Suriyeli düşünür Burhan Galyun: Mezhepçilik miras yoluyla gelmeyen, modern bir siyasi olgudur

Suriyeli düşünür Burhan Galyun: Mezhepçilik miras yoluyla gelmeyen, modern bir siyasi olgudur
TT

Suriyeli düşünür Burhan Galyun: Mezhepçilik miras yoluyla gelmeyen, modern bir siyasi olgudur

Suriyeli düşünür Burhan Galyun: Mezhepçilik miras yoluyla gelmeyen, modern bir siyasi olgudur

Suriyeli düşünür Burhan Galyun, çağdaş Arap düşüncesini birçok vizyon, fikir, konum ve tezle zenginleştiren birkaç Arap aydından biridir. Bu zenginlikler çağdaş dönemde, Arap toplumlarının diktatörlüklerden kurtulmasına yardımcı oluyor. Galyun, Arap Baharı sürecinde tanık olunan dehşet, açmaz ve çatlaklarda Suriye halkının yanında durmaya önem verdi. Arap Baharı hayallerini ve kitlelerinin tüm korku duygularını ortadan kaldırma gücünü savunmak ve bireyin değerini, özgürlüğünü, onurunu ve Arap toplumu içinde düzgün bir yaşam hakkını vurgulamak için defalarca öne çıktı.
Galyun’un bu noktada düşünceleri, gerçekliğin analizine dayanıyordu. Doğrudan Arap gerçekliğinin analizini yapan Galyun devlet, sol, güç, sınıf ve blok kavramlarının ezberlenmesine ve kullanılmasına dayanmıyor ancak entelektüel süreçte Arap bağlamıyla ilişkide kalıyor. Tarihin, Galyun'un düşüncesinde paleontolojik sosyolojik yöntemi açısından temel bir dayanak olarak yer alması, onu özellikle de Arap Baharı gibi çağdaş Arap tarihinin kritik ve merkezi bir aşamasında, Arap siyasi bağlamında Batı düşüncesini devşirme girişimlerine başvurmadan, düşünceyi kendi bağlamına oturtuyor.
Burhan Galyun’un yazıları politik, sosyal bir gerçekliği aşmak için hazır değerlendirmeler sunmasa da vakayı, gerçeği, kavramı ve konuyu düşünme laboratuvarı yapan felsefi fikirler ve sosyal analizlere odaklanma eğiliminde. Tıpkı mezhepçilik kavramında olduğu gibi. Çoğu durumda, mezhepçiliği Arap-İslam tarihi çerçevesinde okuyan bir entelektüel olarak salt felsefi düşüncenin ötesine geçiriyor.
Galyun, mezhepçiliğin modern bir kavram olduğunun farkında. Ancak bu farkındalık onu, 2017 yılında el-Merkezu’l Arabi li’l Ebhas ve Diraseti’s Siyasat tarafından basılan ‘Nizamu’t Taifiyye: Mine’d Devleti ile’l Kabile’ (Devletten Kabileye Mezhep Sistemi) adlı kitabında kavramı çağdaş sosyolojik yöntem temelinde, kronolojik bir analize tabi kılmaktan, büyük ölçüde siyaset sosyolojisi teorileriyle özdeşleştirmekten alıkoymadı.
Şarku’l Avsat Türkçe, Burhan Galyun ile ‘Suriye el-Emel’in Arap dünyasındaki son gelişmeler ışığında, çağdaş Arap siyasi yaşamındaki mezhepçilik kavramı ve kalıntıları hakkında gerçekleştirdiği röportajı ilginize sunuyor.
Sizce mezhepçilik konusu İslam'ın başlangıcından modern döneme kadar, Arap-İslam mirası içinde neden gündeme getirilmedi? Ortaçağ Arap-İslam düşüncesi neden mezhepçilik  meselesini, bunun getirdiği açmazları ve çelişkileri düşünmekten uzak durdu?
1978 yılında yayınlanan ‘Mezhepçilik Meselesi’ adlı kitabımda mezhepçiliği bir mezhebe, dine ya da itikat mensubiyeti, kısacası dinî veya mezhebi grup ile siyasî grup açısından ayırdım. Siyasi iktidar mücadelesinde din ve mezhep temelinde mücadele etmeyen ya da bir inancı savunmayan, daha ziyade kabile taassubuna benzer bir şekilde mezhep fanatizmi kullanan bir siyasi faktör olduğunun altını çizdim. Bu daha önce yapılmadı. Çünkü iktidar, yönetici ailenin tekelindeydi ve güç mevkileri konusunda fertler ve gruplar arasında herhangi bir rekabet söz konusu değildi. Yani basitçe ne bireyler ne partiler ne de başka herhangi bir aktör arasında çatışma veya iktidar aktarımına açık bir siyasi alan yoktu. İktidarı ele geçiren aile veya güç bunu otoritesini meşru kılmak, halkın