Cezayir ile Fransa arasındaki 3 asırlık hesaplaşma

Eski sömürü ülkesi Fransa’nın siyasi gündeminden düşmüyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
TT

Cezayir ile Fransa arasındaki 3 asırlık hesaplaşma

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

Cezayir Cumhurbaşkanlığı ve ordusu, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un hem Cezayir Cumhurbaşkanlığı ve ordusu hem de genel olarak tüm ülke için son derece acı verici olarak kabul edilen açıklamaları nedeniyle öfke içinde... Macron’un açıklamaları, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın iktidarı döneminden bu yana Cezayirlileri, Fransa’nın 19. Yüzyıldaki Cezayir işgali ile bağlantılı geçmişin üzerine sünger çekilip yeni bir sayfa açmaya ve acılarını unutmalarına ikna etmek için çaba sarf ettiği ve Fransa’nın artık sabrının tükendiği yönündeki bir duygunun adeta bir yansımasıydı. Cezayirliler ise, Fransa özür dilemeden ve Fransız liderler işgal sırasında korkunç günahlar işlendiğini kabul etmeden geçmişi unutmayı kesinlikle reddediyorlar.
Macron, iktidara gelmesinden bu yana sürdürdüğü ve ‘geçmişin yaralarını iyileştirmek’ olarak adlandırdığı çaba çerçevesinde geçtiğimiz 30 Eylül’de Cezayir'deki savaşı yaşayanların soyundan gelen 18 genci bir araya getirdi. Macron, gençlerin sorduğu sorulardan birine verdiği yanıtta, “Fransız kolonizasyonundan önce bir Cezayir ulusu var mıydı?” diye sordu. Ayrıca, “Türkler, Cezayirlilere ülkelerini sömürgeleştirdiklerini unutturmayı başardılar” ifadelerini kullanan Macron, bu nedenle, ‘Türkler tarafından Mağrip’te yapılan dezenformasyon ve propaganda ile yeniden yazılan tarihe karşı tarihin yeniden yazılması’ çağrısında bulundu.
Cezayir, Emmanuel Macron’un, hem ülke yönetimi hem de halkı için son derece aşağılayıcı bir anlam taşıyan ‘Fransız kolonizasyonunun, sivil müdahale için Fransa’nın gelişinden önce çadırda yaşayan ve koyun güden Cezayirlilere medeniyet getirmek gibi bir takım avantajları olduğu’ şeklindeki sözlerini büyük bir hassasiyetle karşıladı.
Macron, bununla da kalmadı. Sorunun, Cezayir'in 1962 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir toplumunun derinliklerinde değil, hafızaya bağlı bir rant üzerine kurulmuş siyasi-askeri sistemde” olduğunu söyledi. Cezayir tarihinin yazımının ‘gerçeklere değil, Fransa'ya duyulan nefrete dayandığını’ öne süren Macron, “Cumhurbaşkanı Tebbun ile iyi bir iletişimim var, ama onun çok katı bir sistem tarafından kontrol edildiğini düşünüyorum” dedi. Gözlemcilere göre bu sözler, Cezayir Cumhurbaşkanı Tebbun’un ‘ordu tarafından rehin alınmış olduğu ve aslında iktidarın başı olmadığı’ anlamına geliyor.
Fransa tarafından Cezayir ve Kuzey Afrika'nın Mağrip bölgesindeki diğer ülkelere verilen vizelerin yüzde 50 azaltılması meselesiyle ilgili olarak Macron, kararın, özellikle Paris ve Fransa’nın diğer şehirlerini sık sık ziyaret eden üst düzey yetkilileri kapsayan ‘yönetici çevrelere’ yönelik olduğunu belirtti. Macron, “İktidar çevrelerini, yani kolayca vize almaya alışmış olanları zorlamaya çalışacağız” diyerek Mağripli yönetici sınıfını tehdit etti. Fransa'nın bu kararla yetkililere vermek istediği mesajla ilgili olarak ise Macron, “Yöneticilere, ‘(Fransa'daki) kaçak göçmenleri ve tehlikeli insanları (teröristleri) ülkeden çıkarmak için iş birliği yapmayı reddederseniz, hayatınızı kolaylaştırmayız’ demek istiyoruz” şeklinde konuştu.
Buna karşın Cezayir, Fransa’ya karşı tepki vermekte gecikmedi ve bir takım resmi önlemler aldı. Bu önlemlerin başında Cezayir’in Paris Büyükelçisinin geri çağrılması ve 2013 yılından bu yana aşırılık yanlısı gruplarla mücadele edilen Mali’nin kuzeyinde görev yapan Fransız savaş uçaklarının geçiş güzergahındaki Cezayir hava sahasının kapatılması yer aldı.

