Güç zehirlenmeleri ve uluslararası ilişkilerde değişimler

Ekonomik olarak iç içe geçmiş dünyada ABD’nin, hızla geleneksel müttefiklerini kaybetmesi, Çin'in dostlarını güçlendirebilir

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Joe Biden (AFP)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Joe Biden (AFP)
TT

Güç zehirlenmeleri ve uluslararası ilişkilerde değişimler

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Joe Biden (AFP)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Joe Biden (AFP)

Muhammed Bedreddin Zayid (Eski diplomat ve akademisyen)
Avustralya’nın Fransa ile yapılan denizaltı anlaşmasını iptal ederek, bunun yerine ABD ve İngiltere ile  anlaşma yapmasının yarattığı krizi ve sonrasında Fransa’nın haklı öfkesini, Çin'i kuşatma konusuna ve ABD teknolojisinin Fransa'ya kıyasla verimliliğine bağlamak, çok önemli birkaç soruyu akıllara getiriyor.
Aslında, ekonomik hedefleri ve çıkarları, Çin’i kuşatmaya yönelik bir Anglo-Sakson askeri stratejisinin arkasına gizlemek, haksız bir askeri gerilim demektir. Bu strateji, modern dünyamızda olup bitenlerin insanlığın yüzyıllardır bildiğinden çok daha farklı olduğunu görmezden gelmek üzerine kurulu olmakla birlikte askeri çözüm ve ülkelerin dış politikalarının amaç ve çıkarlarının uygulanmasında nasıl kullanılacağıyla ilgilidir.
Özellikle bölgede devam eden krizlerin ve çatışmaların boyutlarının tartışılması, kavramların nasıl farklılaştığını büyük ölçüde gözler önüne seriyor.  Araçların çağdaş uluslararası ilişkilerdeki etkisi değişkenlik gösterirken burada ele alacağımız mesele, ABD politikalarını herhangi bir gerçek içerikten soyutlayacaktır.

