Silah endüstrisinin uluslararası politikalara yön vermede etkisinin boyutu

Dünyanın en şiddetli ve istikrarsız bölgelerinden bazılarına büyük miktarlarda askeri teçhizat sağlanıyor

ABD’de silah üretimi 2016’da en yüksek seviyeye ulaştı (AFP)
ABD’de silah üretimi 2016’da en yüksek seviyeye ulaştı (AFP)
TT

Silah endüstrisinin uluslararası politikalara yön vermede etkisinin boyutu

ABD’de silah üretimi 2016’da en yüksek seviyeye ulaştı (AFP)
ABD’de silah üretimi 2016’da en yüksek seviyeye ulaştı (AFP)

Fidel Spiti
Dünyanın en zengin kişi veya şirketlerinin ya da dünyanın en etkili ve güçlü kişi ve kurumlarının listeleri yayınlandığında listelerdeki isimler arasında silah şirketlerinin sahiplerinden hiçbirine, hatta şirketlerin kendilerine bile rastlamıyoruz. Bu durum, dünya genelindeki silah ticaretinin yıllık trilyonlarca dolar olduğu tahmin edilmesine rağmen ve silah şirketlerinin ‘lobilerinin’ hükümetlerin savaş ve barış politikalarını, dış çıkarlarını ve ilişkilerini etkileyebilmesine rağmen yaşanıyor. Hatta bazı hükümetler, politikalarını silah endüstrisi ve ticaret şirketlerinin gereksinimleri temelinde inşa ediyor, böylece bazı başkanlar bu şirketler için ticari temsilciler veya onlar için çalışan satıcılar gibi görünüyor. Diğer ülkelere diplomatik ziyaret listelerinin başında silah alım ve satım sözleşmeleri yer alıyor. Ne zaman bir cumhurbaşkanı silah satmak için büyük bir anlaşma yapmayı başarırsa bunun karşılığında, ülkesinde popülerlik ve ülkedeki mali ve endüstriyel blokların memnuniyetini kazandı.
Ancak silah üreticilerinin işinin, anlaşmalarının, gücünün ve otoritesinin gölgede ya da perde arkasında kalmasının ve gizli ya da kulislerde faaliyet gösteriyorlarmış gibi görünmelerinin sırrı nedir? Ofislerinde ve sahipleri arasında neler olup bittiği hakkında fazla bir şey bilmiyoruz. Diğer endüstrilerde olduğu gibi çeşitli otoritelerle olan anlaşmaları ve ilişkileri hakkında fazla bir şey bilmiyoruz.

Siyasi silah şirketlerinin gücü
Örneğin Endüstriyi denetlemekle görevli federal kurum ‘Alkol, Tütün, Ateşli Silahlar ve Patlayıcılar Bürosu (ATF)’, tarihsel olarak yetersiz finanse edilmiş ve politik olarak destekleyici olmuştur. Bu da etkili gözetim sistemlerini tutarsız hale getirmiştir. Medya organlarında söylenenler ve bilginin alıcılarının servis ettikleri, ‘serbest piyasanın’ ötesine geçse de nitekim Kongre, serbest piyasa ve ekonomik liberalizm gerekçeleriyle bütçesini kısıtlayarak bu kuruma kısıtlamalar getirdi. İster ABD’de ister Fransa, Almanya, İtalya ve İsviçre gibi silah üreten ülkelerde olsun, silah üreticilerinin iç siyasi karar üzerindeki gücü, kendi içinde örtüşüyor. Bu durum, Çin için geçerli değil. Öyle ki silah endüstrisi, devletin merkezi otoritesine veya iktidardaki Komünist Partinin siyasi bürosuna doğrudan bağlı.
Bu son derece güçlü siyasi kontrolü göstermek için ABD Kongresi, silah endüstrisindeki aktörlerin işlerini tüketicilerin çıkarları doğrultusunda yürütmelerini sağlayan bazı yasaları da yürürlükten kaldırdı.
1986 yılında ABD’deki silah endüstrisini düzenleyen federal yasa değiştirildi. Ancak değişiklik, ABD sokaklarında ve ABD kurum ve okullarında meydana gelen birçok cinayetten sonra silahların kullanımını, satışını ve ticaretini kontrol etmek üzere bir gürültünün patlak vermesine rağmen bu endüstrideki örgütçülüğü gevşetmeyi amaçlıyordu.