Fransa’daki seçim süreci
Bu yeni bölünme sürecinde en çok dikkat çeken ise Fransa'da seçim tarihi yaklaşırken, sanki Fransa’da seçimler, Cezayir konuk olarak davet edilmeden yapılamazmış gibi Fransa ve Cezayir arasındaki gerilimin artması oldu. Bu gerilim de çoğunlukla (Cezayir'in bağımsızlık savaşında Fransa adına savaşan Müslüman Cezayirliler) Harkiler ve (Cezayir’de doğup Fransa kolonizasyonu sırasında Fransızlarla iş birliği yapan ve bağımsızlığın kazanılmasından sonra Cezayir’den ayrılarak Fransa’ya yerleşen Cezayirliler) Kara Ayaklar gibi tarihi dosyaların yeniden hararetli tartışmalarda gündem olmalarıyla oluyor. Bu nedenle çoğu gözlemci Macron'un açıklamalarını önümüzdeki Nisan ayında yapılması planlanan Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimleri gündemiyle ilişkilendiriyor.

“Machiavelli mantığı”
Cezayirli gazeteci yazar Abdulali Zevagi, konula ilgili Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:
“Fransa Cumhurbaşkanı’nın rezil açıklamaları, kulağa boğazlanmış bir horozun böğürtüleri gibi geliyor. Çünkü adam ikinci kez kazanmayı hedeflediği yeni bir cumhurbaşkanlığı döneminin eşiğinde. Makyavelli mantığındaki bu amaç, onu nezaketten ve diplomatik geleneklerden soyutlamış durumda. Tarih, Fransa’nın Cezayir ile ilişkilerindeki tüm bu aşırılığı hatırlıyor. Bu şekilde küstahça sözler sarf ediyor ve tarihin derinliklerine iniyor. Belki de bu sözler ona bazı seçmenlerin sempatisini kazandıracaktır. Elbette burada göçmenlere düşman olan ve beyaz ırkın üstünlüğü savunan ve İslam karşıtlığı yanılsamasıyla yönlendirilen sömürgeci geçmişe özlem duyan aşırı sağcı kitleyi kastediyoruz. Bu, son yıllarda tüm Avrupa ülkelerinde yeniden canlanan bir eğilim ve bu kasıtlı bir adım gibi görünüyor. Macron, bunu uygulamak için kademeli bir politika benimsedi. Vatanına ve halkına ihanet eden ve onlara karşı Fransa'nın yanında savaşan harkilerden resmi olarak özür diledi.”

Zevagi sözlerini şöyle sürdürdü:
"Fransa’nın cumhurbaşkanları, her seçim döneminde Fransa-Cezayir ilişkilerindeki çetrefilli dosyalara başvururlar ve bazı detayları farklı derecelerde sunarlardı. Ancak mevcut cumhurbaşkanı izin verilen tüm sınırların ötesine geçti. Cezayir'e karşı hâlâ ataerkil bir bakışla, 1962 yılı öncesindeki sömürgesiymiş gibi bakan bir sömürge ideolojisi sürdürüyor gibi görünüyor.  Gerçekten de Macron, Fransız siyasi elitlerinin gizli kapaklı inandıklarını yüksek sesle dile getirdi. İki ülke arasındaki ilişkilerdeki gerçek sorunu gözlerimizin önüne serdi. Fransız elitlerinin tutum ve tepkilerini oluşturan ana güdüyü ortaya çıkardı. Sömürge fikri, Cezayir’i arka bahçesi ve ekonomisinin atardamarlarından biri olarak gören Fransızların karakterinde kök salmıştır. Bu da Fransızların tedavi edilemeyen kronik bir hastalığıdır. "