Örnek olması bakımından Arap dünyasındaki krizler bir bakış
Arap dünyası, Irak ve Lübnan vakalarını geçici olarak bir kenara bırakırsak Arap Baharı'nın ardından patlak veren ve başta Suriye, Yemen ve Libya olmak üzere birçok krizin merkezi olmaktan rahatsız.  Burada, nüfuz modelleri, nüfuzun doğası ve bu vizyonu nasıl güçlendirdikleri bakımından bu üç ülkenin bazı boyutlarına bakalım.
Bu krizlerin en tartışmalı olan Suriye, son on yılın ilk yarısında uluslararası ve bölgesel bir krizdi. Çok sayıda uluslararası ve bölgesel oyuncumuz vardı. Bu durum, uluslararası ve bölgesel tarafların Suriye hükümetine karşı çıkan muhaliflere destek vermesiyle başladı. Bu insanlık tarihinin belki de bilinen eski çağlardan beri süregelen bir olgudur. Suriye’deki bu duruma verilebilecek tarihteki en yakın örnekler arasında Büyük Britanya İmparatorluğu'na karşı başlatılan Amerikan devrimine Fransa’nın destek vermesi, Rusya ve Çin’in ABD'ye karşı Vietnam'ı desteklemeleri, ABD ile batı ülkelerinin Sovyetler Birliği'ne karşı Afganları desteklemeleri, Mısır ve Arap ülkelerinin Cezayir halkının Fransız işgaline karşı verdiği mücadeleye desteği ve Suriye rejiminin müttefikleri olan İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ve Hizbullah milislerinin Suriye’ye müdahalesi sıralanabilir.
Bu yaklaşım, eski ve modern tarihteki benzer durumların bir devamı niteliğindedir. Rusya, çatışmayı müttefiki olan Suriye rejimi lehine çevirmek için büyük bir askeri hava kuvvetiyle Suriye’ye müdahale etti. Ardından Suriye çatışması, büyük bir karmaşaya dönüştü. Rusya'nın ana uluslararası oyuncu haline geldiği ve Washington'ın Rusya'nın zaferini ilan etmede engelleyici bir rol üstlenmekle yetindiği Suriye'deki çatışma haritasının şekli hakkında daha önce dile getirdiklerimizi burada bir kez daha tekrarlamayacağız.
Sahadaki diğer büyük oyuncu ise Türkiye oldu. Türkiye, desteklediği ve bölgesel sahnede stratejik bir şekilde korumaya ve kullanmaya devam ettiği milislerin desteğiyle Suriye’ye doğrudan askeri müdahalede bulundu ve bu müdahaleyi nüfuzuna ve çıkarlarına hizmet eden bir araç olarak kullanıyor.
Sahada halen etkili olan üçüncü oyuncu, yani İran ise esas olarak doğrudan desteklediği milislerine ve Hizbullah milislerine bağlı. Bir başka deyişle, askeri olarak daha güçlü olan ABD ile aynı nüfuza sahip değil. Çünkü İran başlangıçta doğrudan bir askeri müdahalede bulunmak istemiyordu. İstese bile, zaten burayı kontrol eden rakibi Rusya ile açıkça bir askeri çatışmaya girme riskini göze almazdı.
Libya sahasında ise birçok uluslararası ve bölgesel oyuncu var. Türkiye ve Mısır bölgede, yerel ve müttefik güçler sayesinde Rusya ve ABD'den daha fazla nüfuza sahipler. Mısır, halihazırda, Türkiye'nin müttefikleri, dini siyasete alet etmek için doğuya düşman akımlar tarafından kontrol edilen bölgelere doğru hareket etmeye çalışmaları halinde, doğrudan müdahale tehdidinde bulunmuştu.
Türkiye, yalnızca sınırlı sayıda Libya’da konuşlu askeri varlığına değil, daha da önemlisi Suriye’den getirdiği binlerce askerlerine güveniyor. Libya sahnesinin tüm detaylarına girmeyeceğiz. Bizim için önemli olan, bölgesel oyuncuların, ABD ve Rusya gibi geniş kapsamlı askeri güce sahip olmanın bir sonucu olarak değil, yerel ve müttefik güçler sayesinde uluslararası oyunculardan daha fazla nüfuz sahibi olmalarıdır.

Afganistan ve Irak’tan çıkarılan derslerin etkileri
Afganistan’ın durumunun son dönemde üzerinde çokça tartıştığımız pek çok anlamı var. Bunların başında işgal ve dış müdahale altındaki ülkelere siyasi kalkınmayı dayatmanın zorluğu geliyor. Tarih boyunca birçok koloninin veya yenilenlerin yeniden düzenlendiği ender vakaların diğer tüm modellere uygulanabilir olduğunu hayal etmek kabul edilebilir değildir.
Burada, geçmiş yüzyıllarda hiçbir askeri gücün Afganistan'ı ehlileştiremediği söylenebilir.  Ancak mesele, ABD örneğinde bundan daha da karmaşıktır. Zira daha önceki imparatorlukların tarih boyunca bilmediği ileri seviyede askeri bir teknolojiye sahip, tarihin en büyük emperyalist askeri gücüyle karşı karşıyayız.
Fakat Afganistan'ın bu konudaki özgünlüğü ve zorluğunu bir kenara bırakıp ondan çıkarılacak ana dersle, yani ezici askeri gücün kendi iradesini dayatamadığı dersiyle yetinelim.
Irak ise bu konuda daha açık bir örnektir. ABD, bu ülkeyi kolayca işgal etti ve bazı güçlüklerle karşılaşsa da bunlar ülkenin kontrolünü tamamen ele geçirmesini engelleyemedi. Ancak kısa bir süre sonra DEAŞ terör örgütünün ortaya çıktı ve İran, kendisine bağlı Şii milis grupları kurarak DEAŞ’a karşı müdahale etti. ABD ise DEAŞ’a karşı mücadeleye üstü kapalı olarak destek verdi. Durum, DEAŞ’ın yenilgisi ve İran’ın nüfuzunun çok açık ve tehlikeli bir şekilde artmasıyla sona erdi. Ardından hayali bir askeri varlığın sürmesinin maliyetli olduğunu ve Amerikan işgalinin ve sonuçlarının, bu toplumun modern tarihinde bilinen herhangi bir dönemden daha şiddetli mezhep çatışmalarını körüklediği bir toplumda, bu maliyetin giderek yararsız hale gelebileceğini vurgulayan ABD, Irak’tan çekildi.

