Cezayir ile Fransa arasındaki 3 asırlık hesaplaşma

Eski sömürü ülkesi Fransa’nın siyasi gündeminden düşmüyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
TT

Cezayir ile Fransa arasındaki 3 asırlık hesaplaşma

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

Cezayir Cumhurbaşkanlığı ve ordusu, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un hem Cezayir Cumhurbaşkanlığı ve ordusu hem de genel olarak tüm ülke için son derece acı verici olarak kabul edilen açıklamaları nedeniyle öfke içinde... Macron’un açıklamaları, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın iktidarı döneminden bu yana Cezayirlileri, Fransa’nın 19. Yüzyıldaki Cezayir işgali ile bağlantılı geçmişin üzerine sünger çekilip yeni bir sayfa açmaya ve acılarını unutmalarına ikna etmek için çaba sarf ettiği ve Fransa’nın artık sabrının tükendiği yönündeki bir duygunun adeta bir yansımasıydı. Cezayirliler ise, Fransa özür dilemeden ve Fransız liderler işgal sırasında korkunç günahlar işlendiğini kabul etmeden geçmişi unutmayı kesinlikle reddediyorlar.
Macron, iktidara gelmesinden bu yana sürdürdüğü ve ‘geçmişin yaralarını iyileştirmek’ olarak adlandırdığı çaba çerçevesinde geçtiğimiz 30 Eylül’de Cezayir'deki savaşı yaşayanların soyundan gelen 18 genci bir araya getirdi. Macron, gençlerin sorduğu sorulardan birine verdiği yanıtta, “Fransız kolonizasyonundan önce bir Cezayir ulusu var mıydı?” diye sordu. Ayrıca, “Türkler, Cezayirlilere ülkelerini sömürgeleştirdiklerini unutturmayı başardılar” ifadelerini kullanan Macron, bu nedenle, ‘Türkler tarafından Mağrip’te yapılan dezenformasyon ve propaganda ile yeniden yazılan tarihe karşı tarihin yeniden yazılması’ çağrısında bulundu.
Cezayir, Emmanuel Macron’un, hem ülke yönetimi hem de halkı için son derece aşağılayıcı bir anlam taşıyan ‘Fransız kolonizasyonunun, sivil müdahale için Fransa’nın gelişinden önce çadırda yaşayan ve koyun güden Cezayirlilere medeniyet getirmek gibi bir takım avantajları olduğu’ şeklindeki sözlerini büyük bir hassasiyetle karşıladı.
Macron, bununla da kalmadı. Sorunun, Cezayir'in 1962 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir toplumunun derinliklerinde değil, hafızaya bağlı bir rant üzerine kurulmuş siyasi-askeri sistemde” olduğunu söyledi. Cezayir tarihinin yazımının ‘gerçeklere değil, Fransa'ya duyulan nefrete dayandığını’ öne süren Macron, “Cumhurbaşkanı Tebbun ile iyi bir iletişimim var, ama onun çok katı bir sistem tarafından kontrol edildiğini düşünüyorum” dedi. Gözlemcilere göre bu sözler, Cezayir Cumhurbaşkanı Tebbun’un ‘ordu tarafından rehin alınmış olduğu ve aslında iktidarın başı olmadığı’ anlamına geliyor.
Fransa tarafından Cezayir ve Kuzey Afrika'nın Mağrip bölgesindeki diğer ülkelere verilen vizelerin yüzde 50 azaltılması meselesiyle ilgili olarak Macron, kararın, özellikle Paris ve Fransa’nın diğer şehirlerini sık sık ziyaret eden üst düzey yetkilileri kapsayan ‘yönetici çevrelere’ yönelik olduğunu belirtti. Macron, “İktidar çevrelerini, yani kolayca vize almaya alışmış olanları zorlamaya çalışacağız” diyerek Mağripli yönetici sınıfını tehdit etti. Fransa'nın bu kararla yetkililere vermek istediği mesajla ilgili olarak ise Macron, “Yöneticilere, ‘(Fransa'daki) kaçak göçmenleri ve tehlikeli insanları (teröristleri) ülkeden çıkarmak için iş birliği yapmayı reddederseniz, hayatınızı kolaylaştırmayız’ demek istiyoruz” şeklinde konuştu.
Buna karşın Cezayir, Fransa’ya karşı tepki vermekte gecikmedi ve bir takım resmi önlemler aldı. Bu önlemlerin başında Cezayir’in Paris Büyükelçisinin geri çağrılması ve 2013 yılından bu yana aşırılık yanlısı gruplarla mücadele edilen Mali’nin kuzeyinde görev yapan Fransız savaş uçaklarının geçiş güzergahındaki Cezayir hava sahasının kapatılması yer aldı.

Fransa’daki seçim süreci
Bu yeni bölünme sürecinde en çok dikkat çeken ise Fransa'da seçim tarihi yaklaşırken, sanki Fransa’da seçimler, Cezayir konuk olarak davet edilmeden yapılamazmış gibi Fransa ve Cezayir arasındaki gerilimin artması oldu. Bu gerilim de çoğunlukla (Cezayir'in bağımsızlık savaşında Fransa adına savaşan Müslüman Cezayirliler) Harkiler ve (Cezayir’de doğup Fransa kolonizasyonu sırasında Fransızlarla iş birliği yapan ve bağımsızlığın kazanılmasından sonra Cezayir’den ayrılarak Fransa’ya yerleşen Cezayirliler) Kara Ayaklar gibi tarihi dosyaların yeniden hararetli tartışmalarda gündem olmalarıyla oluyor. Bu nedenle çoğu gözlemci Macron'un açıklamalarını önümüzdeki Nisan ayında yapılması planlanan Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimleri gündemiyle ilişkilendiriyor.