“Medeniyetten yoksun bölge”
Cezayirli gazeteci yazar, değerlendirmesinde şunları da dile getirdi:
“Fransa’nın, Cezayir’i işgali büyük bir yalana dayanıyordu. Hala da öyle... Öyle görünüyor ki Cumhurbaşkanı Macron’da bu yalana tam bir teslimiyetle inanıyor. Vardığı sonuç, Fransa’nın acımasız barbar istilasından önce Cezayir'in medenileştirilmesi gereken medeniyette yoksun bir yer olduğudur. Ama bunu kafalarını keserek, aç bırakarak, yerlerinden ederek ve onlara karşı vahşi katliamlar gerçekleştirerek yaptılar. Oysa hiçbir sömürgeci güç böyle bir şey yapmadı. “
Zevagi’ye göre ‘Macron'un Cezayir’de askeri bir rejimin olduğuna atıfta bulunması, orduya yönelik sert eleştirileri ve siyasi-askeri rejimin Cumhurbaşkanı Tebbun’u kontrol etmekle suçlaması, hezeyan dolu açıklamaları, rastgele veya belli bir tarafa yöneltilmiş mesajlar, Cezayir’de Fransız tarafının aleyhine gerçekleşen bir iç değişimi yansıttığı’ açıkça görülüyor. Macron’un açıklamalarının iki ülke arasındaki ilişkilerin gelecekteki aşamalarını belirlemenin temel taşı olmaya devam ettiğini söyleyen Zevagi, “Çünkü bu açıklamalar, her Cezayirli için büyük bir anlam ifade eden Cezayir ulusunun varlığını ve ruhunu hedef aldı. Cezayirli yetkililerin açıklamaları, devletin tutumu ve sosyal medya kullanıcılarının Fransa Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarını kınayan paylaşımları bu durumu ortaya çıkardı. Tarihi gerçeklerin ortaya çıkarılması, Fransa ile ilişkilerin kesilmesi ve Fransa’nın Cezayir’deki ekonomik ve kültürel çıkarlarının engellenmesi ve Fransa ile ilişkilerin, Cezayir'i geri kalmışlığından ve hem ekonomik hem de sosyal durgunluğundan kurtaracak her derde deva olarak görülmemesi talepleri yaygın bir şekilde dile getirildi” şeklinde konuştu.

Fransa’yı seven Cezayirliler var
Öte yandan Cezayirli siyaset analisti Abdulvahhab Lekevari, Facebook hesabından yaptığı paylaşımda Macron'un açıklamalarını ve neden olduğu öfkeyle ilgili şunları yazdı:
“Macron, hafıza dosyasından beslenen bir siyasi-askeri rejimden bahsetti. Bu egemen iktidarımızın çok doğru bir tanımıydı. Macron, Cezayir halkının Fransa'dan nefret ettiğini söyledi. Fakat bu doğru değil. Fransa'dan gerçekten nefret eden Cezayirlilerin olmasının yanında aynı zamanda Fransa'yı seven önemli sayıda Cezayirli de var. Cezayirlilerin Fransa’dan nefret etmediğinin kanıtı, her gün Fransa’ya umut yolculuğuna çıkan düzensiz göçmenlerdir. Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın 2003 yılındaki sel felaketinin ardından başkentin Bab el-Vad semtini ziyareti sırasında binlerce Cezayirlinin Chirac’ın adını söyleyerek vize talep ettiklerini de unutmadık.”

Lekevari sözlerini şöyle sürdürdü:
“(Macron), ‘Fransız işgalinden önce bir Cezayir ulusu var mıydı?’ diye sordu. Sorusunun cevabı için Cezayir ulusal hareketinin simgesi, Cezayir devletinin Kurucu Meclisinin ve Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükümeti'nin ilk başkanı Ferhat Abbas’a kadar gitti. Cezayir ulusunu mezarlıklarda aradı, ancak bulamadı.”
Macron’un akıllı ve hırslı bir politikacı olduğunu, tarih de dahil olmak üzere tüm kartlarını ikinci  kez cumhurbaşkanlığını kazanabilmek için kullandığını söyleyen Lekevari, “Özetle, yoksul Cezayirliler hâlâ kimliklerini ve tarihlerini aramaya dalmış durumdalar. Bu ulusun gerçek başlangıcını sorgulamak için tarihle gülünç bir şekilde savaşmak yerine Fransa’dan kurtuluş mucizesinin tarihi olan 5 Temmuz 1962'yi modern Cezayir ulusu için muzaffer bir başlangıç ​​olarak benimsemeleri yeterliydi” ifadelerini kullandı.
Sudanlı yazar Tayyib Salih tarafından 1960’lı yılların ortalarında yazılan ve kimlik meselesi üzerine kurulu ünlü roman ‘Mevsimu'l-Hicre ile'ş-Şemâl’den (Kuzeye Göç Mevsimi) alıntı yapan Lekevari, “Kitap sömürgeciler için şunlar söyleniyor; ‘gelişleri bizim anlattığımız gibi bir trajedi ya da onların tasvir ettiği gibi bir nimet değil, zamanla bir efsaneye dönüşecek melodramatik bir eylemdi. Neden evimize geldiklerini bilmiyorum. Bu, bugünümüzü ve geleceğimizi zehirlediğimiz anlamına mı geliyor? Er ya da geç evlerimizden çıkacaklar. Ancak burada demiryollarını, buharlı gemileri, fabrikaları, hastaneleri ve okulları olacak. Onların dilini hiç bir suçluluk yahut memnuniyet hissetmeden konuşacağız. Sıradan insanlar gibi olacağız. Ve eğer bizler birer yalansak, kendi uydurduğumuz yalanlarız.’”