sadakatini korumak, inanca veya hakim dine itaat ve teslimiyetlerini sağlamak veya dinini empoze etmek için zorunlu olarak benimsiyor.. Kural buydu. İki İslam İmparatorluğu Emeviler ve Abbasiler, Osmanlı İmparatorluğu da dahil olmak üzere ardından gelen tüm saltanatlarda ilişkiler mesheplerin bir arada yaşaması, dini inanç özgürlüğü, bu özel inançların birbirinden tamamen ayrılması ve iktidarın, yönetici ailenin malı olması üzerine kuruluydu. Çeşitli dinlere mensup olanlar arasında en çok zulüm ve baskı görenler, hakim din içindeki ayrılık yanlısı hareketlerdir. Bu hareketler, bidatçiler veya zındıklar olarak isimlendiriliyordu. Çünkü hakim olan dinin güvenilirliğine ve resmi makamlarının meşruiyetine şüphe düşürüyorlardı.
Modern çağda siyasi bir uygulama olarak mezhepçilik, yani bir mezhebin siyasi bir aktöre, partiye veya bir yarı partiye dönüşmesi, birbiriyle ilişkili iki konudan kaynaklanıyor: Birincisi, açık bir siyaset alanının ortaya çıkması. Bu, iktidara erişim hakkının genelleştirilmesi veya modern devlette halkın otoritesi açısından onun üzerindeki tartışma, yani siyaseti herkesin katılmayı arzulayabileceği kamusal ve meşru bir talep ve uygulama haline getirmek anlamına gelir. Bu, modern devletin ve ürünlerinin en belirgin özelliklerinden biridir. İkincisi, siyasetin bir kamu malı haline gelmesi ve aynı zamanda katılım, güç ya da sorumluluk pozisyonları için rekabet etmenin, beklentileri gerçekleştirmenin meşru yol ve araçlarının engellenmesidir. O halde mezhepçilik siyasi hakların bireylere genelleştirilmesinin ve bunların kullanılması için doğal yolların kapatılmasının sonucudur. Buradaki çatışma, şeffaf ve meşru siyasi mücadelenin yasaklanması veya engellenmesi için gayri meşru ama gerçekçi bir bedel haline geliyor. Bu durum ister siyasi bir parti olsun isterse de onun bir alternatifi, yönetim için rekabet eden seçkinleri, siyasi mücadelede dini grubun dengesini veya ağırlığını kullanmaya sevk etti. Bu eğilim ayrıca iktidar tekelinin artması ve aktarımının engellenmesiyle de katlanarak artar. Aynı zamanda iktidardaki seçkinlerin mezhep veya kabile bağnazlığı üzerine bahis oynamasını da gerektirir.
Bu nedenle ikinci kitabım ‘Devletten Kabileye Mezhepçilik Sistemi’nde, mezhepçiliği, (iktidar sahiplerinin tekelinde olduğu için bulunamayan gerçek para biriminin yerine geçen) siyasette ve ticaret amacıyla meşru pazardan yasaklanmasından kaynaklanan sahte paranın, karaborsada kullanılması olarak niteledim. Bu, mezhepçiliğin ne tarihsel ne de dini bir miras olduğu, yani şu veya bu dine bağlı olmadığı, daha ziyade otoriter rejimlerin siyasetin içine soktuğu ve diğerlerini meşruiyetlerini kullanma hakkından mahrum bıraktığı açmazın bir sonucu olarak ortaya çıkan anormal bir ilişki olduğu anlamına gelir. Ancak siyaseti engellerken, meşruiyeti yalnızca halkın katılımına dayanan modern devlet sisteminin ayrılmaz bir parçası olan yabancılaşmayı önlemek ve güç dengelerini inşa etmek için çıkar çatışmalarını ve gerekli uzlaşmaları ifade etme işlevini iptal edemez. Mezhep, çatışmaları yasaklı siyasi çatışmaları bu şekilde değiştirir, örtbas eder veya örter. Bu nedenle ne zaman ki siyaset yapma yasağı kaldırıldı ve yeniden halkın katıldığı kamusal ve meşru bir faaliyet haline geldi işte o zaman seçkinler, siyasi ve yasal araçları kullanarak özgürce ve şeffaf bir şekilde iktidara karşı çıktı. Mezhepçilik de otomatik olarak geriledi. Mezhepçilikten geriye bir mezhebe ve dine soğuk bağlılık dışında hiçbir şey kalmadı. Yani mezhep, fayda değeri olan asli gerçeğini korumak ve bireylerin manevi taleplerini karşılamak için siyasi mübadele değerini kaybeder.