11,5 milyon silah
Uluslararası Af Örgütü’nün dünyada silahların yayılması ve bunu sınırlayan faktörlere ilişkin raporunda, “Silah ticaretini düzenleyen ABD federal yasasında herhangi bir değişiklik yapılmadı. Yasa, kapsam, boyut ve tasarlanan ve satılan ürünlerin türü açısından sektördeki değişikliklere ayak uyduramıyor. Eski yasalar, çevrimiçi silah satışları, 3D baskı, ev yapımı ve izlenemeyen hayalet silahlar, ateşli silah susturucularının ve diğer tehlikeli aksesuarların yaygınlaşması gibi teknolojik gelişmeleri ele almak için yetersiz donanıma sahip.
Sayılarla ABD’de silah üretimi, 11,5 milyon ateşli silahın üretildiği 2016 yılında en yüksek seviyesine ulaştı.
ABD’de üretilen tüm silahlar ABD pazarına yönelik değil. Çoğu hem sivil hem de askeri alıcılar için yabancı ülkelere ihraç ediliyor. 2000’li yılların ortalarında ihracat hızla arttı ve 2018 yılına kadar devam etti. Kanada, yıllık 350 milyon doları aşan ithalatıyla, ABD uzun silahlarının açık ara en büyük alıcısı oldu. ABD silah endüstrisinin büyüklüğündeki çarpıcı artış, silah tüccarı olarak hareket etme yetkisine sahip kişilerin sayısındaki artışta da kendini gösteriyor. 2018 yılı itibari ile lisanslı bayi sayısı 55 bin 900’e ulaştı.
Washington merkezli Center for Responsive Policy'nin (Duyarlı Politika Merkezi) yeni bir raporuna göre ülkenin en büyük savunma müteahhitlerinden beşi olan ‘Lockheed Martin, Boeing, Northrop Grumman, Raytheon Technologies ve General Dynamics’, politikayı etkilemek için 2020’de toplam 60 milyon dolar harcadı.

Silah ticareti ve siyasi karar
ABD’deki Politika Tepki Merkezi, ‘Çatışmadan Yararlanmak: Savunma müteahhitleri ve yabancı ülkeler silah satışı için nasıl baskı yapıyor?’ başlıklı bir rapor yayınladı. Raporda, silah tüccarları tarafından yönetilen bir lobiciler ve bağışçılar ağının, daha önce hükümette çalışmış 200’den fazla lobiciyi işe almanın yanı sıra, son 20 yılda lobi faaliyetlerine kampanya katkılarından 2,5 milyar doları nasıl akıttığı soruldu. Rapora göre en büyük savunma müteahhitlerinden beşi olan ‘Lockheed Martin, Boeing, Northrop Grumman, Raytheon Technologies ve General Dynamics’, politika kararlarını ve seçmenlerin siyasi görüşlerini etkilemek için 2020'de toplam 60 milyon dolar harcadı.
Rapor, Pentagon’un yıllık 740 milyar dolarlık bütçesinin büyük bir bölümünün silahlara harcandığını ve ABD savunma şirketlerinin 2018 yılında diğer ülkelere bu sayıdan daha fazla silah satmayı kabul ettiğini ortaya koydu.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre, Başkan Joe Biden, Beyaz Saray’dan ayrılan yetkililerin ‘yürütme organı üzerinde hızla baskı oluşturabilecek veya yabancı ajan olarak kaydolabilecek’ kurumlarda çalışmasını kısıtlayan bir emir çıkarmasına rağmen atananların birçoğunun, savunma sanayi ile bağlantıları bulunuyor. Örneğin Savunma Bakanı Lloyd Austin, ABD yönetiminde iktidara gelmeden önce Raytheon şirketi yönetim kurulu üyesiydi.