Cezayir, Fransa’nın elinden kayıp gitti
Cezayirli yazar Abdulcebbar Bata da Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Macron, 4 yıl önce seçim kampanyası sırasında Cezayir'e geldiğinde açıkça ziyaretinin Fransa’nın Cezayir’deki tarihindeki ve geleceğindeki rolü açısından yaptığını söyledi. Ayrıca Cezayir'in sömürgeleştirilmesi insanlığa karşı bir suç olduğunu ifade etti. Bunları söyleyen kişi ile Fransız işgalinden önce bir Cezayir ulusunun varlığını sorgulayan kişinin aynı olması akıl almaz bir durum.  Kendi yarattığınız milletin varlığında ve geleceğinde asla sizden vazgeçemeyeceği de ortadadır. Macron’un ruh haline ve değişken zihniyetine göre yaptığı açıklamalar, bizi tam bir çelişkiye ve gerçeği bulmak için derinlemesine bir okuma yapmaya itiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın dediği gibi, Macron'un zihinsel noktada bir tedaviye ihtiyacı olmayabilir. Fakat önceki tüm Fransız cumhurbaşkanlarının aksine, çıkışlarında ve son açıklamalarında kendisini bu anormalliğe itenin ne olduğu bulmak için Macron’u içeriden ve dışarıdan çevreleyen tüm faktörler incelenebilir.
Bata’ya göre özellikle yeni Cezayir yönetiminin kendileriyle yapılan anlaşmaları yenilemeyi reddetmesinin ardından Cezayir’i bir daha geri dönmeksizin terk eden Fransız şirketlerinin devasa kayıplarından ve Fransa’ya yakın politikacıların ve işadamlarının Cezayir’de hapishanelere atılmasından geriye kalanların da ülke dışına kaçmasından sonra, Fransa gerçekten Cezayir’in elinden kayıp gittiğini düşünüyor.

Hanad: Macron haklı
Diğer taraftan Cezayirli siyaset bilimi profesörü Muhammed Hanad, Macron'un Cezayir rejimi konusundaki tutumunu güçlü bir şekilde desteklediğini açıkladı. Hanad, ‘Cezayirli yetkililerin, her zamanki gibi, Macron'un açıklamalarının ardından kendinden emin bir yönetim olarak görünme fırsatını kaçırdığını’ yazdı. Hanad, “Ne yazık ki, medya profesyonellerimizin ve entelektüellerimizin çoğu da bunu taklit etti. Cumhurbaşkanı Macron'un söylediklerini sakin bir şekilde gözden geçirecek olursak en başta Fransa'daki politikacıların aklından geçenleri dile getirdiği için Macron’a saygı göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. En az yöneticilerimizin bazılarının yolsuzluklarından ve Fransa'yı paraları ve lüks mülkleri için bir sığınak olarak görmelerinden dolayı gördükleri saygıyı göstermeliyiz. Fransa Cumhurbaşkanı, bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir'in siyasi ve askeri bir rejimin himayesinde hafıza dosyasından faydalandığını söyledi! Peki, bu doğru değil mi?” yorumunda bulundu. Hanad'a göre hafıza dosyasından sağlanan yarar, başka bir rant kaynağına ve ne olursa olsun muhalif seslerin bastırılmasına dayanır. Cezayir devletinin, bağımsızlık savaşının sona erdiğinin ilan edilmesinden hemen sonra geçici hükümete karşı yapılan bir askeri darbe üzerine kurulduğunu vurgulayan Hanad, “Darbeciler, iktidarlarını güçlendirmek amacıyla - Macron'un da dediği gibi – Cezayir’in tarihini Fransa nefretine dayandırdılar. Ama bugün, bu nefretin sadece kısır bir propagandadan ibaret olduğunu biliyoruz! Bu nedenle, Fransa Cumhurbaşkanı yanlış bilgi ve propagandaya karşı koymak amacıyla Cezayir savaşının tarihini Arapça ve Berberice olarak yazakları vaadinde bulunmakta haklı” ifadelerini kullandı.

