Cezayir ile Fransa arasındaki 3 asırlık hesaplaşma

Eski sömürü ülkesi Fransa’nın siyasi gündeminden düşmüyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
TT

Cezayir ile Fransa arasındaki 3 asırlık hesaplaşma

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

Cezayir Cumhurbaşkanlığı ve ordusu, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un hem Cezayir Cumhurbaşkanlığı ve ordusu hem de genel olarak tüm ülke için son derece acı verici olarak kabul edilen açıklamaları nedeniyle öfke içinde... Macron’un açıklamaları, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın iktidarı döneminden bu yana Cezayirlileri, Fransa’nın 19. Yüzyıldaki Cezayir işgali ile bağlantılı geçmişin üzerine sünger çekilip yeni bir sayfa açmaya ve acılarını unutmalarına ikna etmek için çaba sarf ettiği ve Fransa’nın artık sabrının tükendiği yönündeki bir duygunun adeta bir yansımasıydı. Cezayirliler ise, Fransa özür dilemeden ve Fransız liderler işgal sırasında korkunç günahlar işlendiğini kabul etmeden geçmişi unutmayı kesinlikle reddediyorlar.
Macron, iktidara gelmesinden bu yana sürdürdüğü ve ‘geçmişin yaralarını iyileştirmek’ olarak adlandırdığı çaba çerçevesinde geçtiğimiz 30 Eylül’de Cezayir'deki savaşı yaşayanların soyundan gelen 18 genci bir araya getirdi. Macron, gençlerin sorduğu sorulardan birine verdiği yanıtta, “Fransız kolonizasyonundan önce bir Cezayir ulusu var mıydı?” diye sordu. Ayrıca, “Türkler, Cezayirlilere ülkelerini sömürgeleştirdiklerini unutturmayı başardılar” ifadelerini kullanan Macron, bu nedenle, ‘Türkler tarafından Mağrip’te yapılan dezenformasyon ve propaganda ile yeniden yazılan tarihe karşı tarihin yeniden yazılması’ çağrısında bulundu.
Cezayir, Emmanuel Macron’un, hem ülke yönetimi hem de halkı için son derece aşağılayıcı bir anlam taşıyan ‘Fransız kolonizasyonunun, sivil müdahale için Fransa’nın gelişinden önce çadırda yaşayan ve koyun güden Cezayirlilere medeniyet getirmek gibi bir takım avantajları olduğu’ şeklindeki sözlerini büyük bir hassasiyetle karşıladı.
Macron, bununla da kalmadı. Sorunun, Cezayir'in 1962 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir toplumunun derinliklerinde değil, hafızaya bağlı bir rant üzerine kurulmuş siyasi-askeri sistemde” olduğunu söyledi. Cezayir tarihinin yazımının ‘gerçeklere değil, Fransa'ya duyulan nefrete dayandığını’ öne süren Macron, “Cumhurbaşkanı Tebbun ile iyi bir iletişimim var, ama onun çok katı bir sistem tarafından kontrol edildiğini düşünüyorum” dedi. Gözlemcilere göre bu sözler, Cezayir Cumhurbaşkanı Tebbun’un ‘ordu tarafından rehin alınmış olduğu ve aslında iktidarın başı olmadığı’ anlamına geliyor.
Fransa tarafından Cezayir ve Kuzey Afrika'nın Mağrip bölgesindeki diğer ülkelere verilen vizelerin yüzde 50 azaltılması meselesiyle ilgili olarak Macron, kararın, özellikle Paris ve Fransa’nın diğer şehirlerini sık sık ziyaret eden üst düzey yetkilileri kapsayan ‘yönetici çevrelere’ yönelik olduğunu belirtti. Macron, “İktidar çevrelerini, yani kolayca vize almaya alışmış olanları zorlamaya çalışacağız” diyerek Mağripli yönetici sınıfını tehdit etti. Fransa'nın bu kararla yetkililere vermek istediği mesajla ilgili olarak ise Macron, “Yöneticilere, ‘(Fransa'daki) kaçak göçmenleri ve tehlikeli insanları (teröristleri) ülkeden çıkarmak için iş birliği yapmayı reddederseniz, hayatınızı kolaylaştırmayız’ demek istiyoruz” şeklinde konuştu.
Buna karşın Cezayir, Fransa’ya karşı tepki vermekte gecikmedi ve bir takım resmi önlemler aldı. Bu önlemlerin başında Cezayir’in Paris Büyükelçisinin geri çağrılması ve 2013 yılından bu yana aşırılık yanlısı gruplarla mücadele edilen Mali’nin kuzeyinde görev yapan Fransız savaş uçaklarının geçiş güzergahındaki Cezayir hava sahasının kapatılması yer aldı.

