ile ilişkilerinde yeni bir aşamaya giriyor.



Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
TT

Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)

Ahmed Abdulhakim

Bölgesel ittifakların değişkenliği nedeniyle, jeopolitik açıdan son derece önemli Afrika Boynuzu üzerindeki şiddetli rekabet yaşanıyor. Bu durum Somali’yi, Aden Körfezi'ne bakan stratejik konumu ve dünyanın en önemli ticaret ve enerji arterlerinden biri olan Bab el-Mandeb Boğazı'na yakınlığı nedeniyle, artan dış müdahalelerle birlikte bölgesel güvenlik denklemlerinde hızla odak noktası haline getirmektedir.

On yıllardır iç savaşların yaşandığı ve kurumları kronik kırılganlıkla boğuşan Somali, coğrafi konumu ve karmaşık durumu nedeniyle, nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir rekabet arenasına dönüştü. Somali'nin askerileşmesi artık ‘milli ordunun kapasitesinin geliştirilmesi’ veya silahlı gruplara karşı operasyonların yoğunlaştırılmasıyla sınırlı kalmayıp, savunma anlaşmaları, eğitim ve silahlanma programlarına da uzanmıştır. Bu hareket, komşu ülkelerin hesaplamalarının, Afrika Boynuzu'nda kalıcı bir yer edinmek isteyen daha geniş bölgesel güçlerin bahisleriyle kesiştiği gergin bir bölgesel ortamda gerçekleşiyor.

Gözlemcilerin Mogadişu'nun ‘iç isyanla mücadele eden bir Afrika başkenti’ olmaktan ziyade ‘güç dengesinin yeniden yapılandırılması için savaş alanına dönüştüğünü’ ifade ettikleri bir ortamda, her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması artık caydırıcılık dengesinin değişmesi veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor. Bu da caydırıcılık dengesinde bir kayma veya belirli taraflara yönelik konumlandırma olarak görülüyor ve iç ve dış güçler arasındaki sorunların karmaşıklığı ve iç içe geçmesi nedeniyle çatışmalara veya ‘vekalet savaşına’ kayma olasılığını artırıyor.

Kahire ve “bölgesel varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı”

Mısır'ın Somali'deki Afrika Birliği (AfB) Barış Gücü Misyonu’na (AUSSOM) katılmak üzere planlanan ve ülkenin üst düzey askeri liderleri ile Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud'un katıldığı son askeri geçit töreni, Kahire'nin Mogadişu'nun dış varlık denklemindeki konumuna ilişkin geçici bir mesaj değildi.

Somali ile karşılıklı savunma anlaşması imzalayan Mısır, stratejik öneminden ötürü Afrika Boynuzu bölgesindeki ‘tehdit altında olan’ çıkarlarına yıllardır hassas davranıyor. Uluslararası deniz ticaret yollarına doğrudan bağlantısı nedeniyle, bu bölgedeki güç dengesinin değişmesinin küresel ticareti ve Süveyş Kanalı'nın güvenliğini etkileyebileceğini değerlendiriyor. Süveyş Kanalı, küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12'sinin geçtiği ve Kahire'nin en önemli döviz kaynaklarından biri olan, Mısır ekonomisi için hayati öneme sahip bir arter olarak kabul ediliyor.

fefevf
İsrail Somaliland'ı tanıdıktan sonra Somalililer İsrail'e karşı protesto gösterisi düzenledi (Reuters)

Mısır'ın hesaplarına göre İsrail'in ‘Somaliland’ olarak bilinen bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıma kararı almasıyla Somali'deki varlığının artması, Mısır için bir ‘tehdit’ oluşturuyor. Zira bu adım, Mısır'ın hayati deniz koridorlarının yakınlarına ona düşman olan yeni ittifakların kurulmasına veya daha fazla askeri üssün kurulmasına zemin hazırlıyor. Bununla birlikte Mısır, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Mısır ile gergin ilişkiler içinde olan Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlama çabalarını da kendi çıkarlarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak görüyordu.

Mısır'ın eski Afrika İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni, Mısır'ın Somali krizi ve Afrika Boynuzu'ndaki zorluklara yaklaşımının ‘bu karmaşık durumların, Afrika Boynuzu bölgesiyle yakından bağlantılı olan bölgesel güvenlik veya ulusal güvenliği etkilememesini sağlama konusundaki hassasiyetinden kaynaklandığını’ değerlendiriyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Hafeni açıklamasında, Mısır'ın çıkarlarının ‘Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'nda deniz taşımacılığı üzerindeki etkilerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda bölgeyi bir bütün olarak olumsuz etkileyen geçmişte biriken sorunların üstesinden gelmek için sosyal ve ekonomik kalkınma çabalarını teşvik etme yönünde de ilerlediğini’ belirtti.