Savunma lobileri
Rapor, savunma lobi gruplarının başkent Washington’daki karar alma merkezleriyle oldukça bağlantılı ve yakından ilişkili olduğunu belirtiyor. Savunma müteahhitleri için çalışan 663 lobicinin yaklaşık dörtte üçü federal hükümetin karar alma pozisyonlarında çalışıyor.
Raporda, “Bu bağlantılar, ilişkileri yakın ve kurum listelerini oldukça faydalı hale getirir. Enerjilerinin üzerinde çalışan ve düşük ücretli kongre çalışanları, kendi gündemlerini ilerletmek için kendilerine gelen şirketlerde kârlı lobicilik işlerinin onları beklediğini umabilirler” ifadelerine yer verildi. Raporda, Capitol Hill’de sözde bir ‘döner kapının’ da bulunduğu belirtiliyor. Öyle ki son 30 yılda Temsilciler Meclisi ve Senato Silahlı Hizmetler ve Dış İlişkiler Komiteleri veya Savunma Ödenekleri Alt Komiteleri’nin üyeleri için ve ardından savunma şirketleri için lobiciler olarak yaklaşık 530 kişi çalıştı. Örneğin eski Savunma Bakanı Mark Esper, 1990’ların sonunda ve 2000’lerin başında Senato Dış İlişkiler ve Silahlı Hizmetler Komiteleri’nde görev yaptı. Bu pozisyonda yedi yıl çalıştıktan sonra Raytheon şirketinde hükümet ilişkileri ofisine geçmeden önce Savunma Bakan Yardımcısı olarak faaliyet gösterdi. Ardından Başkan Donald Trump, kendisini Ordu Sekreteri ve ardından Savunma Bakanı olarak atadı.
Uluslararası silah ticaretinin toplam değerinin yılda en az 95 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Eğer silah transferine izin veren ülkeler ve kurumlar bu ticarette büyük rol oynuyorsa savunma sanayii, dünya çapında silah tedarik sürecinin tüm yönlerinde geniş çapta yer alıyor demektir.
Şirketler her yıl dünyanın en şiddetli ve istikrarsız bölgelerinden bazılarına büyük miktarlarda askeri teçhizat tedarik ediyor. Bu teçhizat, ciddi insan hakları ihlallerinin damga vurduğu silahlı çatışmalar ve siyasi kargaşa bağlamında genellikle yasa dışı olarak kullanılıyor.



Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
TT

Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)

Güney Kore’nin eski Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol, 2024’ün sonlarında kısa süreli sıkıyönetim ilan etmesi nedeniyle bugün ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Seul Merkez Bölge Mahkemesi yargıcı Ji Gwi-yeon, karar duruşmasında “İsyan suçundan Yoon’u ömür boyu hapis cezasına mahkûm ediyoruz” ifadesini kullandı.

Böylece eski muhafazakâr lider, savcılığın talep ettiği idam cezasından kurtulmuş oldu.

Yoon Suk Yeol, 3 Aralık 2024 akşamı yaptığı sürpriz konuşmada sıkıyönetim ilan etmiş ve orduya Ulusal Meclis’e girme talimatı vermişti. Ancak askerler tarafından kuşatılan binaya yeterli sayıda milletvekili girmeyi başarmış, yapılan oylamada bu güç kullanımına karşı karar alınmış ve dönemin devlet başkanı geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Sivil yönetim fiilen yalnızca altı saatliğine askıya alınsa da, söz konusu girişim ülkede derin ve uzun süreli bir siyasi krize yol açmıştı.

Gözaltında yargılanan Yoon, bu eylemleri nedeniyle nisan ayında görevden alınmıştı.

Mahkemenin, eski Savunma Bakanı Kim Yong-hyun’u da mahkûm etmesinin ardından, Yoon ile birlikte yargılanan diğer sanıklar hakkında da kısa süre içinde karar vermesi bekleniyor.


İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
TT

İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia

Elie Kuseyfi

Salı günü Cenevre'de Rusya-Ukrayna ve ABD-İran müzakerelerinin eş zamanlı olarak yapılması sadece bir tesadüf müydü? Yoksa bu, her iki müzakereye de katılan, Moskova ve Kiev arasında arabuluculuk yapan ve Umman arabuluculuğuyla İran ile müzakere eden ABD'nin kasıtlı bir hamlesi miydi? Bu eş zamanlılığın nedeni, Cenevre'deki her iki müzakereye de katılan Steve Witkoff ve Jared Kushner'in orada bulunması olabilir. İki müzakere oturumunun aynı şehirde yapılması, onları başka bir yere gitmekten kurtardı ve bu da bilhassa Başkan Donald Trump'ın her iki sorunu, özellikle de Rusya-Ukrayna çatışmasını çözmekte acele etmesi nedeniyle görevlerini hızlandırmaya katkıda bulunabilir. Nitekim Trump, Kiev'i hızla bir anlaşmaya varmaya teşvik ediyor ve bu durum Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy'yi kızdırdı, Trump'ın kendisine uyguladığı baskının hiçbir gerekçesi olmadığını belirtti.

