Cezayir ile Fransa arasındaki 3 asırlık hesaplaşma

Eski sömürü ülkesi Fransa’nın siyasi gündeminden düşmüyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
TT

Cezayir ile Fransa arasındaki 3 asırlık hesaplaşma

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

Cezayir Cumhurbaşkanlığı ve ordusu, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un hem Cezayir Cumhurbaşkanlığı ve ordusu hem de genel olarak tüm ülke için son derece acı verici olarak kabul edilen açıklamaları nedeniyle öfke içinde... Macron’un açıklamaları, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın iktidarı döneminden bu yana Cezayirlileri, Fransa’nın 19. Yüzyıldaki Cezayir işgali ile bağlantılı geçmişin üzerine sünger çekilip yeni bir sayfa açmaya ve acılarını unutmalarına ikna etmek için çaba sarf ettiği ve Fransa’nın artık sabrının tükendiği yönündeki bir duygunun adeta bir yansımasıydı. Cezayirliler ise, Fransa özür dilemeden ve Fransız liderler işgal sırasında korkunç günahlar işlendiğini kabul etmeden geçmişi unutmayı kesinlikle reddediyorlar.
Macron, iktidara gelmesinden bu yana sürdürdüğü ve ‘geçmişin yaralarını iyileştirmek’ olarak adlandırdığı çaba çerçevesinde geçtiğimiz 30 Eylül’de Cezayir'deki savaşı yaşayanların soyundan gelen 18 genci bir araya getirdi. Macron, gençlerin sorduğu sorulardan birine verdiği yanıtta, “Fransız kolonizasyonundan önce bir Cezayir ulusu var mıydı?” diye sordu. Ayrıca, “Türkler, Cezayirlilere ülkelerini sömürgeleştirdiklerini unutturmayı başardılar” ifadelerini kullanan Macron, bu nedenle, ‘Türkler tarafından Mağrip’te yapılan dezenformasyon ve propaganda ile yeniden yazılan tarihe karşı tarihin yeniden yazılması’ çağrısında bulundu.
Cezayir, Emmanuel Macron’un, hem ülke yönetimi hem de halkı için son derece aşağılayıcı bir anlam taşıyan ‘Fransız kolonizasyonunun, sivil müdahale için Fransa’nın gelişinden önce çadırda yaşayan ve koyun güden Cezayirlilere medeniyet getirmek gibi bir takım avantajları olduğu’ şeklindeki sözlerini büyük bir hassasiyetle karşıladı.
Macron, bununla da kalmadı. Sorunun, Cezayir'in 1962 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir toplumunun derinliklerinde değil, hafızaya bağlı bir rant üzerine kurulmuş siyasi-askeri sistemde” olduğunu söyledi. Cezayir tarihinin yazımının ‘gerçeklere değil, Fransa'ya duyulan nefrete dayandığını’ öne süren Macron, “Cumhurbaşkanı Tebbun ile iyi bir iletişimim var, ama onun çok katı bir sistem tarafından kontrol edildiğini düşünüyorum” dedi. Gözlemcilere göre bu sözler, Cezayir Cumhurbaşkanı Tebbun’un ‘ordu tarafından rehin alınmış olduğu ve aslında iktidarın başı olmadığı’ anlamına geliyor.
Fransa tarafından Cezayir ve Kuzey Afrika'nın Mağrip bölgesindeki diğer ülkelere verilen vizelerin yüzde 50 azaltılması meselesiyle ilgili olarak Macron, kararın, özellikle Paris ve Fransa’nın diğer şehirlerini sık sık ziyaret eden üst düzey yetkilileri kapsayan ‘yönetici çevrelere’ yönelik olduğunu belirtti. Macron, “İktidar çevrelerini, yani kolayca vize almaya alışmış olanları zorlamaya çalışacağız” diyerek Mağripli yönetici sınıfını tehdit etti. Fransa'nın bu kararla yetkililere vermek istediği mesajla ilgili olarak ise Macron, “Yöneticilere, ‘(Fransa'daki) kaçak göçmenleri ve tehlikeli insanları (teröristleri) ülkeden çıkarmak için iş birliği yapmayı reddederseniz, hayatınızı kolaylaştırmayız’ demek istiyoruz” şeklinde konuştu.
Buna karşın Cezayir, Fransa’ya karşı tepki vermekte gecikmedi ve bir takım resmi önlemler aldı. Bu önlemlerin başında Cezayir’in Paris Büyükelçisinin geri çağrılması ve 2013 yılından bu yana aşırılık yanlısı gruplarla mücadele edilen Mali’nin kuzeyinde görev yapan Fransız savaş uçaklarının geçiş güzergahındaki Cezayir hava sahasının kapatılması yer aldı.

Fransa’daki seçim süreci
Bu yeni bölünme sürecinde en çok dikkat çeken ise Fransa'da seçim tarihi yaklaşırken, sanki Fransa’da seçimler, Cezayir konuk olarak davet edilmeden yapılamazmış gibi Fransa ve Cezayir arasındaki gerilimin artması oldu. Bu gerilim de çoğunlukla (Cezayir'in bağımsızlık savaşında Fransa adına savaşan Müslüman Cezayirliler) Harkiler ve (Cezayir’de doğup Fransa kolonizasyonu sırasında Fransızlarla iş birliği yapan ve bağımsızlığın kazanılmasından sonra Cezayir’den ayrılarak Fransa’ya yerleşen Cezayirliler) Kara Ayaklar gibi tarihi dosyaların yeniden hararetli tartışmalarda gündem olmalarıyla oluyor. Bu nedenle çoğu gözlemci Macron'un açıklamalarını önümüzdeki Nisan ayında yapılması planlanan Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimleri gündemiyle ilişkilendiriyor.