 ABD’nin kafa karıştırıcı askeri tarihi
Yukarıda bahsettiğimiz örnekler, devletlerin devasa askeri ve siyasi güçlerine rağmen, bu çatışmaların hiçbirinde nüfuzlarını artırmak adına yaşanan çatışmaları çözemediklerinin birer göstergesi olarak görülebilir. Bazıları burada, Washington'ın önceliklerini değiştirdiğini, sadece askeri ve ekonomik çıkarlarını umursadığını ve geri kalan ne varsa ‘canları cehenneme’ dediğini söyleyebilir.
Aslında bu, kısmen doğru. Washington'ın bir savaş dışında hiçbir savaşı gerçekten kazanmadığını açıklığa kavuşturmak için ABD’nin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaptığı tüm savaşların, özellikle tüm modern zamanların, yani Soğuk Savaş ve Sovyetler Birliği'nin yıkılmasına ve sosyalist bloğun sona ermesine kadar geçen zamanın en önemlisi olmasına rağmen Vietnam Savaşı'nın gözden geçirilmesi bunu teyit edecektir. Soğuk Savaş ise askeri yapıdaki en önemli şeyin, askeri çözümün geleneksel kullanımı yoluyla değil, silahlanma yarışı yoluyla Sovyetler Birliği'ni yormak ve sonunu getirmek olduğu kapsamlı ve devasa bir savaştır.

Güç zehirlenmeleri devam ediyor
Daha önce de bahsettiğimiz gibi, Avustralya ile yapılan nükleer denizaltı anlaşması konusunda Fransa, ABD ve İngiltere arasında yaşanan son kriz, konunun ekonomik boyutuna ve Anglo-Sakson ittifakının etkileri bir kenara bırakıldığında, kafa karışıklığının ve güç zehirlenmelerinin birçok yönünü içerisinde barındırdığını söyleyebiliriz. Asıl ikilem, Çin'e karşı Pasifik Okyanusu'nda askeri bir ittifak kurmanın stratejik boyutu fikrini beslemek ve bu bölgede Pekin'i kuşatmak için bir silahlanma yarışının başlamasıdır. Çin’in aynı zamanda, Avustralya'nın en önemli ticaret ortağı olmaya devam etmesi, ekonomik açıdan Washington için kritik bir öneme sahiptir.
Washington, burada bir takım stratejik hatalar yaptı. Bunlardan birincisi, önceki krizlerde uygulanan yaklaşımın, her bir kriz arasındaki farklı koşullar dikkate alınmadan, yeni krizlerde de tekrarlanmasıdır. Yani Sovyetler Birliği'ni silahlanma yarışıyla yorma stratejisinin uygulandığını varsaysak bile, Çin’in ekonomik gücünün çok daha büyük olduğunu ve daha ihtiyatlı davrandığını unutup bu anlamsız yarışa girmemeliydi. İkinci hata, ekonomik olarak iç içe geçmiş dünyada geleneksel müttefiklerini çok hızlı kaybetmesi, Çin'in müttefiklerini güçlendirebilir. Tüm bunlara ek olarak, modern çağdaki krizlerin ve askeri güç kullanmanın krizleri çözmedeki etkisinin sınırlarının dikkate alınmaması, Washington’dan yana olmaya devam edenlerin gücünü zayıflatıyor.
Her şeyden önce Washington, Çin ile ABD ve tüm müttefikleri arasındaki ekonomik müdahaleyi, bu ülkelerin ekonomilerini birbirine bağlayan üretim zincirleri sorununu ve bunlardan birinin zarar görmesinin küresel ekonomik çöküşe yol açabileceğini görmezden geliyor. Tüm bunlar, rasyonel düşünme pahasına güç zehirlenmelerinin ve dar çıkarların baskın geldiğini ortaya koymaktadır. Washington ve Londra'nın ekonomik olarak kazandığı yerde müttefikleri Avustralya kaybedecektir. Bu durum, sadece Fransa’yı değil, ABD’nin Avrupalı müttefiklerini derinden rahatsız ederken ABD, her şeyden önce Çin'e de boyun eğdirmeyecektir.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Rapor: Buckingham Sarayı, vergi mükelleflerinin eski Prens Andrew’in savunma masraflarını üstlenmesini engelliyor