Fransa’daki seçim süreci
Bu yeni bölünme sürecinde en çok dikkat çeken ise Fransa'da seçim tarihi yaklaşırken, sanki Fransa’da seçimler, Cezayir konuk olarak davet edilmeden yapılamazmış gibi Fransa ve Cezayir arasındaki gerilimin artması oldu. Bu gerilim de çoğunlukla (Cezayir'in bağımsızlık savaşında Fransa adına savaşan Müslüman Cezayirliler) Harkiler ve (Cezayir’de doğup Fransa kolonizasyonu sırasında Fransızlarla iş birliği yapan ve bağımsızlığın kazanılmasından sonra Cezayir’den ayrılarak Fransa’ya yerleşen Cezayirliler) Kara Ayaklar gibi tarihi dosyaların yeniden hararetli tartışmalarda gündem olmalarıyla oluyor. Bu nedenle çoğu gözlemci Macron'un açıklamalarını önümüzdeki Nisan ayında yapılması planlanan Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimleri gündemiyle ilişkilendiriyor.

“Machiavelli mantığı”
Cezayirli gazeteci yazar Abdulali Zevagi, konula ilgili Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:
“Fransa Cumhurbaşkanı’nın rezil açıklamaları, kulağa boğazlanmış bir horozun böğürtüleri gibi geliyor. Çünkü adam ikinci kez kazanmayı hedeflediği yeni bir cumhurbaşkanlığı döneminin eşiğinde. Makyavelli mantığındaki bu amaç, onu nezaketten ve diplomatik geleneklerden soyutlamış durumda. Tarih, Fransa’nın Cezayir ile ilişkilerindeki tüm bu aşırılığı hatırlıyor. Bu şekilde küstahça sözler sarf ediyor ve tarihin derinliklerine iniyor. Belki de bu sözler ona bazı seçmenlerin sempatisini kazandıracaktır. Elbette burada göçmenlere düşman olan ve beyaz ırkın üstünlüğü savunan ve İslam karşıtlığı yanılsamasıyla yönlendirilen sömürgeci geçmişe özlem duyan aşırı sağcı kitleyi kastediyoruz. Bu, son yıllarda tüm Avrupa ülkelerinde yeniden canlanan bir eğilim ve bu kasıtlı bir adım gibi görünüyor. Macron, bunu uygulamak için kademeli bir politika benimsedi. Vatanına ve halkına ihanet eden ve onlara karşı Fransa'nın yanında savaşan harkilerden resmi olarak özür diledi.”

Zevagi sözlerini şöyle sürdürdü:
"Fransa’nın cumhurbaşkanları, her seçim döneminde Fransa-Cezayir ilişkilerindeki çetrefilli dosyalara başvururlar ve bazı detayları farklı derecelerde sunarlardı. Ancak mevcut cumhurbaşkanı izin verilen tüm sınırların ötesine geçti. Cezayir'e karşı hâlâ ataerkil bir bakışla, 1962 yılı öncesindeki sömürgesiymiş gibi bakan bir sömürge ideolojisi sürdürüyor gibi görünüyor.  Gerçekten de Macron, Fransız siyasi elitlerinin gizli kapaklı inandıklarını yüksek sesle dile getirdi. İki ülke arasındaki ilişkilerdeki gerçek sorunu gözlerimizin önüne serdi. Fransız elitlerinin tutum ve tepkilerini oluşturan ana güdüyü ortaya çıkardı. Sömürge fikri, Cezayir’i arka bahçesi ve ekonomisinin atardamarlarından biri olarak gören Fransızların karakterinde kök salmıştır. Bu da Fransızların tedavi edilemeyen kronik bir hastalığıdır. "

“Medeniyetten yoksun bölge”
Cezayirli gazeteci yazar, değerlendirmesinde şunları da dile getirdi:
“Fransa’nın, Cezayir’i işgali büyük bir yalana dayanıyordu. Hala da öyle... Öyle görünüyor ki Cumhurbaşkanı Macron’da bu yalana tam bir teslimiyetle inanıyor. Vardığı sonuç, Fransa’nın acımasız barbar istilasından önce Cezayir'in medenileştirilmesi gereken medeniyette yoksun bir yer olduğudur. Ama bunu kafalarını keserek, aç bırakarak, yerlerinden ederek ve onlara karşı vahşi katliamlar gerçekleştirerek yaptılar. Oysa hiçbir sömürgeci güç böyle bir şey yapmadı. “
Zevagi’ye göre ‘Macron'un Cezayir’de askeri bir rejimin olduğuna atıfta bulunması, orduya yönelik sert eleştirileri ve siyasi-askeri rejimin Cumhurbaşkanı Tebbun’u kontrol etmekle suçlaması, hezeyan dolu açıklamaları, rastgele veya belli bir tarafa yöneltilmiş mesajlar, Cezayir’de Fransız tarafının aleyhine gerçekleşen bir iç değişimi yansıttığı’ açıkça görülüyor. Macron’un açıklamalarının iki ülke arasındaki ilişkilerin gelecekteki aşamalarını belirlemenin temel taşı olmaya devam ettiğini söyleyen Zevagi, “Çünkü bu açıklamalar, her Cezayirli için büyük bir anlam ifade eden Cezayir ulusunun varlığını ve ruhunu hedef aldı. Cezayirli yetkililerin açıklamaları, devletin tutumu ve sosyal medya kullanıcılarının Fransa Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarını kınayan paylaşımları bu durumu ortaya çıkardı. Tarihi gerçeklerin ortaya çıkarılması, Fransa ile ilişkilerin kesilmesi ve Fransa’nın Cezayir’deki ekonomik ve kültürel çıkarlarının engellenmesi ve Fransa ile ilişkilerin, Cezayir'i geri kalmışlığından ve hem ekonomik hem de sosyal durgunluğundan kurtaracak her derde deva olarak görülmemesi talepleri yaygın bir şekilde dile getirildi” şeklinde konuştu.