“Machiavelli mantığı”
Cezayirli gazeteci yazar Abdulali Zevagi, konula ilgili Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:
“Fransa Cumhurbaşkanı’nın rezil açıklamaları, kulağa boğazlanmış bir horozun böğürtüleri gibi geliyor. Çünkü adam ikinci kez kazanmayı hedeflediği yeni bir cumhurbaşkanlığı döneminin eşiğinde. Makyavelli mantığındaki bu amaç, onu nezaketten ve diplomatik geleneklerden soyutlamış durumda. Tarih, Fransa’nın Cezayir ile ilişkilerindeki tüm bu aşırılığı hatırlıyor. Bu şekilde küstahça sözler sarf ediyor ve tarihin derinliklerine iniyor. Belki de bu sözler ona bazı seçmenlerin sempatisini kazandıracaktır. Elbette burada göçmenlere düşman olan ve beyaz ırkın üstünlüğü savunan ve İslam karşıtlığı yanılsamasıyla yönlendirilen sömürgeci geçmişe özlem duyan aşırı sağcı kitleyi kastediyoruz. Bu, son yıllarda tüm Avrupa ülkelerinde yeniden canlanan bir eğilim ve bu kasıtlı bir adım gibi görünüyor. Macron, bunu uygulamak için kademeli bir politika benimsedi. Vatanına ve halkına ihanet eden ve onlara karşı Fransa'nın yanında savaşan harkilerden resmi olarak özür diledi.”

Zevagi sözlerini şöyle sürdürdü:
"Fransa’nın cumhurbaşkanları, her seçim döneminde Fransa-Cezayir ilişkilerindeki çetrefilli dosyalara başvururlar ve bazı detayları farklı derecelerde sunarlardı. Ancak mevcut cumhurbaşkanı izin verilen tüm sınırların ötesine geçti. Cezayir'e karşı hâlâ ataerkil bir bakışla, 1962 yılı öncesindeki sömürgesiymiş gibi bakan bir sömürge ideolojisi sürdürüyor gibi görünüyor.  Gerçekten de Macron, Fransız siyasi elitlerinin gizli kapaklı inandıklarını yüksek sesle dile getirdi. İki ülke arasındaki ilişkilerdeki gerçek sorunu gözlerimizin önüne serdi. Fransız elitlerinin tutum ve tepkilerini oluşturan ana güdüyü ortaya çıkardı. Sömürge fikri, Cezayir’i arka bahçesi ve ekonomisinin atardamarlarından biri olarak gören Fransızların karakterinde kök salmıştır. Bu da Fransızların tedavi edilemeyen kronik bir hastalığıdır. "

“Medeniyetten yoksun bölge”
Cezayirli gazeteci yazar, değerlendirmesinde şunları da dile getirdi:
“Fransa’nın, Cezayir’i işgali büyük bir yalana dayanıyordu. Hala da öyle... Öyle görünüyor ki Cumhurbaşkanı Macron’da bu yalana tam bir teslimiyetle inanıyor. Vardığı sonuç, Fransa’nın acımasız barbar istilasından önce Cezayir'in medenileştirilmesi gereken medeniyette yoksun bir yer olduğudur. Ama bunu kafalarını keserek, aç bırakarak, yerlerinden ederek ve onlara karşı vahşi katliamlar gerçekleştirerek yaptılar. Oysa hiçbir sömürgeci güç böyle bir şey yapmadı. “
Zevagi’ye göre ‘Macron'un Cezayir’de askeri bir rejimin olduğuna atıfta bulunması, orduya yönelik sert eleştirileri ve siyasi-askeri rejimin Cumhurbaşkanı Tebbun’u kontrol etmekle suçlaması, hezeyan dolu açıklamaları, rastgele veya belli bir tarafa yöneltilmiş mesajlar, Cezayir’de Fransız tarafının aleyhine gerçekleşen bir iç değişimi yansıttığı’ açıkça görülüyor. Macron’un açıklamalarının iki ülke arasındaki ilişkilerin gelecekteki aşamalarını belirlemenin temel taşı olmaya devam ettiğini söyleyen Zevagi, “Çünkü bu açıklamalar, her Cezayirli için büyük bir anlam ifade eden Cezayir ulusunun varlığını ve ruhunu hedef aldı. Cezayirli yetkililerin açıklamaları, devletin tutumu ve sosyal medya kullanıcılarının Fransa Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarını kınayan paylaşımları bu durumu ortaya çıkardı. Tarihi gerçeklerin ortaya çıkarılması, Fransa ile ilişkilerin kesilmesi ve Fransa’nın Cezayir’deki ekonomik ve kültürel çıkarlarının engellenmesi ve Fransa ile ilişkilerin, Cezayir'i geri kalmışlığından ve hem ekonomik hem de sosyal durgunluğundan kurtaracak her derde deva olarak görülmemesi talepleri yaygın bir şekilde dile getirildi” şeklinde konuştu.

Fransa’yı seven Cezayirliler var
Öte yandan Cezayirli siyaset analisti Abdulvahhab Lekevari, Facebook hesabından yaptığı paylaşımda Macron'un açıklamalarını ve neden olduğu öfkeyle ilgili şunları yazdı:
“Macron, hafıza dosyasından beslenen bir siyasi-askeri rejimden bahsetti. Bu egemen iktidarımızın çok doğru bir tanımıydı. Macron, Cezayir halkının Fransa'dan nefret ettiğini söyledi. Fakat bu doğru değil. Fransa'dan gerçekten nefret eden Cezayirlilerin olmasının yanında aynı zamanda Fransa'yı seven önemli sayıda Cezayirli de var. Cezayirlilerin Fransa’dan nefret etmediğinin kanıtı, her gün Fransa’ya umut yolculuğuna çıkan düzensiz göçmenlerdir. Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın 2003 yılındaki sel felaketinin ardından başkentin Bab el-Vad semtini ziyareti sırasında binlerce Cezayirlinin Chirac’ın adını söyleyerek vize talep ettiklerini de unutmadık.”

