Cezayir ile Fransa arasındaki 3 asırlık hesaplaşma

Eski sömürü ülkesi Fransa’nın siyasi gündeminden düşmüyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
TT

Cezayir ile Fransa arasındaki 3 asırlık hesaplaşma

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

Cezayir Cumhurbaşkanlığı ve ordusu, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un hem Cezayir Cumhurbaşkanlığı ve ordusu hem de genel olarak tüm ülke için son derece acı verici olarak kabul edilen açıklamaları nedeniyle öfke içinde... Macron’un açıklamaları, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın iktidarı döneminden bu yana Cezayirlileri, Fransa’nın 19. Yüzyıldaki Cezayir işgali ile bağlantılı geçmişin üzerine sünger çekilip yeni bir sayfa açmaya ve acılarını unutmalarına ikna etmek için çaba sarf ettiği ve Fransa’nın artık sabrının tükendiği yönündeki bir duygunun adeta bir yansımasıydı. Cezayirliler ise, Fransa özür dilemeden ve Fransız liderler işgal sırasında korkunç günahlar işlendiğini kabul etmeden geçmişi unutmayı kesinlikle reddediyorlar.
Macron, iktidara gelmesinden bu yana sürdürdüğü ve ‘geçmişin yaralarını iyileştirmek’ olarak adlandırdığı çaba çerçevesinde geçtiğimiz 30 Eylül’de Cezayir'deki savaşı yaşayanların soyundan gelen 18 genci bir araya getirdi. Macron, gençlerin sorduğu sorulardan birine verdiği yanıtta, “Fransız kolonizasyonundan önce bir Cezayir ulusu var mıydı?” diye sordu. Ayrıca, “Türkler, Cezayirlilere ülkelerini sömürgeleştirdiklerini unutturmayı başardılar” ifadelerini kullanan Macron, bu nedenle, ‘Türkler tarafından Mağrip’te yapılan dezenformasyon ve propaganda ile yeniden yazılan tarihe karşı tarihin yeniden yazılması’ çağrısında bulundu.
Cezayir, Emmanuel Macron’un, hem ülke yönetimi hem de halkı için son derece aşağılayıcı bir anlam taşıyan ‘Fransız kolonizasyonunun, sivil müdahale için Fransa’nın gelişinden önce çadırda yaşayan ve koyun güden Cezayirlilere medeniyet getirmek gibi bir takım avantajları olduğu’ şeklindeki sözlerini büyük bir hassasiyetle karşıladı.
Macron, bununla da kalmadı. Sorunun, Cezayir'in 1962 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir toplumunun derinliklerinde değil, hafızaya bağlı bir rant üzerine kurulmuş siyasi-askeri sistemde” olduğunu söyledi. Cezayir tarihinin yazımının ‘gerçeklere değil, Fransa'ya duyulan nefrete dayandığını’ öne süren Macron, “Cumhurbaşkanı Tebbun ile iyi bir iletişimim var, ama onun çok katı bir sistem tarafından kontrol edildiğini düşünüyorum” dedi. Gözlemcilere göre bu sözler, Cezayir Cumhurbaşkanı Tebbun’un ‘ordu tarafından rehin alınmış olduğu ve aslında iktidarın başı olmadığı’ anlamına geliyor.
Fransa tarafından Cezayir ve Kuzey Afrika'nın Mağrip bölgesindeki diğer ülkelere verilen vizelerin yüzde 50 azaltılması meselesiyle ilgili olarak Macron, kararın, özellikle Paris ve Fransa’nın diğer şehirlerini sık sık ziyaret eden üst düzey yetkilileri kapsayan ‘yönetici çevrelere’ yönelik olduğunu belirtti. Macron, “İktidar çevrelerini, yani kolayca vize almaya alışmış olanları zorlamaya çalışacağız” diyerek Mağripli yönetici sınıfını tehdit etti. Fransa'nın bu kararla yetkililere vermek istediği mesajla ilgili olarak ise Macron, “Yöneticilere, ‘(Fransa'daki) kaçak göçmenleri ve tehlikeli insanları (teröristleri) ülkeden çıkarmak için iş birliği yapmayı reddederseniz, hayatınızı kolaylaştırmayız’ demek istiyoruz” şeklinde konuştu.
Buna karşın Cezayir, Fransa’ya karşı tepki vermekte gecikmedi ve bir takım resmi önlemler aldı. Bu önlemlerin başında Cezayir’in Paris Büyükelçisinin geri çağrılması ve 2013 yılından bu yana aşırılık yanlısı gruplarla mücadele edilen Mali’nin kuzeyinde görev yapan Fransız savaş uçaklarının geçiş güzergahındaki Cezayir hava sahasının kapatılması yer aldı.

Fransa’daki seçim süreci
Bu yeni bölünme sürecinde en çok dikkat çeken ise Fransa'da seçim tarihi yaklaşırken, sanki Fransa’da seçimler, Cezayir konuk olarak davet edilmeden yapılamazmış gibi Fransa ve Cezayir arasındaki gerilimin artması oldu. Bu gerilim de çoğunlukla (Cezayir'in bağımsızlık savaşında Fransa adına savaşan Müslüman Cezayirliler) Harkiler ve (Cezayir’de doğup Fransa kolonizasyonu sırasında Fransızlarla iş birliği yapan ve bağımsızlığın kazanılmasından sonra Cezayir’den ayrılarak Fransa’ya yerleşen Cezayirliler) Kara Ayaklar gibi tarihi dosyaların yeniden hararetli tartışmalarda gündem olmalarıyla oluyor. Bu nedenle çoğu gözlemci Macron'un açıklamalarını önümüzdeki Nisan ayında yapılması planlanan Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimleri gündemiyle ilişkilendiriyor.

“Machiavelli mantığı”
Cezayirli gazeteci yazar Abdulali Zevagi, konula ilgili Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:
“Fransa Cumhurbaşkanı’nın rezil açıklamaları, kulağa boğazlanmış bir horozun böğürtüleri gibi geliyor. Çünkü adam ikinci kez kazanmayı hedeflediği yeni bir cumhurbaşkanlığı döneminin eşiğinde. Makyavelli mantığındaki bu amaç, onu nezaketten ve diplomatik geleneklerden soyutlamış durumda. Tarih, Fransa’nın Cezayir ile ilişkilerindeki tüm bu aşırılığı hatırlıyor. Bu şekilde küstahça sözler sarf ediyor ve tarihin derinliklerine iniyor. Belki de bu sözler ona bazı seçmenlerin sempatisini kazandıracaktır. Elbette burada göçmenlere düşman olan ve beyaz ırkın üstünlüğü savunan ve İslam karşıtlığı yanılsamasıyla yönlendirilen sömürgeci geçmişe özlem duyan aşırı sağcı kitleyi kastediyoruz. Bu, son yıllarda tüm Avrupa ülkelerinde yeniden canlanan bir eğilim ve bu kasıtlı bir adım gibi görünüyor. Macron, bunu uygulamak için kademeli bir politika benimsedi. Vatanına ve halkına ihanet eden ve onlara karşı Fransa'nın yanında savaşan harkilerden resmi olarak özür diledi.”

Zevagi sözlerini şöyle sürdürdü:
"Fransa’nın cumhurbaşkanları, her seçim döneminde Fransa-Cezayir ilişkilerindeki çetrefilli dosyalara başvururlar ve bazı detayları farklı derecelerde sunarlardı. Ancak mevcut cumhurbaşkanı izin verilen tüm sınırların ötesine geçti. Cezayir'e karşı hâlâ ataerkil bir bakışla, 1962 yılı öncesindeki sömürgesiymiş gibi bakan bir sömürge ideolojisi sürdürüyor gibi görünüyor.  Gerçekten de Macron, Fransız siyasi elitlerinin gizli kapaklı inandıklarını yüksek sesle dile getirdi. İki ülke arasındaki ilişkilerdeki gerçek sorunu gözlerimizin önüne serdi. Fransız elitlerinin tutum ve tepkilerini oluşturan ana güdüyü ortaya çıkardı. Sömürge fikri, Cezayir’i arka bahçesi ve ekonomisinin atardamarlarından biri olarak gören Fransızların karakterinde kök salmıştır. Bu da Fransızların tedavi edilemeyen kronik bir hastalığıdır. "