El-Merkezu’l Arabi li’l Ebhas ve Diraseti’s Siyasat tarafından basılan ‘Devletten Kabileye Mezhepçilik Sistemi’nde konuyla etkileşiminizin düzeyi hakkında detaylı ve nitel analiz yapıyor, mezhepçiliğe bir çözüm sunmuyorsunuz. Bunun yerine, konu hakkında düşünmek için bir giriş noktası olarak bazı olası açıklamalar bulmaya çalışan teorik felsefi öncüllerden bahsediyorsunuz. Bu noktaya nasıl ulaştınız?
Görüldüğü üzere sosyal başlıkta bu bir analiz ve yöntem meselesidir.

Çağdaş Arap düşüncesinin yazılarına bakıldığında okur, mezhepçilik konusunun 1980’li yıllardan bu yana çokça gündeme getirildiğini ve bugün de daha önceki yoğunluğuna benzer bir şekilde gündemde olduğunu hissediyor. Arap gerçekliğinin son yıllarda tanık olduğu çatlaklara ve kopmalara rağmen bu korkunç sürekliliği nasıl açıklıyorsunuz?
Doğru. Bunun nedeni, genel olarak Arap, özel olarak da Doğu toplumlarının tüm entelektüel ve politik seviyelerde kamu işlerine katılım ve müzakere için tüm pencereleri kapatan kara tiranlık modelini bilmemeleridir. Potansiyel aktivistlerin gözünü korkutmak, onları cinayetle ya da hapis ve acımasız işkenceyle terörize etmek, 1970'lere kadar meşruiyet arayışını veya herhangi bir siyasi meşruiyet ölçüsünü inşa etmenin yerini almasıdır. Bu kara tiranlık modeli ve siyasetin imha edilmesi, egemen seçkinler, tüm ulusal, kalkınma ve stratejik bahislerini nihai ve tam olarak kaybetmeleri nedeniyle her meşruiyet kaynağını ve küçük bir bölümünü bile geri kazanma umudunu yitirdiklerini anlayana kadar belirgin bir hal almadı. O anda kendisi hakkındaki tüm yanılsamalarından ve egemenliğinin popülaritesinden vazgeçti. Tüm güçler üzerinde tam bir tekel sisteminin geliştirilmesi, her türlü entelektüel veya politik ifadenin kalıcı ve barbarca bir şekilde bastırılması ve onu kötüleyebilecek her türlü dolaşım, değişim ve iletişim biçimlerinin tamamen yasaklanması süreci başladı. Bu, modern siyasetin ruhunu ve anlamlarını canlandırmada etkili oldu.
Bu nedenle yarı demokratik bir yaşam veya en azından çoğulculuk ile karakterize edilen onlarca yıl boyunca mezhepçilik olgusu neredeyse hiç yoktu veya çok sınırlıydı. Bu da benim önceki hipotezimi doğruluyor. Karaborsa, yalnızca malların ve ihtiyaçların gerçek değerlerine uymayan otoriteye ve keyfi yasalara tabi tekelci bir pazarda ortaya çıkar.

Mezhepçiliğin Arap dünyasındaki siyasi sözlükteki kullanımı açısından çok çeşitli çağrışımları var. Söz konusu kitabınızda kavramı tarihsel ve düşünsel olarak irdelemişsiniz. Sosyal bilimler üzerinde çalışan bir araştırmacı, zaman ve mekana bağlı olarak dönüşen bir Arap gerçekliği karşısında bu yorumlara ne ölçüde güvenebilir?
Mevcut gerçekliğin veya incelenen fenomenin etkili ve verimli bir şekilde anlaşılmasını sağlamada rasyonel argümanların ciddiyetine ve verimliliğine zihinsel kanaat ve güven dışında herhangi bir hipotezin geçerliliği olasılığından emin olmanın herhangi bir yolu yoktur.

Mezhepçiliğin bugün Arap baskıcı diktatörlük rejimlerinin elinde siyasi bölünmeler, ayrımcılık, milliyetçilik ve siyasi partileri daha da kötüleştirme yoluyla Arap toplumu üzerindeki hâkimiyetlerini sıkılaştırmak için bir silah haline geldiğini düşünmek mümkün müdür?
Evet. Hatta, bugün toplumları parçalayan ve bölen, grupların ve bireylerin birbirlerine olan güvenini sarsan, toplumun içinde bulunduğu gerçek sorunlara ilişkin kamuoyu bilincinin ortaya çıkmasını önleyen ve kamu otoritesi konumundaki görevlileri, eylemleri, yolsuzlukları ve kamu parasının yağmalanmasını, kamu sorumluluğuna ihanetlerini izleyen, sorgulayan ve yargılayan bir kamuoyunun oluşmasını engellemek için en güçlü silahtır.

Çağdaş Arap düşüncesinde mezhepçilik konusunda vardığım en önemli bulgulardan biri ya kadim Arap geçmişine ve çağdaş toplumdaki kalıntılarına ya da ideolojik bir karaktere dayanmasıdır. Orta Çağ Arap toplumlarının tarihinde bir mezhepsel düşünce kalıbının varlığından ne ölçüde söz edebiliriz?
Mezhepçilik, mezhepten farklı olarak siyasi bir bidat veya siyasi bir stratejidir. Manevi ihtiyaçlara cevap veren bir doktrin değildir. Dolayısıyla, az önce de belirttiğim gibi; siyaset ilkesinin devlet ve toplumların yönetiminde yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan yeni bir olgudur. Çok basit bir şekilde görüleceği üzere monarşilerden daha çok cumhuriyetçi sistemlerde ortaya çıkmaktadır. Mezhep kelimesi mevcut çağrışımlarda bile kullanılmamıştır. Dilbilimsel olarak ‘tayfa’ kelimesi basitçe bir grup insan anlamına gelir. Araplardan, Müslümanlardan, tüccarlardan, sanayicilerden oluşan bir grup, fakir ve zenginlerden oluşan bir grup veya bir grup aydın veya bir grup alimden bahsetmek mümkündür. Aynı şekilde Orta Çağ’da, bugün yerine ‘savaş komutanları’ (Umerau’l Harb) ifadesini kullanabileceğimiz ‘müluk et-tavaif’ (Tayfa Kralları) ifadesi kullanılmıştır. O dönemde kullanılan bu ifadenin, dini grup ve fırkalar için kullanılan: el-milel (milletler), en-nihle (akide), eş-şiya (cemaatler), el-mezahib (mezhepler) ve el-firak (fırkalar) terimleriyle herhangi bir ilgisi yoktu.

