Cezayir ile Fransa arasındaki 3 asırlık hesaplaşma

Eski sömürü ülkesi Fransa’nın siyasi gündeminden düşmüyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
TT

Cezayir ile Fransa arasındaki 3 asırlık hesaplaşma

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

Cezayir Cumhurbaşkanlığı ve ordusu, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un hem Cezayir Cumhurbaşkanlığı ve ordusu hem de genel olarak tüm ülke için son derece acı verici olarak kabul edilen açıklamaları nedeniyle öfke içinde... Macron’un açıklamaları, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın iktidarı döneminden bu yana Cezayirlileri, Fransa’nın 19. Yüzyıldaki Cezayir işgali ile bağlantılı geçmişin üzerine sünger çekilip yeni bir sayfa açmaya ve acılarını unutmalarına ikna etmek için çaba sarf ettiği ve Fransa’nın artık sabrının tükendiği yönündeki bir duygunun adeta bir yansımasıydı. Cezayirliler ise, Fransa özür dilemeden ve Fransız liderler işgal sırasında korkunç günahlar işlendiğini kabul etmeden geçmişi unutmayı kesinlikle reddediyorlar.
Macron, iktidara gelmesinden bu yana sürdürdüğü ve ‘geçmişin yaralarını iyileştirmek’ olarak adlandırdığı çaba çerçevesinde geçtiğimiz 30 Eylül’de Cezayir'deki savaşı yaşayanların soyundan gelen 18 genci bir araya getirdi. Macron, gençlerin sorduğu sorulardan birine verdiği yanıtta, “Fransız kolonizasyonundan önce bir Cezayir ulusu var mıydı?” diye sordu. Ayrıca, “Türkler, Cezayirlilere ülkelerini sömürgeleştirdiklerini unutturmayı başardılar” ifadelerini kullanan Macron, bu nedenle, ‘Türkler tarafından Mağrip’te yapılan dezenformasyon ve propaganda ile yeniden yazılan tarihe karşı tarihin yeniden yazılması’ çağrısında bulundu.
Cezayir, Emmanuel Macron’un, hem ülke yönetimi hem de halkı için son derece aşağılayıcı bir anlam taşıyan ‘Fransız kolonizasyonunun, sivil müdahale için Fransa’nın gelişinden önce çadırda yaşayan ve koyun güden Cezayirlilere medeniyet getirmek gibi bir takım avantajları olduğu’ şeklindeki sözlerini büyük bir hassasiyetle karşıladı.
Macron, bununla da kalmadı. Sorunun, Cezayir'in 1962 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir toplumunun derinliklerinde değil, hafızaya bağlı bir rant üzerine kurulmuş siyasi-askeri sistemde” olduğunu söyledi. Cezayir tarihinin yazımının ‘gerçeklere değil, Fransa'ya duyulan nefrete dayandığını’ öne süren Macron, “Cumhurbaşkanı Tebbun ile iyi bir iletişimim var, ama onun çok katı bir sistem tarafından kontrol edildiğini düşünüyorum” dedi. Gözlemcilere göre bu sözler, Cezayir Cumhurbaşkanı Tebbun’un ‘ordu tarafından rehin alınmış olduğu ve aslında iktidarın başı olmadığı’ anlamına geliyor.
Fransa tarafından Cezayir ve Kuzey Afrika'nın Mağrip bölgesindeki diğer ülkelere verilen vizelerin yüzde 50 azaltılması meselesiyle ilgili olarak Macron, kararın, özellikle Paris ve Fransa’nın diğer şehirlerini sık sık ziyaret eden üst düzey yetkilileri kapsayan ‘yönetici çevrelere’ yönelik olduğunu belirtti. Macron, “İktidar çevrelerini, yani kolayca vize almaya alışmış olanları zorlamaya çalışacağız” diyerek Mağripli yönetici sınıfını tehdit etti. Fransa'nın bu kararla yetkililere vermek istediği mesajla ilgili olarak ise Macron, “Yöneticilere, ‘(Fransa'daki) kaçak göçmenleri ve tehlikeli insanları (teröristleri) ülkeden çıkarmak için iş birliği yapmayı reddederseniz, hayatınızı kolaylaştırmayız’ demek istiyoruz” şeklinde konuştu.
Buna karşın Cezayir, Fransa’ya karşı tepki vermekte gecikmedi ve bir takım resmi önlemler aldı. Bu önlemlerin başında Cezayir’in Paris Büyükelçisinin geri çağrılması ve 2013 yılından bu yana aşırılık yanlısı gruplarla mücadele edilen Mali’nin kuzeyinde görev yapan Fransız savaş uçaklarının geçiş güzergahındaki Cezayir hava sahasının kapatılması yer aldı.

Fransa’daki seçim süreci
Bu yeni bölünme sürecinde en çok dikkat çeken ise Fransa'da seçim tarihi yaklaşırken, sanki Fransa’da seçimler, Cezayir konuk olarak davet edilmeden yapılamazmış gibi Fransa ve Cezayir arasındaki gerilimin artması oldu. Bu gerilim de çoğunlukla (Cezayir'in bağımsızlık savaşında Fransa adına savaşan Müslüman Cezayirliler) Harkiler ve (Cezayir’de doğup Fransa kolonizasyonu sırasında Fransızlarla iş birliği yapan ve bağımsızlığın kazanılmasından sonra Cezayir’den ayrılarak Fransa’ya yerleşen Cezayirliler) Kara Ayaklar gibi tarihi dosyaların yeniden hararetli tartışmalarda gündem olmalarıyla oluyor. Bu nedenle çoğu gözlemci Macron'un açıklamalarını önümüzdeki Nisan ayında yapılması planlanan Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimleri gündemiyle ilişkilendiriyor.