Lekevari sözlerini şöyle sürdürdü:
“(Macron), ‘Fransız işgalinden önce bir Cezayir ulusu var mıydı?’ diye sordu. Sorusunun cevabı için Cezayir ulusal hareketinin simgesi, Cezayir devletinin Kurucu Meclisinin ve Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükümeti'nin ilk başkanı Ferhat Abbas’a kadar gitti. Cezayir ulusunu mezarlıklarda aradı, ancak bulamadı.”
Macron’un akıllı ve hırslı bir politikacı olduğunu, tarih de dahil olmak üzere tüm kartlarını ikinci  kez cumhurbaşkanlığını kazanabilmek için kullandığını söyleyen Lekevari, “Özetle, yoksul Cezayirliler hâlâ kimliklerini ve tarihlerini aramaya dalmış durumdalar. Bu ulusun gerçek başlangıcını sorgulamak için tarihle gülünç bir şekilde savaşmak yerine Fransa’dan kurtuluş mucizesinin tarihi olan 5 Temmuz 1962'yi modern Cezayir ulusu için muzaffer bir başlangıç ​​olarak benimsemeleri yeterliydi” ifadelerini kullandı.
Sudanlı yazar Tayyib Salih tarafından 1960’lı yılların ortalarında yazılan ve kimlik meselesi üzerine kurulu ünlü roman ‘Mevsimu'l-Hicre ile'ş-Şemâl’den (Kuzeye Göç Mevsimi) alıntı yapan Lekevari, “Kitap sömürgeciler için şunlar söyleniyor; ‘gelişleri bizim anlattığımız gibi bir trajedi ya da onların tasvir ettiği gibi bir nimet değil, zamanla bir efsaneye dönüşecek melodramatik bir eylemdi. Neden evimize geldiklerini bilmiyorum. Bu, bugünümüzü ve geleceğimizi zehirlediğimiz anlamına mı geliyor? Er ya da geç evlerimizden çıkacaklar. Ancak burada demiryollarını, buharlı gemileri, fabrikaları, hastaneleri ve okulları olacak. Onların dilini hiç bir suçluluk yahut memnuniyet hissetmeden konuşacağız. Sıradan insanlar gibi olacağız. Ve eğer bizler birer yalansak, kendi uydurduğumuz yalanlarız.’”

Cezayir, Fransa’nın elinden kayıp gitti
Cezayirli yazar Abdulcebbar Bata da Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Macron, 4 yıl önce seçim kampanyası sırasında Cezayir'e geldiğinde açıkça ziyaretinin Fransa’nın Cezayir’deki tarihindeki ve geleceğindeki rolü açısından yaptığını söyledi. Ayrıca Cezayir'in sömürgeleştirilmesi insanlığa karşı bir suç olduğunu ifade etti. Bunları söyleyen kişi ile Fransız işgalinden önce bir Cezayir ulusunun varlığını sorgulayan kişinin aynı olması akıl almaz bir durum.  Kendi yarattığınız milletin varlığında ve geleceğinde asla sizden vazgeçemeyeceği de ortadadır. Macron’un ruh haline ve değişken zihniyetine göre yaptığı açıklamalar, bizi tam bir çelişkiye ve gerçeği bulmak için derinlemesine bir okuma yapmaya itiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın dediği gibi, Macron'un zihinsel noktada bir tedaviye ihtiyacı olmayabilir. Fakat önceki tüm Fransız cumhurbaşkanlarının aksine, çıkışlarında ve son açıklamalarında kendisini bu anormalliğe itenin ne olduğu bulmak için Macron’u içeriden ve dışarıdan çevreleyen tüm faktörler incelenebilir.
Bata’ya göre özellikle yeni Cezayir yönetiminin kendileriyle yapılan anlaşmaları yenilemeyi reddetmesinin ardından Cezayir’i bir daha geri dönmeksizin terk eden Fransız şirketlerinin devasa kayıplarından ve Fransa’ya yakın politikacıların ve işadamlarının Cezayir’de hapishanelere atılmasından geriye kalanların da ülke dışına kaçmasından sonra, Fransa gerçekten Cezayir’in elinden kayıp gittiğini düşünüyor.

Hanad: Macron haklı
Diğer taraftan Cezayirli siyaset bilimi profesörü Muhammed Hanad, Macron'un Cezayir rejimi konusundaki tutumunu güçlü bir şekilde desteklediğini açıkladı. Hanad, ‘Cezayirli yetkililerin, her zamanki gibi, Macron'un açıklamalarının ardından kendinden emin bir yönetim olarak görünme fırsatını kaçırdığını’ yazdı. Hanad, “Ne yazık ki, medya profesyonellerimizin ve entelektüellerimizin çoğu da bunu taklit etti. Cumhurbaşkanı Macron'un söylediklerini sakin bir şekilde gözden geçirecek olursak en başta Fransa'daki politikacıların aklından geçenleri dile getirdiği için Macron’a saygı göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. En az yöneticilerimizin bazılarının yolsuzluklarından ve Fransa'yı paraları ve lüks mülkleri için bir sığınak olarak görmelerinden dolayı gördükleri saygıyı göstermeliyiz. Fransa Cumhurbaşkanı, bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir'in siyasi ve askeri bir rejimin himayesinde hafıza dosyasından faydalandığını söyledi! Peki, bu doğru değil mi?” yorumunda bulundu. Hanad'a göre hafıza dosyasından sağlanan yarar, başka bir rant kaynağına ve ne olursa olsun muhalif seslerin bastırılmasına dayanır. Cezayir devletinin, bağımsızlık savaşının sona erdiğinin ilan edilmesinden hemen sonra geçici hükümete karşı yapılan bir askeri darbe üzerine kurulduğunu vurgulayan Hanad, “Darbeciler, iktidarlarını güçlendirmek amacıyla - Macron'un da dediği gibi – Cezayir’in tarihini Fransa nefretine dayandırdılar. Ama bugün, bu nefretin sadece kısır bir propagandadan ibaret olduğunu biliyoruz! Bu nedenle, Fransa Cumhurbaşkanı yanlış bilgi ve propagandaya karşı koymak amacıyla Cezayir savaşının tarihini Arapça ve Berberice olarak yazakları vaadinde bulunmakta haklı” ifadelerini kullandı.