 İngiliz Kralı Charles (sağda), Londra’da kardeşi Prens Andrew ile konuşuyor. (AP)
İngiliz Kralı Charles (sağda), Londra’da kardeşi Prens Andrew ile konuşuyor. (AP)
TT

Rapor: Buckingham Sarayı, vergi mükelleflerinin eski Prens Andrew’in savunma masraflarını üstlenmesini engelliyor

 İngiliz Kralı Charles (sağda), Londra’da kardeşi Prens Andrew ile konuşuyor. (AP)
İngiliz Kralı Charles (sağda), Londra’da kardeşi Prens Andrew ile konuşuyor. (AP)

The Telegraph gazetesinin haberine göre Buckingham Sarayı, eski İngiliz prensi Andrew -kamuoyunda kullanılan adıyla Andrew Mountbatten-Windsor- için doğabilecek hukuki masrafların vergi mükelleflerine yüklenmemesini güvence altına alacak.

Konuya yakın bir kaynak, eski prensin avukatlık ücretlerini karşılayamaması halinde mali yükün ‘kamu hazinesine yansıtılmayacağını’ belirtti. Ancak sarayın söz konusu giderleri hangi kaynaktan karşılayabileceği henüz netlik kazanmadı. Kaynaklar, Kral Charles’ın kardeşinin faturalarını kişisel olarak ödemeyeceğini ifade etti.

Mountbatten-Windsor dün Sandringham House’taki evinde, kamu görevine ilişkin usulsüzlük şüphesiyle gözaltına alındı. Polis, ticari temsilci olarak görev yaptığı dönemde hassas bilgileri Jeffrey Epstein ile paylaştığı iddialarını soruşturuyor.

dfvgthy6yjy6
Andrew Mountbatten-Windsor, kamu görevinde suistimal şüphesiyle gözaltına alındığı gün polis karakolundan ayrılırken (Reuters)

Olası hukuki savunma sürecinde ise Andrew’in yakın çevresinde kalmayı sürdüren tek isim olarak ceza avukatı Gary Bloxsome öne çıkıyor. Bir kaynak dün, “Hâlâ yanında olan tek kişi o” ifadesini kullandı.

The Telegraph’ın haberine göre, Andrew’in gözaltına alınmasının ardından Bloxsome’un hizmetlerine duyulan ihtiyaç daha da artacak. Eski York Dükü, 2020 yılında ABD Federal Soruşturma Bürosu’nun (FBI), çocuklara yönelik cinsel istismar suçlamalarıyla anılan finansör Jeffrey Epstein ile ilişkisine dair yürüttüğü soruşturma sırasında da aynı avukatla çalışmıştı.

Sonrasında Bloxsome’un görevlendirilmesinin isabetli bir karar olduğu değerlendirildi. Prensi çevreleyen utanç verici kriz sürecinde dost ve tanıdıkların zamanla uzaklaştığı belirtilirken, avukatın Andrew’in yanında kalmayı sürdürdüğü aktarıldı. Zaman içinde en yakın isimlerinden biri haline gelen Bloxsome, ‘her an ulaşılabilen avukatı’ olarak tanımlandı; hukuk dosyalarını değerlendirdiği kadar golf sahasında da müvekkiliyle vakit geçirdiği ifade edildi.