“Machiavelli mantığı”
Cezayirli gazeteci yazar Abdulali Zevagi, konula ilgili Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:
“Fransa Cumhurbaşkanı’nın rezil açıklamaları, kulağa boğazlanmış bir horozun böğürtüleri gibi geliyor. Çünkü adam ikinci kez kazanmayı hedeflediği yeni bir cumhurbaşkanlığı döneminin eşiğinde. Makyavelli mantığındaki bu amaç, onu nezaketten ve diplomatik geleneklerden soyutlamış durumda. Tarih, Fransa’nın Cezayir ile ilişkilerindeki tüm bu aşırılığı hatırlıyor. Bu şekilde küstahça sözler sarf ediyor ve tarihin derinliklerine iniyor. Belki de bu sözler ona bazı seçmenlerin sempatisini kazandıracaktır. Elbette burada göçmenlere düşman olan ve beyaz ırkın üstünlüğü savunan ve İslam karşıtlığı yanılsamasıyla yönlendirilen sömürgeci geçmişe özlem duyan aşırı sağcı kitleyi kastediyoruz. Bu, son yıllarda tüm Avrupa ülkelerinde yeniden canlanan bir eğilim ve bu kasıtlı bir adım gibi görünüyor. Macron, bunu uygulamak için kademeli bir politika benimsedi. Vatanına ve halkına ihanet eden ve onlara karşı Fransa'nın yanında savaşan harkilerden resmi olarak özür diledi.”

Zevagi sözlerini şöyle sürdürdü:
"Fransa’nın cumhurbaşkanları, her seçim döneminde Fransa-Cezayir ilişkilerindeki çetrefilli dosyalara başvururlar ve bazı detayları farklı derecelerde sunarlardı. Ancak mevcut cumhurbaşkanı izin verilen tüm sınırların ötesine geçti. Cezayir'e karşı hâlâ ataerkil bir bakışla, 1962 yılı öncesindeki sömürgesiymiş gibi bakan bir sömürge ideolojisi sürdürüyor gibi görünüyor.  Gerçekten de Macron, Fransız siyasi elitlerinin gizli kapaklı inandıklarını yüksek sesle dile getirdi. İki ülke arasındaki ilişkilerdeki gerçek sorunu gözlerimizin önüne serdi. Fransız elitlerinin tutum ve tepkilerini oluşturan ana güdüyü ortaya çıkardı. Sömürge fikri, Cezayir’i arka bahçesi ve ekonomisinin atardamarlarından biri olarak gören Fransızların karakterinde kök salmıştır. Bu da Fransızların tedavi edilemeyen kronik bir hastalığıdır. "

“Medeniyetten yoksun bölge”
Cezayirli gazeteci yazar, değerlendirmesinde şunları da dile getirdi:
“Fransa’nın, Cezayir’i işgali büyük bir yalana dayanıyordu. Hala da öyle... Öyle görünüyor ki Cumhurbaşkanı Macron’da bu yalana tam bir teslimiyetle inanıyor. Vardığı sonuç, Fransa’nın acımasız barbar istilasından önce Cezayir'in medenileştirilmesi gereken medeniyette yoksun bir yer olduğudur. Ama bunu kafalarını keserek, aç bırakarak, yerlerinden ederek ve onlara karşı vahşi katliamlar gerçekleştirerek yaptılar. Oysa hiçbir sömürgeci güç böyle bir şey yapmadı. “
Zevagi’ye göre ‘Macron'un Cezayir’de askeri bir rejimin olduğuna atıfta bulunması, orduya yönelik sert eleştirileri ve siyasi-askeri rejimin Cumhurbaşkanı Tebbun’u kontrol etmekle suçlaması, hezeyan dolu açıklamaları, rastgele veya belli bir tarafa yöneltilmiş mesajlar, Cezayir’de Fransız tarafının aleyhine gerçekleşen bir iç değişimi yansıttığı’ açıkça görülüyor. Macron’un açıklamalarının iki ülke arasındaki ilişkilerin gelecekteki aşamalarını belirlemenin temel taşı olmaya devam ettiğini söyleyen Zevagi, “Çünkü bu açıklamalar, her Cezayirli için büyük bir anlam ifade eden Cezayir ulusunun varlığını ve ruhunu hedef aldı. Cezayirli yetkililerin açıklamaları, devletin tutumu ve sosyal medya kullanıcılarının Fransa Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarını kınayan paylaşımları bu durumu ortaya çıkardı. Tarihi gerçeklerin ortaya çıkarılması, Fransa ile ilişkilerin kesilmesi ve Fransa’nın Cezayir’deki ekonomik ve kültürel çıkarlarının engellenmesi ve Fransa ile ilişkilerin, Cezayir'i geri kalmışlığından ve hem ekonomik hem de sosyal durgunluğundan kurtaracak her derde deva olarak görülmemesi talepleri yaygın bir şekilde dile getirildi” şeklinde konuştu.