Hanad sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ancak Emmanuel Macron'un, Fransa'nın Cezayir'deki rejimi desteklediği yönündeki genel düşünceyi çürüttüğü çok önemli açıklamaları da var. Cezayir'deki rejimin Hirak (Halk hareketi) nedeniyle yorgun ve kırılgan hale geldiğini belirtti ve askeri bir rejim niteliğinde olduğunu vurguladı. Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun ile olan ilişkisine dikkati çekti ve Cezayir Cumhurbaşkanı’nın, katı bir rejimin tarafından kontrol edildiğini söyledi.”
Macron'un ‘yönetici sınıfına’ vize vermeyi kısıtlayarak ‘hayatlarını kolaylaştırmayacakları’ yönündeki tehdidiyle ilgili olarak ise Hanad şunları söyledi:
“Bu, artık onlardan korkmuyor gibi görünen Fransız yetkililerle haşır neşir olanlara saygısızlık anlamına gelmiyor mu? Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un Cezayir'deki yönetim sistemine ilişkin son açıklamalarından nasıl bir ders çıkarmalıyız? Eğer karşındaki sana saygı duymuyorsa dönüp kendine bir bak, belki de sebebi sensindir!”



35 yıl sonra: Irak Kürdistan Bölgesi ABD şemsiyesi dışında

Al Majalla
Al Majalla
TT

35 yıl sonra: Irak Kürdistan Bölgesi ABD şemsiyesi dışında

Al Majalla
Al Majalla

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başbakanı Mesrur Barzani'nin özel ofisi ile dış istihbarat teşkilatı Parastin’in genel merkezinin İran'a ait olduğu söylenen insansız hava aracı saldırılarının hedefi olması, IKBY’de yıllardır ilk kez tansiyonu bu kadar yükseltti.

Bu olay, ABD ordusunun bölgedeki üslerinden güçlerini ve ekipmanlarını çekmek için saha operasyonlarına başlamasından sadece birkaç gün sonra gerçekleşti; Irak federal hükümeti bu sürecin eylül ayı sonuna kadar tamamlanacağını duyurdu.

Bu iki olayın zamanlaması üç önemli soruyu gündeme getiriyor: Son aylarda hem İran hem de ona bağlı Iraklı fraksiyonların binden fazla saldırısına maruz kalan bölgenin hava sahasını kim koruyacak? Boşaltılacak üsleri kim devralacak, Peşmerge mi yoksa Irak ordusu mu? Ve bu geri çekilme, daha geniş ABD-İran çatışması içinde nereye oturuyor?

Geri çekilme mi yoksa yeniden konumlanma mı?

Elde ettiğimiz detaylı bilgilere göre son iki hafta içinde, devasa C-17 Globemaster III askeri nakliye uçakları, Erbil Uluslararası Havalimanı'nın bitişiğindeki ABD üssünden Ürdün'deki ABD üslerine karadan havaya Patriot füze bataryalarını taşıdı. Şehrin üzerinde havada asılı duran gözetleme balonu indirildi ve İngiltere de hava savunma sistemini Güney Kıbrıs’a taşıdı. Washington ve Londra, Berlin ve Paris ile birlikte üste sadece küçük askeri birlikler bıraktı.

Erbil Havalimanı yakınındaki ABD lojistik üssü, Bağdat Uluslararası Havalimanı yakınındaki muadiliyle benzer bir işlev görüyordu: 2014'ten beri, terörle mücadele operasyonlarında müttefiklere kara birlikleri için izleme, iletişim ve lojistik destek sağlama görevini üstlenmişti ve uluslararası koalisyonun diğer üyeleriyle koordinasyon noktası olarak hizmet veriyordu. Yanında, Erbil'in yaklaşık 70 kilometre kuzeydoğusunda, 2003 yılında ABD hava indirme birlikleri için iniş pisti olarak kullanılan Harir Hava Üssü bulunuyor. Uzun bir süre âtıl kalmasının ardından Washington, 2019'da geliştirme çalışmalarına yeniden başladı ve pistini genişletti. Ancak Kürt yetkililer, tesisin operasyonel olarak hazır kalmaya devam etmesi için sadece sivil personelin ve az miktarda ekipmanın kaldığını, neredeyse tamamen asker ve askeri ekipmandan boşaltıldığını söylüyor. Bölgedeki çeşitli şehirlerde, 1991'den beri sürekli olarak faaliyet gösteren küçük lojistik merkezleri de bulunuyor. ABD ordusu bu hamlenin niteliğini açıklığa kavuşturmadı. ABD’li yetkililer, konuşlanma alanları arasında “rutin ve sürekli taşınma operasyonlarından” bahsetti ve Ortadoğu'daki çatışmanın, savaşın taleplerini karşılamak için birlikleri esnek bir şekilde nakletme ihtiyacını artırdığını belirtti. Bu arada IKBY’e yakın kaynaklar, ABD önlemlerinin önemini küçümseyerek, taşınmanın yalnızca geçen yıl Irak'ın diğer bölgelerinden IKBY’e taşınmış olan güçleri kapsadığını söyledi.

Bu zamanlama, Eylül 2024'te açıklanan ve uluslararası koalisyonun Irak'taki misyonunun iki aşamada sona ermesini öngören, ikinci aşaması olan Erbil'deki konuşlanmanın ise Eylül 2026'ya kadar uzandığı zaman çizelgesinden ayrı olarak yorumlanamaz. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu anlamda, yaşananlar stratejik bir sürprizden ziyade, son derece hassas bir bölgesel dönemde gerçekleşen, uzun zamandır beklenen bir gelişme.

Üst düzey bir Kürt siyasi kaynağı, Erbil'in konuya ilişkin bakış açısını açıklayarak, Kürt tarafının Amerikan varlığını Irak'ta istikrar için bir katalizör olarak görmesine rağmen, olayın Kürtlerde üç nedenden dolayı “korku” yaratmadığını belirtti.