“Medeniyetten yoksun bölge”
Cezayirli gazeteci yazar, değerlendirmesinde şunları da dile getirdi:
“Fransa’nın, Cezayir’i işgali büyük bir yalana dayanıyordu. Hala da öyle... Öyle görünüyor ki Cumhurbaşkanı Macron’da bu yalana tam bir teslimiyetle inanıyor. Vardığı sonuç, Fransa’nın acımasız barbar istilasından önce Cezayir'in medenileştirilmesi gereken medeniyette yoksun bir yer olduğudur. Ama bunu kafalarını keserek, aç bırakarak, yerlerinden ederek ve onlara karşı vahşi katliamlar gerçekleştirerek yaptılar. Oysa hiçbir sömürgeci güç böyle bir şey yapmadı. “
Zevagi’ye göre ‘Macron'un Cezayir’de askeri bir rejimin olduğuna atıfta bulunması, orduya yönelik sert eleştirileri ve siyasi-askeri rejimin Cumhurbaşkanı Tebbun’u kontrol etmekle suçlaması, hezeyan dolu açıklamaları, rastgele veya belli bir tarafa yöneltilmiş mesajlar, Cezayir’de Fransız tarafının aleyhine gerçekleşen bir iç değişimi yansıttığı’ açıkça görülüyor. Macron’un açıklamalarının iki ülke arasındaki ilişkilerin gelecekteki aşamalarını belirlemenin temel taşı olmaya devam ettiğini söyleyen Zevagi, “Çünkü bu açıklamalar, her Cezayirli için büyük bir anlam ifade eden Cezayir ulusunun varlığını ve ruhunu hedef aldı. Cezayirli yetkililerin açıklamaları, devletin tutumu ve sosyal medya kullanıcılarının Fransa Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarını kınayan paylaşımları bu durumu ortaya çıkardı. Tarihi gerçeklerin ortaya çıkarılması, Fransa ile ilişkilerin kesilmesi ve Fransa’nın Cezayir’deki ekonomik ve kültürel çıkarlarının engellenmesi ve Fransa ile ilişkilerin, Cezayir'i geri kalmışlığından ve hem ekonomik hem de sosyal durgunluğundan kurtaracak her derde deva olarak görülmemesi talepleri yaygın bir şekilde dile getirildi” şeklinde konuştu.

Fransa’yı seven Cezayirliler var
Öte yandan Cezayirli siyaset analisti Abdulvahhab Lekevari, Facebook hesabından yaptığı paylaşımda Macron'un açıklamalarını ve neden olduğu öfkeyle ilgili şunları yazdı:
“Macron, hafıza dosyasından beslenen bir siyasi-askeri rejimden bahsetti. Bu egemen iktidarımızın çok doğru bir tanımıydı. Macron, Cezayir halkının Fransa'dan nefret ettiğini söyledi. Fakat bu doğru değil. Fransa'dan gerçekten nefret eden Cezayirlilerin olmasının yanında aynı zamanda Fransa'yı seven önemli sayıda Cezayirli de var. Cezayirlilerin Fransa’dan nefret etmediğinin kanıtı, her gün Fransa’ya umut yolculuğuna çıkan düzensiz göçmenlerdir. Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın 2003 yılındaki sel felaketinin ardından başkentin Bab el-Vad semtini ziyareti sırasında binlerce Cezayirlinin Chirac’ın adını söyleyerek vize talep ettiklerini de unutmadık.”

Lekevari sözlerini şöyle sürdürdü:
“(Macron), ‘Fransız işgalinden önce bir Cezayir ulusu var mıydı?’ diye sordu. Sorusunun cevabı için Cezayir ulusal hareketinin simgesi, Cezayir devletinin Kurucu Meclisinin ve Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükümeti'nin ilk başkanı Ferhat Abbas’a kadar gitti. Cezayir ulusunu mezarlıklarda aradı, ancak bulamadı.”
Macron’un akıllı ve hırslı bir politikacı olduğunu, tarih de dahil olmak üzere tüm kartlarını ikinci  kez cumhurbaşkanlığını kazanabilmek için kullandığını söyleyen Lekevari, “Özetle, yoksul Cezayirliler hâlâ kimliklerini ve tarihlerini aramaya dalmış durumdalar. Bu ulusun gerçek başlangıcını sorgulamak için tarihle gülünç bir şekilde savaşmak yerine Fransa’dan kurtuluş mucizesinin tarihi olan 5 Temmuz 1962'yi modern Cezayir ulusu için muzaffer bir başlangıç ​​olarak benimsemeleri yeterliydi” ifadelerini kullandı.
Sudanlı yazar Tayyib Salih tarafından 1960’lı yılların ortalarında yazılan ve kimlik meselesi üzerine kurulu ünlü roman ‘Mevsimu'l-Hicre ile'ş-Şemâl’den (Kuzeye Göç Mevsimi) alıntı yapan Lekevari, “Kitap sömürgeciler için şunlar söyleniyor; ‘gelişleri bizim anlattığımız gibi bir trajedi ya da onların tasvir ettiği gibi bir nimet değil, zamanla bir efsaneye dönüşecek melodramatik bir eylemdi. Neden evimize geldiklerini bilmiyorum. Bu, bugünümüzü ve geleceğimizi zehirlediğimiz anlamına mı geliyor? Er ya da geç evlerimizden çıkacaklar. Ancak burada demiryollarını, buharlı gemileri, fabrikaları, hastaneleri ve okulları olacak. Onların dilini hiç bir suçluluk yahut memnuniyet hissetmeden konuşacağız. Sıradan insanlar gibi olacağız. Ve eğer bizler birer yalansak, kendi uydurduğumuz yalanlarız.’”

Cezayir, Fransa’nın elinden kayıp gitti
Cezayirli yazar Abdulcebbar Bata da Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Macron, 4 yıl önce seçim kampanyası sırasında Cezayir'e geldiğinde açıkça ziyaretinin Fransa’nın Cezayir’deki tarihindeki ve geleceğindeki rolü açısından yaptığını söyledi. Ayrıca Cezayir'in sömürgeleştirilmesi insanlığa karşı bir suç olduğunu ifade etti. Bunları söyleyen kişi ile Fransız işgalinden önce bir Cezayir ulusunun varlığını sorgulayan kişinin aynı olması akıl almaz bir durum.  Kendi yarattığınız milletin varlığında ve geleceğinde asla sizden vazgeçemeyeceği de ortadadır. Macron’un ruh haline ve değişken zihniyetine göre yaptığı açıklamalar, bizi tam bir çelişkiye ve gerçeği bulmak için derinlemesine bir okuma yapmaya itiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın dediği gibi, Macron'un zihinsel noktada bir tedaviye ihtiyacı olmayabilir. Fakat önceki tüm Fransız cumhurbaşkanlarının aksine, çıkışlarında ve son açıklamalarında kendisini bu anormalliğe itenin ne olduğu bulmak için Macron’u içeriden ve dışarıdan çevreleyen tüm faktörler incelenebilir.
Bata’ya göre özellikle yeni Cezayir yönetiminin kendileriyle yapılan anlaşmaları yenilemeyi reddetmesinin ardından Cezayir’i bir daha geri dönmeksizin terk eden Fransız şirketlerinin devasa kayıplarından ve Fransa’ya yakın politikacıların ve işadamlarının Cezayir’de hapishanelere atılmasından geriye kalanların da ülke dışına kaçmasından sonra, Fransa gerçekten Cezayir’in elinden kayıp gittiğini düşünüyor.

Hanad: Macron haklı
Diğer taraftan Cezayirli siyaset bilimi profesörü Muhammed Hanad, Macron'un Cezayir rejimi konusundaki tutumunu güçlü bir şekilde desteklediğini açıkladı. Hanad, ‘Cezayirli yetkililerin, her zamanki gibi, Macron'un açıklamalarının ardından kendinden emin bir yönetim olarak görünme fırsatını kaçırdığını’ yazdı. Hanad, “Ne yazık ki, medya profesyonellerimizin ve entelektüellerimizin çoğu da bunu taklit etti. Cumhurbaşkanı Macron'un söylediklerini sakin bir şekilde gözden geçirecek olursak en başta Fransa'daki politikacıların aklından geçenleri dile getirdiği için Macron’a saygı göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. En az yöneticilerimizin bazılarının yolsuzluklarından ve Fransa'yı paraları ve lüks mülkleri için bir sığınak olarak görmelerinden dolayı gördükleri saygıyı göstermeliyiz. Fransa Cumhurbaşkanı, bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir'in siyasi ve askeri bir rejimin himayesinde hafıza dosyasından faydalandığını söyledi! Peki, bu doğru değil mi?” yorumunda bulundu. Hanad'a göre hafıza dosyasından sağlanan yarar, başka bir rant kaynağına ve ne olursa olsun muhalif seslerin bastırılmasına dayanır. Cezayir devletinin, bağımsızlık savaşının sona erdiğinin ilan edilmesinden hemen sonra geçici hükümete karşı yapılan bir askeri darbe üzerine kurulduğunu vurgulayan Hanad, “Darbeciler, iktidarlarını güçlendirmek amacıyla - Macron'un da dediği gibi – Cezayir’in tarihini Fransa nefretine dayandırdılar. Ama bugün, bu nefretin sadece kısır bir propagandadan ibaret olduğunu biliyoruz! Bu nedenle, Fransa Cumhurbaşkanı yanlış bilgi ve propagandaya karşı koymak amacıyla Cezayir savaşının tarihini Arapça ve Berberice olarak yazakları vaadinde bulunmakta haklı” ifadelerini kullandı.