Hanad sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ancak Emmanuel Macron'un, Fransa'nın Cezayir'deki rejimi desteklediği yönündeki genel düşünceyi çürüttüğü çok önemli açıklamaları da var. Cezayir'deki rejimin Hirak (Halk hareketi) nedeniyle yorgun ve kırılgan hale geldiğini belirtti ve askeri bir rejim niteliğinde olduğunu vurguladı. Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun ile olan ilişkisine dikkati çekti ve Cezayir Cumhurbaşkanı’nın, katı bir rejimin tarafından kontrol edildiğini söyledi.”
Macron'un ‘yönetici sınıfına’ vize vermeyi kısıtlayarak ‘hayatlarını kolaylaştırmayacakları’ yönündeki tehdidiyle ilgili olarak ise Hanad şunları söyledi:
“Bu, artık onlardan korkmuyor gibi görünen Fransız yetkililerle haşır neşir olanlara saygısızlık anlamına gelmiyor mu? Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un Cezayir'deki yönetim sistemine ilişkin son açıklamalarından nasıl bir ders çıkarmalıyız? Eğer karşındaki sana saygı duymuyorsa dönüp kendine bir bak, belki de sebebi sensindir!”



Avn: İsrail ile yapılan anlaşma son şans... ateşkesin uygulanması 24 saat içinde başlayabilir

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
TT

Avn: İsrail ile yapılan anlaşma son şans... ateşkesin uygulanması 24 saat içinde başlayabilir

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn bugün yaptığı açıklamada, "Nihai onayın verilmesinin ardından ateşkesin uygulanması 24 saat içinde başlayabilir" dedi.

Baabda Sarayı'nda gazetecilerle gerçekleştirdiği sohbette açıklamalarda bulunan Avn, ilgili tüm iç taraflardan, özellikle de Hizbullah'tan yanıtların alınmasının ardından Lübnan'ın tutumunun ABD tarafına iletileceğini ve sürecin buna göre şekilleneceğini belirtti.

Avn, "Dünkü müzakereler son derece zorluydu" ifadelerini kullanarak, Lübnan müzakere heyeti başkanı Büyükelçi Simon Karam'ın kararlı bir tutum sergilediğini söyledi. Müzakerelerin kritik bir aşamaya geldiğini belirten Avn, Karam'ın kapsamlı ateşkes konusunda uzlaşma sağlanmadan başka herhangi bir başlığın görüşülmesini reddederek, müzakere turunu askıya aldığını ifade etti.

Bu durumun ardından ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun devreye girdiğini ifade eden Avn, görüşmelerin yeniden başladığını ve sonunda Lübnan'ın talebi doğrultusunda kapsamlı ateşkes konusunda mutabakata varıldığını söyledi.

ABD, İsrail ve Lübnan tarafından yayımlanan ortak açıklamaya göre, Lübnan ile İsrail tam kapsamlı bir ateşkesin uygulanması konusunda anlaşmaya vardı. Anlaşma, Hizbullah'ın saldırılarını durdurması ve güçlerini Litani Nehri'nin güneyindeki bölgeden çekmesi şartına bağlandı.

Mutabakat kapsamında, Güney Lübnan'da Lübnan ordusunun tek yetkili güç olarak görev yapacağı ve Hizbullah unsurlarının bulunmayacağı "pilot bölgeler" oluşturulması; buna karşılık İsrail ordusunun bu bölgelerden çekilmesi öngörülüyor.

Pilot bölgelerle ilgili olarak Avn, başlangıç noktası olarak Doğu ve Batı Zutar, Yahmur ve Şakif Kalesi çevresinin önerildiğini belirterek, bölgenin sembolik önemine ve Nebatiye kentine yakınlığına dikkat çekti.

ABD'nin garantör rolüne güvendiklerini vurgulayan Avn, dün varılan anlaşmanın kalıcı nitelik taşıdığını ve 27 Kasım'daki anlaşmadan farklı olduğunu ifade etti.

Lübnan Cumhurbaşkanı, "Varılan anlaşma son fırsattır; aksi takdirde her taraf kendi sorumluluğunu üstlenmelidir" dedi.


Naim Kasım: Kimseye "saldırıya direnmeyeceğiz" diye taahhütte bulunmadık

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın bir konuşmasından
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın bir konuşmasından
TT

Naim Kasım: Kimseye "saldırıya direnmeyeceğiz" diye taahhütte bulunmadık

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın bir konuşmasından
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın bir konuşmasından

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, bugün yaptığı açıklamada, Lübnan köylerinin bombalanması ve sivillerin öldürülmesi sürdüğü sürece İsrail'in kuzeyinin güvenli olmayacağını belirtti.