Fransa’yı seven Cezayirliler var
Öte yandan Cezayirli siyaset analisti Abdulvahhab Lekevari, Facebook hesabından yaptığı paylaşımda Macron'un açıklamalarını ve neden olduğu öfkeyle ilgili şunları yazdı:
“Macron, hafıza dosyasından beslenen bir siyasi-askeri rejimden bahsetti. Bu egemen iktidarımızın çok doğru bir tanımıydı. Macron, Cezayir halkının Fransa'dan nefret ettiğini söyledi. Fakat bu doğru değil. Fransa'dan gerçekten nefret eden Cezayirlilerin olmasının yanında aynı zamanda Fransa'yı seven önemli sayıda Cezayirli de var. Cezayirlilerin Fransa’dan nefret etmediğinin kanıtı, her gün Fransa’ya umut yolculuğuna çıkan düzensiz göçmenlerdir. Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın 2003 yılındaki sel felaketinin ardından başkentin Bab el-Vad semtini ziyareti sırasında binlerce Cezayirlinin Chirac’ın adını söyleyerek vize talep ettiklerini de unutmadık.”

Lekevari sözlerini şöyle sürdürdü:
“(Macron), ‘Fransız işgalinden önce bir Cezayir ulusu var mıydı?’ diye sordu. Sorusunun cevabı için Cezayir ulusal hareketinin simgesi, Cezayir devletinin Kurucu Meclisinin ve Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükümeti'nin ilk başkanı Ferhat Abbas’a kadar gitti. Cezayir ulusunu mezarlıklarda aradı, ancak bulamadı.”
Macron’un akıllı ve hırslı bir politikacı olduğunu, tarih de dahil olmak üzere tüm kartlarını ikinci  kez cumhurbaşkanlığını kazanabilmek için kullandığını söyleyen Lekevari, “Özetle, yoksul Cezayirliler hâlâ kimliklerini ve tarihlerini aramaya dalmış durumdalar. Bu ulusun gerçek başlangıcını sorgulamak için tarihle gülünç bir şekilde savaşmak yerine Fransa’dan kurtuluş mucizesinin tarihi olan 5 Temmuz 1962'yi modern Cezayir ulusu için muzaffer bir başlangıç ​​olarak benimsemeleri yeterliydi” ifadelerini kullandı.
Sudanlı yazar Tayyib Salih tarafından 1960’lı yılların ortalarında yazılan ve kimlik meselesi üzerine kurulu ünlü roman ‘Mevsimu'l-Hicre ile'ş-Şemâl’den (Kuzeye Göç Mevsimi) alıntı yapan Lekevari, “Kitap sömürgeciler için şunlar söyleniyor; ‘gelişleri bizim anlattığımız gibi bir trajedi ya da onların tasvir ettiği gibi bir nimet değil, zamanla bir efsaneye dönüşecek melodramatik bir eylemdi. Neden evimize geldiklerini bilmiyorum. Bu, bugünümüzü ve geleceğimizi zehirlediğimiz anlamına mı geliyor? Er ya da geç evlerimizden çıkacaklar. Ancak burada demiryollarını, buharlı gemileri, fabrikaları, hastaneleri ve okulları olacak. Onların dilini hiç bir suçluluk yahut memnuniyet hissetmeden konuşacağız. Sıradan insanlar gibi olacağız. Ve eğer bizler birer yalansak, kendi uydurduğumuz yalanlarız.’”

Cezayir, Fransa’nın elinden kayıp gitti
Cezayirli yazar Abdulcebbar Bata da Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Macron, 4 yıl önce seçim kampanyası sırasında Cezayir'e geldiğinde açıkça ziyaretinin Fransa’nın Cezayir’deki tarihindeki ve geleceğindeki rolü açısından yaptığını söyledi. Ayrıca Cezayir'in sömürgeleştirilmesi insanlığa karşı bir suç olduğunu ifade etti. Bunları söyleyen kişi ile Fransız işgalinden önce bir Cezayir ulusunun varlığını sorgulayan kişinin aynı olması akıl almaz bir durum.  Kendi yarattığınız milletin varlığında ve geleceğinde asla sizden vazgeçemeyeceği de ortadadır. Macron’un ruh haline ve değişken zihniyetine göre yaptığı açıklamalar, bizi tam bir çelişkiye ve gerçeği bulmak için derinlemesine bir okuma yapmaya itiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın dediği gibi, Macron'un zihinsel noktada bir tedaviye ihtiyacı olmayabilir. Fakat önceki tüm Fransız cumhurbaşkanlarının aksine, çıkışlarında ve son açıklamalarında kendisini bu anormalliğe itenin ne olduğu bulmak için Macron’u içeriden ve dışarıdan çevreleyen tüm faktörler incelenebilir.
Bata’ya göre özellikle yeni Cezayir yönetiminin kendileriyle yapılan anlaşmaları yenilemeyi reddetmesinin ardından Cezayir’i bir daha geri dönmeksizin terk eden Fransız şirketlerinin devasa kayıplarından ve Fransa’ya yakın politikacıların ve işadamlarının Cezayir’de hapishanelere atılmasından geriye kalanların da ülke dışına kaçmasından sonra, Fransa gerçekten Cezayir’in elinden kayıp gittiğini düşünüyor.