Fransa’yı seven Cezayirliler var
Öte yandan Cezayirli siyaset analisti Abdulvahhab Lekevari, Facebook hesabından yaptığı paylaşımda Macron'un açıklamalarını ve neden olduğu öfkeyle ilgili şunları yazdı:
“Macron, hafıza dosyasından beslenen bir siyasi-askeri rejimden bahsetti. Bu egemen iktidarımızın çok doğru bir tanımıydı. Macron, Cezayir halkının Fransa'dan nefret ettiğini söyledi. Fakat bu doğru değil. Fransa'dan gerçekten nefret eden Cezayirlilerin olmasının yanında aynı zamanda Fransa'yı seven önemli sayıda Cezayirli de var. Cezayirlilerin Fransa’dan nefret etmediğinin kanıtı, her gün Fransa’ya umut yolculuğuna çıkan düzensiz göçmenlerdir. Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın 2003 yılındaki sel felaketinin ardından başkentin Bab el-Vad semtini ziyareti sırasında binlerce Cezayirlinin Chirac’ın adını söyleyerek vize talep ettiklerini de unutmadık.”

Lekevari sözlerini şöyle sürdürdü:
“(Macron), ‘Fransız işgalinden önce bir Cezayir ulusu var mıydı?’ diye sordu. Sorusunun cevabı için Cezayir ulusal hareketinin simgesi, Cezayir devletinin Kurucu Meclisinin ve Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükümeti'nin ilk başkanı Ferhat Abbas’a kadar gitti. Cezayir ulusunu mezarlıklarda aradı, ancak bulamadı.”
Macron’un akıllı ve hırslı bir politikacı olduğunu, tarih de dahil olmak üzere tüm kartlarını ikinci  kez cumhurbaşkanlığını kazanabilmek için kullandığını söyleyen Lekevari, “Özetle, yoksul Cezayirliler hâlâ kimliklerini ve tarihlerini aramaya dalmış durumdalar. Bu ulusun gerçek başlangıcını sorgulamak için tarihle gülünç bir şekilde savaşmak yerine Fransa’dan kurtuluş mucizesinin tarihi olan 5 Temmuz 1962'yi modern Cezayir ulusu için muzaffer bir başlangıç ​​olarak benimsemeleri yeterliydi” ifadelerini kullandı.
Sudanlı yazar Tayyib Salih tarafından 1960’lı yılların ortalarında yazılan ve kimlik meselesi üzerine kurulu ünlü roman ‘Mevsimu'l-Hicre ile'ş-Şemâl’den (Kuzeye Göç Mevsimi) alıntı yapan Lekevari, “Kitap sömürgeciler için şunlar söyleniyor; ‘gelişleri bizim anlattığımız gibi bir trajedi ya da onların tasvir ettiği gibi bir nimet değil, zamanla bir efsaneye dönüşecek melodramatik bir eylemdi. Neden evimize geldiklerini bilmiyorum. Bu, bugünümüzü ve geleceğimizi zehirlediğimiz anlamına mı geliyor? Er ya da geç evlerimizden çıkacaklar. Ancak burada demiryollarını, buharlı gemileri, fabrikaları, hastaneleri ve okulları olacak. Onların dilini hiç bir suçluluk yahut memnuniyet hissetmeden konuşacağız. Sıradan insanlar gibi olacağız. Ve eğer bizler birer yalansak, kendi uydurduğumuz yalanlarız.’”