Televizyonda yayımlanan konuşmasında Kasım, Hizbullah'ın herhangi bir tarafa saldırılara karşı direniş göstermeyeceğine dair taahhütte bulunmadığını vurgulayarak, “Köylerimiz güvende olmadığı sürece, yerleşim birimleri de güvende olmayacaktır” ifadesini kullandı.

Kasım ayrıca, “Lübnan için anlamsız ve aşağılayıcı” olarak nitelendirdiği doğrudan müzakerelerin sonuçlarını bütünüyle reddettiklerini ifade etti.

Doğrudan görüşmelerin temel amacının, herhangi bir anlaşmanın ön koşulu olarak “direnişin silahsızlandırılması” olduğunu öne süren Kasım, bunun “Lübnan'ın caydırıcı gücünün ortadan kaldırılması ve direnişçi halkının varlığına yönelik bir tehdit” anlamına geldiğini savundu.

Bu talebin, “İsrail'e savaşta elde edemediğini siyaset yoluyla kazandırmayı amaçladığını” belirten Kasım, bunun mümkün olmadığını söyledi.

Hizbullah lideri konuşmasının sonunda Lübnanlı yetkililere çağrıda bulunarak, “Doğrudan müzakereler adı verilen bu komedi ve aşağılanmaya son verin. Böylece halkınızın tamamının, yönetiminiz altında düşmanların da boyun eğeceği egemen bir devlet seçeneği etrafında birleşmesini sağlayarak daha güçlü olursunuz” ifadelerini kullandı.


Fırtınalı görüşmenin sonuçları: İsrail ve Lübnan'da yeni bir gerçeklik

Güney Lübnan’da ilerleyen İsrail güçleri (Reuters)
Güney Lübnan’da ilerleyen İsrail güçleri (Reuters)
TT

Fırtınalı görüşmenin sonuçları: İsrail ve Lübnan'da yeni bir gerçeklik

Güney Lübnan’da ilerleyen İsrail güçleri (Reuters)
Güney Lübnan’da ilerleyen İsrail güçleri (Reuters)

Emel Şehade

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ile birlikte İsrail ordusuna Beyrut'u bombalama talimatı verdiklerini ilan etmelerinden sadece birkaç saat sonra, ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı görüşmenin ayrıntılarını açıklayan haberlere uyandı. Bu ayrıntılar, Netanyahu'yu, tehditleri sonucunda Trump'ın görüşme sırasında kullandığı dil nedeniyle geniş çaplı eleştirilere, tartışmalara ve hatta alaylara maruz bıraktı.

Ancak İsrailliler için tüm bunlardan daha tehlikeli olan husus, Lübnan'daki ateşkesin orduya ve Kuzey İsrail sakinlerinin güvenliğini sağlama hedefine bir darbe oluşturmasıdır. Nitekim yetkililere göre bu durum Hizbullah'a, kapasitesini ve askeri altyapısını güçlendirmesi için yeni bir fırsat sunuyor.

Netanyahu'ya gelince, Trump ile yaptığı telefon görüşmesinin ardından ve ayrıntıları açıklanmadan önce, çıkıp görüşmenin “önemli” olduğunu vurguladı. Görüşme sırasında Beyrut'u kuzeydeki kasabalarla eşitleyen bir denklem kurmakta ısrar ettiğini belirtti. İsrail Başbakanı, “Başkan Trump ile görüştüm ve ona, Hizbullah şehirlerimize ve vatandaşlarımıza yönelik saldırılarını durdurmazsa, İsrail'in Beyrut'ta bazı hedefleri vuracağını, bu tutumumuzun değişmediğini söyledim. Aynı zamanda, İsrail ordusunun Güney Lübnan'daki planlı operasyonlarına devam edeceğini de belirttim” ifadelerini kullandı.

Hükümetin politikalarına ve “Netanyahu'nun Başkan Trump'a boyun eğmesi ve kuzey sakinlerini ve güvenliklerini satması” olarak tanımlanan duruma yönelik geniş çaplı eleştirilerin ardından, Savunma Bakanı Yisrael Katz da salı günü çıkıp bu denklemin üzerinde durdu. Katz şu tehditleri savurdu: “Beyrut ve güney banliyösü, İsrail'in kuzey kasabaları ile eşdeğerdir. Bu, Başbakan ve benim ilgili taraflara açıkladığımız ve netleştirdiğimiz denklemdir. Kuzey bombalanmaya devam ederse, Hizbullah'ın kalesi olan güney banliyösünün büyük bir bölümünü hedef alacağımızı vurguladık. Bu saldırılar, sakinlerin yerinden edilmesine yol açacak ve bu da Hizbullah ve Lübnan hükümetine baskı uygulayacaktır. Bu tutumumuzu Amerika Birleşik Devletleri'ne açıkladık ve aynı şekilde Lübnan hükümetini de bilgilendirdik.”