“Machiavelli mantığı”
Cezayirli gazeteci yazar Abdulali Zevagi, konula ilgili Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:
“Fransa Cumhurbaşkanı’nın rezil açıklamaları, kulağa boğazlanmış bir horozun böğürtüleri gibi geliyor. Çünkü adam ikinci kez kazanmayı hedeflediği yeni bir cumhurbaşkanlığı döneminin eşiğinde. Makyavelli mantığındaki bu amaç, onu nezaketten ve diplomatik geleneklerden soyutlamış durumda. Tarih, Fransa’nın Cezayir ile ilişkilerindeki tüm bu aşırılığı hatırlıyor. Bu şekilde küstahça sözler sarf ediyor ve tarihin derinliklerine iniyor. Belki de bu sözler ona bazı seçmenlerin sempatisini kazandıracaktır. Elbette burada göçmenlere düşman olan ve beyaz ırkın üstünlüğü savunan ve İslam karşıtlığı yanılsamasıyla yönlendirilen sömürgeci geçmişe özlem duyan aşırı sağcı kitleyi kastediyoruz. Bu, son yıllarda tüm Avrupa ülkelerinde yeniden canlanan bir eğilim ve bu kasıtlı bir adım gibi görünüyor. Macron, bunu uygulamak için kademeli bir politika benimsedi. Vatanına ve halkına ihanet eden ve onlara karşı Fransa'nın yanında savaşan harkilerden resmi olarak özür diledi.”

Zevagi sözlerini şöyle sürdürdü:
"Fransa’nın cumhurbaşkanları, her seçim döneminde Fransa-Cezayir ilişkilerindeki çetrefilli dosyalara başvururlar ve bazı detayları farklı derecelerde sunarlardı. Ancak mevcut cumhurbaşkanı izin verilen tüm sınırların ötesine geçti. Cezayir'e karşı hâlâ ataerkil bir bakışla, 1962 yılı öncesindeki sömürgesiymiş gibi bakan bir sömürge ideolojisi sürdürüyor gibi görünüyor.  Gerçekten de Macron, Fransız siyasi elitlerinin gizli kapaklı inandıklarını yüksek sesle dile getirdi. İki ülke arasındaki ilişkilerdeki gerçek sorunu gözlerimizin önüne serdi. Fransız elitlerinin tutum ve tepkilerini oluşturan ana güdüyü ortaya çıkardı. Sömürge fikri, Cezayir’i arka bahçesi ve ekonomisinin atardamarlarından biri olarak gören Fransızların karakterinde kök salmıştır. Bu da Fransızların tedavi edilemeyen kronik bir hastalığıdır. "

“Medeniyetten yoksun bölge”
Cezayirli gazeteci yazar, değerlendirmesinde şunları da dile getirdi:
“Fransa’nın, Cezayir’i işgali büyük bir yalana dayanıyordu. Hala da öyle... Öyle görünüyor ki Cumhurbaşkanı Macron’da bu yalana tam bir teslimiyetle inanıyor. Vardığı sonuç, Fransa’nın acımasız barbar istilasından önce Cezayir'in medenileştirilmesi gereken medeniyette yoksun bir yer olduğudur. Ama bunu kafalarını keserek, aç bırakarak, yerlerinden ederek ve onlara karşı vahşi katliamlar gerçekleştirerek yaptılar. Oysa hiçbir sömürgeci güç böyle bir şey yapmadı. “
Zevagi’ye göre ‘Macron'un Cezayir’de askeri bir rejimin olduğuna atıfta bulunması, orduya yönelik sert eleştirileri ve siyasi-askeri rejimin Cumhurbaşkanı Tebbun’u kontrol etmekle suçlaması, hezeyan dolu açıklamaları, rastgele veya belli bir tarafa yöneltilmiş mesajlar, Cezayir’de Fransız tarafının aleyhine gerçekleşen bir iç değişimi yansıttığı’ açıkça görülüyor. Macron’un açıklamalarının iki ülke arasındaki ilişkilerin gelecekteki aşamalarını belirlemenin temel taşı olmaya devam ettiğini söyleyen Zevagi, “Çünkü bu açıklamalar, her Cezayirli için büyük bir anlam ifade eden Cezayir ulusunun varlığını ve ruhunu hedef aldı. Cezayirli yetkililerin açıklamaları, devletin tutumu ve sosyal medya kullanıcılarının Fransa Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarını kınayan paylaşımları bu durumu ortaya çıkardı. Tarihi gerçeklerin ortaya çıkarılması, Fransa ile ilişkilerin kesilmesi ve Fransa’nın Cezayir’deki ekonomik ve kültürel çıkarlarının engellenmesi ve Fransa ile ilişkilerin, Cezayir'i geri kalmışlığından ve hem ekonomik hem de sosyal durgunluğundan kurtaracak her derde deva olarak görülmemesi talepleri yaygın bir şekilde dile getirildi” şeklinde konuştu.

Fransa’yı seven Cezayirliler var
Öte yandan Cezayirli siyaset analisti Abdulvahhab Lekevari, Facebook hesabından yaptığı paylaşımda Macron'un açıklamalarını ve neden olduğu öfkeyle ilgili şunları yazdı:
“Macron, hafıza dosyasından beslenen bir siyasi-askeri rejimden bahsetti. Bu egemen iktidarımızın çok doğru bir tanımıydı. Macron, Cezayir halkının Fransa'dan nefret ettiğini söyledi. Fakat bu doğru değil. Fransa'dan gerçekten nefret eden Cezayirlilerin olmasının yanında aynı zamanda Fransa'yı seven önemli sayıda Cezayirli de var. Cezayirlilerin Fransa’dan nefret etmediğinin kanıtı, her gün Fransa’ya umut yolculuğuna çıkan düzensiz göçmenlerdir. Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın 2003 yılındaki sel felaketinin ardından başkentin Bab el-Vad semtini ziyareti sırasında binlerce Cezayirlinin Chirac’ın adını söyleyerek vize talep ettiklerini de unutmadık.”