Birincisi, Amerika Birleşik Devletleri Irak’tan tamamen ayrılamaz, aynı zamanda onu kendisine karşı olan bölgesel güçlere de bırakamaz, “çünkü Irak, özellikle güvenlik ve askeri alanlarda, çıkarları ve nüfuz biçimleri için stratejik bir merkezdir. Washington 2011'de bunu aşmaya çalışıp tamamen çekildiğinde, üç yıldan kısa süre sonra DEAŞ'ın yükselişiyle birlikte daha büyük bir güçle geri döndü.”

İkinci faktör, IKBY’nin konumu ve bölgesel çatışmalara ilişkin tutumudur; kaynağa göre bu tutum, açık tarafsızlık ve herhangi bir tarafın işlerine karışmama isteğiyle karakterize edilir. “Bu, bölgeyi ve istikrarını savunmak için birincil şemsiye olacaktır.”

Üçüncü faktör ise, “diplomatik çıkarları koruyan güçler veya koordinasyon, eğitim ve bilgi paylaşım merkezleri gibi adlarla da olsa bazı uluslararası güçlerin bölgede kalacağı beklentisidir. Bu güçler, en azından hava desteği açısından, bölgenin güvenlik şemsiyesini kendi başlarına koruyacaklardır. Kürdistan'ın jeopolitik önemi, onu yalnız bırakma olasılığından daha ağır basmaktadır.”

Hukuki ve anayasal tartışma

Gözlemciler, Amerikan askeri ve lojistik üslerinin devredilmesi mekanizmasının, sadece konuyu düzenleyen kuralların farklı hukuki ve siyasi yorumlarından değil, esas olarak iki taraf arasındaki karşılıklı güven eksikliğinden dolayı, Erbil ve Bağdat arasında uzun sürecek bir siyasi ve medya savaşına dönüşmesini bekliyor.

Zamanlama, Eylül 2024'te açıklanan ve uluslararası koalisyonun Irak'taki misyonunun iki aşamada sona ermesini öngören zaman çizelgesinden ayrı olarak yorumlanamaz

Amerikan varlığı, Güvenlik Konseyi'nin eski rejimin sivillere yönelik baskısını kınayan ve Bağdat'tan insani yardım kuruluşlarının girişine derhal izni vermesini talep eden 688 sayılı Kararı yayınladığı 1991 baharına kadar uzanıyor. Uçuşa yasak bölgeye gelince, aynı kararla kurulmadı; bunun yerine, daha sonra operasyonlar kapsamında ABD, İngiltere ve Fransa tarafından tek taraflı olarak dayatıldı. Zamanla, bu şemsiye, IKBY’nin doğuşunda ve korunmasında hayati bir faktör haline geldi. Ancak Iraklı yetkililer, bütün bunların geçmişte kaldığını ve IKBY’nin federal statüsünün herhangi bir dış güç tarafından değil, Irak anayasası tarafından güvence altına alındığını savunuyor.

 Federal hükümete göre Irak ordusu, tahliye edilecek üsleri ve merkezleri devralacak, çünkü bu tesisler “hava savunma” yapıları kapsamına giriyor. Bu ise ulusal güvenlik ve savunma politikasının oluşturulmasının yalnızca federal makamların yetkisinde olduğunu öngören anayasanın 110. maddesine dayanarak, ordunun ve federal hükümetin görev ve yetkileri dahilindedir. Bağdat ayrıca, bölgedeki sivil havaalanlarının ve kara sınır kapılarının zaten federal hükümet ve kurumları tarafından yönetildiğini belirtiyor.

Buna karşılık, Kürt tarafı pozisyonunu, “bölgesel yönetim, bölgenin idaresi için gerekli tüm konulardan ve özellikle polis, güvenlik güçleri ve bölgesel muhafız gibi bölgenin iç güvenlik güçlerinin kurulması ve örgütlenmesinden sorumludur” diyen 121. maddenin 5. fıkrasına dayandırıyor. Kürt yorumuna göre bu fıkra, Peşmerge güçlerinin bu üsleri devralma ve anayasal olarak kendilerine verilen görev ve hedefleri yerine getirmek için yeniden kullanma hakkına sahip oldukları anlamına geliyor.

 IKBY Başbakanı Mesrur Barzani, bölgenin başkenti Erbil'de basın toplantısı düzenliyor, 25 Haziran 2025 (AFP)
IKBY Başbakanı Mesrur Barzani, bölgenin başkenti Erbil'de basın toplantısı düzenliyor, 25 Haziran 2025 (AFP)

Irak iç işlerini takip edenler, havaalanlarının yönetimi ve sınır muhafızları gibi diğer dosyalarda olduğu gibi, iki taraf arasında bir tür “anlaşmaya” varılmasını bekliyorlar. Bu dosyalarda idari ve mali olarak federal hükümete, orduya ve bakanlıklara bağlı olan, ancak personeli ve subayları IKBY vatandaşı olan ve bölgesel hükümet kurumlarından fiilen ayrı olan sistemler benimsendi.

Ancak, mesele sadece tabela dağıtımından ibaret değil, daha karmaşık. Irak güçlerinin bu üsleri kontrol etmesi, bölgenin hava sahasını füze ve insansız hava aracı saldırılarına ve sınırlarından herhangi bir kara saldırısına karşı sürekli olarak koruma yetkisine sahip olacakları ve bunu yapmakla yükümlü olacakları anlamına geliyor. Şimdiye kadar, federal hükümet, merkezi hükümete ait petrol tesislerinin korunmasıyla ilgili sınırlı teklifler dışında, böyle bir koruma sağladığını açıklamadı. Dolayısıyla şu pratik soru hâlâ cevapsız: Hangi sistemlerle, hangi stoklardan ve hangi çatışma kurallarına göre?