İsrail Savunma Bakanı, Lübnan içinde ateşkesin gerçekleşmediğini vurgulayarak şunları söyledi: “Ateşkes olmadı ve olmayacak da... Ordu, Sarı Hat'ın ötesindeki tüm Litani bölgesini ve kontrolümüz altındaki tüm alanı silahtan arındırma ve temizleme hedefini gerçekleştirene kadar operasyonlarına devam etmektedir. Biz savaşmaya devam edeceğiz.”

Netanyahu ve Katz'ın ardı ardına gelen tehditleri, Axios'un Trump'ın Netanyahu'ya yönelik sert eleştirilerini, onu “çılgın” ve “nankör” olarak nitelendirdiğini ifşa etmesinin ardından Netanyahu'nun aleyhine sonuçlandı. Dahası İsrailli askeri yetkililer, Trump'ın askerleri ve Beyrut'u bombalamaya giden uçakları geri çağırdığı ve bir gerilimi önlediği açıklamasının aksine, Netanyahu ve Katz'ın Beyrut'u bombalama tehditleri aceleci ve sorumsuz olduğu için operasyonun iptal edilmesine neden olduğunu açıkladı.

İsrail ordusu, Trump ile telefon görüşmesini ve sınırın iki tarafı arasında bir ateşkes anlaşmasından bahsedilmesini bile beklemedi ve askeri yetkililer, pazartesi günü yetkililer arasında koordinasyon olmadan yapılan açıklamaların “yalan olduğunu ve durumun gerçekliğini yansıtmadığını” belirtmekte acele etti.

Ciddi zarar

Askeri analist Avi Ashkenazi, Netanyahu ve Katz'ın açıklamalarının ne koordineli ne de askeri yetkililerle kararlaştırılmış olması nedeniyle İsrail ordusunun operasyonlarına ciddi zarar verdiğini ilk açıklayan kişi oldu. Bir askeri yetkilinin şu sözlerini aktardı: “Beyrut'a saldırmak, Hizbullah'ın ağırlık merkezini vurmak için bir hedef listesi hazırlamayı gerektiriyor. Ordu gerçekten de Hizbullah liderliğini, operasyon odalarını ve komuta merkezlerini hedef almayı amaçlamıştı. Ancak Başbakan ve Savunma Bakanı'nın ortak açıklaması, Hizbullah'ı şaşırtmayı ve Beyrut'taki ağırlık merkezine ağır bir darbe indirmeyi amaçlayan askeri planın iptaline neden oldu, çünkü bu açıklama sürpriz unsurunu ortadan kaldırdı.”

Trump ve Netanyahu’nun geçmişteki bir görüşmesi (Reuters)Trump ve Netanyahu’nun geçmişteki bir görüşmesi (Reuters)

Askeri yetkili şunu belirtti: “Hizbullah liderleri tehdit üzerine Beyrut'ta bulundukları yerlerden derhal ayrıldılar. Aralarında düşük rütbeli Hizbullah militanlarının ve aktivistlerin de bulunduğu bölge sakinlerinin çoğu onlarla birlikte ayrıldı.”

 Devam eden çatışmalar

Trump'ın ateşkes duyurusuna rağmen, sınırın her iki tarafında da güvenlik durumu yüksek gerilim düzeyinde kalmaya devam etti. İsrail ordusu operasyonlarına devam etti ve Güney Lübnan'da çatışmalar yoğunlaştı; bu da 24 saatten kısa bir süre içinde üçüncü bir askerin ölümüne ve en az 10 askerin yaralanmasına neden oldu. Bu arada, Kuzey İsrail'de alarm durumu devam ederken, Lübnan'dan en az 10 roket ve insansız hava aracı (İHA) fırlatılmasının ardından bölge sakinleri akşam ve sabah saatlerini sığınaklarda ve güvenli odalarda geçirdi.

Netanyahu ve Katz'ın tehditleri ile kendisini yok saymasına öfkelenen İsrail ordusu, “İranlıların Amerikan Başkanına dayattığı ve Trump'ın da İsrail'e dayattığı ateşkesin çerçevesini tanımadığını” açıkladı.