Hanad sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ancak Emmanuel Macron'un, Fransa'nın Cezayir'deki rejimi desteklediği yönündeki genel düşünceyi çürüttüğü çok önemli açıklamaları da var. Cezayir'deki rejimin Hirak (Halk hareketi) nedeniyle yorgun ve kırılgan hale geldiğini belirtti ve askeri bir rejim niteliğinde olduğunu vurguladı. Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun ile olan ilişkisine dikkati çekti ve Cezayir Cumhurbaşkanı’nın, katı bir rejimin tarafından kontrol edildiğini söyledi.”
Macron'un ‘yönetici sınıfına’ vize vermeyi kısıtlayarak ‘hayatlarını kolaylaştırmayacakları’ yönündeki tehdidiyle ilgili olarak ise Hanad şunları söyledi:
“Bu, artık onlardan korkmuyor gibi görünen Fransız yetkililerle haşır neşir olanlara saygısızlık anlamına gelmiyor mu? Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un Cezayir'deki yönetim sistemine ilişkin son açıklamalarından nasıl bir ders çıkarmalıyız? Eğer karşındaki sana saygı duymuyorsa dönüp kendine bir bak, belki de sebebi sensindir!”



Sisi'ye Suudi Arabistan'a askeri destek sağlama yetkisinin verilmesinin ardından neler olacak?

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Süveyş'te ordu birliklerini denetliyor, Ekim 2023 (Reuters)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Süveyş'te ordu birliklerini denetliyor, Ekim 2023 (Reuters)
TT

Sisi'ye Suudi Arabistan'a askeri destek sağlama yetkisinin verilmesinin ardından neler olacak?

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Süveyş'te ordu birliklerini denetliyor, Ekim 2023 (Reuters)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Süveyş'te ordu birliklerini denetliyor, Ekim 2023 (Reuters)

Ahmed Abdulhekim

Mısır parlamentosu, pazartesi günü üçte iki çoğunlukla, Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'ye “talep edilmesi halinde” Suudi Arabistan'a savunma takviyeleri gönderme yetkisi vermeyi kabul etti. Kapalı olarak gerçekleştirilen bu son oturum, geçen hafta pazar ve pazartesi günü yapılan iki oturumun ardından üçüncü oturumdu; bu oturumlarda kapsamlı tartışmalar yapıldı ve parlamentodaki siyasi parti bloklarının çoğu Sisi'ye yetki verilmesini onayladı. Bu arada, bazı milletvekilleri de misyonun doğası, kapsamı ve süresiyle ilgili açıklamalar talep etti.

Parlamento yetki vermeden önce Mısır Ulusal Savunma Konseyi geçen hafta, Suudi Arabistan'ın güvenliğini ve istikrarını savunmak, kaynaklarını, toprak bütünlüğünü ve kutsal yerleri korumak için gerekli ve mümkün olan her türlü desteği sağlama kararı aldı. Bu karar, Mısır Cumhurbaşkanı'nın ülkesinin Suudi Arabistan'ı korumak için her türlü adımı atacağını açıklamasının ve 17 Ekim'de parlamentoya kendisinden “talep edilmesi halinde” bu adımı onaylamak üzere acil bir oturum düzenleme çağrısında bulunmasının ardından alındı.

Parlamento üç oturumdan sonra onayladı

Mısır parlamentosu, pazartesi günü (dün) düzenlenen kapalı oturumda Cumhurbaşkanının talebini onayladı. Temsilciler Meclisi'nden yapılan açıklamaya göre görüşmeler, Ulusal Savunma Konseyi'nin kararı doğrultusunda, Cumhurbaşkanına “iki kardeş ülke arasında koordinasyon sağlanarak, topraklarını, egemenliğini ve kutsal yerleri herhangi bir dış saldırıya karşı savunmak için gerekli tüm önlemleri alma” yetkisinin verilmesinin kabulüyle sonuçlandı.

Meclis açıklamasında, Temsilciler Meclisi İşleri Bakanı Hani Hanna ile Anayasa ve Hukuk İşlerinden Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı General Halid Şahdi'nin de katıldığı oturumların, çeşitli siyasi partilerden, gruplardan ve bağımsızlardan çok sayıda milletvekiline, hassas bölgesel durum ve bunun Mısır ve Arap ulusal güvenliği üzerindeki mevcut etkileri hakkındaki görüşlerini ifade etmelerine imkân sağlamaya önem verdiğini belirtti.

Konuştuğumuz meclis kaynaklarına göre, oylama isim okunarak yapıldı. Karar, yetkinin verilmesi için gereken eşik olan üçte ikiden fazla çoğunlukla alındı. Kaynaklar, görüşülen konunun stratejik niteliği nedeniyle oturumun gizli yapıldığını ifade etti.

Görüştüğümüz kaynaklar, geçen hafta boyunca ve düne kadar oturumların devam ettiği meclisin yetki kararını onaylamasında gecikmesinin, milletvekillerinin çoğunluğunun yetki hakkındaki görüşlerini ifade etme isteğinden kaynaklandığını belirtti. Kaynaklara göre bu sayı 500'e yaklaştı.

Kaynaklar, Meclis Başkanı Müsteşar Hişam Bedevi'nin, siyasi bağlılıklarına bakılmaksızın tüm milletvekillerine konuşma fırsatı tanımaya karar verdiğini ve görüşlerini ifade etme konusunda eşit erişim sağladığını belirtti. Ayrıca, görüşlerin çoğunluğunun, Cumhurbaşkanının Suudi Arabistan'ı desteklemek, onunla dayanışmak ve iki ülke arasında ortak koordinasyonun ardından topraklarını herhangi bir dış saldırıya karşı savunmak için gerekli gördüğü her türlü adımı atmasına destek verdiğini de ifade ettiler.

Meclisin onayından önce, Cumhurbaşkanı Sisi başkanlığında Mısır Ulusal Savunma Konseyi geçen hafta, “Arap dünyasının kalbi olan iki kardeş ülke arasındaki tarihi ilişkiler, güçlü bağlar temelinde ve Suudi Arabistan’ın ulusal güvenliğinin Mısır ve Arap ulusal güvenliğiyle bağlantılı olduğu inancıyla, Suudi Arabistan ile tam ve kararlı bir şekilde dayanışma içinde olma” kararı aldı. Ulusal Savunma Konseyi, “Suudi Arabistan'ın güvenliğini ve istikrarını savunmak, kaynaklarını, toprak bütünlüğünü ve kutsal yerleri korumak için gerekli ve mümkün olan her türlü desteği sağlama” ve ilgili bölgesel ve uluslararası taraflarla koordinasyon içinde, bölgenin genelinde gerginliğin azaltılmasına ve bölgeyi saran krizlerin barışçıl çözümüne katkıda bulunmak için siyasi ve diplomatik çabaları sürdürme ve yoğunlaştırma kararı aldı.

Mısır parlamentosu, pazartesi günü kapalı kapılar ardında yapılan oylamada bu adımı onayladı (Reuters)
Mısır parlamentosu, pazartesi günü kapalı kapılar ardında yapılan oylamada bu adımı onayladı (Reuters)

Ulusal Savunma Konseyi'nin kararının ardından, Cumhurbaşkanı Sisi, Mısır 2026 Forumu'na katılımı sırasında konuya tekrar değinerek, Arap ulusal güvenliğinin bölünmez olduğunu ve Körfez'in istikrarının Mısır'ın güvenliğinin bir parçası olduğunu vurguladı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre ayrıca bütün Arap ülkelerinde istikrarın yeniden sağlanması gereğinin altını çizdi.

Cumhurbaşkanı Sisi, Mısır'ın Suudi Arabistan'ı savunmaya yönelik askeri çabalarının Yemen'e bir saldırıyı içermediğini, amacın Krallığın topraklarını ve sınırlarını, ayrıca Mısır'dan talep edilmesi halinde diğer herhangi bir Arap ülkesinin topraklarını savunmak olduğunu açıkladı.

Sisi, 17 Ekim'de Mısır Askeri Akademisi'ndeki mezuniyet töreninde verdiği ilk mesajında, ülkesinin “talep edilmesi halinde Suudi Arabistan'ı korumak ve güvenliğini ve egemenliğini savunmak için her türlü adımı atacağını” taahhüt etti. “Suudi Arabistan'a, güvenliğine ve istikrarına herhangi bir zarar gelmesine izin vermemiz düşünülemez. Körfez'deki herkese mesajım savaşı durdurmalarıdır” dedi ve ekledi: “Ancak bu çağrıya rağmen Mısır, Majesteleri Kral Selman'ın ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın direktifleri doğrultusunda, Suudi Arabistan'ı korumak ve savunmak için her türlü adımı atacaktır.”