Hafeni'ye göre Kahire, bölgedeki ulusal kurumların istikrarını ve kaosun yayılmasının önlenmesini daha çok önemsiyor. Bu kaos, bölgelerdeki gerginliğin artmasını durdurmak için ciddi uluslararası ve bölgesel çabalar gösterilmediği için bu ülkelerin kaynaklarını ve kapasitelerini büyük ölçüde etkiledi. Hafeni, genel olarak Afrika Boynuzu'nun özelde ise Somali'nin ‘birçok uluslararası ve bölgesel güç için hassas ve son derece önemli bir bölge olmaya devam ettiğini belirterek, bu yüzden Mısır'ın bölgedeki ülkelerle ikili eylemler yoluyla veya Afrika Birliği (AfB), Arap ve uluslararası kuruluşlar gibi ilgili kuruluşlar aracılığıyla ve bölgede bulunan güçlerle birlikte çalışarak üstlendiği rol, bu vizyonu gerçekleştirmeye yönelik adımların önem taşıdığını vurguladı.

Hafeni, sözlerini şöyle sürdürdü:

Mısır, Mogadişu'nun devlet kurumlarını korumak, kalkınmayı sağlamak, kaybedilen istikrarı yeniden tesis etmek ve özellikle kalkınmaya odaklanmak için gösterdiği çabaları desteklemeyi amaçlıyor.”

Özelde Somali, genel olarak ise Afrika Boynuzu bölgesindeki durumun ‘tüm olasılıklara açık’ olduğunu düşündüğünü belirten Hafeni, ‘yabancı müdahale ve bazı iç tarafların bu müdahaleyi bölgesel güvenliği tehlikeye atarak kendi dar çıkarlarına hizmet edecek şekilde istismar etmelerinin, Mısır da dahil olmak üzere bir dizi ülkenin ulusal güvenliğine zarar verdiğini’ söyledi.

Öte yandan Mısır'ın Afrika İşlerinden Sorumlu Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Muna Amr, ülkesinin Afrika Boynuzu ve Somali'deki ‘varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı’ konusundaki hesaplarına ‘uluslararası taraflar arasındaki çatışma ve çıkar farklılıklarının ardından, Mısır için hayati önem taşıyan bu bölgede vekalet savaşlarının yayılması’ gibi bir boyut daha ekliyor. Amr, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Sudan'daki iç savaşın şiddetlenmesi ve dış tarafların artan müdahalesi, dış güçlerin devletin ulusal kurumlarını feda ederek bir tarafı desteklemesi ve bu tarafın hayatta kalmasını sağlayan sürekli siyasi, güvenlik ve askeri destek almasıyla, durumun tırmanmaya ve alevlenmeye devam etmesinin en güçlü örneğidir” değerlendirmesinde bulundu.

fddf
Somaliland ile Mogadişu'daki merkezi hükümet arasındaki kriz 1990'lı yıllara kadar uzanıyor, ancak bu konudaki çatışma ister doğrudan ister dolaylı olsun, son yıllarda daha belirgin hale geldi (AFP)

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana da bu değerlendirmeye katılıyor. Şabana yaptığı değerlendirmede, Mısır'ın çıkarlarına yönelik en büyük tehdidin, İsrail'in Somaliland'ı ilk kez tanıması ışığında, devletlerin, özellikle Somali'nin bölünmesi ve parçalanması olduğunu düşünüyor. Mısır'ın çeşitli yollarla gerçekleştirdiği eylem ve müdahalelerin, ulusal güvenliği için hayati önem taşıyan bölgedeki çıkarlarını güvence altına almayı amaçladığını belirten Şabana, özellikle de Kahire için hayati öneme sahip iki konuyu, Kızıldeniz ve Nil sularında seyrüsefer özgürlüğünü içerdiğini belirtiyor.

Şabana, Mısır'ın çıkarlarını korumaya istekli olduğunu ve aslında Somali'ye güç gönderme sürecinde olduğunu, bunun amacının çatışmayı kışkırtmak veya mevcut sorunları karmaşıklaştırmak değil, Somali'nin egemenliğini ve istikrarını ve resmi kurumlarını korumak için çözümün bir parçası olmak olduğunu ifade etti.