Lekevari sözlerini şöyle sürdürdü:
“(Macron), ‘Fransız işgalinden önce bir Cezayir ulusu var mıydı?’ diye sordu. Sorusunun cevabı için Cezayir ulusal hareketinin simgesi, Cezayir devletinin Kurucu Meclisinin ve Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükümeti'nin ilk başkanı Ferhat Abbas’a kadar gitti. Cezayir ulusunu mezarlıklarda aradı, ancak bulamadı.”
Macron’un akıllı ve hırslı bir politikacı olduğunu, tarih de dahil olmak üzere tüm kartlarını ikinci  kez cumhurbaşkanlığını kazanabilmek için kullandığını söyleyen Lekevari, “Özetle, yoksul Cezayirliler hâlâ kimliklerini ve tarihlerini aramaya dalmış durumdalar. Bu ulusun gerçek başlangıcını sorgulamak için tarihle gülünç bir şekilde savaşmak yerine Fransa’dan kurtuluş mucizesinin tarihi olan 5 Temmuz 1962'yi modern Cezayir ulusu için muzaffer bir başlangıç ​​olarak benimsemeleri yeterliydi” ifadelerini kullandı.
Sudanlı yazar Tayyib Salih tarafından 1960’lı yılların ortalarında yazılan ve kimlik meselesi üzerine kurulu ünlü roman ‘Mevsimu'l-Hicre ile'ş-Şemâl’den (Kuzeye Göç Mevsimi) alıntı yapan Lekevari, “Kitap sömürgeciler için şunlar söyleniyor; ‘gelişleri bizim anlattığımız gibi bir trajedi ya da onların tasvir ettiği gibi bir nimet değil, zamanla bir efsaneye dönüşecek melodramatik bir eylemdi. Neden evimize geldiklerini bilmiyorum. Bu, bugünümüzü ve geleceğimizi zehirlediğimiz anlamına mı geliyor? Er ya da geç evlerimizden çıkacaklar. Ancak burada demiryollarını, buharlı gemileri, fabrikaları, hastaneleri ve okulları olacak. Onların dilini hiç bir suçluluk yahut memnuniyet hissetmeden konuşacağız. Sıradan insanlar gibi olacağız. Ve eğer bizler birer yalansak, kendi uydurduğumuz yalanlarız.’”

Cezayir, Fransa’nın elinden kayıp gitti
Cezayirli yazar Abdulcebbar Bata da Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Macron, 4 yıl önce seçim kampanyası sırasında Cezayir'e geldiğinde açıkça ziyaretinin Fransa’nın Cezayir’deki tarihindeki ve geleceğindeki rolü açısından yaptığını söyledi. Ayrıca Cezayir'in sömürgeleştirilmesi insanlığa karşı bir suç olduğunu ifade etti. Bunları söyleyen kişi ile Fransız işgalinden önce bir Cezayir ulusunun varlığını sorgulayan kişinin aynı olması akıl almaz bir durum.  Kendi yarattığınız milletin varlığında ve geleceğinde asla sizden vazgeçemeyeceği de ortadadır. Macron’un ruh haline ve değişken zihniyetine göre yaptığı açıklamalar, bizi tam bir çelişkiye ve gerçeği bulmak için derinlemesine bir okuma yapmaya itiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın dediği gibi, Macron'un zihinsel noktada bir tedaviye ihtiyacı olmayabilir. Fakat önceki tüm Fransız cumhurbaşkanlarının aksine, çıkışlarında ve son açıklamalarında kendisini bu anormalliğe itenin ne olduğu bulmak için Macron’u içeriden ve dışarıdan çevreleyen tüm faktörler incelenebilir.
Bata’ya göre özellikle yeni Cezayir yönetiminin kendileriyle yapılan anlaşmaları yenilemeyi reddetmesinin ardından Cezayir’i bir daha geri dönmeksizin terk eden Fransız şirketlerinin devasa kayıplarından ve Fransa’ya yakın politikacıların ve işadamlarının Cezayir’de hapishanelere atılmasından geriye kalanların da ülke dışına kaçmasından sonra, Fransa gerçekten Cezayir’in elinden kayıp gittiğini düşünüyor.

Hanad: Macron haklı
Diğer taraftan Cezayirli siyaset bilimi profesörü Muhammed Hanad, Macron'un Cezayir rejimi konusundaki tutumunu güçlü bir şekilde desteklediğini açıkladı. Hanad, ‘Cezayirli yetkililerin, her zamanki gibi, Macron'un açıklamalarının ardından kendinden emin bir yönetim olarak görünme fırsatını kaçırdığını’ yazdı. Hanad, “Ne yazık ki, medya profesyonellerimizin ve entelektüellerimizin çoğu da bunu taklit etti. Cumhurbaşkanı Macron'un söylediklerini sakin bir şekilde gözden geçirecek olursak en başta Fransa'daki politikacıların aklından geçenleri dile getirdiği için Macron’a saygı göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. En az yöneticilerimizin bazılarının yolsuzluklarından ve Fransa'yı paraları ve lüks mülkleri için bir sığınak olarak görmelerinden dolayı gördükleri saygıyı göstermeliyiz. Fransa Cumhurbaşkanı, bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir'in siyasi ve askeri bir rejimin himayesinde hafıza dosyasından faydalandığını söyledi! Peki, bu doğru değil mi?” yorumunda bulundu. Hanad'a göre hafıza dosyasından sağlanan yarar, başka bir rant kaynağına ve ne olursa olsun muhalif seslerin bastırılmasına dayanır. Cezayir devletinin, bağımsızlık savaşının sona erdiğinin ilan edilmesinden hemen sonra geçici hükümete karşı yapılan bir askeri darbe üzerine kurulduğunu vurgulayan Hanad, “Darbeciler, iktidarlarını güçlendirmek amacıyla - Macron'un da dediği gibi – Cezayir’in tarihini Fransa nefretine dayandırdılar. Ama bugün, bu nefretin sadece kısır bir propagandadan ibaret olduğunu biliyoruz! Bu nedenle, Fransa Cumhurbaşkanı yanlış bilgi ve propagandaya karşı koymak amacıyla Cezayir savaşının tarihini Arapça ve Berberice olarak yazakları vaadinde bulunmakta haklı” ifadelerini kullandı.