Hanad: Macron haklı
Diğer taraftan Cezayirli siyaset bilimi profesörü Muhammed Hanad, Macron'un Cezayir rejimi konusundaki tutumunu güçlü bir şekilde desteklediğini açıkladı. Hanad, ‘Cezayirli yetkililerin, her zamanki gibi, Macron'un açıklamalarının ardından kendinden emin bir yönetim olarak görünme fırsatını kaçırdığını’ yazdı. Hanad, “Ne yazık ki, medya profesyonellerimizin ve entelektüellerimizin çoğu da bunu taklit etti. Cumhurbaşkanı Macron'un söylediklerini sakin bir şekilde gözden geçirecek olursak en başta Fransa'daki politikacıların aklından geçenleri dile getirdiği için Macron’a saygı göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. En az yöneticilerimizin bazılarının yolsuzluklarından ve Fransa'yı paraları ve lüks mülkleri için bir sığınak olarak görmelerinden dolayı gördükleri saygıyı göstermeliyiz. Fransa Cumhurbaşkanı, bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir'in siyasi ve askeri bir rejimin himayesinde hafıza dosyasından faydalandığını söyledi! Peki, bu doğru değil mi?” yorumunda bulundu. Hanad'a göre hafıza dosyasından sağlanan yarar, başka bir rant kaynağına ve ne olursa olsun muhalif seslerin bastırılmasına dayanır. Cezayir devletinin, bağımsızlık savaşının sona erdiğinin ilan edilmesinden hemen sonra geçici hükümete karşı yapılan bir askeri darbe üzerine kurulduğunu vurgulayan Hanad, “Darbeciler, iktidarlarını güçlendirmek amacıyla - Macron'un da dediği gibi – Cezayir’in tarihini Fransa nefretine dayandırdılar. Ama bugün, bu nefretin sadece kısır bir propagandadan ibaret olduğunu biliyoruz! Bu nedenle, Fransa Cumhurbaşkanı yanlış bilgi ve propagandaya karşı koymak amacıyla Cezayir savaşının tarihini Arapça ve Berberice olarak yazakları vaadinde bulunmakta haklı” ifadelerini kullandı.

Hanad sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ancak Emmanuel Macron'un, Fransa'nın Cezayir'deki rejimi desteklediği yönündeki genel düşünceyi çürüttüğü çok önemli açıklamaları da var. Cezayir'deki rejimin Hirak (Halk hareketi) nedeniyle yorgun ve kırılgan hale geldiğini belirtti ve askeri bir rejim niteliğinde olduğunu vurguladı. Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun ile olan ilişkisine dikkati çekti ve Cezayir Cumhurbaşkanı’nın, katı bir rejimin tarafından kontrol edildiğini söyledi.”
Macron'un ‘yönetici sınıfına’ vize vermeyi kısıtlayarak ‘hayatlarını kolaylaştırmayacakları’ yönündeki tehdidiyle ilgili olarak ise Hanad şunları söyledi:
“Bu, artık onlardan korkmuyor gibi görünen Fransız yetkililerle haşır neşir olanlara saygısızlık anlamına gelmiyor mu? Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un Cezayir'deki yönetim sistemine ilişkin son açıklamalarından nasıl bir ders çıkarmalıyız? Eğer karşındaki sana saygı duymuyorsa dönüp kendine bir bak, belki de sebebi sensindir!”



İran, “Akdeniz’deki son kalesi” Lübnan’a tutunuyor

İsrail'in hava saldırısının ardından güney Lübnan'dan yükselen dumanlar, 12 Haziran 2026'da Lübnan'ın Marjayoun kentinden görüntülendi (Reuters)
İsrail'in hava saldırısının ardından güney Lübnan'dan yükselen dumanlar, 12 Haziran 2026'da Lübnan'ın Marjayoun kentinden görüntülendi (Reuters)
TT

İran, “Akdeniz’deki son kalesi” Lübnan’a tutunuyor

İsrail'in hava saldırısının ardından güney Lübnan'dan yükselen dumanlar, 12 Haziran 2026'da Lübnan'ın Marjayoun kentinden görüntülendi (Reuters)
İsrail'in hava saldırısının ardından güney Lübnan'dan yükselen dumanlar, 12 Haziran 2026'da Lübnan'ın Marjayoun kentinden görüntülendi (Reuters)

ABD ve İran arasındaki çatışmalar son günlerde tekrar alevlenirken, müzakereler hakkında çelişkili açıklamalar yapılıyor.

ABD Başkanı Donald Trump, dünkü açıklamasında İran'la anlaşmanın tamamlanmak üzere olduğunu, mutabakat metni üzerindeki son çalışmaların sürdüğünü savundu.

Sürecin birkaç gün içinde tamamlanacağını, belki de Avrupa'da bir imza töreni düzenleneceğini ileri sürdü. Truth Social'daki açıklamasında da İran'a düzenlenmesi planlanan saldırıları askıya aldığını bildirdi.

Diğer yandan Fox News'e konuşan ABD'li bir savunma yetkilisi, Hürmüz'de İran'a ait iki drone'un düşürüldüğünü iddia etti.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi ise mutabakat metninin bir kısmıyla ilgili müzakerelerin tamamlandığını söylerken, "İran henüz hiçbir anlaşmayla ilgili nihai karar belirtmemiştir" dedi.

İran'ın yarı resmi haber ajansı Tesnim de Tahran'dan resmi açıklama gelmediği sürece Trump'ın sözlerinin dikkate alınmaması gerektiğini yazdı.

Guardian'ın aktardığına göre anlaşmada Hürmüz Boğazı'ndaki mayınların temizlenmesine ilişkin bir takvim öngörülüyor. Bu süre zarfında ABD'nin bölgedeki ablukası devam edecek.