Öte yandan, Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre Mısır'ın Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan faaliyetleri, öncelikle Etiyopya'yı izole etmeyi amaçlamaktadır ve bu yeni bir şey değil. Etiyopya’nın bunun farkında olduğunu ve bu yüzden Mısır'ın hamlelerine karşı koymak için ters yönde hareket ettiğini söyleyen İbrahim, “Bölgedeki herhangi bir yabancı ülkenin hareketi, kendi çıkarlarını korumak ve etkisini güçlendirmek içindir ve mevcut çatışma ışığında, Sudan'da olduğu gibi vekalet savaşlarının artmasına tanık olabiliriz” yorumunda bulundu.

Son yıllarda Kahire, Afrika Boynuzu'ndaki varlığını önemli ölçüde güçlendirdi. Bu gelişme, Somali, Cibuti ve Eritre ile ekonomik, siyasi, güvenlik ve hatta askeri ilişkilerinin güçlenmesinin ardından gerçekleşti. Addis Ababa, bu adımları uzun süredir “kendisini doğrudan hedef alan” adımlar olarak nitelendiriyor, ancak Kahire bunu reddediyor.

Somali ile ilgili olarak Mısır, Somali'nin birliğini korumak ve çıkarlarını tehdit eden herhangi bir yabancı genişlemeye karşı denge oluşturmak amacıyla, güvenlik ve askeri iş birliği ile eğitim ve ekipman desteği sağlayarak federal hükümetle ilişkilerini güçlendirdi. Mogadişu ise dış güçlerin emellerine karşı koymak için Mısır ve Türkiye'nin desteğine güveniyor.

5hj
Kahire, yıllardır stratejik öneme sahip Afrika Boynuzu bölgesinde ‘tehdit altındaki’ çıkarlarını korumak için çabalarını yoğunlaştırmaya çalışıyor (Mısır Cumhuriyeti Başkanlığı)

Kahire'nin son hamlesi, Mısır ordusunun 11 Şubat Çarşamba günü Somali Cumhurbaşkanı’nın AUSSOM’a katılan güçlerin düzenlenmesine tanık olduğunu duyurmasının ardından gerçekleşti. Bu, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve bir dizi silahlı kuvvetler komutanının huzurunda gerçekleşti. Bu önlemler, ‘tüm silahların ve uzmanlık alanlarının hazırlık ve savaşa hazır olma durumunu yansıtıyor’ olarak değerlendirildi ve ardından eğitim faaliyetleri ve misyona katılan araçların modelleri sergilendi.

Mısır Ordu Sözcüsü Albay Garib Abdulhafız, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin Somali'li mevkidaşı ile gerçekleştirdiği son görüşmede yaptığı açıklamaları aktararak, “Mısır, Afrika kıtasına olan bağlılığı ve Somali'nin tamamında güvenlik ve istikrarı sağlama konusundaki kararlılığı doğrultusunda, misyon kapsamında kuvvetlerini konuşlandırmaya devam edecek” dedi.

Çelişkili ittifaklar ve çelişkili çıkarlar

Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan yabancı müdahale, bölgeyi nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir çatışma alanına dönüştürdü. Kızıldeniz'in güney girişinde, bu güçler arasındaki rekabet artık gizli veya örtülü değil, daha açık ve çatışmacı hale geldi.

Son zamanlarda ilgi gören Somali'deki sıcak noktalardan biri, Somaliland bölgesi ve Somali merkezi hükümeti ile yaşadığı karmaşık kriz olarak karşımıza çıkıyor. Bu sorun 1990'lı yıllara kadar uzanmasına rağmen, coğrafi konumu nedeniyle doğrudan veya dolaylı olarak yaşanan rekabet çatışması, bölgeye uluslararası müdahalenin artmasına neden olan en önemli faktör haline geldi ve yeni boyut ve biçimler aldı.

Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre genel olarak Afrika Boynuzu bölgesi (Somali, Etiyopya, Cibuti, Eritre ve Kenya dahil), özelde ise Somali, birbirinden farklı birçok ittifak arasındaki vekalet savaşlarının sahnesine dönüştü. İbrahim yaptığı değerlendirmede, rekabetin boyutu ve projeler ile çıkarların çatışması, ilgili aktörlerin hızlanan dinamikleri ile birleştiğinde, mevcut ittifakların yapısında bir değişikliğe yol açabileceğini ve gelecekte yeni ittifakların ortaya çıkabileceğini belirtti.

vfgrthy
Somali Ulusal Ordusu bir şehri terörist gruplardan korurken (AFP)