Peki ya sömürge dönemi? Mezhepçilik fikrini nasıl körükleyebilirdi?
Sömürge otoriteleri, tıpkı bugünün otoriterleri gibi aynı amaç için dini, ulusal veya etnik bölünmelere yapılan yatırımları kullandılar. Bu, analistlerin, politikalarının temeli olarak nitelediği kuraldı: Böl ve yönet. Ardında herhangi bir dini amaç yoktu. Kural, sadece dini mezheplerin mensuplarına uygulanmayıp aynı şekilde etnik ve antropolojik bölünmeler de gerçekleştirildi.

İslam ile ilgili olarak, özellikle bazı araştırmacılar ve oryantalistlerin Arapların bölünmesinin İslam'ın özgüllüğünü çerçeveleyen ve konuyu ele almasını sağlayan ulusal yapının yokluğundan kaynaklanması konusundaki ısrarları ışığında, bu kavramla bir ilgisi var mı?
İslam kendisini baştan beri bir dünya dini olarak tanıtmıştır. Yalnızca Araplara değil tüm insanlığı muhatap alıyordu. Araplara da yalnızca insan olmaları bakımından hitap etti. Tek tanrılı bir dine inanmakla meşrulaştırılan dini çoğulculuğu tanıyan ve üç tek tanrılı dine Ehl-i Kitap adını veren az sayıda dinden biridir. Daha sonra, Sabiîleri fiilen tanıdı ve kendisinden önce var olan tüm dinlerin kimliklerini korumalarına izin verdi. İslam'da tıpkı bugün olduğu gibi misyonerlik politikası yoktu. Ancak insanların çoğunluğu zamanla İslam'a girdi. İslam, katkıda bulunduğu veya eski kültürlerin ve halkların tek bir otorite ve kültür altında kaynaşmasından geliştiği hakim bir medeniyete entegre edilmesinin bir sonucu olarak manevi ve medeni bir referans çerçevesi, kültürel ve maddi, yani medeni, kapsamlı bie rehberdir. Arap-İslam medeniyetinden bahsederken kastedilen din değildir. Daha ziyade birden çok kültürün, dinin ve mezhebin etkileşimine izin veren ve çeşitli kültürlerin ve halkların katıldığı ve karşılıklı değişimin meydana geldiği yeni bir medeniyet üreten tarihi ve medeni bir çerçevedir.
Bu durum, Sünniler ve Şiiler olmak üzere iki ana akımdan ve hatta Haricilerin temsil ettiği üçüncü akımdan ortaya çıkan İslami düşünce ekollerinin yanı sıra Haçlı Seferleri’ne ve belki de MS 12’inci yüzyıla kadar Suriye'de Hıristiyanların çoğunluğu oluşturmaya devam ettiğini ve İslam'ın resmen tanımadığı dinlerin günümüze kadar varlığını sürdürdüğünü açıklamaktadır. Ancak bu elbette Müslümanlar ve çeşitli mezhepleri arasındaki iç savaşları yok sayamaz. Bunlar mezhepsel seçenekler üzerindeki çatışmanın arkasındaki güç savaşlarıdır.

Kitapta dikkatimi çeken şey, çağdaş yaklaşımlara dayalı bir tür epistemolojik kazı gerçekleştirmek için Arap düşüncesinin katmanlarında seyahat ederek tarihsel, arkeolojik ve ardından sosyal psikolojinin hakim olduğu birçok sayfaya rağmen bunu felsefe ile sınırlandırmak zor olduğundan, çalıştığım ve konuya yaklaştığım yöntemin özgünlüğü oldu. Arap toplumlarının tarihinde mezhepçilik kavramını incelemek için teorik kavramları ve ifadeleri analiz etmenize yardımcı olan bu bilimsel bir araştırma yöntemine nasıl ulaştınız?
Bunlar öğrenme yoluyla kazanılan şeyler. Gerçekliği okumayı ve koşulları, toplumları, sistemleri ve farklı tarihsel dönemleri karşılaştırmayı ve eleştirel yaklaşımları benimsemeyi öğrendim. Her araştırmacının, kendince araştırma tercihlerine ve etik yönelimlere dayanan deneyimleri vardır.