Hanad sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ancak Emmanuel Macron'un, Fransa'nın Cezayir'deki rejimi desteklediği yönündeki genel düşünceyi çürüttüğü çok önemli açıklamaları da var. Cezayir'deki rejimin Hirak (Halk hareketi) nedeniyle yorgun ve kırılgan hale geldiğini belirtti ve askeri bir rejim niteliğinde olduğunu vurguladı. Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun ile olan ilişkisine dikkati çekti ve Cezayir Cumhurbaşkanı’nın, katı bir rejimin tarafından kontrol edildiğini söyledi.”
Macron'un ‘yönetici sınıfına’ vize vermeyi kısıtlayarak ‘hayatlarını kolaylaştırmayacakları’ yönündeki tehdidiyle ilgili olarak ise Hanad şunları söyledi:
“Bu, artık onlardan korkmuyor gibi görünen Fransız yetkililerle haşır neşir olanlara saygısızlık anlamına gelmiyor mu? Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un Cezayir'deki yönetim sistemine ilişkin son açıklamalarından nasıl bir ders çıkarmalıyız? Eğer karşındaki sana saygı duymuyorsa dönüp kendine bir bak, belki de sebebi sensindir!”



Humus’ta otobüse silahlı saldırı: 7 ölü, 4 yaralı

Suriye İç Güvenlik Güçleri mensupları (Reuters)
Suriye İç Güvenlik Güçleri mensupları (Reuters)
TT

Humus’ta otobüse silahlı saldırı: 7 ölü, 4 yaralı

Suriye İç Güvenlik Güçleri mensupları (Reuters)
Suriye İç Güvenlik Güçleri mensupları (Reuters)

Humus Sağlık Müdürlüğü’nden bir yetkili Suriye Arap Haber Ajansı SANA yaptığı açıklamada, Humus’ta Misyaf Köprüsü üzerinde bir otobüse ateş açılması sonucu en az 7 kişinin hayatını kaybettiğini, 4 kişinin de yaralandığını söyledi. Yetkili, yaralıların hastanelere kaldırıldığını belirtti.

Fransız Haber Ajansı AFP konuşan ve kimliğinin açıklanmasını istemeyen bir güvenlik kaynağı ise saldırının Suriye’nin orta kesimindeki Humus vilayetinde bir elektrik şirketi çalışanlarını taşıyan otobüsü hedef aldığını söyledi. Kaynak, otobüste “özel bir elektrik şirketinde çalışan mühendis ve işçilerin” bulunduğunu aktardı.

SANA muhabiri de İç Güvenlik Güçlerinin Misyaf Köprüsü’nde otobüsün hedef alınmasına ilişkin saldırıyla ilgili soruşturma başlattığını ve saldırının faillerinin belirlenerek adalete teslim edilmesi için çalışmaların sürdüğünü bildirdi.


Baas Partisi'ni feshetmek ile Hizbullah'ı feshetmek arasında Amerikan stratejisi

Hizbullah destekçileri, Beyrut'un güney banliyösünde liderleri Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümü anma töreninde Hizbullah bayrağını dalgalandırıyor, 27 Eylül 2026 (AFP)
Hizbullah destekçileri, Beyrut'un güney banliyösünde liderleri Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümü anma töreninde Hizbullah bayrağını dalgalandırıyor, 27 Eylül 2026 (AFP)
TT

Baas Partisi'ni feshetmek ile Hizbullah'ı feshetmek arasında Amerikan stratejisi

Hizbullah destekçileri, Beyrut'un güney banliyösünde liderleri Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümü anma töreninde Hizbullah bayrağını dalgalandırıyor, 27 Eylül 2026 (AFP)
Hizbullah destekçileri, Beyrut'un güney banliyösünde liderleri Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümü anma töreninde Hizbullah bayrağını dalgalandırıyor, 27 Eylül 2026 (AFP)

Elie Kuseyfi

Lübnan'daki Amerikan politikalarının atmosferi veya Lübnan’daki durum ile ilgili Amerikan açıklamaları şu izlenimi veriyor: Washington Hizbullah'ı silahsızlandırma meselesinin ötesine geçen bir yaklaşıma doğru ilerliyor. Bu yaklaşım, Hizbullah’ın devlet kurumları, askeri ve güvenlik aygıtları ile kamu yönetimi içindeki nüfuzunu bitirmeyi, ardından devletin kılcal damarlarını etkileme gücünü felç etmek için bu kurumlar içindeki insani ve siyasi ağlarını etkisiz hale getirmeyi içeriyor. Bu durum, Amerikan yaklaşımının, Hizbullah'ın son 20 yılda geniş bir nüfuz alanı oluşturduğu pozisyonlardan uzaklaştırılması temelinde Lübnan devletini yeniden inşa etme girişimine yakın olduğunu gösteriyor.

Tüm bunlar, özellikle müzakere sürecinin temelini oluşturan “adım adım” ilkesinin sürdürülebilir bir süreç üretmede başarısız olması nedeniyle, Amerikan himayesinde yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerinin durakladığı veya İsrail seçimlerinden sonraya ertelendiği bir dönemde gerçekleşiyor. Müzakerelerin duraklaması, yavaşlaması veya ertelenmesiyle birlikte, Hizbullah'ın silahsızlandırılması artık Lübnan'daki Amerikan politikasının tek odağı gibi görünmüyor. Ne açık bir savaşın ne de sürekli müzakerelerin olmadığı yeni gerçeklik, Washington'un şimdilik, savaşın tam teşekküllü bir çatışmaya dönüşmesini önlemek için İsrail'e baskı yapmakla yetinebileceğini gösteriyor. Bu konuda İsrail'in kendisiyle bile mutabakat içinde olabilir. Ancak bu, Washington'un Tel Aviv'e Güney Lübnan'a yönelik devam eden bombardımanlarını, buldozerle yıkım operasyonlarını durdurması için ek baskı uygulamaya hazır olduğu anlamına gelmiyor.