Ayrıca nükleer müzakerelerin yeniden başlaması ve dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılmasına yönelik mekanizmalar da ele alınıyor. Adının paylaşılmasını istemeyen bir diplomat, anlaşmanın yüzde 50 başarı şansı olduğunu savunuyor.

Müzakerelerin akıbeti belirsizliğini korurken Tahran yönetimi, Lübnan'ı denkleme dahil ederek pazarlık kozunu artırmaya çalışıyor. İran, ABD'yle herhangi bir anlaşma için İsrail'in Lübnan'a saldırıları sonlandırmasını şart koşuyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı, İsrail ve Lübnan'ın, Hizbullah'ın saldırılarını tamamen durdurması ve tüm unsurlarını Litani Nehri'nin güneyinden çekmesi şartıyla ateşkeste anlaştığını 3 Haziran'da duyurmuştu.

Ancak Tahran destekli Hizbullah ertesi gün ateşkesi reddettiğini açıklamıştı. Şii örgütün lideri Naim Kasım, öncelikle tüm çatışmaların durdurulmasını ve İsrail birliklerinin ülkeden çekilmesini talep ederek "İşgal devam ettiği sürece direniş de devam edecek" demişti.

İsrail yönetimiyse ülkenin güneyindeki işgalini genişletiyor.

Reuters'ın analizinde Lübnan'ın, Suriye'de Aralık 2024'te Beşar Esad rejiminin devrilmesinin ardından İran'ın "Akdeniz'de nüfuzunu sürdürebileceği son kalesi" haline geldiğine dikkat çekiliyor.

Diğer yandan Lübnan yönetimi dış etkilerin ülkenin geleceğini belirlemesini istemiyor. Cumhurbaşkanı Joseph Avn, çarşamba günü ajansa yaptığı açıklamada, "Lübnan'ın geleceği İran'ın ya da İsrail'in değil, Lübnanlıların elindedir" demişti.

Independent Türkçe, Guardian, Times of Israel, Reuters, Tesnim


ABD-İran uzlaşması, İsrail ile Hizbullah arasındaki savaşı bitirir mi?

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Tyre kentine düzenlediği hava saldırısının ardından bir binadan yükselen yoğun alev ve dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Tyre kentine düzenlediği hava saldırısının ardından bir binadan yükselen yoğun alev ve dumanlar (AFP)
TT

ABD-İran uzlaşması, İsrail ile Hizbullah arasındaki savaşı bitirir mi?

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Tyre kentine düzenlediği hava saldırısının ardından bir binadan yükselen yoğun alev ve dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Tyre kentine düzenlediği hava saldırısının ardından bir binadan yükselen yoğun alev ve dumanlar (AFP)

Washington'daki karar alma çevreleriyle yakın ilişkilere sahip iki Amerikalı uzman, ABD ile İran arasında bir mutabakat zaptına varılmasına yönelik işaretlerin artmasına rağmen, İsrail ile Hizbullah arasında halen devam eden savaşın yakın gelecekte sona ermesinin beklenmediğini değerlendirdi. Uzmanlara göre Lübnan, İsrail'in güvenlik kaygıları, Hizbullah'ın askerî rolü ve İran'ın bölgesel stratejisi arasında sıkışmış durumda bulunuyor.

Washington merkezli Savaş Araştırmaları Enstitüsü'nün (ISW) Ortadoğu ekibi başkanı Kelly Campa ile RAND Corporation Ulusal Güvenlik ve Strateji Programları Direktörü Raphael Cohen, Şarku’l Avsat verdikleri demeçlerde, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Lübnan ve İsrail hükümetleri arasında savaşın temel nedenlerini ele almak ve iki ülke arasında barış sağlamak amacıyla yürüttüğü arabuluculuk çabalarına rağmen çatışmaların farklı yoğunluk seviyelerinde devam edeceğini belirtti.

İsrail'in Hizbullah'a yönelik mevcut askerî operasyonlarının başlamasının üzerinden 100 günden fazla süre geçtiğini hatırlatan ve ABD askerî istihbaratında Albay Cohen, “Geri sayım 100 gün önce başlamadı. İsrail açısından bu, çok daha uzun bir mücadelenin parçası; ateşkes anlaşmalarıyla bölünen ayrı savaşlar dizisi değil” dedi.

dsvbht
Kelly Campa, Washington'daki Savaş Araştırmaları Enstitüsü'nde Ortadoğu ekibinin başkanı (Şarku’l Avsat)

Cohen, İsrail'in kuzey sınırlarının güvenliğinden tamamen emin olana kadar Güney Lübnan'da işgal ettiği bölgelerden çekilmeyeceğini düşündüğünü belirtti. Aynı zamanda İsrail'in Hizbullah'ı tamamen yenilgiye uğratmasının ya da İran destekli örgütün İsrail'i hedeflerinden vazgeçirmesinin düşük ihtimal olduğunu ifade ederek, “Uzun vadeli bir çatışmayla karşı karşıyayız. Taraflardan hiçbirinin nihai hedeflerine ulaşabilecek durumda görünmediği bir tablo söz konusu” değerlendirmesinde bulundu.