Bloxsome’un, yakın zamana kadar Andrew’in Windsor’daki Royal Lodge adlı konutuna giderek yüksek profilli müvekkiliyle çay içmeyi sürdürdüğü kaydedildi.

dvfgthy
Kraliçe II. Elizabeth, 2013 yılında Buckingham Sarayı’nın balkonundan, oğulları Prens Charles (solda) ve Prens Andrew ile birlikte el sallıyor. (AFP)

Ceza avukatı Gary Bloxsome’un, Andrew Mountbatten-Windsor’ı kamu görevinde suistimal suçlamalarına karşı temsil etmesi en güçlü ihtimal olarak görülüyor. Konuya yakın bir kaynak, “Başka kime başvurabilir? O bir ceza avukatı ve bu Gary’nin uzmanlık alanı. Bu görev için ondan daha iyisi yok” dedi. Aynı kaynak, Mountbatten-Windsor’ın başka bir hukukçuya yönelmesinin mantıklı olmayacağını, zira Bloxsome’un geçmiş sürece hâkim olduğunu ve aralarında güçlü bir ilişki bulunduğunu belirtti.

Polisin, prensin Sandringham Kraliyet Arazisi’ndeki geçici konutu Wood Farm’a baskın düzenlediği sırada, Bloxsome The Telegraph gazetesine yaptığı açıklamada gelişmelerden ‘hiçbir şekilde haberdar olmadığını’ söyledi. Avukatın, Andrew’in sorgulandığı polis merkezine gidip gitmediği ise henüz bilinmiyor.

Gözaltı işlemi, Andrew’in Windsor’daki Royal Lodge’dan ayrılarak Norfolk’ta yeni bir hayata başlamasından yalnızca iki hafta sonra gerçekleşti. Bloxsome dışında yakın çevresinin giderek daralması, prensin ruh sağlığına ilişkin endişeleri artırdı.

Taşınmadan önce her gün ata bindiği belirtilen Andrew’in, Windsor’daki geniş konutunda neredeyse tamamen izole bir yaşam sürdüğü ifade edildi. Haberlerde, birkaç ay önce haber takibini bıraktığı öne sürülürken, baskıların artmasıyla birlikte ağır bir depresyon sürecine girdiği de kaynaklar tarafından dile getirildi.

vfgthy
Andrew Mountbatten-Windsor, Royal Lodge yakınlarında ata binerken (Reuters)

Aralık ayında, Londra Metropolitan Polisi’nin ziyareti sonrasında Andrew silah ruhsatlarını ve av tüfeği sertifikalarını teslim etmek zorunda kaldı. Bu adımla ilgili resmi bir gerekçe açıklanmadı. Ancak kaynaklar, kişisel güvenliğinin aile için öncelik olmaya devam ettiğini belirterek, tüm aile üyelerinin emniyetini sağlamak amacıyla ‘özen yükümlülüğünün sürdüğünü’ vurguladı.


Trump: İran'a karşı sınırlı bir saldırı düzenlemeyi değerlendiriyorum

Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
TT

Trump: İran'a karşı sınırlı bir saldırı düzenlemeyi değerlendiriyorum

Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün İran'a karşı sınırlı bir askeri saldırı düzenlemeyi düşündüğünü söyledi, ancak daha fazla ayrıntı vermedi.

ABD ordusu, İran'a karşı birkaç hafta sürebilecek ve güvenlik tesislerinin yanı sıra nükleer altyapıyı da bombalamayı içerebilecek bir operasyona hazırlanıyor.

İran'ı nükleer programı konusunda anlaşmaya varmaya zorlamak için sınırlı bir saldırıyı düşünüp düşünmediği sorulduğunda, Beyaz Saray'da gazetecilere, "Sanırım bunu düşündüğümü söyleyebilirim" dedi.