Bu coğrafi bölgedeki mevcut akımların veya ittifakların temel olarak çıkarlar, güvenlik ve askeri hegemonyanın peşinde olma ve nüfuzun güçlendirilmesi tarafından yönetildiğini ifade eden İbrahim, bu müdahalelerin genel olarak zaten kırılgan olan Afrika Boynuzu bölgesi ve bu bölgedeki ülkeler için zararlı olduğunu ve herhangi bir çatışmanın olumsuz etkisini daha da artırabileceğini düşündüğünü belirtti. İbrahim, jeopolitik gerçekliğin zaman zaman önemli değişikliklere uğradığı göz önüne alındığında, bu özellikle doğru olsa da Etiyopya ile Somali arasında Somaliland bölgesi üzerindeki ilişkileri yöneten anlaşmazlıklara ve hem Addis Ababa ile Asmara arasındaki hem de Hartum ve Kahire arasındaki ilişkilerde yaşanan gerilimlere işaret etti. Bu gerilimin, bölgedeki ülkeleri bir ittifaka yaklaşmaya veya uzaklaşmaya ittiğini ve bunun da nihayetinde Afrika Boynuzu'ndaki hükümetlerin çıkarlarını tehdit ettiğini, bölgede binlerce yıldır var olan siyasi, sosyal ve tarihi sabitleri ve bağları aştığını düşünüyor.

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana ise Afrika Boynuzu'nun stratejik öneminin uluslararası deniz ticaret yolunu kontrol etmesinden kaynaklandığını ve bu nedenle bu bölge için rekabetin muhtemel ve devamlı olduğunu söylüyor. Her ülkenin kendi görüşüne göre çıkarlarını elde etmeye çalıştığını belirten Şabana, Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlamak ve bölgedeki güç olarak niteliksel üstünlüğünü korumak istediğini örnek olarak gösteriyor. Şabana’ya göre diğer ülkelerin çıkarları ise mineral ve enerji ithalatını güvence altına almak isteyenler, bu stratejik koridorda seyrüseferi güvence altına almak isteyenler ve ekonomik ve ticari nedenlerle bölgede istikrarı güvence altına almak isteyenler arasında değişiklik gösteriyor.

Şabana, Afrika Boynuzu'nun son zamanlarda önemli gelişmelere tanık olduğunu, bunların başında İsrail'in Somaliland'ı tanımasının ve bundan önce Etiyopya ile Somaliland arasında Addis Ababa'nın 2024 yılında denize erişimini garanti eden bir mutabakat zaptının imzalanmasının geldiğini belirtti. Tüm bu gelişmelerin, diğer tarafları da bölgedeki varlıklarını, etkilerini ve çıkarlarını korumak için çabalarını hızlandırmaya ittiğine dikkat çeken Şabana, bölgedeki nüfuzunu güvence altına almak ve çıkarlarını en üst düzeye çıkarmak için bölgesel ve uluslararası güçler arasında rekabetin şiddetli olduğunu ve bunun etkisinin bölgenin coğrafyasının ötesinde bölgesel ve uluslararası düzeylere uzandığını ifade etti.

Somaliland, merkezi devletin çöküşünün ardından 1991 yılında Somali'den ayrıldığını ilan etmesine rağmen, uluslararası toplum tarafından tanınmadı. Bölgesel istikrarın garantisi ve kırılgan devletlerin parçalanmasını önlemenin bir yolu olarak Somali'nin birliğini temel alan bu yaklaşım, Etiyopya ve İsrail bu ilkeyi açıkça çiğnemeye çalışana kadar sürdürüldü. Addis Ababa'nın iki yıl önceki hamlesi sonuçsuz kalırken, Tel Aviv'in hamlesi nihayet çıkmaza son verdi ve bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıyan ilk ülke oldu.

Şabana, Somali'deki durum ve bölgeler arasındaki bölünmeye atıfta bulunarak konuşmasına devam etti. Örneğin, dünyanın Somaliland'ı fiili bir otorite olarak kabul ettiğini ve bazı ülkelerin kendi çıkarları için bu durumu pekiştirmeye çalıştığını görüyoruz. Ancak aynı zamanda, Afrika'da ve uluslararası alanda reddedilen bir devleti parçalamak ve egemenliğine müdahale etmek gibi ağır siyasi sorumluluğu üstlenmemek için ayrılıkçı bölgeyi tanımak istemiyorlar. Afrika Boynuzu'nda hızlı gelişmeler olduğunu, ancak her tarafın bunları kendi çıkarlarına göre çerçevelemeye çalıştığı değerlendirmesinde bulundu.