Lübnan ve Levant bölgesi güvenliği üzerine çalışan Kelly Campa da benzer görüşler dile getirerek, çatışmanın yakın dönemde çözülemeyeceğini söyledi. Bunun temel nedeninin bölgesel politikalar ve özellikle İran'ın hesapları olduğunu belirten Campa, “Bu çatışmanın kısa sürede çözüleceğini düşünmüyorum. İran, bölgedeki ortaklarından birine yönelik herhangi bir Amerikan veya İsrail saldırısının daha geniş çaplı bir savaşı tetikleyebileceği bir gerçeklik oluşturmaya çalışıyor” ifadelerini kullandı.

sdvghtyj
RAND Corporation'ın Strateji ve Ulusal Güvenlik Programları Direktörü (Şarku’l Avsat)

Campa'ya göre Tahran, Lübnan'daki gelişmeleri Washington ile yürüttüğü müzakerelerde elini güçlendirmek için kullanıyor. İran'ın, Levant bölgesindeki en önemli ortağı olmaya devam eden Hizbullah'ı korumaya çalıştığını belirten Campa, aynı zamanda Tahran'ın taviz vermek istemediği konuların görüşülmesini ertelemek için mevcut durumdan yararlandığını söyledi.

Askerî çözüm yeterli değil

Her iki uzman da askerî operasyonların tek başına kalıcı bir sonuç sağlayıp sağlayamayacağını sorguladı.

Cohen, İsrail'in elde ettiği bölgesel kazanımların Hizbullah'ın temel tutumunu değiştirmesinin zor olduğunu belirterek, “İsrail, Hizbullah'ı silahsızlandırmak için yoğun çaba gösteriyor. Ancak Hizbullah mensubuysanız bunu kabul etmeye yatkın olmazsınız. Bu nedenle çıkmazdayız” dedi.

Güney Lübnan'daki köy, kasaba ve şehirlerde meydana gelen büyük yıkım konusunda Campa yorum yapmaktan kaçınırken, Cohen askerî operasyonların genellikle hassas ve hedef odaklı yürütüldüğünde daha etkili olduğunu söyledi.

Cohen, “Amaç yıkımın kendisi değil. Sorun, Hizbullah'ın onlarca yıl boyunca Güney Lübnan'daki yerel topluluklar ve altyapı içinde kök salmış olmasıdır” dedi. Bununla birlikte savaş sırasında askerî gereklilik konusunda ortaya atılan karşıt iddiaların bağımsız biçimde doğrulanmasının son derece zor olduğuna dikkat çekti.

Uzman, savaşın sonunda kesin bir zafer tablosu beklenmemesi gerektiğini de vurgulayarak, “Sonunda bir zafer geçidi olmayacak. En gerçekçi sonuç, çatışmaların tamamen sona ermesinden ziyade şiddetin azaltılmasıdır” ifadelerini kullandı.

Benzer şekilde Campa da İsrail'in ne zaman duracağının ancak siyasi bir uzlaşmayla cevaplanabilecek bir soru olduğunu belirterek, çatışmanın nihai olarak diplomasi yoluyla çözülebileceğini savundu.

Diplomasinin sınırları

Uzmanlar, İsrail ile Lübnan arasında devam eden görüşmelerin önemli olduğunu kabul etmekle birlikte bunların sınırlı etkisine dikkat çekti.

Cohen, “Konuşuyor olmaları olumlu. Ancak bu çatışmanın önemli bir tarafı daha var: Hizbullah. Ve o müzakere masasında bulunmuyor” dedi.

Campa ise ABD arabuluculuğunda Washington'da Lübnan ve İsrail heyetleri arasında yürütülen doğrudan görüşmeleri “tarihî öneme sahip” olarak nitelendirdi. Ancak kalıcı bir anlaşmanın ancak Lübnan devletinin otoritesinin güçlendirilmesiyle mümkün olabileceğini söyledi.

fvhyju
Hizbullah destekçileri, ABD ve İsrail'in İran'a karşı askeri operasyonlarını protesto ederken İran bayrakları salladı (AP)

Önceki düzenlemelerin büyük ölçüde Hizbullah'ın davranışlarına bağlı olduğu için kırılgan kaldığını ifade eden Campa, kalıcı bir anlaşma için Lübnan devletinin otoritesini kullanabileceğine ve İsrail'in güvenlik kaygılarını giderebileceğine yönelik güven oluşturulması gerektiğini belirtti.

Birçok Lübnanlının İsrail'in gerçek rakibinin Lübnan hükümeti değil Hizbullah olduğunu düşündüğünü söyleyen Campa, buna karşın Hizbullah'ın İsrail ile doğrudan temas kurulmasına sürekli karşı çıktığını hatırlattı.

Lübnan devletinin son bir yıl içinde otoritesini güçlendirmek ve Hizbullah'ın askerî varlığını sınırlandırmak yönünde adımlar attığını belirten Campa, bu çabaların önemli olduğunu ancak kalıcı bir çözüm için Lübnan, İsrail ve ABD arasında iş birliği gerektiğini söyledi.

İran faktörü

Cohen, Washington ile Tahran arasında yürütülen diplomasinin Hizbullah'ın geleceği sorununu çözebileceği konusunda şüphelerini dile getirdi.

“İsrail'in yakın zamanda İran ile doğrudan müzakere edeceğini düşünmüyorum. Daha olası senaryo, ABD ile İran arasında dolaylı görüşmeler yürütülmesidir” diyen Cohen, kamuoyuna yansıyan görüşmelerin büyük ölçüde İran'ın nükleer programına odaklandığını, İran'ın bölgesel silahlı gruplar ağının ise geri planda kaldığını söyledi.