Cezayir, Fransa’nın elinden kayıp gitti
Cezayirli yazar Abdulcebbar Bata da Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Macron, 4 yıl önce seçim kampanyası sırasında Cezayir'e geldiğinde açıkça ziyaretinin Fransa’nın Cezayir’deki tarihindeki ve geleceğindeki rolü açısından yaptığını söyledi. Ayrıca Cezayir'in sömürgeleştirilmesi insanlığa karşı bir suç olduğunu ifade etti. Bunları söyleyen kişi ile Fransız işgalinden önce bir Cezayir ulusunun varlığını sorgulayan kişinin aynı olması akıl almaz bir durum.  Kendi yarattığınız milletin varlığında ve geleceğinde asla sizden vazgeçemeyeceği de ortadadır. Macron’un ruh haline ve değişken zihniyetine göre yaptığı açıklamalar, bizi tam bir çelişkiye ve gerçeği bulmak için derinlemesine bir okuma yapmaya itiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın dediği gibi, Macron'un zihinsel noktada bir tedaviye ihtiyacı olmayabilir. Fakat önceki tüm Fransız cumhurbaşkanlarının aksine, çıkışlarında ve son açıklamalarında kendisini bu anormalliğe itenin ne olduğu bulmak için Macron’u içeriden ve dışarıdan çevreleyen tüm faktörler incelenebilir.
Bata’ya göre özellikle yeni Cezayir yönetiminin kendileriyle yapılan anlaşmaları yenilemeyi reddetmesinin ardından Cezayir’i bir daha geri dönmeksizin terk eden Fransız şirketlerinin devasa kayıplarından ve Fransa’ya yakın politikacıların ve işadamlarının Cezayir’de hapishanelere atılmasından geriye kalanların da ülke dışına kaçmasından sonra, Fransa gerçekten Cezayir’in elinden kayıp gittiğini düşünüyor.

Hanad: Macron haklı
Diğer taraftan Cezayirli siyaset bilimi profesörü Muhammed Hanad, Macron'un Cezayir rejimi konusundaki tutumunu güçlü bir şekilde desteklediğini açıkladı. Hanad, ‘Cezayirli yetkililerin, her zamanki gibi, Macron'un açıklamalarının ardından kendinden emin bir yönetim olarak görünme fırsatını kaçırdığını’ yazdı. Hanad, “Ne yazık ki, medya profesyonellerimizin ve entelektüellerimizin çoğu da bunu taklit etti. Cumhurbaşkanı Macron'un söylediklerini sakin bir şekilde gözden geçirecek olursak en başta Fransa'daki politikacıların aklından geçenleri dile getirdiği için Macron’a saygı göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. En az yöneticilerimizin bazılarının yolsuzluklarından ve Fransa'yı paraları ve lüks mülkleri için bir sığınak olarak görmelerinden dolayı gördükleri saygıyı göstermeliyiz. Fransa Cumhurbaşkanı, bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir'in siyasi ve askeri bir rejimin himayesinde hafıza dosyasından faydalandığını söyledi! Peki, bu doğru değil mi?” yorumunda bulundu. Hanad'a göre hafıza dosyasından sağlanan yarar, başka bir rant kaynağına ve ne olursa olsun muhalif seslerin bastırılmasına dayanır. Cezayir devletinin, bağımsızlık savaşının sona erdiğinin ilan edilmesinden hemen sonra geçici hükümete karşı yapılan bir askeri darbe üzerine kurulduğunu vurgulayan Hanad, “Darbeciler, iktidarlarını güçlendirmek amacıyla - Macron'un da dediği gibi – Cezayir’in tarihini Fransa nefretine dayandırdılar. Ama bugün, bu nefretin sadece kısır bir propagandadan ibaret olduğunu biliyoruz! Bu nedenle, Fransa Cumhurbaşkanı yanlış bilgi ve propagandaya karşı koymak amacıyla Cezayir savaşının tarihini Arapça ve Berberice olarak yazakları vaadinde bulunmakta haklı” ifadelerini kullandı.

Hanad sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ancak Emmanuel Macron'un, Fransa'nın Cezayir'deki rejimi desteklediği yönündeki genel düşünceyi çürüttüğü çok önemli açıklamaları da var. Cezayir'deki rejimin Hirak (Halk hareketi) nedeniyle yorgun ve kırılgan hale geldiğini belirtti ve askeri bir rejim niteliğinde olduğunu vurguladı. Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun ile olan ilişkisine dikkati çekti ve Cezayir Cumhurbaşkanı’nın, katı bir rejimin tarafından kontrol edildiğini söyledi.”
Macron'un ‘yönetici sınıfına’ vize vermeyi kısıtlayarak ‘hayatlarını kolaylaştırmayacakları’ yönündeki tehdidiyle ilgili olarak ise Hanad şunları söyledi:
“Bu, artık onlardan korkmuyor gibi görünen Fransız yetkililerle haşır neşir olanlara saygısızlık anlamına gelmiyor mu? Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un Cezayir'deki yönetim sistemine ilişkin son açıklamalarından nasıl bir ders çıkarmalıyız? Eğer karşındaki sana saygı duymuyorsa dönüp kendine bir bak, belki de sebebi sensindir!”



Dünya Sağlık Örgütü, Gazze’ye yardım girişindeki gecikmeleri kınadı

Filistinliler Gazze kentinde düzenlenen anma törenine katılıyor (AFP)
Filistinliler Gazze kentinde düzenlenen anma törenine katılıyor (AFP)
TT

Dünya Sağlık Örgütü, Gazze’ye yardım girişindeki gecikmeleri kınadı

Filistinliler Gazze kentinde düzenlenen anma törenine katılıyor (AFP)
Filistinliler Gazze kentinde düzenlenen anma törenine katılıyor (AFP)

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dün yaptığı açıklamada, İsrail üzerinden Gazze’ye insani yardım girişinde “art arda gecikmeler” yaşandığını belirterek, tıbbi malzemelerde kronik “kıtlık” bulunduğunu bildirdi.