Öte yandan, Sudanlı araştırmacı ve yazar Kaddafi Menhal Cuma, Somali ve Afrika Boynuzu bölgesinde artan gerginliği, Etiyopya'nın bu bölgedeki istikrarsızlaştırıcı rolüne, özellikle de komşu ülkelerin egemenliği ve istikrarını hiçe sayarak Kızıldeniz'e erişim sağlamaya yönelik kesintisiz çabalarına bağladı. Cuma yaptığı açıklamada, “Afrika ülkesi olmasına rağmen Etiyopya, bir süredir Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Bölgedeki etkili ülkelere, özellikle İsrail'e açıkça düşman olan ülkelerle artan iş birliği, jeopolitik hamlelerini daha da karmaşık hale getiriyor” dedi.

Cuma, Etiyopya ile İsrail arasındaki iş birliğinin Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmayı ve Mısır gibi bazı ülkeleri zayıflatıp izole etmeyi amaçladığından şüphe olmadığını ve bunun da Afrika Boynuzu bölgesindeki durumu daha da karmaşık hale getirdiğini belirtti.

Peki, hangi olası senaryolar var?

Afrika Boynuzu'ndaki rekabetin artık küresel güçlerle sınırlı olmadığı bir dönemde, Kızıldeniz'in güney girişinde etki alanlarını genişletmeye çalışan bölgesel aktörlerin sayısı giderek artıyor. Tüm gözler, bu şiddetli rekabetin yansımaları ve sonuçlarına çevrilmişken özellikle de bu aktörlerin çoğu birbirleriyle çatışma halinde olduğundan, bölgeyi siyasi ve ekonomik dengeleri yeniden şekillendirmek için ‘nüfuz alanlarının askerileştirilmesi’ aşamasına itiyor.

Eymen Şabana, gerginliğin tırmanması ve çok sayıda çatışmalı projenin geleceği ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Öncelikle, bu bölgedeki rakip bölgesel güçlerin bir tür koordinasyonla birleşip birleşmediklerini sormalıyız. Buna cevap vermek gerekirse, bence öyle değil. Aslında, her ülkenin hareketleri kısıtlanmış olsa da aralarında şiddetli bir rekabet söz konusu. Örneğin, Etiyopya, Mısır ve Sudan ile tartışmalı Rönesans (Hedasi) Barajı sorunu nedeniyle kısıtlanmış durumda. Türkiye de Etiyopya, Mısır, Körfez ülkeleri ve diğerleri gibi bölgedeki ülkelerle olan çıkarları nedeniyle kısıtlı hareket edebiliyor. Öte yandan ABD, bu konuyu İsrail ve bölgedeki müttefiklerinin lehine kullanmaya çalışıyor. Bu da mevcut karmaşık durum göz önüne alındığında, Afrika Boynuzu'nun daha da kötüleşmesi ve gerginliklerin artmasının muhtemel olduğu anlamına geliyor.”

Somali'de yabancı müdahalenin yaygınlaşması ve birbirine zıt ittifakların ortaya çıkmasına da değinen Şabana, “Bunları Somali'deki dış müdahalelere karşı kurulan ittifaklar olarak tanımlayamayız, daha çok iki ana müdahale akımı olarak tanımlayabiliriz. İlki Somali topraklarının birliğini ve devletin bölünmemesi gerektiğini vurgularken, diğeri diğer sabiteleri gözetmeksizin kendi çıkarlarını en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor” dedi. Şabana ayrıca, bu iki akımın çatışması veya ‘tüm taraflar için zararlı’ olarak nitelendirdiği uzun soluklu silahlı çatışmaya dönüşmesi ihtimalinin ortadan kaldırılabileceğine inandığını ifade etti.

cdvfg
Somali'de kurulan her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması, caydırıcılık dengesindeki bir değişiklik veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor (AFP)

Şabana, Somali'de yaşananların, Sudan'daki iç savaş veya Nil suyu ve Büyük Etiyopya Rönesans Barajı sorunu gibi bölgedeki diğer sorunları ve zorlukları da etkilediğini, bölgedeki kutuplaşma ve istikrarsızlığı artırdığını ve iş birliği olanaklarını olumsuz etkilediğini düşündüğünü belirtti.

Mısır eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni ise, Somali'deki durumun 30 yılı aşkın bir süre önce Siad Barre rejiminin düşüşünden bu yana kaos ve istikrarsızlıkla karakterize olduğunu söyledi. Hafeni, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, ‘o anın bölgede sayısız yabancı müdahalenin başlangıcı olduğunu ve daha sonra projeler arasında çatışma ve rekabetin başladığını’ belirtti.