Bu nedenle olası bir anlaşmanın Hizbullah meselesine uzun vadeli bir çözüm getireceğinden kuşku duyduğunu belirten Cohen, İran'ın Hizbullah'ı hâlâ stratejik bir değer olarak gördüğünü ifade etti.

“Hizbullah belki de 7 Ekim 2023 öncesindeki kadar önemli değil; ancak Tahran'ın ondan vazgeçmeyeceği kadar değerli olmaya devam ediyor” dedi.

cdy6ujk
ABD Dışişleri Bakanlığı Genelkurmay Başkanı Daniel Hoeller, İsrail'in ABD Büyükelçisi Yehiel Leiter, ABD'nin Lübnan Büyükelçisi Michel Issa ve Lübnan'ın Washington Büyükelçisi Nada Hamadeh-Moawad ile birlikte, Washington DC'deki Dışişleri Bakanlığı merkezinde İsrail ve Lübnan heyetleri arasında gerçekleşen bir görüşmeden bir kare (AFP)

Yakın zamanda Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara'nın eski muhalifler ve müttefikleri kapsayan yeni bir ordu kurma çabalarını inceleyen bir rapora katkı sunan Campa ise, Donald Trump'ın önerilerine rağmen Suriye'nin Hizbullah'ı zayıflatma girişimlerinde önemli bir rol üstlenip üstlenemeyeceğini sorguladı.

Suriye hükümetinin ciddi iç sorunlarla mücadele ettiğini ve önceliğinin devlet kurumları ile güvenlik güçlerini yeniden inşa etmek olduğunu belirten Campa, “Şam'ın bundan daha büyük bir rol üstlenebileceğine şaşırırım” dedi.

Zorlu yol

Lübnan liderlerinin önündeki seçeneklere ilişkin değerlendirmelerinde her iki uzman da devlet kurumlarının güçlendirilmesinin ülke için en iyi uzun vadeli seçenek olduğu konusunda birleşti.

Campa, mevcut Lübnan yönetiminin geçmiş yıllarda hayal edilmesi zor olan zorlu meselelerle yüzleşmeye hazır göründüğünü belirterek, Lübnanlı yetkililere “baskılara rağmen bu çizgiyi sürdürmeleri” tavsiyesinde bulundu.

Cohen ise Lübnan açısından en olumlu senaryonun Hizbullah'ın savaştan ciddi ölçüde zayıflamış şekilde çıkması olduğunu söyledi. Böyle bir durumda Lübnan Silahlı Kuvvetleri'nin devlet otoritesini ülke genelinde daha fazla tesis edebileceğini ifade etti.

“Bu çatışmanın olumlu sayılabilecek tek yönü varsa, o da Hizbullah'ın Lübnan ordusunun daha fazla kontrol sağlamasına imkân verecek ölçüde zayıflayabilmesidir” dedi.

Bununla birlikte iki uzman da bu sonucun kesin olmadığını ve Lübnan'ın geleceğinin büyük ölçüde ülke dışındaki gelişmelere bağlı kalacağını kabul etti.

Şimdilik her ikisinin de üzerinde uzlaştığı nokta ise şu: Savaşın yakın zamanda sona ermesi beklenmiyor ve Lübnan, uzun süreli askerî çatışma ile İran, İsrail ve ABD'yi kapsayan daha geniş bölgesel mücadelenin ortasında kalmaya devam ediyor.


Kırılan gözlüğü için ağlayan Filistinli çocuk dünya gündemine oturdu

Kırılan gözlüğü için ağlayan Filistinli çocuk dünya gündemine oturdu
TT

Kırılan gözlüğü için ağlayan Filistinli çocuk dünya gündemine oturdu

Kırılan gözlüğü için ağlayan Filistinli çocuk dünya gündemine oturdu

Gazze'de yaşayan ve ağır görme bozukluğu bulunan 7 yaşındaki Filistinli çocuk Eyüp Cüneyd'in kırılan gözlüğü nedeniyle gözyaşlarına boğulduğu görüntüler, sosyal medya ve uluslararası basında geniş yankı uyandırdı. Şarku’l Avsat’ın The Guardian'dan aktardığı habere göre söz konusu video Gazze'de görme sorunu yaşayan binlerce çocuğun karşı karşıya olduğu sağlık krizini de gözler önüne serdi.

Videoda, kırılan gözlüğünün parçalarını toplamaya çalışan Eyüp'ün çaresizliği milyonlarca kişiyi etkiledi. Görüntülerin dünya genelinde on milyonlarca kez izlenmesinin ardından Eyüp'e yeni bir gözlük temin edildi. Ancak ailesi, bunun yalnızca geçici bir çözüm olduğunu ve çocuğun acilen ameliyat olması gerektiğini belirtiyor.

Gazze kentindeki liman bölgesine sığınan Eyüp'ün annesi 30 yaşındaki İman Cüneyd, oğlunun görme sorununun iki yaşındayken geçirdiği ve yüksek ateşe neden olan bir hastalığın ardından başladığını söyledi.

Doktorların başlangıçta görme yetisinin yaşla birlikte düzeleceğini ifade ettiğini belirten anne, durumun zamanla kötüleştiğini anlattı. Eyüp'ün ihtiyaç duyduğu yüksek dereceli lenslerin Gazze'de bulunamadığını söyleyen anne, "Tedavi için seyahat etmeye hazırlanıyorduk ancak savaş başladı ve tüm planlar durdu" dedi.