Lübnan gibi bir ülkede 17 Ekim Hareketi olarak isimlendirilen protestolardan beri, diğer bazı Arap ülkelerine kıyasla bu kavrama atfettiğiniz özellikler nelerdir?
Lübnan’da durum, diğer Arap ülkelerinden farklıdır. Çünkü siyasi sistemin temeli, mevkilerin mezhebe göre dağılımına dayalıdır. Dolayısıyla dayandığı temel modern Lübnan devletinde güç birliği ve toplumsal barıştır. Lübnan'ın bugün yaşamakta olduğu kriz mezhepçilikten kaynaklanmıyor. Ancak pratikte bir partinin iktidar üzerindeki tek taraflı kontrolünü sona erdiren veya bununla sonuçlanan iç savaş ve yabancı işgallerin sonucu olarak mezhepçi çoğulcu sistemin baltalanmasından ve bu mezhep kota sisteminin içeriğini boşaltmasından doğuyor. Kendisi de bölgesel ve uluslararası çatışma kurallarına tabi olan Hizbullah'ın, Lübnan'ın iç hesaplarından ve dengelerinden uzak, bu tek taraflı etkin denetimi çerçevesinde, mezhep sistemini artık kendi ayakları üzerinde toparlama, hatta reformdan geçirme imkanı yoktur. İlan edilmemiş tek parti yönetimi ve egemenliği, üstün silahları ve zalim bölgesel hesapları bağlamında, mezhepleri temsil eden siyasi liderlerin ne anlaşma imkânı ne de ağırlığı kaldı. Çoğu, mezheplerinin onlara duyduğu güveni kaybetti. Diğer taraftan Hizbullah'ın otoritesi yanında ya da bu tekelci otoritenin izin verdiği dar sınırlar içinde çalışmayı kabul edenler dışında saha ya da siyasi alan boştu.
Lübnan siyasi yaşamı işte böyle sonlandı ve meydan iki tarafa kaldı: Birincisi, mezhepçi partilere olan güvenini yitirmiş ve artık sokaklara inip görevden alındıklarını ilan etmek için gösteriler yapmak dışında görüşlerini ve kendilerini ifade etme imkânı olmayan halk kitlesidir. Bu, söz konusu liderlere ve partilere karşı isyanının doğrudan bir ifadesidir.
İkincisi, partinin çatısı altında çalışmayı, onu korumayı ve onunla iş birliği yapmayı kabul eden bir grup politikacıdan oluşan siyasi ‘elitten’ geriye kalanların durgunluğu. Gerçek şu ki bu partinin kendi politikası ve varlık nedeni, İran'ın bölgesel politika gündemini karşılamakla bağlantılı olduğu ölçüde Lübnan'a yönelik bir politika gündemi yoktur. Beni Lübnan'ın tamamen Suriye'nin durumuna düştüğünü söylemeye iten durum da bu. Her ikisi de dış bir partinin emrinde ve dış bir gündem uğruna çalıştığı için ülkesinin kaderini umursamayan tek fiili partinin otoritesine tabidir. O halde burada, eski ya da basit bilinen anlamda, güç ve konumların dağılımına ilişkin mezhep çatışmalarından çok daha karmaşık bir durumla karşı karşıyayız. Lübnan'daki resmi, mezhebe dayalı şekliyle ve Suriye'deki sahte ulusal biçimiyle mevcut devletin parçalanması ve çökmesiyle karşı karşıyayız.

Mezhepçiliğin, bazı gazetecilerin literatüründe milliyetçiliğin karşısında bir kavram olarak kullanıldığı göz önüne alırsak; milliyetçilik kavramıyla olan ilişkisinin Arap toplumunun özgüllüğü üzerindeki olumsuz etkisinin boyutu nedir?
Bana göre denklem tam tersi. Doğu ülkelerinde mezhepçi mantığın alevlenmesinin ve siyasi yaşam üzerindeki kontrolünün, ulusal hareketlerin, sistemlerin ve politikaların başarısızlığından kaynaklandığına inanıyorum. Bununla sadece 1950’li ve1960’lı yıllarda Suriye ve Mısır'ın birleştiği kısa dönem dışında bir devleti ve bir rejimi temsil etmeyen Arap milliyetçiliği gibi sınır ötesi milliyetçiliği kastetmiyorum. Ulusal anlamda milliyetçilikten bahsediyorum. Bu başarısızlığın nedeni mezhepçilik değil, çoğu zaman yerel seçkinlerin denetim sınırlarını aşan diğer siyasi, ekonomik, jeopolitik ve stratejik faktörlerdir.

Düşünür Azmi Bişara, konuya teorik ve tarihsel açıdan yaklaştığı 928 sayfalık ‘Mezhep, Mezhepçilik ve Hayali Mezhepler’ başlıklı, seçkin bir entelektüel çalışma yayınlamıştır. Başkalarının mezhepçilik konusuna katkılarını, kitabınızla ilişkileri bağlamında nasıl görüyor ve değerlendiriyorsunuz? Ya da başka bir deyişle bu ciddi fikrî yazılar, Arapları, rejimlerinin onları kasıtlı olarak siyasi sahneye doğru ittiği mezhepçilik, parçalanma ve mezhepsel bölünme durumundan ne ölçüde kurtarabilir?
Birden fazla vesileyle bahsettiğim gibi; sosyal dünyayı anlamada, aynı konuya ne kadar çok katkı ve farklı bakış açısı olursa, okuyucunun ve kamuoyunun kapasitesi de o kadar artar. Sonuç olarak toplumun kendisi, daha iyi ve daha inandırıcı bir vizyon oluşturmalı ve ardından olumsuz olguyu kuşatabilecek ve üstesinden gelebilecek yeni bir farkındalık meydana getirmeli.
Ancak mezhepsel durumun ve mezhepsel bölünmelerin ortadan kaldırılması sadece epistemolojik ve ideolojik bir savaş değil, öncelikle siyasi bir savaştır. Merkezi otoriteyi ve kaderleri, yani maddi yaşamlarının koşulları, konumları, rolleri ve kültürleri ile gerçeklikten gördükleri ve görmelerine izin verilmeyen şeyleri kontrol eden devletin çalışma kurallarını değiştirmeden, insanların toplumsal varoluşlarına, ilişkilerine, anlaşmazlıklarına ve bölünmelerine ilişkin algılarını değiştirmek mümkün değildir. Burada özellikle mezhepçiliğin ilk ve en büyük talebinin tüketicisi ve sahibi, mezhepsel bölünmeler üzerinde oynama kuralının kurucusu, onu taklit etmeye ve sahasında oynamaya çalışan muhalif elitlerden çok daha fazlası olan otoriter rejimden ve bireysel tiranlıktan söz ediyorum.