Hafeni, değerlendirmesine şöyle devam etti:

“Son yıllarda Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki kriz, Ortadoğu'daki gerilimler, özellikle İran'ın bölgedeki artan etkisi ve Kızıldeniz'in diğer tarafındaki Yemen'e varışıyla iç içe geçerek daha karmaşık hale geldi. Bu bağlamda, durum her geçen yıl daha da karmaşık hale geldi ve karmaşıklaştıkça, bölgedeki yabancı müdahale ve müdahil olma düzeyleri de arttı.”

Birçok ülkenin çıkarları açısından Babu’l-Mendeb ve Kızıldeniz'de seyrüsefer güvenliğinin hayati önem taşıdığını belirten Hafeni, bunu korumak için birçok bölgesel ve yabancı gücün, Afrika Boynuzu'ndaki bölgesel ve ulusal güvenliği tehlikeye atsa bile, kendi vizyonlarını ve projelerini gerçekleştirmeye çalıştığına işaret etti.

Büyükelçi Muna Ömer ise Somali'nin Babu’l-Mendeb Boğazı, Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyinde yer alması, Husilerin varlığı ve Sudan ile Gazze'deki olaylar göz önüne alındığında, Ortadoğu'daki koşullar nedeniyle mevcut uluslararası rekabetin yeni bir boyut kazandığını düşünüyor. Tüm bu koşullar, birçok yabancı filonun bu bölgedeki uluslararası sularda yoğunlaşmasına yol açtığını belirten Ömer’e göre çok sayıda ve çelişkili müdahalelerin ve çatışmaların olması, askeri gerilimden ziyade caydırıcılık dengesine yol açabilir.

Somali'nin stratejik konumu ve hükümetinin ve kurumlarının zayıflığı nedeniyle uluslararası güçlerin Somali'ye olan ilgisinin Mogadişu'yu terörist hareketlerin hedefi haline getirdiğini belirten Muna Ömer, stratejik konumu ve zayıf hükümeti nedeniyle Somali'nin bir rekabet sahası haline geldiğini ve son on yıllarda birçok yabancı gücün Somali'de varlık gösterdiğini söyledi. Ömer, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'de en fazla askeri üssün bulunduğu bölge haline gelen Cibuti örneğine işaret etti.

Büyükelçi Ömer, şunları söyledi:

“On yıllardır Afrika Boynuzu'nda, özellikle de Somali'de birçok yabancı müdahaleye tanık olduk. Güvenlik ve ekonomi alanında Rusya'nın, ekonomi, kalkınma ve ticaret alanında Türkiye'nin varlığını gördük. Ayrıca Kenya ve Etiyopya gibi komşu ülkeler de askeri, ekonomik ve diğer alanlarda varlık gösteriyor. Son olarak, Somaliland'da İsrail var ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve diğerleri gibi Körfez ülkeleri de bu rekabet halindeki güçlere ekleniyor.”

Öte yandan Afrika Boynuzu'nun uluslararası güçlerin şiddetli rekabetine sahne olmasının ardından, dünyanın herhangi bir bölgesine yönelik yabancı müdahalenin olumsuz niteliğini ve bunun kısa ve uzun vadede çatışma olasılığını artırıcı etkisini vurgulayan Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim, “Yabancı müdahale ve yabancı ülkelerin Afrika Boynuzu'na, özellikle de Somali'ye müdahil olması, bölgeyi daha fazla çatışmaya ve gerilime sürükledi. Bu durum İsrail'in bölgeye girmesi ve Somaliland'ı bağımsız bir devlet olarak tanıması ve ondan önce Rusya, Çin ve ABD arasında devam eden rekabet gibi bölgenin çıkarlarına aykırı büyük hedefleri ve amaçları olan projelerin müdahalesine kapı açtı. Bu da nihayetinde daha fazla bölünmeye ve AfB, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve diğerleri gibi anlaşmazlıkları çözmede başarısız olduğunu gördüğümüz bölgesel kuruluşların rolünün azalmasına sebep oluyor” ifadelerini kullandı.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
TT

Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu’da kapsamlı barış planının başarıya ulaşıp ulaşamayacağına dair tartışmalar sürerken, özellikle Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmeyeceğini düşünen çevreler planın uygulanabilirliği konusunda şüphelerini dile getiriyor. Bu kesimler, İsrail hükümetinin de bu durumu, süreci bütünüyle sekteye uğratmak için kullanabileceğini ve müzakereleri zorlaştıracak çok sayıda ağır şart öne sürebileceğini savunuyor. Buna karşılık ABD yönetimine yakın isimler ise iyimser mesajlar veriyor. Projede kilit sorumluluklar üstlenen üç İsrailli yetkili de bu isimler arasında yer alıyor.