Ailesine göre Eyüp, gözlüğü olmadan neredeyse hiçbir şey göremiyor. Bu nedenle çoğu zaman çadırdan çıkmıyor, diğer çocuklarla oynarken son derece dikkatli davranıyor. Koşması, zıplaması ve serbestçe hareket etmesi doktorlar tarafından sakıncalı görülüyor. Uzmanlar, düşme veya çarpma sonucu göz retinasında daha fazla hasar oluşabileceği konusunda aileyi uyardı.

Eyüp'ün sık sık annesine, "Diğer çocuklar neden benim gibi gözlük takmıyor?", "Neden onlar gibi hareket edemiyorum?" ve "Neden okula gidemiyorum?" gibi sorular yönelttiği belirtiliyor.

Ailenin aktardığına göre olay, nisan ayının sonlarında Eyüp'ün molozlarla kaplı bir yolda yürürken düşmesiyle yaşandı. Yüzüstü yere düşen çocuğun gözlüğü kırıldı. Bunun üzerine Eyüp büyük bir üzüntü yaşayarak gözyaşlarına boğuldu ve gözlüğünün parçalarını toplamaya çalıştı.

Annesi, "Onun için gözlüğü her şey demekti. Gözlükle bile net göremiyor, çoğu zaman nesneleri yüzüne birkaç santimetre yaklaştırmak zorunda kalıyordu. Gözlüksüz ise neredeyse hiç hareket edemiyordu" ifadelerini kullandı.

Aile üyeleri, gözlüğün kırılmasının ardından geçen üç ila dört gün boyunca Eyüp'ün çadırın bir köşesinde hareketsiz kaldığını, yardım almadan yürüyemediğini anlattı. Kendi başına hareket etmeye çalıştığında ise çevresini seçebilmek için yere doğru eğilip gözlerini zemine yaklaştırdığı belirtildi. Yakınları gözlüğü tamir etmeye çalışsa da hasar gören lenslerin onarılamadığı kaydedildi.

Anne İman Cüneyd, videonun çadıra döndükten sonra çekildiğini belirterek, "Sokakta sürekli ağlıyor, gözlüğünün tamir edilmesini istediğini söylüyordu çünkü onsuz hiçbir şey göremiyordu. Videonun yayılmasının ardından bazı bağışçılar yardım etti ve yeni bir gözlük aldık. Ancak bu gözlük de ihtiyaç duyduğu ölçülere tam olarak uygun değil" dedi.

Aile, son günlerde Eyüp'ün psikolojik durumunda kısmi bir iyileşme gözlemlediklerini ifade ediyor. Çocuğun ziyaretçiler ve yardım görevlileriyle daha fazla iletişim kurmaya başladığı, bunun da aileye umut verdiği belirtiliyor.

Öte yandan Gazze'deki sağlık yetkilileri, savaşın göz sağlığı hizmetlerini büyük ölçüde çökerttiğini bildiriyor. İsrail ablukası ve savaşın yol açtığı yıkım nedeniyle binlerce görme engelli veya görme sorunu yaşayan kişinin tedaviye erişemediği belirtiliyor.

Hastanelerde cerrahi mikroskoplar ve katarakt ameliyatlarında kullanılan fako cihazları dahil olmak üzere temel ekipman eksikliği yaşanıyor. Yetkililere göre yalnızca katarakt ameliyatı bekleyen hasta sayısı 2 bin 800'ü aşarken, kornea nakli, glokom ve rekonstrüktif göz ameliyatları dahil toplam bekleyen vaka sayısı 4 binin üzerinde bulunuyor.

İsrail bombardımanının sağlık tesislerinin çevresini hedef alması nedeniyle Gazze kentindeki Devlet Göz Hastanesi de zaman zaman hizmet veremez hale geldi. Burası, Gazze Şeridi'ndeki tek kamu göz sağlığı merkezi olarak faaliyet gösteriyor.

Hastane Müdürü ve kıdemli göz cerrahı Dr. Hüsam Davud, mevcut durumda tıbbi sarf malzemeleri ve cerrahi ekipmanlarda ciddi eksiklik yaşandığını belirterek, "Bugün savaş öncesinde sunduğumuz hizmetlerin yalnızca yaklaşık yüzde 60'ını verebiliyoruz. Bunun temel nedeni, İsrail'in tıbbi ekipman ve cerrahi malzeme girişini engellemesidir" dedi.

Doktorlar ayrıca kalabalık yaşam koşulları, yetersiz sanitasyon hizmetleri ve ilaç eksikliği nedeniyle ağır kornea enfeksiyonlarında ciddi artış yaşandığını, bazı hastaların bu nedenle kalıcı olarak görme yetisini kaybettiğini bildiriyor.

Uzmanlara göre görme sorunu yaşayan çocukların durumu, Gazze'deki daha geniş çaplı insani krizin yalnızca bir parçası. Bölge, nüfusa oranla dünyadaki en yüksek çocuk amputasyon oranlarından birine sahip. On binlerce hasta ve yaralı çocuk acil tedavi beklerken, özel sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyan çok sayıda kişinin Gazze dışına tahliyesi henüz gerçekleştirilemedi.

Gazze Sağlık Bakanlığı'nın son verilerine göre yaklaşık 4 bin çocuk, hayati öneme sahip tıbbi tedaviye ulaşabilmek için acil olarak bölge dışına sevk edilmeyi bekliyor.