İki konu arasında ortak bir bağlantı arayışı, bizi perşembe günü Umman Denizi ve Hint Okyanusu'nda iki ülke arasında yapılacak ortak tatbikatlarla yeni bir seviyeye ulaşacak olan Rus-İran askeri iş birliğine götürüyor. Ancak en önemli konu, Tahran'ın Ukrayna şehirlerini bombalamak için Moskova'ya insansız hava araçları tedarik etmesi olmaya devam ediyor. Fakat bu neden, İran'ın nükleer dosya dışında herhangi bir konuyu görüşmeye hazır görünmemesi nedeniyle biraz olasılık dışı görünüyor. Her ne olursa olsun, bu iki müzakere turunun aynı şehirde eş zamanlı olarak yapılması, bizi bugün dünyadaki en önemli ve ABD’nin de tamamen dahil olmuş durumda olduğu iki olay ile karşı karşıya bırakıyor.

Bu da bizi, İran-ABD müzakerelerinin bölgedeki diğer tüm dosya, çatışma ve anlaşmazlıkların önüne geçtiği bölgeye götürüyor. Ancak burada gündemde olan soru, bu müzakerelerin bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların seyrine bir etkisi, daha doğrusu bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların, özellikle de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının ve bölgesel sonuçlarının, bu müzakerelerin seyrine bir etkisi olup olmadığıdır. Daha önemli olan soru ise iki yıldan fazla süren ve yeni jeopolitik gerçeklikler yaratan, İran'ın stratejik konumunda bir gerilemeye yol açan savaşın sonucundan bağımsız olarak Washington ve Tahran arasında bir anlaşmaya varılıp varılamayacağıdır. Bu nedenle, Washington ve Tahran arasındaki müzakereler bağlamında sorulan temel soru, Hizbullah ve Hamas'ın zayıflaması, Suriye rejiminin devrilmesi ve ABD-İsrail'in İran'ın derinliğine yönelik saldırıları, dahası İran'daki eşi benzeri görülmemiş iç bölünmeden sonra, bu müzakerelerin beklenen sonuçlarının İran'ın stratejik konumundaki bu gerilemeyi yansıtıp yansıtmayacağıdır. Keza Tahran'ın Donald Trump'ın onunla bir anlaşmaya varma arzusunu göz önünde bulundurarak, bu gerilemeyi telafi edip edemeyeceğidir.

Devam eden Amerikan askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile temel Amerikan hassasiyetlerine dokunuyor

 Her ne pahasına olursa olsun bir anlaşma mı?

Başka bir deyişle, Amerikan Başkanı, bölgesel savaşın tüm sonuçlarını ve İsrail'in tüm kırmızı çizgilerini, özellikle de İran’ın füze programı ve Tahran tarafından desteklenen bölgesel milis gruplar meselesiyle ilgili kırmızı çizgilerini göz ardı ederek, İran ile her ne pahasına olursa olsun anlaşmak mı istiyor? Önceliği, içeriği İran'ın stratejik konumundaki gerilemeyi yansıtmasa ve İran rejimini hem içeride hem de uluslararası alanda kurtarsa bile, İran ile bir anlaşmaya varmak mı?

Trump gibi bir başkanın ne istediğini tahmin etmek zor olsa da İran nükleer meselesini çevreleyen koşullar, ABD Başkanı’nın herhangi bir anlaşmayı kabul edebileceğini göstermiyor. Ancak bu, İran dosyasını yönetmenin onun için kolay olacağı anlamına gelmiyor. Hatta Rusya-Ukrayna savaşı dosyası ve uzun süreli sonuçlarını yönetmekten bile daha zor olabilir. Şüphesiz ki, Başkan ve genel olarak Amerikalılar için iki konu arasındaki temel fark, ABD'nin, 28 Aralık'ta Tahran'daki rejime karşı protestoların başlamasından bu yana Ortadoğu'da olduğu gibi, Rusya-Ukrayna savaşında doğrudan asker konuşlandırmaması ve askeri yığınak yapmamasıdır.