Bu aşamada Amerikan-İsrail anlaşmasının doğası işte bu noktada açığa çıkıyor; ABD’nin amacı Hizbullah'ın hedef alınmasını durdurmak değil, bu hedef almanın yeni, topyekun bir savaşa dönüşmesini önlemektir. Öte yandan, bu model, özellikle Hizbullah misilleme yapmaktan kaçınmaya devam ederse, İsrail'in tam ölçekli bir savaşa girmek zorunda kalmadan Hizbullah üzerinde askeri baskıyı sürdürmesine olanak tanıyor. Bu, ABD-İran çatışmasını Amerikan kontrolünden çıkarabilecek daha büyük bir çatışmayı tetiklememesi koşuluyla, İsrail'in Lübnan'daki bombardımanlarına ve hava saldırılarına devam etmesine, Hizbullah'ın askeri altyapısını hedef almasına ve tesislerini yok etmesine ABD’nin örtülü olarak yeşil ışık yaktığı anlamına geliyor. Nitekim Güney Lübnan, son günlerde İsrail ordusunun Hizbullah'ın askerlerine doğru patlayıcı yüklü bir insansız hava aracı gönderdiği iddiasına karşılık olarak İsrail'in gerilimi tırmandırıcı adımlarına sahne oldu. Ancak daha ciddi gelişme, İsrail'in hedef aldığı coğrafi alanın genişlemesidir; bu da Tel Aviv'in Ali Tahir'deki Hizbullah mevzilerini etkisiz hale getirdikten sonra İklim et-Tuffah ve er-Reyhan Tepeleri bölgelerinde askeri operasyonlara hazırlanıyor olabileceğini gösteriyor. Dolayısıyla, İsrail'in amacı, Güney Lübnan genelindeki Hizbullah üslerini etkisiz hale getirmek gibi görünüyor.

ABD’nin Lübnan'daki yaklaşımı, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra Irak'taki Baas Partisi'nin tasfiyesi deneyimini hatırlatıyor

Bu bağlamda, İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich'in Güney Lübnan'da Litani Nehri'ne kadar olan bölgeleri ilhak etme çağrısı, özellikle sağcı kesim içinde, İsrail'in Lübnan'ı tırmandırma ve toprak genişletme stratejisi için bir deneme alanı haline getirme konusundaki açık siyasi hazırlığını ortaya koyuyor. İsrail'in bu hamlesi mutlaka tam bir Amerikan desteği almasa da, Washington'un İsrail'e geniş bir askeri manevra alanı sağlaması ve operasyonları topyekun savaş seviyesinin altında tutması için yeterli; böylece devam eden İsrail bombardımanı, Washington'un önderlik ettiği siyasi sürece paralel bir baskı aracı haline gelmektedir. Dolayısıyla, Amerikan yönetiminin ve Başkan Trump'ın şahsen İsrail'i Güney Lübnan'da gerilimi azaltmaya zorlama yönündeki ara sıra yaptığı açıklamalara rağmen, Washington ve Tel Aviv arasında bir rolleri tamamlama söz konusudur. İsrail'in askeri baskısına karşılık olarak, Amerika Birleşik Devletleri, Lübnan devletini, sadece askeri olarak değil, aynı zamanda siyasi ve kurumsal olarak da Hizbullah'a baskı yapmaya zorluyor. Lübnan devletinin baskısıyla, güvenlik servisleri ve kamu yönetimi içinde Hizbullah ile bağlantılı figürlerin etkisiz hale getirilmesi veya devlet kurumlarındaki karar alma süreçlerini etkileme güçlerinin azaltılması amaçlanıyor.

rgth
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Doğu Akdeniz’deki Kıbrıs adasına yaptığı ilk resmi ziyaret sırasında, Lefkoşa'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda GKRY Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis ile bir araya geldi, 9 Temmuz 2025 (AFP)

Bilhassa bu açıdan bakıldığında, ABD'nin Lübnan'daki yaklaşımı, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra Irak'taki Baas Partisi'nin feshedilmesi deneyimini anımsatıyor. İki bağlam radikal olarak farklı olsa da -Lübnan, Irak veya Suriye'deki Baas Partisi tarzında tek partili bir devlet değil- benzerlik, daha geniş Amerikan hedefinde yatıyor; iktidardaki partinin iktidar mekanizmalarını kontrol etme gücünü ortadan kaldırmak. Bu, Lübnan modelindeki silahsızlandırma veya Irak modelindeki rejim değişikliğiyle sınırlı değil. Aksine, devlet kurumlarının yeniden yapılandırılmasını gerektiriyor, böylece hedef alınan baskın güce bağlı ağlar artık orduyu, güvenlik hizmetlerini ve kamu yönetimini kontrol edemiyor.

Gerçekten de, Hizbullah yirmi yılı aşkın bir süre içinde Lübnan devleti içinde geniş çaplı bir nüfuz biriktirdi. Devlet içindeki siyasi ve güvenlik karar alma süreçlerinin temel unsurları, öncelikle kendi ajandasını dayatma gücüne bağlıydı. Bu nedenle, Amerikan anlamıyla “Hizbullah'ı feshetmek”, Hizbullah’ı siyasi bir örgüt olarak dağıtmak veya Lübnan toplumundan silmek anlamına gelmeyebilir. Aksine, devlet içindeki güç mekanizmalarını kontrol etme ve domine etme kapasitesini engellemek, onu iktidarda bulunan ancak devlet kararlarını etkilemesine olanak tanıyan güç araçlarından yoksun bırakılmış, salt siyasi bir güç haline dönüştürmek anlamına geliyor.

Bu Amerikan mantığına göre, yapılması gereken, Amerikan şemsiyesi altında dinamik bir bölgesel güvenlik yapısının oluşturulmasıdır; böylece Amerikan çıkarlarını korumak ve bölgede Washington'un rakipleriyle mücadele etmek artık yalnızca Amerikan gücüne bağlı bir görev olmaktan çıkacaktır