Söz konusu isimler, ABD Başkanı’nın planın başarıya ulaşması konusunda kararlı olduğunu ve sürecin sabote edilmesine izin vermeyeceğini vurguluyor. Ayrıca şimdiye kadar atılan adımların, biriken engellere rağmen ‘umut verici’ olduğunu ifade ediyorlar.

dvfd
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, toplu iftar yapan yerinden edilmiş aileler, 21 Şubat 2026 (AFP)

İsrail’in önde gelen gazetelerinden Yedioth Ahronoth, ABD ekibi tarafından görevlendirilen ve İsrail’i resmen temsil etmeyen İsrailli yetkililere dayandırdığı haberinde, sürecin artık geri dönülmez biçimde başladığını aktardı. Yetkililer, Mısır, Türkiye ve Katar’ın Hamas’ı iş birliğine ikna etmek için etkili bir rol üstlendiğini ifade etti.

Gazete, İsrail’in siyasi ve askeri liderliğinde birçok ismin Trump’ın vizyonuna ve bu vizyona inanan danışmanları Steve Witkoff ile Jared Kushner’ın planı fiilen hayata geçirme kapasitesine kuşkuyla yaklaştığını yazdı. Söz konusu iki ismin, planın uygulanma mekanizmalarını oluşturmak ve başarıya ulaştırmakla görevlendirildiği belirtildi.

Buna karşılık Barış Konseyi’nde yer alan İsrailli yetkililer (İş insanı Yakir Gabay, teknoloji sektörü yöneticisi Liran Tancman ve Başbakan Binyamin Netanyahu’nun ABD koordinasyon merkezindeki temsilcisi Michael Eisenberg) Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmesi ve Filistinlilerin okul müfredatını ‘barış ve hoşgörü kültürünü’ esas alacak şekilde değiştirmesi halinde Trump’ın projesinin ‘Gazze Şeridi’ni gerçek bir rivieraya dönüştürmek için tarihi bir fırsat’ olacağını savundu.

Şarku’l Avsat’ın Yedioth Ahronoth’tan aktardığına göre yetkililer, projenin arkasında ‘engellenmesi zor, sağlam, profesyonel ve dengeli bir çekirdek oluşturan’ Amerikalı, Arap ve uluslararası isimlerden oluşan bir kadronun bulunduğunu ifade etti.

Ancak aynı yetkililer, Hamas’tan talep edilen hususun ‘taviz verilemeyecek belirleyici unsur’ olduğuna da dikkat çekti.

İlk görev

Barış Konseyi üyesi Yakir Gabay, projenin uygulanmasına ilişkin vizyonunu açıklarken, “İlk görev 70 milyon ton moloz ve patlayıcı kalıntısını temizlemek, geri dönüştürülebilecek malzemeleri değerlendirmek, yüzlerce kilometrelik tüneli yıkıp doldurmak ve Gazze sakinleri için dayanıklı çadırlar ile konteynerlerden oluşan geçici konutları hızla organize etmek olacak. Bu adımlar, altyapı ve konut inşasıyla eş zamanlı yürütülecek” dedi.

dfvfdv
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, yerinden edilmiş kişiler için kurulan çadırlar (AFP)

Gabay, modern hastaneler, okullar, fabrikalar, tarım alanları, karayolu ve demiryolu ağları, enerji, su ve veri merkezleri ile bir liman ve havaalanı inşasını içeren ayrıntılı bir plan hazırlandığını belirtti.

Ortadoğu’da milyonlarca konut inşa etmiş deneyimli müteahhitlerin projeye dahil edileceğini kaydeden Gabay, ‘uygun maliyetli’ konut üretimi için finansmanın hazır olduğunu, yüz binlerce kişiye istihdam sağlanacağını ifade etti.

Konut ve iş alanlarının yanı sıra 200 otelin inşasının da planlandığını açıkladı.

Gabay ayrıca, bu çerçevede Jared Kushner’ın açıklamalarına atıfta bulunarak, Gazze’de Ali Şaas liderliğinde kurulan teknokrat hükümete ve yolsuzlukla mücadele konusunda sağlanan mutabakata dayandıklarını söyledi.

Yüksek teknoloji girişimcisi ve hükümete bağlı siber merkez danışmanı Liran Tancman ise Amerikalı, Arap ve Filistinli taraflarla iş birliği içinde modern teknolojik çözümler geliştirilmesini öngören bir planın uygulanmasından sorumlu olduğunu belirtti. Gazze Şeridi’nde internet altyapısının 2G’den beşinci nesil teknolojiye yükseltileceğini ve hizmetin halka ücretsiz sunulacağını vaat eden Tancman, Gazze Şeridi’nde üretilen mal ve ürünlerin yurt dışına ihracı için modern mekanizmaların oluşturulduğunu da açıkladı.