Mısır Anayasası, Cumhurbaşkanının silahlı kuvvetlerin başkomutanı sıfatıyla, önce Ulusal Savunma Konseyi'ne danışmadan ve Temsilciler Meclisi'nin üçte iki çoğunluğuyla onayını almadan ülke sınırları dışına muharip birlikler göndermeye veya savaş deklare etmeye karar veremeyeceğini öngörmektedir.

Parlamento onayının ardından

Askeri uzmanlar, Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi'ye verilen yetkinin parlamento tarafından onaylanmasının, Suudi Arabistan'ın talep etmesi halinde destek sağlanması için gerekli anayasal prosedürlerin tamamlandığı anlamına geldiğini vurguladı. Uzmanlar ayrıca yetkinin içeriğinin, “Suudi Arabistan'ın güvenliğini ve istikrarını savunmak, kaynaklarını ve toprak bütünlüğünü korumak ve kutsal yerleri korumak için gerekli ve mümkün olan tüm desteği sağlamak” yönündeki Ulusal Savunma Konseyi'nin bildirisiyle örtüştüğünü ekledi.

Stratejik çalışmalar profesörü, Nasır Yüksek Askeri Akademisi’nde Danışman ve İstihbarat Servisi eski Başkanı General Nasr Salem, parlamentonun verdiği yetki ve Savunma Konseyi'nin kararı doğrultusunda Mısır'ın desteğinin “istenilen misyonu tam olarak yerine getirmek için bütün yön ve yetenekleri kapsayacağını” teyit ettiğini belirtti. Nasr Salem yaptığı açıklamada, “desteğin şekli ve niteliği öncelikle Suudi Arabistan'ın talebine ve stratejik ve askeri ihtiyaçları için uygun gördüklerine bağlıdır” ifadelerini kullandı.

Salem sözlerine şöyle devam etti: “İki ülke arasında desteğin şekli ve niteliği konusunda üst düzey bir koordinasyon olacak. Konu bir yönle sınırlı kalmayacak, Suudi Arabistan’ın bakış açısına göre deniz, hava, kara ve istihbarat desteği de dahil olmak üzere Mısır'ın karşılayabileceği tüm ihtiyaçları içerecektir.” Salem, “Yetki ve Mısır'ın harekete geçmesi, Arap ulusal güvenliği kavramlarının pratik bir uygulamasıdır ve Körfez'in ve özellikle Suudi Arabistan'ın güvenliğinin Mısır ulusal güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olduğu anlayışına dayanmaktadır” diye vurguladı.

Aynı doğrultuda, Yüksek Stratejik Çalışmalar Askeri Akademisi’nde Danışman Hava Kuvvetleri Generali Dr. Hişam el-Halebi de şunları belirtti: “Suudi Arabistan ile birlikte hareket edecek Mısır kuvvetlerinin büyüklüğü ve türü, iki ülke arasında gerçekleşecek koordinasyona bağlı olacaktır; bu nokta Cumhurbaşkanı Sisi'nin açıklamalarında da vurgulanmıştır. Suudi Arabistan silahlı kuvvetleri yüksek muharebe yeteneklerine ve verimliliğine sahip, ancak savaşın uzun sürebileceği göz önüne alındığında, özel ekipman veya yeteneklere ihtiyaç duyacaklar mı? Bu çok önemli bir nokta ve Suudi Arabistan'ın Mısır'dan bulunacağı taleplerle netleşecektir.”

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (Reuters)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (Reuters)

Halebi, yetki verildikten hemen sonra, iki ülke arasında herhangi bir koordinasyondan önce iki önemli konunun öncelikli olacağını belirtti. Ona göre bunlar, bilgi ve istihbarat desteği ile ilgili olup, ayrıca Suudi Arabistan hava savunma kapasitesinin insansız hava araçları ve balistik füzeleri engellemek için desteklenmesini de kapsamaktadır.

“Suudi Arabistan bu konuları en büyük hassasiyetle belirleyecek olan taraf olacaktır” diye vurguladı. Halebi, Mısır'ın Suudi Arabistan ile olan ilişkisini “Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerindeki kardeşlerimize yönelik açık bir destek mesajı ve ortak kaderimizin, hedeflerimizin ve çıkarlarımızın yeniden teyidi” olarak değerlendirdi. “Suudi Arabistan ve Mısır ulusal güvenliği bölünmez ve ayrılamaz” diye belirtti.

Halebi, iki ülke arasındaki mevcut askeri iş birliği ve koordinasyonun, çeşitli alanlarda uzun ve sürekli bir askeri iş birliği geçmişinin devamı olduğunu ve bunun yeni bir gelişme olmadığını kaydetti. Bu şekilde gelişmesinin ve derinleşmesinin, “hepimizin karşı karşıya olduğu düşmanlıklara karşı Körfez bölgesinde caydırıcılığı güçlendirme açısından bölgede yeni bir durum yarattığını” da ifade etti.

Suudi Arabistan ve Mısır: Arap ulusunun iki kanadı

Bu arada, bir dizi milletvekili, iki ülkeyi birbirine bağlayan derin kardeşlik bağları göz önüne alındığında, Arap ulusunun iki kanadı oldukları için Mısır'ın Suudi Arabistan'ı destekleme hamlesini övdü.

Yazar ve Milletvekili Mustafa Bekri, “Cumhurbaşkanının bu yöndeki adımı, bölgesel gerilimler ortamında başta Suudi Arabistan olmak üzere büyük Arap devletleriyle stratejik dayanışmaya dair açık sinyaller taşıyor. Bu, her iki ülkenin istikrarının bölgesel istikrarın temel taşı olduğunu teyit ediyor” dedi. Mustafa Bekri yaptığı açıklamada, “bu duruş, önceki pozisyonların doğal bir sonucudur” dedi.

Bekri, “Körfez ülkelerinin, özellikle de Suudi Arabistan’ın, son yıllarda, bilhassa 2013'ten sonra Mısır'ı desteklemesi gibi, şimdi de Kahire'nin pozisyonunu yeniden teyit etmesinin ve Suudi Arabistan'ı savunma kararlılığını duyurmasının, Körfez'deki kardeşlerini korumak için gerekli tüm önlemleri almasının zamanının geldiği” düşüncesinde. “Mısır'ın bu stratejik hamleyle vermek istediği mesaj, Arap ulusunun bir olduğunu, ulusal güvenliğimizin bölünmez olduğunu ve bazı kardeşlerimize karşı, istikrarlarını baltalamayı amaçlayan, çeşitli tarafların dahil olduğu bir komplo olduğunu teyit etmektedir. Mısır buna hiçbir koşulda izin vermeyecektir ve Mısır ordusu Suudi Arabistan liderliğinin talepleri doğrultusunda müdahale edecektir” diye vurguladı.

Bekri, “Herhangi bir Körfez ülkesinin, özellikle Suudi Arabistan'ın yaşadığı durumun, izole bir tehdit olarak görülmemesi, aksine bu durumun bölgenin güvenliği ve istikrarı üzerindeki ve doğrudan Mısır üzerindeki etkileri bağlamında ele alınması gerektiğini” vurguladı.

Mısır Temsilciler Meclisi Arap İşleri Komitesi Başkanı Milletvekili Muhammed Salah Ebu Hamila ise “Mısır ve Körfez ülkelerinde bulunan kardeşlerimiz arasındaki karşılıklı destek, güncel olayların bir ürünü değil, uzun bir karşılıklı destek geçmişine ve ortak kader ve amacın yeniden teyit edilmesine dayanmaktadır” dedi. Ebu Hamila verdiği röportajda, iki ülkenin “Arap ulusunun iki kanadı ve Arap sisteminin ve ulusal güvenliğinin dayandığı ana sütunlar” olduğunu da sözlerine ekledi. “Bu nedenle, birine yapılan herhangi bir saldırı diğerine yapılan bir saldırıdır ve herhangi bir tehdit, tehdit edilen devletin ötesine uzanır. Bu, Körfez ülkeleri ve Mısır liderlerinin tarih boyunca sahip olduğu sağlam bir inançtır” dedi.

Ebu Hamila mevcut durumun en belirgin özelliğinin, Mısır ve Suudi Arabistan arasındaki bu savunma denkleminin, Arap ulusal güvenlik kavramlarının yeniden düzenlenmesi ve iki ülke arasında ortak çıkarları ve hedefleri korumak için Arap caydırıcılık sistemlerinin güçlendirilmesi konusunda iş birliği açısından yansıttıkları olduğunu belirtti.