dcf
Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamad el-Busaidi, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı Jared Kushner, İsviçre'nin Cenevre şehrinde ABD ve İran arasında yapılacak dolaylı görüşmeler öncesinde, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bu devam eden ABD askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile ABD'deki temel iç hassasiyetlere dokunuyor. Zira MAGA hareketinin Cumhuriyetçi Başkan ile temel anlaşması, ABD'nin yabancı savaşlara karışmaması üzerine kurulu. Bu durum şimdi ABD'nin İsrail'e verdiği desteğe de yansıyor. Geçtiğimiz kasım ayında yapılan bir YouGov anketi, 45 yaşın altındaki Cumhuriyetçi seçmenlerin yüzde 51'inin, 2028 başkanlık ön seçimlerinde İsrail'e vergi mükelleflerinin vergileri ile finanse edilen silah transferlerini azaltmayı savunan bir adayı desteklemeyi tercih edeceğini gösterirken, sadece yüzde 27'si İsrail'e silah tedarikini artırmayı veya sürdürmeyi savunan bir adayı tercih ettiklerini söyledi. Bu, Trump destekçilerinin geniş bir kesiminin “Önce ABD” veya “ABD'yi Yeniden Harika Yap” gibi sloganlara dair anlayışını yansıtıyor ve bu anlayış, bu sloganların kapsamının ABD'nin ötesine uzandığını dikkate almıyor. Ancak, başka iki anket, Amerikalıların yüzde 59'unun geçen haziran ayında İran nükleer tesislerine yapılan ABD saldırısını onayladığını gösterdi. Dolayısıyla olası bir askeri saldırıya desteğinin veya muhalefetinin, saldırının hedeflerine ulaşmadaki başarısına bağlı olduğu göz önüne alındığında, Trump'ın İran ile ilgili herhangi bir kararını etkileyen iç Amerikan faktörü tek yönlü değildir. Trump, tabanına diplomasiye bir şans verdiği ancak bunun ABD çıkarları için olumlu sonuçlar vermediği gerekçesini sunabilir.

Mevcut ABD askeri yığınağı, iki uçak gemisi, 12 savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içerirken, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi

Cenevre turunda bir ilerleme kaydedildi mi?

Washington ve Tahran arasında yeniden başlatılan müzakerelerin salı günü Cenevre'de yapılan ikinci turunun gidişatı bu bağlamda anlaşılabilir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin “ABD ile temel ilkeler konusunda bir uzlaşıya varıldığı ve önceki tura kıyasla olumlu gelişmeler olduğu” yönündeki açıklamalarının verdiği iyimserlik esintisine rağmen, konu her zamankinden daha karmaşık görünüyor. Zira Donald Trump'ın, ABD'nin Ortadoğu'daki stratejisinde tam bir darbe gerçekleştirmeye hazır olmadığı sürece, İsrail pahasına İran için stratejik kazanımlar garanti eden bir anlaşmaya varabileceğini hayal etmek zor; ki bunun için henüz hiçbir işaret de yok.

İranlı üç yetkilinin New York Times'a verdikleri demeçlerde, Tahran'ın Trump'ın başkanlığı döneminde uranyum zenginleştirmeyi askıya almaya ve yaptırımların, petrol ambargosunun kaldırılması karşılığında Washington'a yatırım fırsatları sunmaya istekli ve hazır olduğunu belirtmeleri bile mevcut durumla uyumsuz görünüyor. Zira İran dosyası ile ilgili olarak mevcut durum iki nokta ile özetlenebilir; birincisi, Tahran rejimi hem iç hem de uluslararası alanda en zor stratejik gerileme dönemini yaşıyor. İkincisi, İsrail, ABD'nin desteğiyle bölgedeki stratejik konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle, ABD'nin İran ile yapacağı herhangi bir anlaşma bu denklemi alt üst etmemelidir. Aksi takdirde, bu anlaşma ABD'nin aleyhine İran’ın elde edeceği açık bir kazanç ve ana müttefiki İsrail için bir kayıp anlamına gelecektir.