Ashkenazi, “İsrail ordusu, Hizbullah'ın denklemine dayalı bir anlaşmanın, yani sükunete karşı sükunetin çok tehlikeli bir tuzak olduğunun farkında. Böyle bir anlaşma, İkinci Lübnan Savaşı'ndan Hizbullah'ın Aksa Tufanı Savaşı'na katıldığı 8 Ekim 2023'e kadar kuzeyde var olan stratejik gerçekliği yeniden tesis edecektir” dedi.

“Askeri kurumun en büyük endişesinin, İran'ın müdahalesinden sonra Trump'ın Netanyahu'ya uyguladığı baskının Hizbullah'ın tehlikeli bir emsal oluşturmasına neden olması olduğunu; zira denklemin artık sadece kuzey sınırlarıyla sınırlı kalmayıp Hürmüz Boğazı'na da uzandığını” belirtti.

Güvenlik bölgesinin daraltılması

Haaretz'de yayınlanan bir haberde, İsrail ordusunun Güney Lübnan'da düzenlediği operasyonların stratejik kazanımlar sağlamadığı, aksine binlerce Lübnanlı sivilin ve onlarca İsrail askerinin ölümüne yol açtığı belirtildi. Habere göre “Hizbullah, 36. Tümen tarafından ele geçirilen bölgeden kademeli olarak geri çekilse de tümenin ilerleyişine insansız hava aracı saldırılarını artırarak ve yoğunlaştırarak karşılık verdi. Ordu, fiber optik insansız hava araçlarına karşı savunma ve teknolojik bir çözüm bulmakta zorluk çektiğini itiraf etti.”

İsrail'de, Washington görüşmeleri sırasında Lübnan'da bir çözüm bulunmasına yardımcı olması için çeşitli istişareler yapıldı ve öneriler formüle edildi. Bu istişareler, Hizbullah'ın İHA’larının yarattığı artan tehdit, İsrail askerleri arasında neredeyse her gün yaşanan can kayıpları ve yaralanmalar, ayrıca bu İHA’ların İsrail'in kuzeyine ulaşma, ordu mevzilerinde ve yerleşim alanlarında patlama riski de dahil olmak üzere Lübnan'daki durumun gerçekliğinin gölgesinde düzenlendi. Askeri ve güvenlik yetkililerinin, ordunun Washington tarafından ellerinin bağlı olduğu ve Lübnanlı örgütü zayıflatma ve çökertme hedefine ulaşmasını engellediği yönündeki tekrar eden iddiası da var.

Bu iki gerçeklik arasında İsrail, hava kuvvetlerinin hareket özgürlüğünü korumayı ve geniş bir güvenlik bölgesini kontrol altında tutmaya devam etmeyi amaçlıyor. Ancak Amerikan baskısı altında, Hizbullah ve kapasitesi ile mücadele etmek ve zayıflatmak için Lübnan ordusunun İsrail kontrolündeki bölgelerde faaliyet göstermesine izin veren bir öneri sundu. Buna göre İsrail, Lübnan ordusunun bu hedefe ulaşmak için yüksek bir hızla çalıştığını gözlemlediğinde, başarılı olduğu bölgelerden kademeli olarak geri çekilecek ve bu da güvenlik bölgesini kademeli olarak daraltacak.

Öte yandan İsrail, Lübnan ile İran'ı ayırmak için yoğun bir çaba sarf ediyor. Askeri analist Zvi Bar'el'e göre, Netanyahu hükümeti Washington'a şunu açıkça belirtmeli “Lübnan ile yürüttüğü müzakerelerde İran'a hiçbir şekilde yer yok.” Ancak Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Bar’el, şimdi Tel Aviv'in kendi taktiksel başarılarının Tahran'a Lübnan'da kilit bir konum kazandırdığını, dahası Beyrut'a kıyasla Tahran'ın İsrail ile Lübnan müzakerelerinde daha fazla kazanabilecek kozu olduğunu düşünüyor.

Bar'el, Trump'ın Beyrut'un güney banliyösünün bombalanmaması talimatının, ABD Başkanının İran ve Lübnan'ın ayrı arenalar olduğu yönündeki anlatısını kesin olarak çürüttüğünü de belirtiyor.

Son olarak Bar'el, “Henüz diplomatik kanalı terk etmemiş ve Hizbullah'ın etkisini azaltmaya kararlı olan Lübnan hükümetinin aksine, İsrail, Washington'daki müzakereleri sonuçsuz bir diyaloğa dönüştürebilecek imkânsız koşullar öne sürüyor. Bu nedenle, Tel Aviv, İran arenasında yaşanan gelişmelerin gölgesinde, ateşkes için bir koşul olarak Hizbullah'ın silahsızlandırılmasının önemini yitirdiğini anlamalıdır.”

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.