Mısır Anayasası'nın 152. maddesinin, cumhurbaşkanının ülke sınırları dışındaki muharebe görevleri için silahlı kuvvetlerin gönderilmesi konusundaki yetkilerini ve kuralları düzenlediğini belirtmekte fayda var. Bu madde, “Ulusal Savunma Konseyi'ne danışılmadıkça ve Temsilciler Meclisi'nin üçte iki çoğunluğunun onayı alınmadıkça savaş ilan edilemez ve devlet sınırları dışındaki muharebe görevleri için silahlı kuvvetler gönderilemez” hükmünü içermektedir. Temsilciler Meclisi'nin bulunmadığı durumlarda, Anayasa, cumhurbaşkanı, başbakan, Temsilciler Meclisi başkanı, savunma, dışişleri, maliye ve içişleri bakanları, Genel İstihbarat direktörü, Silahlı Kuvvetler genelkurmay başkanı, Deniz Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve Hava Savunma Kuvvetleri komutanları, Silahlı Kuvvetler Operasyonlar Komisyonu başkanı, Askeri İstihbarat ve Keşif direktörünün de aralarında bulunduğu Milli Savunma Konseyi ve Bakanlar Kurulu’nun onayına ek olarak, Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi'ne danışılmasını şart koşmaktadır.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir."


Güney Suriye tufanın eşiğinde: İlk kurşun sonrası senaryolar

Suriye'nin Dera şehrinde, Kuneytra ve batı Dera bölgelerine yönelik İsrail askeri müdahalelerine karşı düzenlenen protestoda, bir gösterici Arapça olarak “Hepimiz Güney Suriye'yiz” yazılı pankart taşıyor, 23 Ekim 2026
Suriye'nin Dera şehrinde, Kuneytra ve batı Dera bölgelerine yönelik İsrail askeri müdahalelerine karşı düzenlenen protestoda, bir gösterici Arapça olarak “Hepimiz Güney Suriye'yiz” yazılı pankart taşıyor, 23 Ekim 2026
TT

Güney Suriye tufanın eşiğinde: İlk kurşun sonrası senaryolar

Suriye'nin Dera şehrinde, Kuneytra ve batı Dera bölgelerine yönelik İsrail askeri müdahalelerine karşı düzenlenen protestoda, bir gösterici Arapça olarak “Hepimiz Güney Suriye'yiz” yazılı pankart taşıyor, 23 Ekim 2026
Suriye'nin Dera şehrinde, Kuneytra ve batı Dera bölgelerine yönelik İsrail askeri müdahalelerine karşı düzenlenen protestoda, bir gösterici Arapça olarak “Hepimiz Güney Suriye'yiz” yazılı pankart taşıyor, 23 Ekim 2026

Subhi Franciye

Suriye ve İsrail arasında güney Suriye'de askeri olarak gerilimin artması korkusu, özellikle bölgesel güvenlik, genel olarak da uluslararası güvenlik ve ekonomi üzerindeki etkisi nedeniyle giderek artıyor. Güney Suriye ve İsrail sınırında Suriye ve İsrail birlikleri yığınak yapıyor ve İsrail'in müdahaleleri Suriye halkının öfkesini körüklüyor, bölgesel tarafların ve Batı'nın gerilimin artmasını önleme ve şiddet yerine diyaloğu önceliklendirme çabaları arasında siyasi müzakere sürecini tehdit ediyor.

Satır aralarında ise bölgedeki İran hücreleri ve milisleri, yeniden faaliyete geçmek ve “direniş” anlatısı için halk desteği toplamak üzere hızlı adımlar atmalarına imkân sağlayacak yeni bir fırsat için hazırlanıyor. Al-Majalla, Suriye istihbaratının, Hizbullah hücrelerinin, Irak milislerinin ve eski rejimin kalıntılarının, güneyde gerilimin tırmanması durumunda güney Suriye'de Suriye hükümetine karşı saldırılar başlatmaya hazırlandığına dair bilgilere ulaştığını öğrendi. DEAŞ hücrelerinin, Uluslararası Koalisyonun operasyonları ve Esed rejiminin devrilmesinden bu yana Suriye genelinde güvenlik güçlerinin takibi sonucunda hem Suriye hem de Irak'ta kaybettiği nüfuzu yeniden kazanmak için bu gerilimden faydalanma olasılığı da göz ardı edilmiyor.

Gerilimi tırmandırma son dakikada engellendi

Askeri gerilimin ilk belirtileri, Suriye hükümetinin Süveyda’da Şeyh Hikmet el-Hicri'ye bağlı askeri grupların, Süveyda sınırındaki bölgelerde Suriye ordusu ve iç güvenlik kuvvetlerinin mevzilerine saldırılar düzenlemeye hazırlandığına dair bilgi almasının ardından, 19 Ekim Pazartesi gecesi ortaya çıktı. Suriye hükümetine ulaşan bilgiler, Süveyda’daki grupların bu eylemleriyle, hükümeti onlara karşılık vermeye kışkırtmayı amaçladıklarına ve bunun da İsrail'i Dürzileri koruma bahanesiyle Suriye'ye çekmeyi hedeflediğine işaret ediyor. Şam, elde ettiği bu bilgiyi müttefiklerine iletti ve gerilimin bu hatların ötesine geçmesini, çevredeki köylere ulaşmasını önlemek için proaktif bir hamlede bulunarak, Süveyda ile olan cephe hatlarına askeri takviyeler göndermeye başladı. Şam, İsrail tarafının bir noktada kendisini Süveyda’daki gruplarla doğrudan bir çatışmaya çekmek istediğinin farkında. Bu çatışma, İsrail'in güney Suriye'ye büyük ölçekli hava ve kara müdahalesinin gerekçesi olarak hizmet edecektir.

Siyasi hamleler ve hızla harekete geçen arabuluculuk çabaları 20 Ekim Salı günü başladı. Washington, bölgesel taraflar ve Körfez ülkeleri, bölgedeki gerginliğin artmasını önlemek için diplomatik çabalara girişti; zira bunun etkileri ve sonuçları tüm bölgeyi etkileyecek ve bir noktada ABD Başkanının Özel Temsilcisi Tom Barrack tarafından geliştirilen “barışçıl bir Ortadoğu” projesi vizyonuyla çatışacaktı. Suriye'de ise Suriye hükümeti ile Şeyh Hicri arasında müzakereleri kolaylaştırmaya çalışan önde gelen Suriyeli Dürzi şahsiyetler ve Avrupalı ​​arabulucular öncülüğünde arabuluculuk ve müzakere çabaları başladı. Süveyda ve Şam arasında mesajları ileterek gerginliğin tırmanmasını önleme yolunun taşlarını döşediler. Kaynaklara göre, bu birleşik çabalar Salı gecesi gerginliğin artmasını önlemeyi başardı. Bu başarı, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın Ürdün'den helikopterle güney Suriye üzerinden 21 Ekim Çarşamba günü Şam'a varmasıyla eş zamanlı gerçekleşti.

Suriye ilk kurşunu atan taraf olmak istemiyor ve gerilimin yükselmesini önlemek için her türlü çabayı gösteriyor. Ancak, tek taraflı bir gerilimi azaltma isteği, bunu önlemek için yeterli değil

Salı akşamı varılan gerilimi önleme anlaşması, kaynaklara göre kırılgan ve her an çökebilir, bu da güney Suriye'yi uzun süre devam edebilecek çok taraflı bir çatışmaya sürükleyebilir. Bu mesele, çarşamba günü Şam'da Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ve Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack arasında yapılan görüşmelere de hâkim oldu. Kaynaklar, Suriye tarafının ABD Özel Temsilcisi’ne, Suriye'nin hâlâ İsrail ile müzakereleri ve siyasi bir çözümü tercih ettiğini, ancak askeri olmayan bir çözüme meyletmesinin İsrail ile uzun süreli bir çatışmaya hazırlıksız olduğu anlamına da gelmediğini bildirdiğini söyledi. Suriye tarafı, İsrail'in Suriye'deki davranışlarının, Tel Aviv'in Şam ile siyasi bir çözüm ve güvenlik anlaşması istediği konusunda olumlu bir gösterge olmadığını vurguladı.

ABD Özel Temsilcisi, Washington'un gerginliğin artmasını önlemek için her türlü çabayı gösterdiğini ve İsrail'e, iki taraf arasında bir anlaşmaya varılması sürecinde Suriye-İsrail siyasi görüşmelerine öncelik vermesi için baskı yaptığını vurguladı. ABD Özel Temsilcisi, Suriye’nin güneyinin Suriye ve İsrail arasında bir savaş alanı haline gelmesini önlemek için devam eden ABD baskısı göz önüne alındığında, güneyde bir çatışma riskini küçük bir olasılık olarak gördü.