Karmaşık bir bölgesel sahne

IKBY’deki resmi kaynaklar, bölge Başkanı Neçirvan Barzani'nin ABD ve İran, özellikle de Devrim Muhafızları Ordusu arasında yürüttüğü siyasi arabuluculuk girişimlerine ilişkin sızdırılan haberleri doğruladı. Bu haberler, Barzani'nin Devrim Muhafızları liderliğiyle temasa geçtiğini ve Amerikan tarafından “tam güven” aldığını nakletmişti. Gözlemciler, bu girişimi, bölgenin varlığını tehlikeye atabilecek herhangi bir durumdan kaçınmak için bu savaşta mümkün olduğunca tarafsız kalma arzusuna bağlıyor.

 IKBY’nin başkenti Erbil'in eteklerindeki Kani Kirzala bölgesinde bulunan bir petrol deposundan, şüpheli bir İHA saldırısının ardından dumanlar yükseliyor, 1 Nisan 2026 (AFP)
IKBY’nin başkenti Erbil'in eteklerindeki Kani Kirzala bölgesinde bulunan bir petrol deposundan, şüpheli bir İHA saldırısının ardından dumanlar yükseliyor, 1 Nisan 2026 (AFP)

Siyaset bilimi profesörü Neval Remo ile yaptığımız uzun röportajda, durumun üç temel yönünü özetledi ve bunları geri çekilmenin nedenleri, korumadaki azalma ve potansiyel sonuçlar olarak ayırdı.

Remo şöyle dedi: “Amerikan ve uluslararası koalisyona bağlı askeri birliklerin Irak'tan çekilmesinin Irak iç baskıları ile bir bağlantısı olduğu doğru. Yalnız ABD, kendisine güvenlik faydaları sağlamaya ve nüfuzunu artırmaya devam etseydi, varlığını sürdürmesi için nedenler ve gerekçeler yaratabilirdi. Ancak son altı ay, Ortadoğu'daki tüm tesisleri için kapsamlı ve sürdürülebilir caydırıcılık sağlama kabiliyetindeki gerileme açısından oldukça şaşırtıcı oldu. Bu nedenle, askeri bir taktik olarak küçülme, Irak'ta zaten devam eden sürece eklendi.”  

Şöyle devam etti: “Geri çekilme, ABD'nin birçok ülkedeki askeri varlığını azalttığı, İran'la öngörülebilir gelecekte yüzleşme stratejisinin bir parçası olarak güçlerini yeniden konumlandırdığı ve düzenlediği kapsamlı bölgesel çerçeve içinde gerçekleşti. Bu, özellikle yıllık üretimi yaklaşık 600’ü geçmeyen Patriot önleme füzeleri başta olmak üzere, savunma mühimmatı stoklarında  düşüşe işaret eden bilgiler göz önüne alındığında anlaşılabilir bir durum; zira bu füzeler son aylarda bölgeye yayılmış üslerini savunmak için yoğun olarak kullanıldı.”

İran'ın stratejisi, Kürdistan bölgesini bir zamanlar Amerikan koruması nedeniyle nüfuz alanı dışında kalan ve şimdi bu korumadan yoksun bir bölge olarak ele almaya devam edecektir

Remo, bunun IKBY’e maliyetinin iki yönlü olduğunu düşünüyor: “Amerikan askeri varlığı sadece  güvenlik şemsiyesi değil, aynı zamanda siyasi bir şemsiyeydi. Birçok analistin gerçeklerden ziyade kendi arzularına dayanarak yorumlamaya ve tahmin etmeye çalıştığının aksine, IKBY’de Amerikan üslerinin olmayışı İran ve müttefiki fraksiyonların bölgeye yönelik saldırılarını azaltmayacaktır. Irak'ın diğer bölgelerinde böyle bir varlığın olmamasının, İran'ın merkezi Irak'a yönelik stratejisinde hiçbir şeyi değiştirmemiş olması, bunun kanıtı. İran ve müttefikleri için mesele sadece ABD ile bir siyasi ve güvenlik anlaşmazlığı değil, aynı zamanda onun varlığına karşı çıkmaktır; çünkü bu, Irak'taki siyasi, güvenlik ve ekonomik yaşamın çeşitli yönlerine hâkim olmalarını engelliyor.”

Irak'ın Erbil şehrinde ABD Ordusu'ndan Kürt Peşmerge savaşçılarına askeri yardım dağıtılan bir törende Kürt subaylar, 10 Kasım 2020 (Reuters)
Irak'ın Erbil şehrinde ABD Ordusu'ndan Kürt Peşmerge savaşçılarına askeri yardım dağıtılan bir törende Kürt subaylar, 10 Kasım 2020 (Reuters)

İran stratejisinin, Kürdistan bölgesini bir zamanlar Amerikan koruması nedeniyle nüfuz alanı dışında kalan ve şimdi bu korumadan yoksun olan bir bölge olarak ele almaya devam edeceğini ebelirtti. Bu durum, “karmaşık gerilimi artırma biçimlerine, yani uluslararası şirketleri uzaklaştırmak için petrol ve doğalgaz tesislerini bombalamaya, İranlı Kürt partilerin yerel merkezlerini karadan hedef almaya ve hatta bölgedeki kilit egemenlik merkezlerini tehdit etmeye neden olabilir.”

Ancak Remo, İran saldırganlığını dizginleyebilecek iki karşı faktör olduğunu da hatırlatıyor. Birincisi, “tüm bu analizler, Amerikan güçlerinin IKBY’den çekilişinin nihai ve sürdürülebilir olduğu varsayımına dayanıyor ki, bu yanlış. En hayati faktör, yani İran ile savaş, henüz hiçbir şekilde sonuçlanmadı ve bilinmeyen süreçleri ve sonuçları, kartları ve düzenlemeleri her an yeniden karıştırabilir. Çeşitli taraflar bunu dikkate alıyor, tıpkı 2014'te Amerikan güçlerinin olağanüstü bir hızla geri dönmesinde olduğu gibi.”

İkincisi ise bölgesel dengelerin bozulması: “İran'ın IKBY’e yönelik emelleri, Irak üzerinde tam kontrol sahibi olması ve böylece Suriye'de Esed rejiminin devrilmesinden önceki aşamaya geri dönmesi anlamına geliyor. Bu, birçok bölge ülkesinin kabul etmeyeceği ve IKBY’i açıkça destekleyeceği bir durumdur.”