Dörtlü Mekanizma’nın Sudan savaşını sona erdirme planında çıkmaz yaşanıyor

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) Komutanı Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu (Hamideti) (Arşiv – AFP)
Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) Komutanı Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu (Hamideti) (Arşiv – AFP)
TT

Dörtlü Mekanizma’nın Sudan savaşını sona erdirme planında çıkmaz yaşanıyor

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) Komutanı Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu (Hamideti) (Arşiv – AFP)
Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) Komutanı Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu (Hamideti) (Arşiv – AFP)

Sudan’daki savaşı durdurmaya yönelik çabalar, son aylarda Dörtlü Mekanizma’nın yol haritasının kayda değer bir sonuç üretememesi nedeniyle çıkmaza girmiş durumda.

Ufkun tıkandığı bu süreçte, çok sayıda kaynak, bu yönde kapalı kapılar ardında ve son derece gizli yürütülen bazı görüşmelerin yapılmış olabileceğini, bu nedenle herhangi bir bilginin sızmasının önüne geçildiğini belirtiyor.

Aynı kaynaklar, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan’ın, Dörtlü Mekanizma’yı devre dışı bırakmaya yönelik bir girişim içinde olduğunu ve doğrudan ABD Başkanı Donald Trump’ın öncülük edeceği yeni bir müzakere hattı oluşturmayı hedeflediğini ifade ediyor. Burhan’ın, bu yaklaşımı çeşitli açıklamalarında birden fazla kez dile getirdiği kaydediliyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan siyasi kaynaklar ise Dörtlü Mekanizma’nın özellikle en kritik başlık olan ateşkesin sağlanması konusunda sunduğu yol haritasında somut bir ilerleme kaydedememesine rağmen, arabulucuların girişimin başarısız olduğunu ilan etmediğini ya da görüşmeleri sonlandırdıklarına dair bir açıklama yapmadığını aktardı.

Dörtlü Mekanizma’nın yol haritası

 Sudan'daki çatışmanın iki tarafının temsilcileri, Mayıs 2023'te Cidde Bildirgesi’nin imzalanması sırasında (Reuters)Sudan'daki çatışmanın iki tarafının temsilcileri, Mayıs 2023'te Cidde Bildirgesi’nin imzalanması sırasında (Reuters)

ABD, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) oluşan Dörtlü Mekanizma’nın yol haritası, geçtiğimiz yıl eylül ayında, insani yardımların Sudan’ın tüm bölgelerine ulaştırılmasını kolaylaştırmak amacıyla üç ay süreli insani ateşkes öngörmüş, bunun ardından kapsamlı bir ateşkes ilan edilmesini ve dokuz ay içinde Sudanlıların güvenini kazanacak meşru sivil hükümetin kurulmasına yol açacak siyasi sürecin başlatılmasını önermişti. Ancak girişim, Sudan ordusunun reddi ve ülkesindeki çatışma karşısında tarafsız olmadığı yönündeki şüpheleri nedeniyle engelle karşılaştı.

Kaynaklar, Dörtlü Mekanizma yol haritasının Sudan’daki savaşı durdurmaya yönelik şu anda masadaki tek girişim olduğunu ve yaklaşık üç yıldır süren, Birleşmiş Milletler’e (BM) göre dünyadaki en büyük insani felakete yol açan yıkıcı çatışmayı sona erdirmek amacıyla tarafların bölgesel düzeyde uzlaşması sonucunda ortaya çıktığını belirtiyor.

Aynı kaynaklar, son gelişmelerin Dörtlü Mekanizma dışında yeni bir müzakere sürecinin varlığına işaret etmediğini, yaşananların ise ordunun bu girişimi en kısa sürede kabul etmesini sağlamaya yönelik çabalardan ibaret olduğunu ifade ediyor. Bu kapsamda, Sudan hükümetiyle iyi ilişkilere sahip bazı ülkelerin, yönetimi girişime olumlu yaklaşmaya teşvik etmek için diplomatik temaslarını yoğunlaştırdığı belirtiliyor.

Tek platform

Siyasi analist el-Cemil el-Fadıl, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, Dörtlü Mekanizma girişiminin Sudan’da uzayan savaş krizinin çözümü için bölge ülkeleri arasında üzerinde uzlaşı sağlanmış tek platform olmayı sürdürdüğünü söyledi. El-Fadıl, söz konusu girişimin, ABD Başkanı Donald Trump ile Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi arasında, ocak ayı ortasında Davos Forumu kapsamında yapılan görüşmede de güçlü biçimde gündeme geldiğini belirtti.