Yeni bir çağ

İsrailli yetkililer, Yedioth Ahronoth gazetesine yaptıkları açıklamada, Gazze Şeridi’nin yeniden imar planının fiilen Refah’ta başladığını ve üç yıl süreceğini bildirdi. İsrail’in halihazırda moloz temizleme çalışmalarını yürüttüğünü belirten yetkililer, ilk aşamada 500 bin kişiyi barındıracak 100 bin konut inşa edileceğini, yalnızca altyapı maliyetinin 5 milyar dolar olacağını ifade etti. Hedefin, Gazze Şeridi’ndeki tüm vatandaşlar için 400 bin konut inşa etmek olduğu; altyapı için 30 milyar dolar ve yeniden inşa için aynı tutarda kaynak öngörüldüğü kaydedildi.

vfdvfd
Gazze şehrindeki er-Rimal Mülteci Kampı’nda yerinden edilmiş bir kadın, seyyar su tankerlerinden doldurduğu iki su kabını taşıyor, 21 Şubat 2026 (AFP)

Gazete, Barış Konseyi’nden üst düzey bir üyenin, “Hamas planla olumlu şekilde etkileşime girerse bunun iyi bir karşılığı olur. İsrail’de liderleri için af çıkabilir, hatta silahları para karşılığında satın alınabilir. En önemlisi, Gazze ve halkı dünyaya açık ve bağlantılı yeni bir döneme geçer” ifadelerini aktardı.

Öte yandan The Times of Israel’e konuşan bir ABD’li yetkili, Yedioth Ahronoth’ta yer alan bilgilerin büyük bölümünü doğruladı. Yetkili, “Hamas silah bırakmayı kabul etmeden fon akışı başlamaz. Ancak İsrail’in de olumlu bir tutum sergilemesi gerekecek” dedi.

The Times of Israel’e konuşan bir Arap diplomat ise “Ortadoğu’da kibir tehlikeli olabilir” uyarısında bulunarak, ABD’nin Gazze’nin yeniden inşasını ve bölgede yeni bir teknokrat hükümet kurulmasını kapsayan planının ikinci aşamasının başarıya ulaşması için hem İsrail hem de Hamas üzerindeki sürekli baskının gerekli olacağını söyledi.

Bölgesel arabulucuların Hamas ile yürüttüğü silahsızlanma görüşmelerine de vakıf olduğu belirtilen diplomat, Washington’un bu konuda bir anlaşmaya varılabileceğine inanması için gerekçeler bulunduğunu aktardı.

Ancak diplomat, silahsızlanma sürecinin zaman alacağını ve Hamas’ın bazı üyelerinin, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere oluşturulan Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi gözetimindeki kamu sektörüne entegre edilmesini gerektireceğini ifade etti. İsrail’in bu çerçeveye karşı çıkmasının muhtemel olduğunu belirten diplomat, Tel Aviv yönetiminin söz konusu komitenin başarısını kolaylaştıracağı konusunda da ciddi şüpheler bulunduğunu dile getirdi.


Şarku’l Avsat’a konuşan Lübnan Meclis Başkanı Berri: Meclis seçimlerinin ertelenmesini istemiyorum

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan Lübnan Meclis Başkanı Berri: Meclis seçimlerinin ertelenmesini istemiyorum

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, Şarku’l Avsat gazetesine verdiği demeçte, ‘Beşli Komite’deki büyükelçilerin 10 Mayıs'ta yapılması planlanan meclis seçimlerinin ertelenmesinden yana olduklarını belirterek “Onlara bunu reddettiğimi ve (Beşli Komite'den) diğer büyükelçilere de teknik olarak parlamento seçimlerinin ertelenmesini veya parlamentonun görev süresinin uzatılmasını desteklemediğimi bildirdim” dedi.

Berri, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Meclisin teknik nedenlerle ertelenmesi veya uzatılması konusunda beni kişisel olarak suçlamaya çalışanları engellemek için seçimlere ilk aday olan bendim. Bu yüzden hem ülke içinde hem de dışında ilgili kişilere, son dakikaya kadar bu konuyu takip edeceğime dair bir mesaj vermek istedim.”

 (Lübnan'ın doğusunda) Bekaa Vadisi’nin orta kesimlerindeki ve kuzeyindeki beldeleri hedef alan İsrail saldırılara değinen Berri, tüm bunları ‘Lübnan'ı Tel Aviv'in koşullarını kabul etmeye zorlamayı amaçlayan yeni bir savaş’ olarak nitelendirdi.