 Ancak ne Hizbullah ne de İran bu denklemi kabul etmeye istekli görünmüyor. Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın İsrail'in Hizbullah’ı ortadan kaldırmada başarısız olduğunu vurgulayan açıklamalarının yanı sıra, İran Devrim Muhafızları'nın Hizbullah'ın eski genel sekreteri Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümünde yaptığı benzer açıklamalar, İsrail ve Amerikan baskısının Hizbullah'ı teslim olmaya veya Lübnan denkleminin dışında kalmaya zorlayamayacağı konusundaki ısrarlarını yansıtıyor. Bu, Lübnan'ın önümüzdeki dönemde bir tarafta Washington ve İsrail, diğer tarafta Hizbullah ve Tahran arasında daha geniş çaplı bir çatışma mantığına tabi kalacağı anlamına geliyor. Bu arada, Lübnan devleti bu iki kamp arasında sıkışıp kalmış durumda ve ülkeyi bu çatışmadan ve bu çıkmazdan kurtaracak üçüncü bir yol çizmek için etkili araçlardan yoksun.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ironik bir şekilde, Amerika Birleşik Devletleri Lübnan'daki iç güç dengesini yeniden şekillendirme çabalarına giderek daha fazla müdahil olurken, aynı zamanda 2003 işgaliyle başlayan askeri varlığını sona erdirerek 30 Eylül'e kadar Irak'tan kuvvetlerini çekmeye hazırlanıyor. Bu, bölgedeki Amerikan stratejisinin doğası hakkında daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: Artan bir angajman stratejisine mi yoksa Amerikan geri çekilme stratejisine mi tanık oluyoruz? Belki de bu stratejinin ölçütü artık sadece doğrudan Amerikan askeri varlığının büyüklüğü değil. En önemli değişim, ABD'nin İsrail ile birlikte, büyük kara kuvvetleri konuşlandırmaya gerek kalmadan çeşitli bölgelerde saldırılar düzenleyerek ve hedeflere ulaşarak bölgesel güvenlik ve askeri ortamı etkileyebilmesinde yatıyor.

tu7k
Beyrut'un güney banliyösünde, eski lider Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümünü anma töreninde, Hizbullah destekçileri liderleri Naim Kasım'ın televizyonda yayınlanan konuşmasını izliyor, 27 Eylül 2026 (AFP)

Bu perspektiften bakıldığında, İsrail'in hareket özgürlüğü, toprak kontrolünün kendisinden daha önemli hale geliyor. İsrail'in Güney Lübnan'daki mevzileri işgal etmesi, bir şekilde güney Suriye'ye uzanan yeni bir güvenlik gerçekliğinin kurulmasına katkıda bulunuyor. Ancak, en büyük stratejik değer, istediği zaman Güney Lübnan veya Güney Suriye'deki toprakları hedef alabilme yeteneğinde yatıyor. İsrail için buradaki en önemli faktör, hareket özgürlüğüdür; yani tam ölçekli bir savaşa sürüklenmeden bölgesel arenada askeri olarak faaliyet gösterebilme kabiliyetidir.

Aynı durum siyasi ve ekonomik alanlarda Amerika Birleşik Devletleri için de geçerli. Washington, İran'ın Irak ve Lübnan gibi ülkelerdeki nüfuzunu ortadan kaldıramasa da (bu nüfuz gelecekteki siyasi durumu belirlemede önemli bir faktördür), siyasi ve ekonomik baskı yoluyla bu iki ülkede istikrarın sağlanmasını son derece zorlaştırabilir, hatta imkansız hale getirebilir. Bu durum, kalıcı bir Amerikan askeri varlığı olmasa bile, İran'ın etkisini kırılgan ve her an bozulmaya ve sarsılmaya açık hale getirir.

Bu perspektiften bakıldığında, Amerikan varlığının yerini almayı amaçlamayan, aksine Washington'un bölgedeki doğrudan güvenlik ve askeri taahhütlerini azaltmasına olanak tanıyan bölgesel güvenlik ve askeri yapılar arayışını anlamak mümkündür. Bu Amerikan mantığına göre,  yapılması gereken, Amerikan şemsiyesi altında dinamik bir bölgesel güvenlik yapısının oluşturulmasıdır; böylece Amerikan çıkarlarını korumak ve bölgede Washington'un rakipleriyle mücadele etmek artık yalnızca Amerikan gücüne dayalı bir görev olmaktan çıkıp, Amerikan çıkarlarıyla kesişen ve Washington'un kontrolündeki güvenlik dengeleri içinde faaliyet gösteren bölgesel ittifaklar ağına dayalı bir görev haline gelecektir.

Hizbullah ve İran'ın Amerikan koşullarını kabul etmeyi reddetmeye devam etmesi, bu gidişatın geleceğini belirlemede kritik bir faktör olmaya devam ediyor. İran ve Hizbullah ile yeniden açık bir çatışma, Washington için en uygun seçenek değil

 Bu nedenle, Lübnan, bölgedeki Amerikan stratejisindeki bu daha geniş çaplı değişimi test etmek için önemli bir arena gibi görünüyor; bu strateji, güç dengesini yeniden şekillendirmek için siyasi, ekonomik ve güvenlik alanında baskı yapmaya dayanıyor. Buna paralel olarak, doğrudan Amerikan askeri varlığının azaltılması ve Amerikan şemsiyesi altında faaliyet gösteren bölgesel güvenlik düzenlemelerine daha fazla güvenilmesini gerektiriyor. Bu denkleme göre, Washington, hükümetlere baskı yapabildiği, rakiplerine fayda sağlayan istikrarlı düzenlemelerin kurulmasını engelleyebildiği ve onlara siyasi ve ekonomik bedeller yükleyebildiği sürece, etkisini sürdürmek için her alanda büyük bir askeri varlığa ihtiyacı yok. Bu arada, İsrail, Amerikan şemsiyesi altında geniş bir yelpazede askeri ve güvenlik faaliyetlerinde önemli ölçüde özgürlüğünü koruyor. Bu nedenle, Lübnan arenası özel bir önem kazanıyor, çünkü bu Amerikan yaklaşımının başarısı büyük ölçüde, ABD'nin Hizbullah'ın devlet içindeki konumunu, Hizbullah ile İsrail arasında yeniden tam ölçekli bir savaş başlatmadan veya uzun süreli bir İsrail işgalinin siyasi bedelini ödemeden yeniden şekillendirme yeteneğine bağlıdır. Suudi Arabistan'ın Smotrich'in yukarıda belirtilen açıklamalarına ilişkin tutumu, Washington'un Arap müttefiklerinin İsrail'in yayılmacı politikalarını reddettiğinin bir göstergesiydi.

cdfg
Lübnan sınırına yakın Yukarı Celile'de bulunan Misgav Am kibbutzunda ABD ve İsrail bayraklarını birleştiren ortak bir bayrak göndere çekildi, 20 Eylül 2026 (AFP)