Bu sebeple, Arakçi'nin “olumlu gelişmeler, Washington ile yakında bir anlaşmaya varacağımız anlamına gelmiyor, ancak süreç başladı” şeklindeki açıklaması, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in de müzakerelerin iyi ilerlediği ancak İranlıların Trump tarafından belirlenen kırmızı çizgileri kabul etmeye istekli olmadığı yönündeki açıklaması, bu müzakereleri çevreleyen zorlukları yansıtıyor. Müzakerelerin İran'ın pazartesi günü Devrim Muhafızları gözetiminde stratejik Hürmüz Boğazı'nda tatbikatlara başlayacağını duyurması veya son 24 saat içinde bölgeye F-35, F-22 ve F-16'lar da dahil olmak üzere 50 ilave ABD savaş uçağının ulaşması gibi iki taraf arasında devam eden askeri gerilim ortamında gerçekleştiği göz önüne alındığında, kendisini çevreleyen zorluklar daha iyi anlaşılacaktır. Bu uçaklarla birlikte ABD'nin mevcut askeri yığınağı halihazırda iki uçak gemisi, yaklaşık on iki savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içeriyor. Ayrıca, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi. Ancak bu devasa yığınak, büyüklüğüne rağmen, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin arifesindeki Amerikan askeri yığınağının boyutuna henüz ulaşmadı. O zamanlar altı taarruz grubu bulunurken, şimdi sadece iki grup var. Bazı İsrailli seslere göre bu durum, Trump bunun olabilecek en iyi şey olacağını söylemiş olsa da İran'da rejim değişikliğini amaçlamadığının kanıtıdır.

İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez

Ancak, ABD merkezli Axios sitesi, bilgi sahibi kaynaklara atıfta bulunarak dün Trump yönetiminin artık İran ile “büyük bir savaşa” girmeye daha yakın olduğunu ve mevcut diplomatik çabaların başarısız olması durumunda bunun yakında gerçekleşebileceğini bildirdi. Ayrıca, İran'a karşı askeri operasyonun, sınırlı operasyonlardan ziyade tam ölçekli bir savaşa daha yakın, haftalarca sürecek geniş bir harekata dönüşebileceği tahmininde bulundu. Bu harekatın, geçen yıl haziran ayındaki 12 günlük savaştan daha geniş kapsamlı ve daha büyük etkiye sahip ortak bir ABD-İsrail harekatı olabileceğine de işaret etti.

Bu da müzakere sürecinin hem ABD hem de İsrail tarafından savaşa hazırlanmak için daha fazla zaman kazanmak amacıyla kullanılan bir geciktirme taktiği mi yoksa Trump'ın İsrail'in taleplerini göz ardı eden bir anlaşmaya gerçekten hazır olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Bu talepler arasında, Binyamin Netanyahu'nun sadece zenginleştirmeyi durdurmakla kalmayıp tüm nükleer altyapının ortadan kaldırılmasında ısrar ettiği nükleer program, Tel Aviv'in menzili 300 kilometreyi geçmeyen füzelerle sınırlandırılmasını istediği İran'ın balistik füze cephaneliği yer alıyor. İsrail, özellikle füze programlarının uluslararası alanda ele alınması konusunda, taleplerini savunurken 1991'deki Irak ve 2003'teki Libya örneklerini gösteriyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, İsrail'in Tahran’ın onlara desteğinin kısıtlanmasını talep ettiği İran yanlısı milis gruplar sorunu da var. Buna karşılık, Tahran müzakereleri füze ve milis gruplar sorunlarını içerecek şekilde genişletmeyi, keza nükleer programını tamamen bitirmeyi reddediyor.

fvgb
İsviçre Dışişleri Bakanı ve Federal Konsey Üyesi Ignazio Cassis ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cenevre'de İsviçre ve İran arasında yapılan ikili görüşme sırasında, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bütün bunlar Donald Trump'ı zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan, bölgesel müttefiklerinin çekinceleri ve potansiyel maliyetler ve riskler göz önüne alındığında, İran'a karşı askeri harekatı önleyecek bir anlaşma istiyor. Diğer yandan, Tahran ile iki yıldan uzun süren en uzun bölgesel savaşını yürüten İsrail'in bölgedeki stratejik üstünlüğünü zayıflatacak bir anlaşmaya varamaz. Aynı zamanda İsrailli güvenlik yetkilileri, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın “Sünni dünyayı birleştirerek ve Mısır gibi eski Arap düşmanlarını da içeren yeni bir bölgesel sistem kurarak” İsrail'i diplomatik olarak kuşatmaya çalıştığı değerlendirmesinde bulunuyor. Onlara göre Ankara'nın amacı, İran’ın ateş duvarını İsrail'i çevreleyen birleşik bir Sünni diplomatik duvarla değiştirmek, böylece İsrail'in manevra özgürlüğünü azaltmak ve onu siyasi olarak izole etmektir. Bu nedenle, İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez. Bu durum, ana müttefiki olan ABD'nin çıkarlarını ve stratejik konumunu da etkiliyor. Yahut en azından, bu durum Washington'u İsrail ve bölgedeki diğer müttefiklerinin çıkarlarını dengelemek gibi zorlu, hatta çok meşakkatli bir görev ile karşı karşıya bırakıyor. Ancak, tasavvur edilmesi ve anlaşılması daha zor olan, Trump'ın, zamanlaması ve içeriğiyle, Netanyahu'nun son iki yıldır ABD’nin büyük finansmanıyla desteklenen “Ortadoğu'yu değiştirmek” ile ilgili tüm açıklamalarını kesin ve nihai olarak geçersiz kılacak bir anlaşma yoluyla İran'ı kurtarma hamlesinde bulunmasıdır.


Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
TT

Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)

Lara Trump, ABD Başkanı Donald Trump’ın, uzaylıların keşfi ilan edilirse okumak üzere önceden hazırlanmış bir konuşması olduğunu açıkladı.

43 yaşındaki Lara Trump, bu açıklamayı dün yayımlanan Pod Force One adlı podcast bölümünde yaptı. Söz konusu açıklama, eski Başkan Barack Obama’nın geçen hafta sonu yapılan röportajında uzaylıların varlığına dair yaptığı açıklamalara atıfla geldi.

Podcast sırasında sunucu Miranda Devine, Lara’ya “Eski Başkan Obama yakın zamanda bir podcastte uzaylılara inandığını ve başkanlığı sırasında bir şeyler gördüğünü ima etti. Başkanla UFO konusunu konuştunuz mu? Sizce bu konuda bir açıklama yapacak mı?” diye sordu.

Lara Trump yanıtında, “Komik olan şu ki, eşim Eric ile birlikte babasına bunu sorduk ve ‘Sen ne biliyorsun?’ dedik” ifadesini kullandı. Başkan’ın, kendisine ve Eric’e dünya dışı yaşam olasılığı sorulduğunda ‘bir şeyler saklıyormuş gibi davrandığını’ belirtti.

Lara sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben ve Eric dedik ki, Tanrım, her şeyi bize anlatmak bile istemiyor, belki bunun ötesinde bir şey var. Farklı kaynaklardan duydum ki, babam bunu bizzat söylemiş: Bir konuşması var ve doğru zamanda bunu açıklayacak… Ne zaman olacağını bilmiyorum… Belki de bu, dünya dışı yaşamla ilgili bir konudur.”

Bu açıklamalar, eski Başkan Barack Obama’nın hafta sonu katıldığı bir podcastte yaptığı yorumların ardından geldi. Obama, uzaylılarla ilgili soruya, “Varlar, ama ben görmedim ve bir yerde tutulduklarını sanmıyorum. Herhangi bir yer altı tesisi yok, tabii ki ABD Başkanı’ndan saklanan devasa bir kompleks yoksa” yanıtını vermişti.

Obama’nın sözleri internet ortamında geniş yankı uyandırdı ve bunun üzerine Instagram hesabından bir açıklama yaptı. Açıklamasında, “Hızlı tur formatına uymaya çalışıyordum, ama konu büyük ilgi görünce açıklama yapayım. İstatistiksel olarak ev çok geniş, bu da yaşam olasılığını artırıyor” dedi.

Eski başkan ayrıca, “Yıldız sistemleri arasındaki mesafeler çok büyük, bu nedenle uzaylıların bizi ziyaret etme olasılığı düşük. Başkanlığım sırasında uzaylılarla iletişim olduğuna dair herhangi bir kanıt görmedim” ifadelerini kullandı.

Yıllardır, özellikle Nevada eyaletinin güneyinde gizemli Area 51 üssüyle ilgili olarak, uzaylılar ve UFO varlığı üzerine spekülasyonlar devam ediyor. Geçen yıl yayımlanan bir belgesel, Trump’ın yakın zamanda başka yaşam formlarını tanıyabileceğine işaret etmişti.

Tüm bu iddia ve spekülasyonlara rağmen Donald Trump, görevine geri dönmesinin ardından uzaylıların varlığı konusunda henüz kesin bir açıklama yapmış değil.