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Erbil, ABD’nin çekilmesini beklemeden “hava savunmasını” güvence altına alma çabasında

24 Temmuz 2026'da Irak Kürdistanı'ndaki Erbil Havalimanı yakınlarında meydana gelen patlamaların ardından yükselen duman, (AFP)
24 Temmuz 2026'da Irak Kürdistanı'ndaki Erbil Havalimanı yakınlarında meydana gelen patlamaların ardından yükselen duman, (AFP)
TT

Erbil, ABD’nin çekilmesini beklemeden “hava savunmasını” güvence altına alma çabasında

24 Temmuz 2026'da Irak Kürdistanı'ndaki Erbil Havalimanı yakınlarında meydana gelen patlamaların ardından yükselen duman, (AFP)
24 Temmuz 2026'da Irak Kürdistanı'ndaki Erbil Havalimanı yakınlarında meydana gelen patlamaların ardından yükselen duman, (AFP)

Erbil, Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan Bölgesi’ni korumak amacıyla hava savunma sistemlerini güvence altına almak için ABD’nin ülkeden tamamen çekilmesinden önce zamana karşı yarışıyor. Ancak bu ekipmanların satın alınması Washington ve Bağdat’la koordinasyonun yanı sıra, daha da önemlisi federal hükümetten finansman sağlanmasını gerektiriyor.

Irak hükümeti ile ABD arasında Eylül 2024’te imzalanan anlaşmaya göre, DEAŞ ile mücadele eden uluslararası koalisyonun (DMUK) çekilmesinden önce, Kürdistan Bölgesi ve diğer bölgelerdeki askeri varlıkların ve ekipmanların kademeli olarak geri çekilmesi öngörülüyor.

Çekilmenin gelecek 30 Eylül’e kadar tamamlanması planlanıyor. Ancak bu tarih, İran’la savaş nedeniyle bölgede ciddi bir istikrarsızlığın yaşandığı ve İran’ın Irak ile bölgedeki vekil güçlerinin faaliyetlerine ilişkin endişelerin arttığı bir dönemle örtüşüyor.

Kürt makamları, geçtiğimiz salı günü iki “İran yapımı” insansız hava aracının (İHA) Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Mesrur Barzani’nin ofisini ve Erbil’de istihbarat teşkilatı Parastin’in direktörünün ikametgâhını hedef aldığını açıkladı. Yetkililer saldırıyı “tehlikeli bir gerilim ve Irak’ın egemenliğinin ihlali” olarak nitelendirdi.

Mesrur Barzani, X hesabından yaptığı açıklamada saldırıları “en güçlü ifadelerle” kınadı. Saldırıları “pervasız ve kabul edilemez” olarak nitelendiren Barzani, bunun “tehlikeli bir tırmanış ve Kürdistan Bölgesi’nin güvenlik ve istikrarına doğrudan tehdit” olduğunu belirtti. Barzani ayrıca bölgenin “hiçbir zaman bölgede devam eden bu savaş ve gerilimlerin tarafı olmadığını” vurguladı.

Federal hükümetin başkanı Ali Zeydi ise geçtiğimiz çarşamba günü saldırıyla ilgili soruşturma başlatıldığını açıkladı ve Irak ile Kürdistan Bölgesi’nin güvenlik ve istikrarının korunması gerektiğini vurguladı.

 Erbil'deki Harir üssü, Kürdistan Bölgesi (X)
Erbil'deki Harir üssü, Kürdistan Bölgesi (X)

Zamanla yarış

Irak İçişleri Bakanlığı’nın Kürdistan Bölgesi işlerinden sorumlu eski müsteşarı Tümgeneral Muhyiddin Muhammed Yunus, Erbil yönetiminin Washington ve Bağdat’la koordinasyon halinde hava savunma sistemleri temin etmek için zamana karşı yarıştığını belirtti.

Yunus, bunun “acil bir mesele ve zorunlu bir ihtiyaç” olduğunu ifade ederek, özellikle “bölge hükümeti başkanının makamı ile bölgedeki önemli güvenlik merkezine yönelik son saldırının ardından” hava savunmasının öneminin daha da arttığını ifade etti.

ABD’nin çekilme planları kapsamında askeri ekipman ve sistemlerin taşınması, İHA saldırılarının devam ettiği Kürdistan Bölgesi’nde güvenlik denkleminin nasıl şekilleneceğine dair endişeleri artırıyor.

Yunus’un Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmeye göre, bölgede halihazırda bulunan hava savunma sistemlerinin görevi Erbil’deki diplomatik ve askeri tesisleri, özellikle de ABD Başkonsolosluğu’nu korumakla sınırlı. Buna karşılık Kürdistan Bölgesi’ndeki kritik tesislerin, petrol sahalarının ve genel olarak hava sahasının korunmaya ihtiyacı bulunuyor.

Daha önce yayımlanan haberlerde, füze ve İHA’lara karşı kullanılan Patriot sistemlerinin, ABD’nin geçen temmuz ayının son haftasında başlayan ve halen devam eden çekilme süreciyle birlikte Erbil’deki Harir Askeri Üssü’nde artık bulunmadığı bildirilmişti.

Yerel Kürt medyasının verilerine göre, geçtiğimiz temmuz ayında Irak Kürdistan Bölgesi 88 İHA ve füze saldırısına maruz kaldı. Saldırılarda 10 kişi hayatını kaybederken 15 kişi de yaralandı.

Ancak Kürdistan Bölgesi’ni güvence altına alma çabaları yeni değil.

Kürdistan Bölgesi eski Peşmerge Bakanlığı Genel Sekreteri Korgeneral Cebbar Yaver, Erbil yönetiminin hava savunma sistemleri edinmek için uzun süredir çaba gösterdiğini, ancak bu hedefin Bağdat’taki federal makamların onayı olmadan gerçekleştirilemeyeceğini ifade ediyor.