Tom Barrack'ın Şam ziyareti, yaptığı açıklamalarla eş zamanlı gerçekleşti. Bu açıklamalarda, “ABD ile bir tür fikir birliği ile İsrail’in desteğini alacağı algısını kullanarak diğer Dürzilere baskı yapmak isteyen belirli bir Dürzi şeyhi” hakkındaki “endişe”lerini dile getirdi. Bununla birlikte, Şam ve Tel Aviv arasında bir uzlaşı olasılığının hâlâ mevcut olduğunu ve Şam'ın “büyük ölçekli bir yüksek gerilimi önlemek için sabırlı davrandığını” da belirtti.

Suriyeli ve Batılı çeşitli kaynaklar, kendisini önlemeye yönelik bütün çabalara rağmen güney Suriye'de gerilimin yükselmesi tehlikesinin devam ettiğini belirtti. Suriye ilk kurşunu atan taraf olmak istemiyor ve gerilimin artmasını önlemek için her türlü çabayı gösteriyor. Ancak, tek taraflı bir gerilimi azaltma isteği, bunu önlemek için yeterli değil. Kaynaklara göre, bölgesel ve Batılı siyasi çabaların büyük çoğunluğu, güney Suriye'de yüksek gerilimin bir yandan bölgesel ve uluslararası güvenlik, diğer yandan da İsrail ve Suriye güvenliği için önemli sonuçlar doğuracağına, ayrıca diğer tarafların da çatışmaya dahil olmasına yol açarak hızlı bir çözümü zorlaştıracağına İsrail tarafını ikna etmeye odaklanmış durumda.

Şam, güneyde gerilimin yükselmesini önleme yönünde hareket ediyor

ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın Şam ziyaretinden bir gün sonra, Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani'nin uçağı Ürdün'e iniş yaptı. Ziyaretin amacı, iki ülke arasındaki ortak konuları, özellikle de güney Suriye'deki durumu ve bunun Suriye-Ürdün güvenliği üzerindeki etkilerini görüşmekti. Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ile Ürdün Kralı İkinci Abdullah arasında gerçekleşen görüşmede, Şeybani, Suriye'nin geçen yıl eylül ayında Suriye, Ürdün ve Washington tarafından üzerinde anlaşmaya varılan Süveyda yol haritasına bağlılığını teyit etti. Şeybani ayrıca Ürdünlü mevkidaşı Eymen Safadi ile Güney Suriye'deki durumu ve kasım ayında yapılması planlanan Suriye-Ürdün Yüksek Koordinasyon Konseyi'nin yeni oturumu için hazırlıkları da görüştü.

Suriye Dışişleri Bakanı, Güney Suriye'de gerginliğin tırmanmasını önlemek ve ülkedeki istikrara katkıda bulunmayan İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırılarını engellemek için diplomatik çabalara öncülük ediyor. Bakan Şeybani, son haftalarda Körfez ülkeleri, Türkiye, Washington ve Avrupa ülkeleriyle yoğun ziyaretler ve istişareler gerçekleştirdi. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu görüşmeler, Suriye ve İsrail arasında artan gerilimlere siyasi bir çözüm bulmanın önemine ve İsrail'e Suriye'ye yönelik tekrarlanan askeri müdahalelerini durdurması için daha fazla baskı uygulamanın gerekliliğine odaklandı. Bu müdahaleler son zamanlarda yoğunlaşarak Suriye'de halkın öfkesini körüklüyor ve siyasi müzakere süreci önünde engeller oluşturuyor.

Suriye'deki Lübnan Hizbullahı hücreleri ve Irak milisleri, geri dönmek için önlerinde altın bir fırsat bulacaklar. Bu fırsatı, Suriyelileri uyardıkları şeyin gerçekleştiğine ve İsrail ile mücadelenin tek yolunun direniş olduğuna ikna etmeye çalışmak için kullanacaklar.

İsrail'in Suriye'ye yönelik müdahalelerinin ivmesi ekim ayı boyunca önemli ölçüde arttı, Kuneytra ve Dera'daki köylerde neredeyse günlük olaylar haline geldi. Bu müdahaleler ayrıca Suriye vatandaşlarının gözaltına alınmasını ve bu köylerde geçici kontrol noktalarının kurulmasını da içerdi. Resmi olmayan istatistiklere göre son iki haftada İsrail 12'den fazla saldırı gerçekleştirdi, 8'den fazla gözaltı yaptı, tarım alanlarını bombaladı ve geceleyin işaret fişekleri attı. Bu durum, Tel Aviv'de tasarlanan, 2022'de İsrail tarafından uygulamaya sokulan “Sufa 53 Projesi” olarak bilinen planı uygulamak için İsrail'in Suriye içindeki operasyonlarını artıracağı yönündeki Suriye ve bölgesel endişelerin ortasında yaşanıyor. Bu endişeler, özellikle bölgeye kara yoluyla bir İsrail müdahalesinin önünü açmak amacıyla, güney Suriye'de askeri çatışma kararı alınması halinde askeri yeteneklerini pekiştirmek için İsrail'in Süveyda'daki gruplara askeri destek gönderdiğine dair artan haberler ile daha da büyüyor.

İsrail'in eylemlerine karşı Suriye'deki öfke yeni boyutlara ulaştı; son günlerde birçok Suriye bölgesinde İsrail müdahalesini protesto eden kitlesel gösteriler düzenlendi. İsrail'in tekrarlanan müdahaleleri ve Suriye'deki öfke düzeyi, Suriye rejiminin devrilmesinden ve yeni Suriye yönetiminin Suriye'yi yeniden inşa etmeye, komşu ülkelerin ve dünyanın güvenliğine ve siyasetine karışmamaya odaklanan bir politikaya geçiş yapmasından sonra Ortadoğu'nun önüne çıkan tarihi fırsata bir tehdit olarak yorumlanabilir. Güney Suriye'de ilk kurşun sıkıldıktan sonra tekrar ortaya çıkmayabilecek bu fırsatın başarısız olmasının, özellikle bölgeyi başlangıç ​​noktasına geri döndürebileceği için Ortadoğu'nun çok ötesinde yankıları olacaktır. Ayrıca, Suriye rejiminin devrilmesinden ve Washington'un bölgede İran'a karşı yürüttüğü askeri operasyonlardan bu yana etkisi azalan güçler ve ülkeler için de kapıyı yeniden aralayacaktır.

İlk kurşun sonrası senaryolar

Birçok kişi, Suriye'deki yüksek tansiyon ve artan İsrail faaliyetleri hakkındaki konuşmaları, gözlemcilerin ve politikacıların Ortadoğu'nun bir sonraki aşamasını şekillendirmede önemli bir faktör olarak gördüğü 27 Ekim Salı günü yapılacak İsrail seçimleri ve sonuçlarıyla ilişkilendiriyor. Bu arada, bazı gözlemciler Tel Aviv'in Suriye ve Lübnan'daki politikalarının, bölgedeki nüfuz sınırlarını yeniden çizmeye yönelik adımlar olduğunu düşünüyor. Bu adımlar, alevleri bölge sınırlarının ötesine yayılacak ve yankıları Ortadoğu'nun güvenlik ve istikrarının ötesine uzanacak bir savaşı ateşleyebilir.

Aşağıdaki maddeler ile Majalla, Şam ve Tel Aviv arasında Suriye'de yaşanabilecek askeri gerilimin olası senaryolarını ve Ortadoğu ile uluslararası güvenlik üzerindeki yankılarını özetlemeye çalıştı. Zira ilk kurşunun etkileri Suriye topraklarıyla sınırlı kalmayacak, yankıları sınırların ötesine uzanacaktır. Gerilimin ilk kurşunu, yakın gelecekte tekrarlanmayacak siyasi projelerin sonu ve geçmişi beraberinde sürükleyen ve geleceği tüm jeopolitik, askeri ve ekonomik düzeylerde karmaşıklaştıran bir aşamanın başlangıcı olabilir.

-Suriye-İsrail gerilimi, özellikle Suriye'de kontrolsüzce dolaşan milyonlarca silah göz önüne alındığında, Suriye hükümetinin uluslararası destekle yürüttüğü tüm istikrar çabalarına bir tehdit oluşturmaktadır. Bu gerilimin yol açacağı kaos, Suriye güvenliğini olumsuz etkileyecek, DEAŞ hücrelerine düşman İsrail ile mücadele ve Kudüs'ü özgürleştirme anlatısıyla beslenerek yeniden toparlanma ve yeni savaşçılar kazanma konusunda tarihi bir fırsat sunacaktır. Güney Suriye'de zaten birçok cephede mücadele eden Suriye hükümeti, DEAŞ’ın Suriye ve Irak'ta, hatta belki de bir noktada Lübnan'da yeniden ortaya çıkmasına karşı koyamayacaktır. Bu durum, örgütün Arap ve Batı ülkelerindeki eleman kazanma çabalarıyla daha da karmaşık hale gelecektir. Bu ise DEAŞ'a karşı kurulan uluslararası koalisyonun kazanımlarını tehdit ederek başlangıç ​​noktasına geri dönme tehdidi oluşturmaktadır.