Trump dün, İran'ın bir anlaşmaya varması için 10 ila 15 günlük bir sürenin "yeterli" olacağına inandığını söyledi. Ancak görüşmeler yıllardır tıkanmış durumda ve İran, füze programını kısıtlama ve silahlı gruplarla bağlarını koparma yönündeki daha geniş ABD ve İsrail taleplerini görüşmeyi reddediyor.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre iki ABD yetkilisi, İran'la ilgili ABD askeri planlamasının ileri bir aşamaya ulaştığını ve seçenekler arasında bireyleri hedef alan bir saldırı, hatta Trump'ın emriyle Tahran'da rejim değişikliğinin de yer aldığını söyledi. Bu askeri seçenekler, diplomatik çabaların başarısız olması durumunda ABD'nin İran'la ciddi bir çatışmaya hazırlandığının son göstergesi.

Son haftalarda yapılan dolaylı görüşmelerde çok az ilerleme kaydedildi ve taraflardan biri veya her ikisi bunu savaşa hazırlıkta geciktirme taktiği olarak kullanıyor olabilir.

İran, geçen yıl İsrail ve ABD'nin nükleer ve askeri tesislerini hedef alan 12 günlük saldırılarının yanı sıra ocak ayındaki kitlesel protestoların şiddetle bastırılmasının ardından, hiç olmadığı kadar savunmasız bir konumda bulunuyor.

 İran'ın BM Güvenlik Konseyi'ne dün yazdığı mektupta, BM Büyükelçisi Emir Said İrevani, ülkesinin "gerilim veya savaş aramadığını ve savaş başlatmayacağını", ancak herhangi bir ABD saldırganlığına "kararlı ve orantılı bir şekilde" karşılık vereceğini belirtti.

Şöyle devam etti: “Bu koşullar altında, bölgedeki tüm düşman üsleri, tesisleri ve varlıkları, İran'ın savunma yanıtı çerçevesinde meşru hedefler olarak kabul edilecektir.”

Bu haftanın başlarında İran, dünyanın ticareti yapılan petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği Körfez'in dar su yolu olan Hürmüz Boğazı'nda gerçek mühimmatlı tatbikatlar gerçekleştirdi. Ülke içinde de gerilim artıyor; yas tutanlar, 40 gün önce güvenlik güçleri tarafından öldürülen protestocuları anmak için törenler düzenliyor ve bazı gösterilerde yetkililerin tehditlerine rağmen hükümet karşıtı sloganlar atılıyor.


İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında gerçekleştirdiği bombalama operasyonu

İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
TT

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında gerçekleştirdiği bombalama operasyonu

İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)

İsrail güçleri bu sabah erken saatlerde Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında bir bombalama operasyonu gerçekleştirdi.

Lübnan'ın resmi Ulusal Haber Ajansı'na göre, büyük patlama saat 02:20'de meydana geldi.

İsrail ile Lübnan Hizbullahı arasında, bir yıldan fazla süren ve partinin askeri ve liderlik altyapısına darbeler aldığı çatışmanın ardından, 27 Kasım'dan beri yürürlükte olan bir anlaşma bulunuyor.

Anlaşma, Lübnan ordusunun ve Lübnan'daki Birleşmiş Milletler Geçici Gücü'nün (UNIFIL) konuşlandırılmasının güçlendirilmesi karşılığında, Hizbullah savaşçılarının Litani Nehri'nin güneyindeki bölgeden (sınırdan yaklaşık 30 km uzaklıkta) çekilmesini ve askeri altyapısının tasfiye edilmesini öngörüyordu.

Anlaşma ayrıca İsrail'in savaş sırasında girdiği tüm bölgelerden çekilmesini de öngörüyordu. Bununla birlikte, İsrail sınırın her iki tarafını da izleyebilmek için beş yüksek noktada askeri varlığını sürdürdü. Ayrıca, askeri hedefler veya Hizbullah unsurları olduğunu iddia ettiği yerlere neredeyse her gün saldırılar düzenliyor ve güçleri buldozerle yıkım ve tahribat operasyonlarına devam ediyor.