El-Fadıl, iki lider arasındaki görüşmelerin esas olarak Dörtlü Mekanizma çerçevesinde Sudan’daki savaşı sona erdirmeye yönelik ortak çabalara odaklandığını, önceliğin insani ateşkesin kalıcı hale getirilmesi olduğunu ifade etti. Bununla birlikte girişimin sahada somut kazanımlar elde etmesi gerektiğini vurgulayan el-Fadıl, mevcut tabloya bakıldığında sürecin çıkmaza girdiğinin söylenemeyeceğini dile getirdi.

Washington’daki insani yardım konferansı

 Sudan’da dünyadaki en büyük iç göç yaşandı. (Reuters)Sudan’da dünyadaki en büyük iç göç yaşandı. (Reuters)

El-Fadıl, ABD yönetimine yakın çevrelerden sızan bilgilerle bağlantı kurarak, Washington’un 3 Şubat’ta Sudan’a destek amacıyla uluslararası bir insani yardım konferansı düzenlemeye hazırlandığını ve önümüzdeki kısa dönemde kayda değer bir ilerleme yaşanmasının beklendiğini söyledi. Bu adımın, Dörtlü Mekanizma tarafından ortaya konan çözüm yol haritasının parçası olduğunu da ifade etti.

El-Fadıl, ABD yönetiminin, Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri’nden (HDK) ateşkes ve çatışmaların durdurulması yönünde taahhüt almadan böyle bir insani konferansı düzenlemeye gitmesinin mümkün olmadığını vurguladı.

Mevcut veriler ışığında, Washington’da yapılması planlanan insani konferansla eş zamanlı olarak yol haritasının uygulanmasına yönelik taraflar arasında örtülü bir mutabakat bulunabileceğini dışlamayan el-Fadıl, sürecin başarısının tüm tarafların gerçek ve somut tavizler vermesine bağlı olduğunu dile getirdi.


İsrail, Gazze Şeridi sakinleri için Refah sınır kapısının sınırlı olarak açıldığını duyurdu

Bugün Mısır tarafından Refah sınır kapısından bir vinç geçiyor (AP).
Bugün Mısır tarafından Refah sınır kapısından bir vinç geçiyor (AP).
TT

İsrail, Gazze Şeridi sakinleri için Refah sınır kapısının sınırlı olarak açıldığını duyurdu

Bugün Mısır tarafından Refah sınır kapısından bir vinç geçiyor (AP).
Bugün Mısır tarafından Refah sınır kapısından bir vinç geçiyor (AP).

İsrail, bugün yaptığı açıklamada Gazze Şeridi sakinlerinin geçişine izin vermek üzere Refah Sınır Kapısı’nın sınırlı olarak açıldığını duyurdu.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre İsrail Savunma Bakanlığı’na bağlı Filistin sivil işlerinin koordinasyonundan sorumlu Hükümet Faaliyetlerini Koordinasyon Birimi (COGAT), “Ateşkes anlaşması ve siyasi liderliğin talimatları doğrultusunda, bugün Refah Sınır Kapısı yalnızca sivillerin geçişine açılmıştır” açıklamasında bulundu.

Filistin medya kuruluşları, daha önce Filistinli personeli taşıyan otobüslerin Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafına ulaştığını, buradan Filistin tarafına geçerek kapıda göreve başlamalarının planlandığını bildirmişti.

Sınır kapısından geçişlerin, sıkı denetim altında ve yalnızca bireylerle sınırlı olacağı belirtiliyor. Bu adım, ateşkesin yürürlüğe girmesinden aylar sonra atılırken, insani yardım kuruluşları uzun süredir abluka altında ve büyük ölçüde tahrip olmuş Gazze’ye yardımların ulaştırılabilmesi için kapının engelsiz şekilde açılması çağrısında bulunuyor.

Ambulanslar, Gazze Şeridi'ne doğru yola çıkmak üzere Refah sınır kapısının Mısır girişinde sıraya girdi (AP)Ambulanslar, Gazze Şeridi'ne doğru yola çıkmak üzere Refah sınır kapısının Mısır girişinde sıraya girdi (AP)

Gazze’de Rafah Sınır Kapısı Yeniden Açıldı, İsrail Saldırılarında 32 Kişi Hayatını Kaybetti

Gazze’de 10 Ekim’den bu yana yürürlükte olan ateşkesin ihlalleri devam ederken, İsrail’in dün gerçekleştirdiği hava saldırılarında 32 kişi yaşamını yitirdi; Gazze Sivil Savunma yetkililerinin bildirdiğine göre ölenler arasında kadınlar ve çocuklar da bulunuyor.

Mısır sınırındaki Refah Kapısı, İsrail topraklarından geçmeden Gazze’ye kara yoluyla açılan tek geçit olarak biliniyor. Ancak kapı, Mayıs 2024’te İsrail güçlerinin kontrolü ele geçirmesinden bu yana kapalıydı. 2025 başında ise kısa bir süreliğine kısmi olarak yeniden açılmıştı.

Ayrı bir gelişmede, Filistin medyasına göre bugün sabah saatlerinde Gazze Vadisi’nin kuzeyinde İsrail dronunu saldırısında bir Filistinli hayatını kaybetti, bazı kişiler de yaralandı. Filistin Haber Ajansı’nın (WAFA) haberine göre böylece dün sabah saatlerinden itibaren Gazze hastanelerine ulaşan ölü sayısı 32’ye yükseldi; ölümlerin 7’si güneyde, 25’i kuzeyde kaydedildi.