WHO’nun Filistin topraklarındaki temsilcisi Reinhelde Van de Weerdt, Gazze Şeridi’ndeki sağlık durumunun “son derece kötü” olmaya devam ettiğini ve bölgedeki hastanelerin hiçbirinin tam kapasiteyle çalışamadığını söyledi.

Van de Weerdt, Kudüs’ten Cenevre’deki gazetecilere yaptığı açıklamada, “Gazze’ye yeterli miktarda insani yardım girmiyor. Sağlık hizmetlerini etkili biçimde genişletmek ve yeniden işler hale getirmek için kesinlikle yeterli değil” ifadelerini kullandı.

Tıbbi malzemeler ve diğer insani yardımların Gazze’ye girişinde İsrail’in onay sisteminin başlıca engellerden biri olduğunu belirten Van de Weerdt, sürecin zahmetli ve uzun sürdüğünü, ayrıca sonuç garantisi bulunmadığını ifade etti.

WHO’nun son analizlerine göre, büyük miktarlardaki tıbbi malzeme giriş izni için ortalama 74 gün bekliyor. Van de Weerdt, izin alınamadığında uzun ve karmaşık sürecin baştan başlatıldığını söyledi.

Onay sisteminin yeni kuralların getirilmesiyle sürekli değiştiğini belirten Van de Weerdt, temel ve yaygın kullanılan tıbbi malzemelerin en düşük onay oranlarına sahip olduğunu kaydetti. X-ray cihazları, sterilizasyon ekipmanları ve bilgisayarlı tomografi cihazları için gerekli yedek parçaların da “tekrar tekrar reddedildiğini” belirtti.

Van de Weerdt, yalnızca son altı ay içinde protez ve yardımcı tıbbi cihazlardan oluşan bir sevkiyatın dört ayrı kez reddedildiğini söyledi.

Buna karşılık ilaçların Gazze’ye girişinin “nispeten iyi” ilerlediğini belirten Van de Weerdt, ilaçların yaklaşık yüzde 87’sinin onaylandığını ifade etti.

“Burada tek bir engelden söz etmiyoruz; gecikmelerin birbirini izlediği bütün bir sistem söz konusu ve her gecikmenin arkasında bekleyen bir hasta var” diyen Van de Weerdt, insani ve sağlık yardımlarının Gazze’ye “engelsiz, düzenli ve büyük miktarlarda” ulaştırılması gerektiğini vurguladı.

İsrail’in en azından tıbbi malzemelere yönelik kısıtlamaları hafifletmesini umduğunu belirten Van de Weerdt, Gazze Şeridi’ne daha fazla geçiş noktası açılması ve prosedürler ile gerekli koşullara ilişkin “açık ve kamuoyuna ilan edilmiş yönergeler” sağlanması çağrısında bulundu.

Van de Weerdt ayrıca yardımın etkinliğinin sınırı geçen kamyon sayısıyla ölçülmemesi gerektiğini belirterek, bu sayının halkın gerçek sağlık ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmadığı konusunda çok az şey ifade ettiğini söyledi.

“Öncelikli olmayan malzemelerle dolu bir kamyonun ulaşması veya gerekli malzemelerin çok geç gelmesi hayat kurtarmaz” dedi.

İsrail, askerî amaçlarla kullanılabileceğini değerlendirdiği malzemelerin Gazze’ye girişini engellediğini ve Hamas’ı 7 Ekim 2023’te İsrail’e düzenlediği saldırının ardından yeni şiddet eylemleri planlamakla suçladığını belirtiyor.

Şarku’l Avsat’ın aladığı bilgiye Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e düzenlediği saldırıda, AFP’nin İsrail’in resmî verilerine dayanarak yaptığı hesaplamaya göre bin 221 kişi hayatını kaybetti.

Buna karşılık, İsrail’in saldırıya yanıt olarak Gazze’de başlattığı savaşta, Hamas yönetimindeki Gazze Sağlık Bakanlığına göre 74 binden fazla kişi öldü. Birleşmiş Milletler, bakanlığın açıkladığı verileri güvenilir kabul ediyor.


İsrail medyası: Hamas’ın üst düzey yöneticisi Ali el-Amudi Gazze’de hedef alındı 

Gazze kentinin batısında İsrail hava saldırısının ardından yıkılan bir konut dairesi (EPA)
Gazze kentinin batısında İsrail hava saldırısının ardından yıkılan bir konut dairesi (EPA)
TT

İsrail medyası: Hamas’ın üst düzey yöneticisi Ali el-Amudi Gazze’de hedef alındı 

Gazze kentinin batısında İsrail hava saldırısının ardından yıkılan bir konut dairesi (EPA)
Gazze kentinin batısında İsrail hava saldırısının ardından yıkılan bir konut dairesi (EPA)

İsrail medyası güvenlik kaynaklarına dayandırdığı haberlerde, dün gece Gazze kentinde Hamas’ın üst düzey yöneticilerinden Ali el-Amudi’yi hedef alan bir hava saldırısı düzenlendiğini bildirdi. Şarku’l Avsat’ın Filistin medyasından aktardığına göre saldırıda 5 kişinin hayatını kaybettiğini aktardı.