- Lübnan ve Irak'taki İran milisleri, Suriye'deki hücreleriyle birlikte (direniş ekseni), son üç yılda Suriye, Lübnan ve Irak'ta yaşadıkları tüm kayıplardan sonra yeni bir tarihi fırsat elde edeceklerdir. Lübnan'da eşi benzeri görülmemiş bir zayıflık içinde olan ve Suriye'de günlük olarak takip edilen Lübnan Hizbullahı, İsrail'e karşı bir direniş hareketi olarak yeniden ön plana çıkacak ve direniş anlatısını yeniden kullanarak Lübnan'daki halk desteğini güçlendirecektir. Suriye'deki Hizbullah hücreleri ve Irak milisleri, geri dönmek için altın bir fırsat yakalayacak ve bunu Suriyelileri, uyardıkları şeyin gerçekleştiğine ve İsrail’e karşı mücadelede tek çözümün direniş olduğuna ikna etmek için kullanacaklardır. Iraklı milisler, Irak hükümetine silahlarını teslim etmeme ve ülkeyi ve direnişi korumak için gerekli olan bu silahlara sıkıca tutunma anlatılarını desteklemek için uzun zamandır bekledikleri bir fırsata sahip olacaklardır.

-Ekonomisinin çökmesi ve topraklarında ABD-İsrail askeri geriliminin yeniden tırmanması tehdidi nedeniyle önemli krizlerle karşı karşıya olan İran, Suriye'deki askeri gerilimi büyük bir dönüm noktası olarak görecektir. Bu gerilimden faydalanarak ABD-İsrail'in dikkatini dağıtabilir, Suriye, Lübnan ve Irak'taki hücrelerine desteğini artırabilir, İran içinde direniş anlatısını güçlendirebilir ve belki de uluslararası endişelerden, Ortadoğu'daki kaostan yararlanarak uranyum zenginleştirme programının ve mevcut stokların yeni yerlere transferini hızlandırabilir.

Suriye'deki askeri gerilimin çok sayıda ve önemli sonuçları olacaktır, potansiyel olarak küresel siyasi ve güvenlik ortamını yeniden şekillendirebilir ve birçok ülkenin ekonomik ve güvenlik kaynaklarını tehdit edebilir

-Dahası, Suriye'deki askeri gerilim ve onu takip edecek Ortadoğu'daki kaos, bölgenin ve dünyanın güvenliğini tehdit eden uyuşturucu kaçakçılığının yeniden canlanması için yeni bir kapı açacaktır. Yollar ve sınırlar bu ticaret için daha az tehlikeli hale gelecek, öncelikler değiştikçe bölgedeki uyuşturucuyla mücadele operasyonları azalacaktır. Ortadoğu'da uyuşturucu kaçakçılığının yeniden canlanması, Lübnan Hizbullahı ve İran milislerinin bölgedeki en hayati ekonomik damarı için yeni bir fırsat anlamına geliyor.

-Suriye ve İsrail arasında askeri gerilim, bölgedeki petrol ve enerji boru hattı projeleri için felaket bir dönüm noktası olacaktır. Birçok ülke bu projeleri, İran ve Yemen'deki vekil gücü (Husiler) tarafından Hürmüz Boğazı ve Babul Mendeb'de dünyaya ve bölge devletlerine şantaj yapılmasını önlemek için hayati önemde görüyor. Alternatif enerji ve tedarik boru hattı projelerinin çökmesi, İran'ın jeopolitik nüfuzunu yeniden tesis ederek, kazanımlar elde etmek ve bölgenin ve dünyanın güvenliğini tehdit eden istikrarsızlaştırıcı etkisini sürdürmek için küresel ekonomiye baskı yapmasına imkân tanıyacaktır.

- Şüphesiz ki, Suriye ve İsrail arasındaki siyasi sürecin çökmesi, Trump'ın barışçıl bir Ortadoğu kurmayı ve Ortadoğu barış planının önünü açmayı amaçlayan projesi için önemli olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Trump yönetimi bu planı, bölgedeki jeopolitik gelişmelerin sunduğu bir fırsat olarak görüyor; bu fırsat, 2023 sonrası yeni bölgesel düzenin çökmesi durumunda bir daha görülmeyebilir. Ayrıca, Ortadoğu'daki olası bir kaosun, Washington'un kısa veya uzun vadeli emellerine hizmet etmeyebilecek şekilde ittifakları yeniden şekillendirmek için yeni fırsatlar yaratacağı da açıktır.

Suriye'deki askeri gerilimin çok sayıda ve önemli sonuçları, potansiyel olarak küresel siyasi ve güvenlik ortamını yeniden şekillendirebilir ve birçok ülkenin ekonomik ve güvenlik kaynaklarını tehdit edebilir. Bu sonuçların ciddiyeti, siyasi çevreler için caydırıcı ve teşvik edici bir unsur olarak da işlev görebilir ve onları, Ortadoğu'da güvenlik ve ekonominin geleceğini şekillendiren tek araç olarak kurşunların kullanılmasını önlemek için daha fazla çaba göstermeye yönlendirebilir.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Sudan savaşı... Cenevre’nin sıradan toplantıya dönüşmemesi için yol haritası arayışı

21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısında bir araya gelen ülke ve kuruluş temsilcileri (AFP)
21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısında bir araya gelen ülke ve kuruluş temsilcileri (AFP)
TT

Sudan savaşı... Cenevre’nin sıradan toplantıya dönüşmemesi için yol haritası arayışı

21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısında bir araya gelen ülke ve kuruluş temsilcileri (AFP)
21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısında bir araya gelen ülke ve kuruluş temsilcileri (AFP)

Areej Al-Hac 

Sudan’da barış çabalarından sorumlu taraflar, 20-21 Ekim 2026 tarihlerinde Cenevre’de yeniden bir araya geldi. Bu kez koordinasyon, önceki toplantılara kıyasla daha kapsamlıydı. Hatta bu koordinasyonun savaşın başlamasından bu yana en geniş kapsamlı düzeye ulaştığı söylenebilir. Ancak toplantı, açık bir uygulama planı açıklanmadan, ateşkesin başlaması veya sivil siyasi sürecin başlatılması için bağlayıcı bir tarih belirlenmeden sona erdi. Bir sonraki toplantının tarihi ve yeri dahi henüz kararlaştırılmadı.

Burada şu soru öne çıkıyor: Dünya başka bir krizle meşgul olmadan ve Sudan meselesi geçmişte olduğu gibi yeniden uluslararası gündemin arka sıralarına düşmeden önce bu ivme nasıl korunabilir? Savaşın başlamasından bu yana Sudan’da beklentileri yükselten ve ülkeyi bir barış anlaşmasına taşıması umulan çok sayıda toplantı ve girişim düzenlendi. Buna rağmen bu çabalar çatışmaları durdurmayı başaramadı. Dolayısıyla Cenevre toplantısının önemi yalnızca tarafları aynı masa etrafında bir araya getirmesinde değil, koordinasyonun uygun biçimde sağlanması halinde bundan sonra neler yaşanabileceğinde yatıyor.

Toplantıya 22 ülke ve beş uluslararası kuruluştan temsilciler katıldı. Toplantının öne çıkan gelişmelerinden biri, ABD, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) oluşan Dörtlü Mekanizma ile Afrika Birliği (AfB), Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD), Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB) ve Arap Birliği’nden oluşan Beşli Mekanizma arasındaki koordinasyonun sürdürülmesiydi. Bu toplantı, iki grubun 23 Eylül’de New York’ta gerçekleştirdiği görüşmenin ardından ilk buluşma oldu. BM Genel Sekreteri’nin Sudan Özel Temsilcisi Pekka Haavisto, iki grup arasındaki etkileşim düzeyini şimdiye kadarki en yoğun düzey olarak nitelendirdi. Bu gelişme, Sudan’da barışın sağlanmasına yönelik uluslararası ve bölgesel girişimlerin çoğaldığı, zaman zaman rollerin ve önceliklerin birbiriyle örtüştüğü yönünde eleştirilerin dile getirildiği bir dönemde önem taşıyor.

Hızlı Destek Kuvvetleri’nin Sudan’ın Kuzey Darfur bölgesindeki et-Tavile kasabasında bulunan Zemzem Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıların ardından bölgeden ayrılmak zorunda kalan mülteciler, 15 Nisan 2025 (Reuters)
Hızlı Destek Kuvvetleri’nin Sudan’ın Kuzey Darfur bölgesindeki et-Tavile kasabasında bulunan Zemzem Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıların ardından bölgeden ayrılmak zorunda kalan mülteciler, 15 Nisan 2025 (Reuters)

Verileri eyleme geçirilebilir adımlara dönüştürmek

Sudan’ın ihtiyacı, üst düzey toplantıların ardından yayımlanan süslü açıklamalar değil, yaşanan insani felaketin boyutlarıyla örtüşen somut adımlar. Ülkenin giderek ağırlaşan insani krizine yol açan sorunların ele alınması gerekiyor.