Yaver, “Bu sistemler son derece pahalı. Bölge yönetiminin bütçesi, Irak hükümetinin finansmanı olmadan bunları satın almaya yetmez” diyor.

Kürdistan Bölgesi’nde herhangi bir hava savunma sistemi bulunmuyor. Irak genelinde de entegre bir hava savunma sistemi mevcut değil. Yaver’e göre ülkede yalnızca “Irak’ın tamamındaki hava sahasını korumaya yeterli olmayan küçük çaplı sistemler” bulunuyor.

 Erbil kentindeki Harir Üssü yakınlarında uçan bir ABD helikopteri (Arşiv- Rudaw)
Erbil kentindeki Harir Üssü yakınlarında uçan bir ABD helikopteri (Arşiv- Rudaw)

Sınırlı kapasite

Mevcut hava savunma sistemi, Erbil’deki ABD Başkonsolosluğu ile çevresini, sivil havalimanını, Harir Üssü Havalimanı’nı ve uluslararası koalisyon güçlerinin tesislerini kapsıyor. Ancak Yaver’e göre bu durum, sistemin diğer bölgeleri ve tesisleri koruyabildiği anlamına gelmiyor.

Eski askeri yetkili, “Bu sistemin kapasitesi sınırlı. Bölgedeki İranlı muhalif grupların merkezleri birçok kez hedef alındı ve söz konusu sistem bu saldırıları engelleyemedi” ifadelerini kullanıyor.

Kürdistan Bölgesi de Bağdat’taki federal hükümet gibi füze ve İHA saldırılarına karşı etkili silah ve savunma sistemlerine sahip değil. Her iki tarafın da savaş uçakları, füzeler ve İHA’lar aracılığıyla Irak hava sahasına yönelik ihlalleri erken tespit edebilecek radar sistemlerinden yoksun olduğu belirtiliyor.

Bağdat yönetimi ise kritik tesisleri ve hassas noktaları tehdit eden İHA ve füzelere karşı koyma kapasitesini artırmak amacıyla Türkiye’den 20 hava savunma sistemi satın almak üzere bir anlaşmaya yaklaşıldığını bildiriyor.

Irak Genelkurmay Başkan Yardımcısı Korgeneral Saad Harbiye, geçtiğimiz mayıs ayında yaptığı açıklamada Irak hava sahasının artık “İHA’larla dolu” olduğunu söylemiş ve yeni sistemlerin petrol sahalarını, diplomatik misyonları ve kritik tesisleri hedef alan mühimmatları önlemek amacıyla kullanılacağını belirtmişti.


İranlı bir yetkili, Katar’ı gözaltında tutulan pilotları karadaki bir hastaneye nakletmeye çağırdı

İran'a ait bir F-7 savaş uçağı İsfahan'daki askeri havaalanından havalanıyor (Arşiv-IRNA)İran'a ait bir F-7 savaş uçağı İsfahan'daki askeri havaalanından havalanıyor (Arşiv-IRNA)
İran'a ait bir F-7 savaş uçağı İsfahan'daki askeri havaalanından havalanıyor (Arşiv-IRNA)İran'a ait bir F-7 savaş uçağı İsfahan'daki askeri havaalanından havalanıyor (Arşiv-IRNA)
TT

İranlı bir yetkili, Katar’ı gözaltında tutulan pilotları karadaki bir hastaneye nakletmeye çağırdı

İran'a ait bir F-7 savaş uçağı İsfahan'daki askeri havaalanından havalanıyor (Arşiv-IRNA)İran'a ait bir F-7 savaş uçağı İsfahan'daki askeri havaalanından havalanıyor (Arşiv-IRNA)
İran'a ait bir F-7 savaş uçağı İsfahan'daki askeri havaalanından havalanıyor (Arşiv-IRNA)İran'a ait bir F-7 savaş uçağı İsfahan'daki askeri havaalanından havalanıyor (Arşiv-IRNA)

Tasnim Haber Ajansı'nın haberine göre İranlı üst düzey bir askeri yetkili, bugün Katar'a çağrıda bulunarak, gözaltında tutulan İranlı pilotların "kötü fiziksel durumda" olduklarını ve su üzerinde tutulduklarını belirterek ana karadaki bir hastaneye nakledilmelerini istedi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığına göre İran Genelkurmay Başkanlığı Kayıp Şahısları Arama Komitesi Komutanı Muhammed Bakır Zade, pilotların tutulduğu yerin uygun olmadığını belirterek, Uluslararası Kızılhaç Komitesi'nden (ICRC) yaralı ve hasta tutukluların İran'a naklini hızlandırmak üzere Katar'a bir ambulans uçak göndermesini talep etti.

Katar geçtiğimiz hafta, İranlı pilotların gözaltına alındığı iddialarını reddetmiş; bu kişilerin yılın başlarında hava sahalarını ihlal ettiğini ve iletişim kurma çabalarına yanıt vermediğini açıklamıştı. Doha, pilotlardan birinin naaşının teslimatını koordine etmek üzere İran ile iletişime geçtiğini ve Tahran'ı kendi yürüttükleri arama-kurtarma operasyonlarının detaylarını incelemeye davet ettiğini, ancak herhangi bir cevap alamadığını belirtmişti.

Dışişleri Bakanlığı sözcüsü salı günü yaptığı açıklamada, pilotlar meselesini ele almak üzere bir İran heyetinin ülkeyi ziyaret etmesi için yapılan davetin geçerliliğini koruduğunu kaydetti. Bakır Zade ise son açıklamasında, Katar'ın bir İranlı uzman heyetini ağırlama kararını memnuniyetle karşılayarak Doha'dan ekibe gerekli iş birliğini sağlamasını istedi. Daha önce İran Hava Kuvvetleri'nden bir uzman ile bir gerçeği araştırma ekibinin Katar'a girebilmek için aylardır beklediğini belirten Bakır Zade, Katar yetkililerini soruşturmayı defalarca geciktirmekle suçlamıştı.