The Times of Israel’in haberine göre saldırı, Gazze kentinin batısındaki bir binayı hedef aldı.

Filistin medyasına göre hayatını kaybedenler arasında bir genç, bir anne ve kızı ile 2 kadın daha bulunuyor. El-Amudi’nin adı ise ölenler arasında yer almadı.

İsrail ordusu, saldırının sonuçlarına ilişkin değerlendirmelerin sürdüğünü belirterek henüz olayla ilgili açıklama yapmadı.

Haberlere göre el-Amudi, halen Gazze Şeridi’nde Hamas’ın fiilî olarak en üst düzey siyasi yetkilisi konumunda bulunuyor.


Hizbullah-Şam görüşmesi: Uzlaşmanın başlangıcı mı, yoksa husumetin planlanması mı?

Humus kırsalındaki el-Kusayr kentinde Hizbullah’a ait tahrip olmuş bir karargâh (Independent Arabia)
Humus kırsalındaki el-Kusayr kentinde Hizbullah’a ait tahrip olmuş bir karargâh (Independent Arabia)
TT

Hizbullah-Şam görüşmesi: Uzlaşmanın başlangıcı mı, yoksa husumetin planlanması mı?

Humus kırsalındaki el-Kusayr kentinde Hizbullah’a ait tahrip olmuş bir karargâh (Independent Arabia)
Humus kırsalındaki el-Kusayr kentinde Hizbullah’a ait tahrip olmuş bir karargâh (Independent Arabia)

Mustafa Rüstem

‘Siperlerden otellere’ ifadesi, dün ile bugünün düşmanları ve onların on beş yıl boyunca sürdürdüğü amansız savaşlar için birebir geçerli bir nitelendirme. Ancak bugün, yıllarca Suriye’nin kuzeyindeki temas hatlarında birbirlerine roket ve mermi yağdıran Hizbullah ile yeni Suriye hükümeti, Reuters’ın sızdırdığı bilgilere göre gizli görüşmelerde masanın iki ucunda yüz yüze gelerek karşılıklı müzakere şartlarını sunuyor.

Suriye halkının yaşadığı acı iç savaş sayfasının kapanmasıyla birlikte, Şam hükümetinin iç düzeni sağlama ve dış ilişkilerini büyük bir titizlik ve temkinle yürütme çabası netleşmiş durumda. Beyaz Saray, Suriye Cumhurbaşkanı’na ordunun Lübnan’a girmesi ve Lübnan hükümetinin kararıyla faaliyetleri yasaklanan Hizbullah’ın silahsızlandırılması yönünde yoğun baskı yaparken, Suriye Cumhurbaşkanı askeri gücünü dağıtmamaya çalışıyor. Zira oradaki dağlık arazi yapısının kendi ülkesindeki gibi olmadığını ve bunun sınırları dışında, kendisini doğrudan ilgilendirmeyen bir muharebe olduğunu çok iyi biliyor.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, pragmatik bir kişiliğe sahip olması ve bölgenin istikrarı ile İsrail de dahil olmak üzere komşu ülkelerle dostane ilişkiler kurmak amacıyla bütün tarafları kazanmaya çalışması sebebiyle, Suriye hükümeti ve Hizbullah temsilcilerinin aynı masaya oturması şaşırtıcı olmadığı gibi zaten beklenen bir gelişmeydi. İki taraf arasındaki gerilimi düşürme çabaları kapsamında Türkiye’de doğrudan görüşmeler gerçekleştiren taraflar, bu türdeki ilk bilinen toplantıda ortak güvenlik endişelerini ele aldı.

New York’tan Ankara’ya

Dış politika araştırmacısı Ali el-Esmer, toplantının mimarisinin New York’ta, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu kulislerinde atılmış olabileceğini değerlendiriyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, bölgesel istişareler kapsamında Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ile bir araya geldiği bu görüşmelerin ardından, Ankara’nın Şam ile Hizbullah arasında doğrudan bir kanal açılması yönünde baskı yaptığı ortaya çıktı; ancak toplantı kararının kesin olarak New York’ta alındığını doğrulayan yayımlanmış bir bilgi bulunmuyor.

Hizbullah’a ait bir askeri araç, Esed’in devrildiği gece geri çekilirken bırakıldı. (Independent Arabia)
Hizbullah’a ait bir askeri araç, Esed’in devrildiği gece geri çekilirken bırakıldı. (Independent Arabia)

Olayların silsilesi, bu ihtimali siyasi ve diplomatik açıdan mantıklı kılmakta. Toplantının kendisi ise Türkiye tarafından resmi olarak açıklanmamış olmasına rağmen, gazetecilik güvenilirliği açısından son derece sağlam bir zemine dayanıyor. Nitekim Reuters haberi, aralarında iki Suriyeli yetkili, Hizbullah’a yakın Lübnanlı bir güvenlik kaynağı ve bir ABD’li yetkilinin de bulunduğu altı kaynağa dayandırdı.