Ancak tüm bunlar, bu Amerikan yaklaşımının Hizbullah'ın Lübnan denkleminden tamamen çıkarılması sonucuna ulaşacağı anlamına gelmiyor. İran ile müzakerelere açık kapı bırakılması, gelecekteki herhangi bir bölgesel çözümün Lübnan'ı ve iç düzenlemelerini de içerebileceği olasılığına da kapıyı açık bırakıyor. Bu düzenlemeler, güneydeki güvenlik durumunu değiştirmeyi ve Hizbullah'ın oradaki askeri varlığını kısıtlamayı, Hizbullah'ın devlet aygıtı içindeki baskın konumunu yeniden kazanmasını engelleyecek şekilde Lübnan hükümeti içindeki güç dengesini yeniden kurmayı içeren bir formüle ulaşmayı içerebilir, ama Hizbullah’ın siyasi varlığını tamamen ortadan kaldırmayı gerektirmiyor. Bu noktada, Washington'un Lübnan hakkında neler düşündüğünü anlamak için mevcut durumu Irak'taki Baas rejiminin tasfiyesi deneyimiyle karşılaştırmak hem yararlı hem de sınırlandırıcı olabilir. Washington'un Hizbullah'ı siyasi hayattan tamamen silmeyi değil, Lübnan'da “iktidar partisi” olarak işlev görme gücünü sonlandırmayı, ancak mezhepsel güç paylaşımına dayalı Lübnan sisteminde güç yapısının önemli bir parçası olarak korumayı amaçladığı muhtemel.

Bu Amerikan yaklaşımı veya tasavvuru, gerçekleşirse, ayrı bir Lübnan meselesi değil, bölgedeki daha geniş bir ABD stratejisinin parçası olacaktır. Zira bu, Washington'un İran nüfuzunu doğrudan askeri güçle ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, siyasi ve ekonomik baskı yoluyla geriletme yeteneğini test ediyor.

Bu nedenle, Hizbullah ve İran'ın Amerikan koşullarını kabul etmeyi reddetmesi, bu gidişatın geleceğini belirlemede belirleyici bir faktör olmaya devam ediyor. İran ve Hizbullah ile yeniden açık bir çatışmaya girmek Washington için en uygun seçenek değil, keza onlarla kapsamlı bir uzlaşma da şu anda uygulanabilir bir seçenek değil. Bu iki seçenek arasında Hizbullah'ın Lübnan'daki askeri ve siyasi varlığının geleceği yatıyor: Ya Amerika Birleşik Devletleri onu kilit devlet kurumlarında siyasi olarak etkisiz hale getirirken aynı zamanda Güney Lübnan'da askeri olarak da etkisiz hale getirebilecek, ya da hem askeri çözümün hem de kapsamlı bir bölgesel uzlaşmanın başarısız olması, Lübnan'ın tamamının Washington ve Tahran arasındaki çatışmanın hedefinde kalmasına neden olurken, ülkenin acil sorunlarından hiçbiri de çözülemeyecektir.


Bağdat ve Washington, Irak’ta DEAŞ ile mücadele eden uluslararası koalisyonun görevinin sona erdiğini duyurdu

Bağdat’ta Egemenlik Günü vesilesiyle Irak bayrakları ve güvenlik güçlerinin resimlerinin yer aldığı bir afiş (Reuters)
Bağdat’ta Egemenlik Günü vesilesiyle Irak bayrakları ve güvenlik güçlerinin resimlerinin yer aldığı bir afiş (Reuters)
TT

Bağdat ve Washington, Irak’ta DEAŞ ile mücadele eden uluslararası koalisyonun görevinin sona erdiğini duyurdu

Bağdat’ta Egemenlik Günü vesilesiyle Irak bayrakları ve güvenlik güçlerinin resimlerinin yer aldığı bir afiş (Reuters)
Bağdat’ta Egemenlik Günü vesilesiyle Irak bayrakları ve güvenlik güçlerinin resimlerinin yer aldığı bir afiş (Reuters)

Bağdat ve Washington bugün, ABD öncülüğündeki DEAŞ karşıtı uluslararası koalisyonun Irak’taki misyonunun sona erdiğini açıkladı. Açıklama, ABD güçlerinin Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ndeki (IKBY) Erbil’de bulunan bir hava üssünden çekilmesinin ardından geldi.

Pentagon tarafından yapılan açıklamada, “Bugün ABD ve koalisyon ortakları, Eylül 2024 tarihli ABD-Irak ortak bildirisinde ve ABD’nin ulusal çıkarları doğrultusunda, Irak’taki ‘Doğal Kararlılık Operasyonu’nu resmen tamamladı” ifadesine yer verildi.

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi de koalisyon güçlerinin çekilmesinin ardından ‘Irak’ın egemenliği’ başlıklı yeni bir dönemin başladığını açıkladı. Ez-Zeydi, koalisyonun misyonunun sona ermesinin terörle mücadelenin sona erdiği anlamına gelmediğini vurguladı.

Ez-Zeydi, uluslararası koalisyonla güvenlik alanındaki iş birliğinin daha etkili şekilde sürdürüleceğini ve güvenliğin desteklenmesi amacıyla dijital teknolojileri de kapsayacağını belirterek, ortak operasyonlara ilişkin görevlerin silahlı kuvvetler başkomutanına devredildiğini açıkladı.

Irak Başbakanı, “Hukukun ve devlet kurumlarının çatısı dışında hiçbir silah bulunamaz” ifadesini kullandı.

Öte yandan Irak Savunma Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Yahya Resul dün akşam yaptığı açıklamada, ABD güçlerinin bugün Irak’ta kalan üslerinden ayrılmasıyla birlikte 30 Eylül’den sonra ülkede uluslararası koalisyona bağlı hiçbir personelin bulunmayacağını belirtti.

Irak Haber Ajansı’na (INA) konuşan Resul, “30 Eylül’den sonra uluslararası koalisyona bağlı hiçbir personel bulunmayacak ve Irak topraklarında koalisyona ait hiçbir asker kalmayacak… Uluslararası koalisyonun çekilmesi, Irak’ın gösterdiği büyük çabanın sonucudur” ifadelerini kullandı.