Çözüm bekleyen sorunların başında, savaşın iki tarafına silah ve finansman akışının sürmesi geliyor. Nisan 2023’ten bu yana uluslararası düzeyde dış askerî desteğin durdurulması yönünde çağrılar tekrarlansa da ikmal hatları, çatışmaların devam etmesini sağlayan başlıca etkenlerden biri olmayı sürdürüyor. Cenevre Bildirisi’nde özellikle insansız hava araçlarının (İHA) kullanımındaki artışa ve bunların sivil kayıplara yol açmasına dikkat çekildi.

İkinci ve acil mesele ise insani ateşkes. Cenevre toplantılarında ateşkes ile siyasi süreç arasında bağlantı kurulmasının önemi vurgulandı. Cidde görüşmeleri de dahil olmak üzere geçmiş deneyimler göz önünde bulundurulduğunda bu yaklaşımın benimsenmesi gerekli. Ancak bu ilke üzerinde anlaşmaya varılması tek başına yeterli değil; ateşkesin nasıl izleneceği ve tarafların anlaşmaya uymasının nasıl güvence altına alınacağı da açıklığa kavuşturulmalı. Taraflardan biri ateşkesi yeniden silahlanmak veya mevzilerini güçlendirmek için kullanırsa hangi önlemler alınabilir? Yeni bir anlaşmaya varılmadan önce bu soruların yanıtlanması gerekiyor. Aksi halde kısa sürede çöken ateşkeslerin deneyimi yeniden yaşanabilir. Bu sürece, eş zamanlı olarak yürütülecek, ABD ve uluslararası toplumun güçlü baskısı da eşlik etmeli; bu çabalar mümkün olan en üst düzeyde koordinasyon içinde sürdürülmeli. İnsani bedel artık son derece ağır bir noktaya ulaşmış durumda. Sudan’daki can kayıplarının ve yıkımın boyutlarını duymaya yönelik bir tür alışkanlık gelişirken uluslararası toplumun sessizliği de devam ediyor. Bu sessizliğin hiçbir haklı gerekçesi bulunmuyor.

Bu çabalarda sivillerin yeri ne?

Güvenlik süreciyle paralel olarak Beşli Mekanizma, Sudanlı sivil güçlerle temaslarını genişletti. Hartum, Addis Ababa ve Nairobi’nin de aralarında bulunduğu kentlerde siyasi taraflar, kadın ve gençlik grupları ile savaş karşıtı güçlerle görüşmeler gerçekleştirdi. Bu istişareler, daha geniş katılımlı bir sürecin önünü açıyor. Burada önemli olan, Sudan toplumunun çeşitliliğini yansıtan bir temsilin güvence altına alınması ve ülkenin sesinin yalnızca yurt dışındaki toplantılarda daha fazla görünürlük kazanan güçlerle sınırlandırılmamasıdır.

Sudan’daki sivil siyasi alan tek bir bütünlük oluşturmuyor. Bununla birlikte, bileşenler arasındaki farklılıklar mutlaka aşılması gereken bir bölünme olarak görülmemeli; aksine bu farklılıklar dikkate alınmalı, bölgelerin ve toplulukların çıkarları ile savaş karşısında yaşadıkları farklı deneyimler gözetilmeli. Bu nedenle öncelikle, sivil katılıma ilişkin açık kurallar üzerinde uzlaşmaya varılması gerekiyor. Bu kurallar, katılımcıların çatışan taraflardan, diğer silahlı gruplardan ve bu grupların finansman ağlarından bağımsızlığını güvence altına almalı; toplulukların kendilerini temsil edecek kişileri, silahlı güçlerin veya uluslararası arabulucuların vesayeti ya da baskısı altında kalmadan seçmelerine imkân tanımalı.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu danışmanı Massad Boulos ile Dışişleri Bakan Yardımcısı Musa Kulaklıkaya, 21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısı sırasında (Reuters)
ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu danışmanı Massad Boulos ile Dışişleri Bakan Yardımcısı Musa Kulaklıkaya, 21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısı sırasında (Reuters)

Dörtlü ve Beşli mekanizmaların her birinin sorumluluklarını belirleyen ve ateşkes çabalarını, açık ve yakın vadeli bir takvim çerçevesinde sivil siyasi sürecin hazırlıklarıyla ilişkilendiren ortak bir yol haritasına ihtiyacı var. İstişarelere sendikalar, meslek örgütleri, yerel girişimler, kadınlar, gençler, ülke içinde yerinden edilmiş kişiler, mülteciler ve güvenilir geleneksel yerel yönetim yapıları da dahil edilmeli. Ayrıca Darfur, Kordofan, Doğu Sudan ve diğer bölgelerdeki toplulukların temsilcilerinin de sürece katılması sağlanmalı; böylece herkesin sesini duyurabileceği bir ortam oluşturulmalı.

Bu sürecin başarıya ulaşması için şeffaf bir finansman mekanizmasına da ihtiyaç var. Böyle bir mekanizma, seyahat, organizasyon ve istişare masraflarını karşılayamayan kişilerin katılımını mümkün kılarken diyaloğun finansörlere bağımlı hale gelmesini de önlemeli. Bu yaklaşım, geçiş dönemi hükümetinin kurumlarıyla temel hizmetleri desteklemeyi amaçlayan uluslararası fonun, denetime tabi ve açık bir kanal üzerinden oluşturulmasının da önünü açabilir. Böylece uluslararası toplumun rolü, gerekli koşulları hazırlamak, destek sağlamak ve koruma sunmakla sınırlı kalır. Temsilcilerin seçilmesi ve Sudan’ı kimin yöneteceği konusunda uzlaşmaya varılması ise yalnızca Sudanlıların sorumluluğundadır.

Güven inşa etmek için küçük adımlar

Cenevre’de gündeme gelen konular arasında Haavisto’nun açıkladığı, güven artırıcı adımlara yönelik çalışmalar da yer aldı. Bu çalışmalar, esir ve tutukluların karşılıklı olarak değiştirilmesini ve Sudan’ın farklı bölgelerindeki öğrencilerin lise bitirme sınavlarına girmelerinin kolaylaştırılmasını kapsıyor. Bu başlıklar büyük önem taşıyor. Arabuluculuk çabalarının öğrencilerin sınavlara girmesini sağlayacak düzenlemeler yapılmasına veya tutukluların serbest bırakılmasına yönelik sonuç vermesi, çatışan taraflardan somut taahhütler alınabileceğini gösterecektir.

Bu adımlar, özellikle sivillere insani yardımların engelsiz ulaştırılmasını güvence altına alan önlemlerle birlikte hayata geçirildiğinde, daha kapsamlı uzlaşıların önünü açmak için dayanak oluşturabilir.

BM Genel Sekreteri’nin Sudan Özel Temsilcisi Pekka Haavisto, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasındaki koordinasyonu güçlendirmek amacıyla Cenevre’de düzenlenen altıncı istişare toplantısının ardından yaptığı basın toplantısında, 21 Ekim 2026 (AFP)
BM Genel Sekreteri’nin Sudan Özel Temsilcisi Pekka Haavisto, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasındaki koordinasyonu güçlendirmek amacıyla Cenevre’de düzenlenen altıncı istişare toplantısının ardından yaptığı basın toplantısında, 21 Ekim 2026 (AFP)

Son olarak Cenevre toplantısı, girişimlerin çoğaldığı ve rollerin iç içe geçtiği yılların ardından Sudan’la ilgilenen uluslararası ve bölgesel taraflar arasında daha geniş bir koordinasyon alanı bulunduğunu gösterdi. Ancak koordinasyonun başarısıyla arabuluculuk sürecinin başarısı birbirine karıştırılmamalı. Şu ana kadar bu çabalar çatışmaları durdurmayı sağlayamadı ve üzerinde uzlaşılan hususların uygulanmasına yönelik ortak bir mekanizma da henüz netleşmedi. Dörtlü ve Beşli mekanizmalarının önünde, aralarındaki yakınlaşmayı daha düzenli bir sürece dönüştürme fırsatı bulunuyor. Bu süreç, uygulanabilir insani adımlarla başlamalı; ateşkes düzenlemeleri ve sivil siyasi sürece yönelik hazırlıklar da buna paralel yürütülmeli. Cenevre sonrasında iki grubu meşgul etmesi gereken soru yalnızca bir sonraki toplantının ne zaman yapılacağı değil, o toplantı gerçekleşene kadar nelerin başarılabileceğidir.