El-Esmer değerlendirmesine şöyle devam etti: “Görüşme görünüşe göre eski ilişkileri ihya etme çabasından ziyade, önceki rejimin çöküşünün ardından yeni oyun kurallarını belirleme girişimiydi. Şam masaya net bir güvenlik perspektifiyle oturdu: Sınır ötesi kaçakçılığı durdurmak ve Suriye topraklarında, özellikle de güneyde Hizbullah ile bağlantılı bütün hücre ve ağların varlığına son vermek.”

El-Esmer değerlendirmesini şöyle sürdürdü: “Hizbullah’ın temel önceliği, Suriye’nin kendisine karşı ikincil bir cepheye veya Lübnan içinde kendisini hedef alacak herhangi bir askeri girişimde doğrudan bir tarafa dönüşmeyeceğinden emin olmaktı. Bu nedenle, kaynaklara göre Suriye tarafının Hizbullah’a silahsızlandırma amacıyla Lübnan’a askeri olarak girmeyi planlamadığını bildirmesi kritik önem taşıyordu; buna karşılık örgüt de Suriye’nin iç işlerine karışmamaya, sınır ve hücreler meselesini kontrol altına almaya çağrıldı. Sadece bu husus bile toplantının geleneksel bir siyasi diyalogdan ziyade karşılıklı kırmızı çizgilerin müzakeresine daha yakın olduğunu gösteriyor… Bence en önemli nokta, Türkiye’nin burada arabulucu rolünden Suriye çevresindeki yeni angajman kurallarının bölgesel garantörü rolüne geçmeye çalışmasıdır. Bu nedenle, bu görüşmeyi Şam ile Hizbullah arasında bir barışma başlangıcı olarak değil, düşmanlığın yönetilmesi girişimi olarak görüyorum. Ne eski ittifaka dönüş var ne de şu aşamada açık bir çatışmaya girme arzusu.”

İran’ın yokluğu

Hükümetin veya Hizbullah’ın şu ana kadar doğrulamadığı ya da yalanlamadığı bu gizli görüşmenin Türkiye’de gerçekleşmiş olması şaşırtıcı değil. Nitekim Türkiye, 2024 sonlarında Beşşar Esed rejiminin yankı uyandıran çöküşüne ve Heyet-u Tahriru’ş Şam’ın (HTŞ) liderliğini üstlenip Saldırganlığı Caydırma Operasyonu askerî harekât komuta merkezini yöneten eş-Şera’nın yükselişine yol açan silahlı Suriye muhalefetine destek vermede öne çıkan bir rol oynamıştı.

Bu gelişme İran tarafının yokluğunda gerçekleşirken, uluslararası ilişkiler uzmanı Muhammed Hac Osman yaptığı özel açıklamada bunu, Şam’ın Tahran ile ilişkileri eski haline getirmek istememesiyle açıklıyor. Bunun nedenleri arasında, Esed’i düşürmeyi hedefleyen silahlı çatışma dönemindeki 14 yıllık çetin savaş boyunca İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO), rejimin bu kadar süre ayakta kalmasını sağlayan uzman, savaşçı ve silah desteğini vermiş olması ve bunun yanı sıra, molla rejiminin Suriye sahasından ani çıkışının ardından kuşatılmış halde tutulması ve geri dönmemesine yönelik uluslararası irade yer alıyor.

Osman şöyle devam etti: “İran’ın katılmaması, yeni Suriye yönetiminin pragmatik karakterinden faydalanarak bu dönemin nabzını tutma ve Şam’daki yeni yetkililerin Tahran ile diyalog kurmaya ne kadar açık olduğunu görme bağlamında da okunabilir.”

Osman, toplantının şu ana kadar somut bir meyve vermediğini, daha ziyade diğer tarafı yakından tanıma ve her bir tarafın diğerine ne sunabileceğini görme politikasına yakın olduğunu belirtiyor. Gelecekteki olası savaşlardan bölgeyi soğutma ya da beklenen bir askeri harekata hazırlık olarak zaman kazanma evresi de olabilir; bu durum ister Suriye kanadından bir saldırı, isterse karada bir çatışma halinde Hizbullah’ın savunmasını güçlendirmesi şeklinde gelişsin. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Osman, her iki tarafın da özellikle bu hassas dönemde sahada silahlı bir çatışmaya girmek istemediği görüşünde.