Refah Kapısı, Gazze’nin güney sınırında, ateşkesin ardından İsrail’in çekilmediği alanlar içinde yer alıyor; bu da bölgenin yarısından fazlasını kapsıyor. Anlaşmanın ikinci aşamasında kapının yeniden açılması öngörülüyor. BM ve yardım kuruluşları, insani krizin derinleştiği Gazze’de 2 milyondan fazla kişiye yardım ulaştırılabilmesi için geçişin sorunsuz açılmasını talep ediyor.

Sınırlı olmasına rağmen bu adımın, Gazze’nin günlük işlerini yönetmek üzere kurulan 15 Filistinli teknokrattan oluşan Ulusal Yönetim Komitesi’nin çalışmalarını kolaylaştırması bekleniyor. Komite, ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığını yürüttüğü “Barış Konseyi” denetiminde faaliyet gösterecek.


"Koordinasyon çerçevesi", Trump'ın tehditlerine rağmen Maliki'nin Irak başbakanlığına aday gösterilmesinde ısrar ediyor

Nuri el-Maliki destekçileri, Trump'ın iktidara geri dönmesi halinde Irak'a desteği kesme tehdidini reddederek, Bağdat'taki ABD büyükelçiliği yakınlarında gösteri düzenledi (DPA)
Nuri el-Maliki destekçileri, Trump'ın iktidara geri dönmesi halinde Irak'a desteği kesme tehdidini reddederek, Bağdat'taki ABD büyükelçiliği yakınlarında gösteri düzenledi (DPA)
TT

"Koordinasyon çerçevesi", Trump'ın tehditlerine rağmen Maliki'nin Irak başbakanlığına aday gösterilmesinde ısrar ediyor

Nuri el-Maliki destekçileri, Trump'ın iktidara geri dönmesi halinde Irak'a desteği kesme tehdidini reddederek, Bağdat'taki ABD büyükelçiliği yakınlarında gösteri düzenledi (DPA)
Nuri el-Maliki destekçileri, Trump'ın iktidara geri dönmesi halinde Irak'a desteği kesme tehdidini reddederek, Bağdat'taki ABD büyükelçiliği yakınlarında gösteri düzenledi (DPA)

İran'a yakın Şii partileri de içeren ve Irak parlamentosundaki en büyük bloğu oluşturan "Koordinasyon Çerçevesi", ABD Başkanı Donald Trump'ın Nuri el-Maliki'nin iktidara dönmesi halinde Bağdat'a desteğini kesme tehdidine rağmen, dün Nuri el-Maliki'nin başbakanlık adaylığına bağlılığını açıkladı.

Koalisyon, yaptığı açıklamada, “başbakan seçiminin tamamen Irak anayasasına ait bir mesele ve dış müdahalelerden bağımsız olduğunu” vurguladı.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre koalisyon “başbakanlık için adayı Nuri el-Maliki'ye olan bağlılığını” teyit etti.

"Hukuk Devleti" koalisyonunun lideri Nuri el-Maliki, parlamentodaki "en büyük bloğu" oluşturan Şii "Koordinasyon Çerçevesi" güçlerinin kendisini başbakan adayı olarak seçme onayını almayı başardı. Gözlemcilere göre, parlamentodaki "en büyük blok" olarak, ülkenin en üst düzey yürütme pozisyonunu kazanmak için dikkat çekici bir geri dönüşe imza attı.

Maliki, 2005-2014 yılları arasında iki dönem üst üste başbakanlık yapmış olsa da 2014'ten sonra siyasi kariyerinde bir tür çatlak oluştu; zira o yıl ülkenin topraklarının üçte birinin, özellikle de Musul şehrinin, DEAŞ örgütünün eline geçmesinden sorumlu tutuldu. Koalisyonu 2014 seçimlerinde büyük başarılar elde etmesine rağmen, Necef dini otoritesi iktidara gelmesini engellemek için "veto" koydu. Aynı yıl, "Sadr Hareketi" lideri Mukteda es-Sadr, "Kürdistan Demokratik Partisi" lideri Mesud Barzani ve diğer Sünni güçler ve şahsiyetler tarafından tamamen reddedildi. Bu gelişme, üçüncü bir dönem başbakanlık elde etmesini engelledi.

Nuri el-Maliki (Reuters)Nuri el-Maliki (Reuters)

Ancak ABD Başkanı Donald Trump salı günü, Irak'ı Nuri el-Maliki'yi yeni başbakan olarak seçmemesi konusunda uyardı ve aksi halde ABD’min artık ülkeye yardım etmeyeceğini söyledi.

Trump, Truth Social’de yaptığı bir paylaşımda, “Büyük Irak'ın Nuri el-Maliki'yi Başbakan olarak yeniden seçerek büyük bir hata yapıyor olabileceğini duyuyorum… Maliki döneminde ülke yoksulluğa ve tam bir kaosa sürüklendi. Bunun tekrarlanmaması gerekiyor. Çılgın politikaları ve ideolojileri nedeniyle, eğer seçilirse, Amerika Birleşik Devletleri Irak'a hiçbir yardımda bulunmayacaktır” ifadelerini kullandı.