Resul ayrıca, “Toprakları uluslararası koalisyonun desteğiyle Iraklılar kurtardı. Uluslararası koalisyona üye ülkelerle ikili ilişkiler gelişmiş durumda” dedi. Hiç kimsenin hukukun üzerinde olmadığını vurgulayan Resul, Irak güvenlik ve istihbarat birimlerinin terör ve yolsuzlukla mücadelede önemli ilerleme kaydettiğini belirtti.

Victoria Üssü’ne ilişkin de açıklama yapan Resul, “Irak ordusu, ülkenin hava sahasını ve topraklarını güvence altına almak için Victoria Üssü’nü kullanacak” dedi. Resul ayrıca, “Victoria Üssü’nde uluslararası koalisyona ait herhangi bir uçak bulunmuyor” ifadelerini kullandı.

(video)

Bu bağlamda Irak Başbakanı’nın güvenlik danışmanı Kasım el-Araci bugün yaptığı açıklamada, uluslararası koalisyonun misyonunun ve ülkedeki güçlerinin varlığının sona erdirilmesiyle Irak’ın egemenliğini pekiştirecek, ulusal çıkarlarına ve Irak halkının beklentilerine hizmet edecek önemli bir aşamaya ulaştığını belirtti.

Şarku’l Avsat’ın INA’dan aktardığı açıklamasında el-Araci, “22 Temmuz 2021’den bu yana sürdürülen müzakereler ve mutabakatlar sürecinin tamamlanmasıyla bugün uluslararası koalisyonun misyonunun ve güçlerinin varlığının sona erdirilmesi bakımından önemli bir aşamaya ulaşıyoruz” dedi. El-Araci, “Terör örgütü DEAŞ’a karşı zafer, Iraklıların fedakârlıkları ve silahlı kuvvetlerimizin farklı birim ve oluşumlarının gösterdiği kahramanlık sayesinde, uluslararası koalisyon ile kardeş ve dost ülkelerin desteğiyle elde edildi. Bu rolü takdir ediyor ve değerli buluyoruz” ifadelerini kullandı.

El-Araci sözlerini şöyle sürdürdü: “Koalisyonun misyonunun sona ermesi ortaklığın sona erdiği anlamına gelmiyor. Aksine bu durum, karşılıklı saygı ve ortak çıkarlar temelinde daha sağlam ikili ilişkilere geçiş anlamına geliyor. Güvenlik ve istihbarat alanındaki iş birliği, bilgi ve deneyim paylaşımı ile kapasite geliştirme çalışmaları devam edecek. Bu da güvenlik ve istikrarı güçlendirerek halkımızın sürdürülebilir barış, kalkınma ve refah yönündeki beklentilerini destekleyecek.”

fdb
Bağdat’ta bir sokakta meydana gelen bombalı araç saldırısının ardından olay yerinde Irak polis memurları ve ABD ordusu askerleri (Reuters)

Çekilme kararı 2024 yılında, eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde onaylanmıştı. Ancak süreç, Donald Trump yönetimi tarafından, Washington’ın İran’a karşı savaş yürüttüğü bir dönemde hayata geçiriliyor. Çekilme, ABD öncülüğündeki güçlerin Saddam Hüseyin’i devirmesinin üzerinden 23 yıl geçmesinin ardından gerçekleşiyor. Bu müdahale o dönemde, daha sonra DEAŞ’ın ortaya çıkmasıyla zirveye ulaşan istikrarsızlık ve kaos ortamını beraberinde getirmişti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesiyle eş zamanlı olarak Amerikalıları, Trump’ın müttefiklerinin Kongre’den uzaklaştırılması yönünde oy kullanmaya çağırdı. Tahran, Saddam Hüseyin’in devrilmesinin ardından ülkedeki nüfuzunu vekil güçleri aracılığıyla kademeli olarak artırmıştı.

Çekilme Iraklılar arasında geniş destek görse de bazı kesimler, ABD tarafından eğitilen ve finanse edilen güvenlik güçlerinin, 20 yılı aşkın süren savaş sırasında 4 bin 500 ABD askerinin hayatını kaybettiği ülkeyi hâlâ koruyabilecek kapasitede olmamasından endişe ediyor.

ABD güçleri 2003 yılında Irak’ı işgal etti ve ardından ülkeyi işgal altında tutmaya yönelik adımlar attı. Şii güçlerin öncülüğünde bir hükümet kuruldu ve önce Saddam Hüseyin yanlılarına, ardından El Kaide’ye karşı yıllarca süren bir savaş yürütüldü. ABD güçleri 2011 sonunda Irak’tan çekildi.

Ancak ABD askerleri, Irak güçlerinin DEAŞ’ı yenmesine yardımcı olmak amacıyla üç yıldan kısa bir süre sonra yeniden ülkeye döndü. DEAŞ’a karşı 2014-2017 yılları arasında geniş çaplı bir savaş yürütüldü.

Irak’a Özgürlük Operasyonu, Afganistan’da aynı dönemde yürütülen ve 2021’de ABD’nin ani çekilmesiyle sona eren savaştan yaklaşık iki kat daha fazla Amerikalının hayatına mal oldu. Bu yıl İran’a karşı yürütülen savaşta ise çatışmalar sırasında öldüğü açıklanan 18 ABD askerinden 7’si Irak’ta hayatını kaybetti. Bunlardan sonuncusu, temmuz ayında Erbil yakınlarındaki bir üste bir insansız hava aracına (İHA) yönelik kontrollü patlatma operasyonu sırasında yaşamını yitiren bir askerdi.

Irak federal hükümeti ve ülkenin kuzeyindeki yarı özerk IKBY’deki bazı güvenlik yetkilileri, ABD’nin çekilmesinin DEAŞ militanlarına yeniden faaliyet gösterme fırsatı verme riski taşıdığını belirtiyor. Örgütün hâlâ uyuyan hücrelerden oluşan bir ağ bulundurduğu ifade ediliyor. ABD güçleri, Irak güvenlik güçlerine DEAŞ’ın hareketleri konusunda kritik istihbaratın yanı sıra hava gözetleme ve keşif desteği sağlıyordu.