Humus kırsalındaki el-Kusayr kentinde Hizbullah’a ait tahrip olmuş bir karargâh (Independent Arabia)
Humus kırsalındaki el-Kusayr kentinde Hizbullah’a ait tahrip olmuş bir karargâh (Independent Arabia)

Osman, kendi değerlendirmesine göre toplantıların herhangi bir sonuca ulaşmayacağını düşünüyor ve bunları sonuçsuz görüyor. Özellikle de Suriye makamlarının, toplantıların gerçekleşmesinden sonra, geçtiğimiz salı günü Suriye’nin güneyinde Hizbullah’a bağlı bir hücreyi çökerttiğini duyurmasının ardından... Dolayısıyla bu durum ya bir sonuca varılamadığını ya da yaklaşan herhangi bir askerî harekâtı meşrulaştırmak adına Hizbullah üzerindeki bir baskı yöntemini açıklıyor.

Buna karşılık Hizbullah, çökertildiği duyurulan hücreyle herhangi bir bağlantısı olduğunu reddetti. Aynı zamanda, Suriye makamlarının geçen 29 Eylül’de Hizbullah ile bağlantılı olduklarını ve füze fırlatma platformları hazırlamak üzere çalıştıklarını belirttiği üç kişiyi gözaltına aldığını açıklamasının ardından, Suriye toprakları içinde askeri bir varlığının veya herhangi bir güvenlik ve askeri faaliyete katılımının bulunmadığını vurguladı.

Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani, geçen temmuz ayında ülkesinin Hizbullah ile görüşmeye açık olduğunu ima etmiş, Genel Sekreter Naim Kasım da televizyondan yayınlanan bir konuşmasında bu isteğe karşılık vermişti.

Şam ile Hizbullah arasındaki ilişki

El-Esmer, Şam ile Hizbullah arasındaki ilişkilerin Esed dönemindeki haline dönmesini hayal etmenin zor olduğunu belirtti. Nitekim Hizbullah açısından Suriye, artık kendisi için coğrafi derinlik ile İran ve Lübnan arasında siyasi ve askeri koridor sağlayan bir müttefik olmaktan çıktı. El-Esmer sözlerine şöyle devam etti: “Suriye artık egemenliğini, sınırlarını ve çıkarlarını önceki denklemin dışında yeniden tanımlamaya çalışan bir devlet haline geldi. Ancak bu durum, ilişkinin kalıcı bir çatışmaya dönüşeceği anlamına gelmiyor. Çünkü Şam’ın önünde daha acil iç ve güvenlik meseleleri var. Aynı şekilde Hizbullah da Lübnan içinde ve İsrail ile olan çatışmasında büyük baskılarla karşı karşıya. Dolayısıyla yeni bir Suriye-Lübnan cephesinin açılmasını önlemekte ortak çıkar bulunuyor. Bu durum soğuk bir güvenlik ve bir arada yaşama biçimini şekillendirebilir: Şam’ın Lübnan içindeki Hizbullah silahı mücadelesinde doğrudan taraf olmaması karşılığında, Hizbullah da Suriye içinde faaliyet göstermekten ve Suriye topraklarını bir silah koridoru olarak kullanmaktan kaçınır.”

El-Esmer ayrıca şu değerlendirmede bulundu: “Özellikle Lübnanlı bir kaynağın Tahran’ın devre dışı bırakılmasından rahatsız olduğunu belirtmesi, İran’ın en zorlu düğüm olduğunu gösteriyor. Bu durum, Şam’ın Hizbullah’ı Tahran ile olan ilişkilerinden kısmen bağımsız, Lübnanlı bir güvenlik dosyası olarak ele almaya çalıştığının bir göstergesidir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde Şam ile Hizbullah arasında güvenlik nitelikli ve sınırlı temaslara tanık olmamız muhtemeldir. Şam ile Tahran arasındaki ilişkilerin yeniden tesisi ise çok daha zor olacaktır; zira buradaki anlaşmazlık sadece sınır ayrıntılarıyla değil, İran'ın Suriye devletinin bizzat içindeki konumu ve eski nüfuzu ile ilgilidir.”

Suriye’den yapılan yalanlama

Diğer taraftan Suriye Dışişleri Bakanlığı Arap İşleri Danışmanı Muhammed Taha el-Ahmed, Hizbullah ile temas veya görüşmeler gerçekleştiğine dair basında yer alan haberleri yalanladı. Ülkesinin Suriye-Lübnan ilişkilerinin kesin gerçeklere ve verilere dayanmayan anlatılara dahil edilmesini reddettiğini belirten el-Ahmed; Lübnan ile iletişimin, Lübnan’ın egemenliğine ve bağımsız kararlarına duyulan saygı çerçevesinde yalnızca meşru Lübnan devlet kurumları üzerinden yürütüldüğünü vurguladı. Suriye’nin, Lübnan devletinin kendi toprakları üzerinde otorite tesis etmesini ve silahların tek bir elde, devlette toplanmasını desteklediğine dikkat çeken el-Ahmed, Lübnan ile ilişkilerin devletten devlete esaslı olduğunu, karşılıklı saygı, iç işlerine karışmama ve her iki ülkenin çıkarına olacak şekilde ortak çalışma prensiplerine dayandığını altını çizerek ifade etti.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir."