Cezayir ile Fransa arasındaki 3 asırlık hesaplaşma

Eski sömürü ülkesi Fransa’nın siyasi gündeminden düşmüyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
TT

Cezayir ile Fransa arasındaki 3 asırlık hesaplaşma

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

Cezayir Cumhurbaşkanlığı ve ordusu, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un hem Cezayir Cumhurbaşkanlığı ve ordusu hem de genel olarak tüm ülke için son derece acı verici olarak kabul edilen açıklamaları nedeniyle öfke içinde... Macron’un açıklamaları, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın iktidarı döneminden bu yana Cezayirlileri, Fransa’nın 19. Yüzyıldaki Cezayir işgali ile bağlantılı geçmişin üzerine sünger çekilip yeni bir sayfa açmaya ve acılarını unutmalarına ikna etmek için çaba sarf ettiği ve Fransa’nın artık sabrının tükendiği yönündeki bir duygunun adeta bir yansımasıydı. Cezayirliler ise, Fransa özür dilemeden ve Fransız liderler işgal sırasında korkunç günahlar işlendiğini kabul etmeden geçmişi unutmayı kesinlikle reddediyorlar.
Macron, iktidara gelmesinden bu yana sürdürdüğü ve ‘geçmişin yaralarını iyileştirmek’ olarak adlandırdığı çaba çerçevesinde geçtiğimiz 30 Eylül’de Cezayir'deki savaşı yaşayanların soyundan gelen 18 genci bir araya getirdi. Macron, gençlerin sorduğu sorulardan birine verdiği yanıtta, “Fransız kolonizasyonundan önce bir Cezayir ulusu var mıydı?” diye sordu. Ayrıca, “Türkler, Cezayirlilere ülkelerini sömürgeleştirdiklerini unutturmayı başardılar” ifadelerini kullanan Macron, bu nedenle, ‘Türkler tarafından Mağrip’te yapılan dezenformasyon ve propaganda ile yeniden yazılan tarihe karşı tarihin yeniden yazılması’ çağrısında bulundu.
Cezayir, Emmanuel Macron’un, hem ülke yönetimi hem de halkı için son derece aşağılayıcı bir anlam taşıyan ‘Fransız kolonizasyonunun, sivil müdahale için Fransa’nın gelişinden önce çadırda yaşayan ve koyun güden Cezayirlilere medeniyet getirmek gibi bir takım avantajları olduğu’ şeklindeki sözlerini büyük bir hassasiyetle karşıladı.
Macron, bununla da kalmadı. Sorunun, Cezayir'in 1962 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir toplumunun derinliklerinde değil, hafızaya bağlı bir rant üzerine kurulmuş siyasi-askeri sistemde” olduğunu söyledi. Cezayir tarihinin yazımının ‘gerçeklere değil, Fransa'ya duyulan nefrete dayandığını’ öne süren Macron, “Cumhurbaşkanı Tebbun ile iyi bir iletişimim var, ama onun çok katı bir sistem tarafından kontrol edildiğini düşünüyorum” dedi. Gözlemcilere göre bu sözler, Cezayir Cumhurbaşkanı Tebbun’un ‘ordu tarafından rehin alınmış olduğu ve aslında iktidarın başı olmadığı’ anlamına geliyor.
Fransa tarafından Cezayir ve Kuzey Afrika'nın Mağrip bölgesindeki diğer ülkelere verilen vizelerin yüzde 50 azaltılması meselesiyle ilgili olarak Macron, kararın, özellikle Paris ve Fransa’nın diğer şehirlerini sık sık ziyaret eden üst düzey yetkilileri kapsayan ‘yönetici çevrelere’ yönelik olduğunu belirtti. Macron, “İktidar çevrelerini, yani kolayca vize almaya alışmış olanları zorlamaya çalışacağız” diyerek Mağripli yönetici sınıfını tehdit etti. Fransa'nın bu kararla yetkililere vermek istediği mesajla ilgili olarak ise Macron, “Yöneticilere, ‘(Fransa'daki) kaçak göçmenleri ve tehlikeli insanları (teröristleri) ülkeden çıkarmak için iş birliği yapmayı reddederseniz, hayatınızı kolaylaştırmayız’ demek istiyoruz” şeklinde konuştu.
Buna karşın Cezayir, Fransa’ya karşı tepki vermekte gecikmedi ve bir takım resmi önlemler aldı. Bu önlemlerin başında Cezayir’in Paris Büyükelçisinin geri çağrılması ve 2013 yılından bu yana aşırılık yanlısı gruplarla mücadele edilen Mali’nin kuzeyinde görev yapan Fransız savaş uçaklarının geçiş güzergahındaki Cezayir hava sahasının kapatılması yer aldı.

Fransa’daki seçim süreci
Bu yeni bölünme sürecinde en çok dikkat çeken ise Fransa'da seçim tarihi yaklaşırken, sanki Fransa’da seçimler, Cezayir konuk olarak davet edilmeden yapılamazmış gibi Fransa ve Cezayir arasındaki gerilimin artması oldu. Bu gerilim de çoğunlukla (Cezayir'in bağımsızlık savaşında Fransa adına savaşan Müslüman Cezayirliler) Harkiler ve (Cezayir’de doğup Fransa kolonizasyonu sırasında Fransızlarla iş birliği yapan ve bağımsızlığın kazanılmasından sonra Cezayir’den ayrılarak Fransa’ya yerleşen Cezayirliler) Kara Ayaklar gibi tarihi dosyaların yeniden hararetli tartışmalarda gündem olmalarıyla oluyor. Bu nedenle çoğu gözlemci Macron'un açıklamalarını önümüzdeki Nisan ayında yapılması planlanan Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimleri gündemiyle ilişkilendiriyor.

“Machiavelli mantığı”
Cezayirli gazeteci yazar Abdulali Zevagi, konula ilgili Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:
“Fransa Cumhurbaşkanı’nın rezil açıklamaları, kulağa boğazlanmış bir horozun böğürtüleri gibi geliyor. Çünkü adam ikinci kez kazanmayı hedeflediği yeni bir cumhurbaşkanlığı döneminin eşiğinde. Makyavelli mantığındaki bu amaç, onu nezaketten ve diplomatik geleneklerden soyutlamış durumda. Tarih, Fransa’nın Cezayir ile ilişkilerindeki tüm bu aşırılığı hatırlıyor. Bu şekilde küstahça sözler sarf ediyor ve tarihin derinliklerine iniyor. Belki de bu sözler ona bazı seçmenlerin sempatisini kazandıracaktır. Elbette burada göçmenlere düşman olan ve beyaz ırkın üstünlüğü savunan ve İslam karşıtlığı yanılsamasıyla yönlendirilen sömürgeci geçmişe özlem duyan aşırı sağcı kitleyi kastediyoruz. Bu, son yıllarda tüm Avrupa ülkelerinde yeniden canlanan bir eğilim ve bu kasıtlı bir adım gibi görünüyor. Macron, bunu uygulamak için kademeli bir politika benimsedi. Vatanına ve halkına ihanet eden ve onlara karşı Fransa'nın yanında savaşan harkilerden resmi olarak özür diledi.”

Zevagi sözlerini şöyle sürdürdü:
"Fransa’nın cumhurbaşkanları, her seçim döneminde Fransa-Cezayir ilişkilerindeki çetrefilli dosyalara başvururlar ve bazı detayları farklı derecelerde sunarlardı. Ancak mevcut cumhurbaşkanı izin verilen tüm sınırların ötesine geçti. Cezayir'e karşı hâlâ ataerkil bir bakışla, 1962 yılı öncesindeki sömürgesiymiş gibi bakan bir sömürge ideolojisi sürdürüyor gibi görünüyor.  Gerçekten de Macron, Fransız siyasi elitlerinin gizli kapaklı inandıklarını yüksek sesle dile getirdi. İki ülke arasındaki ilişkilerdeki gerçek sorunu gözlerimizin önüne serdi. Fransız elitlerinin tutum ve tepkilerini oluşturan ana güdüyü ortaya çıkardı. Sömürge fikri, Cezayir’i arka bahçesi ve ekonomisinin atardamarlarından biri olarak gören Fransızların karakterinde kök salmıştır. Bu da Fransızların tedavi edilemeyen kronik bir hastalığıdır. "

“Medeniyetten yoksun bölge”
Cezayirli gazeteci yazar, değerlendirmesinde şunları da dile getirdi:
“Fransa’nın, Cezayir’i işgali büyük bir yalana dayanıyordu. Hala da öyle... Öyle görünüyor ki Cumhurbaşkanı Macron’da bu yalana tam bir teslimiyetle inanıyor. Vardığı sonuç, Fransa’nın acımasız barbar istilasından önce Cezayir'in medenileştirilmesi gereken medeniyette yoksun bir yer olduğudur. Ama bunu kafalarını keserek, aç bırakarak, yerlerinden ederek ve onlara karşı vahşi katliamlar gerçekleştirerek yaptılar. Oysa hiçbir sömürgeci güç böyle bir şey yapmadı. “
Zevagi’ye göre ‘Macron'un Cezayir’de askeri bir rejimin olduğuna atıfta bulunması, orduya yönelik sert eleştirileri ve siyasi-askeri rejimin Cumhurbaşkanı Tebbun’u kontrol etmekle suçlaması, hezeyan dolu açıklamaları, rastgele veya belli bir tarafa yöneltilmiş mesajlar, Cezayir’de Fransız tarafının aleyhine gerçekleşen bir iç değişimi yansıttığı’ açıkça görülüyor. Macron’un açıklamalarının iki ülke arasındaki ilişkilerin gelecekteki aşamalarını belirlemenin temel taşı olmaya devam ettiğini söyleyen Zevagi, “Çünkü bu açıklamalar, her Cezayirli için büyük bir anlam ifade eden Cezayir ulusunun varlığını ve ruhunu hedef aldı. Cezayirli yetkililerin açıklamaları, devletin tutumu ve sosyal medya kullanıcılarının Fransa Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarını kınayan paylaşımları bu durumu ortaya çıkardı. Tarihi gerçeklerin ortaya çıkarılması, Fransa ile ilişkilerin kesilmesi ve Fransa’nın Cezayir’deki ekonomik ve kültürel çıkarlarının engellenmesi ve Fransa ile ilişkilerin, Cezayir'i geri kalmışlığından ve hem ekonomik hem de sosyal durgunluğundan kurtaracak her derde deva olarak görülmemesi talepleri yaygın bir şekilde dile getirildi” şeklinde konuştu.

Fransa’yı seven Cezayirliler var
Öte yandan Cezayirli siyaset analisti Abdulvahhab Lekevari, Facebook hesabından yaptığı paylaşımda Macron'un açıklamalarını ve neden olduğu öfkeyle ilgili şunları yazdı:
“Macron, hafıza dosyasından beslenen bir siyasi-askeri rejimden bahsetti. Bu egemen iktidarımızın çok doğru bir tanımıydı. Macron, Cezayir halkının Fransa'dan nefret ettiğini söyledi. Fakat bu doğru değil. Fransa'dan gerçekten nefret eden Cezayirlilerin olmasının yanında aynı zamanda Fransa'yı seven önemli sayıda Cezayirli de var. Cezayirlilerin Fransa’dan nefret etmediğinin kanıtı, her gün Fransa’ya umut yolculuğuna çıkan düzensiz göçmenlerdir. Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın 2003 yılındaki sel felaketinin ardından başkentin Bab el-Vad semtini ziyareti sırasında binlerce Cezayirlinin Chirac’ın adını söyleyerek vize talep ettiklerini de unutmadık.”

Lekevari sözlerini şöyle sürdürdü:
“(Macron), ‘Fransız işgalinden önce bir Cezayir ulusu var mıydı?’ diye sordu. Sorusunun cevabı için Cezayir ulusal hareketinin simgesi, Cezayir devletinin Kurucu Meclisinin ve Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükümeti'nin ilk başkanı Ferhat Abbas’a kadar gitti. Cezayir ulusunu mezarlıklarda aradı, ancak bulamadı.”
Macron’un akıllı ve hırslı bir politikacı olduğunu, tarih de dahil olmak üzere tüm kartlarını ikinci  kez cumhurbaşkanlığını kazanabilmek için kullandığını söyleyen Lekevari, “Özetle, yoksul Cezayirliler hâlâ kimliklerini ve tarihlerini aramaya dalmış durumdalar. Bu ulusun gerçek başlangıcını sorgulamak için tarihle gülünç bir şekilde savaşmak yerine Fransa’dan kurtuluş mucizesinin tarihi olan 5 Temmuz 1962'yi modern Cezayir ulusu için muzaffer bir başlangıç ​​olarak benimsemeleri yeterliydi” ifadelerini kullandı.
Sudanlı yazar Tayyib Salih tarafından 1960’lı yılların ortalarında yazılan ve kimlik meselesi üzerine kurulu ünlü roman ‘Mevsimu'l-Hicre ile'ş-Şemâl’den (Kuzeye Göç Mevsimi) alıntı yapan Lekevari, “Kitap sömürgeciler için şunlar söyleniyor; ‘gelişleri bizim anlattığımız gibi bir trajedi ya da onların tasvir ettiği gibi bir nimet değil, zamanla bir efsaneye dönüşecek melodramatik bir eylemdi. Neden evimize geldiklerini bilmiyorum. Bu, bugünümüzü ve geleceğimizi zehirlediğimiz anlamına mı geliyor? Er ya da geç evlerimizden çıkacaklar. Ancak burada demiryollarını, buharlı gemileri, fabrikaları, hastaneleri ve okulları olacak. Onların dilini hiç bir suçluluk yahut memnuniyet hissetmeden konuşacağız. Sıradan insanlar gibi olacağız. Ve eğer bizler birer yalansak, kendi uydurduğumuz yalanlarız.’”

Cezayir, Fransa’nın elinden kayıp gitti
Cezayirli yazar Abdulcebbar Bata da Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Macron, 4 yıl önce seçim kampanyası sırasında Cezayir'e geldiğinde açıkça ziyaretinin Fransa’nın Cezayir’deki tarihindeki ve geleceğindeki rolü açısından yaptığını söyledi. Ayrıca Cezayir'in sömürgeleştirilmesi insanlığa karşı bir suç olduğunu ifade etti. Bunları söyleyen kişi ile Fransız işgalinden önce bir Cezayir ulusunun varlığını sorgulayan kişinin aynı olması akıl almaz bir durum.  Kendi yarattığınız milletin varlığında ve geleceğinde asla sizden vazgeçemeyeceği de ortadadır. Macron’un ruh haline ve değişken zihniyetine göre yaptığı açıklamalar, bizi tam bir çelişkiye ve gerçeği bulmak için derinlemesine bir okuma yapmaya itiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın dediği gibi, Macron'un zihinsel noktada bir tedaviye ihtiyacı olmayabilir. Fakat önceki tüm Fransız cumhurbaşkanlarının aksine, çıkışlarında ve son açıklamalarında kendisini bu anormalliğe itenin ne olduğu bulmak için Macron’u içeriden ve dışarıdan çevreleyen tüm faktörler incelenebilir.
Bata’ya göre özellikle yeni Cezayir yönetiminin kendileriyle yapılan anlaşmaları yenilemeyi reddetmesinin ardından Cezayir’i bir daha geri dönmeksizin terk eden Fransız şirketlerinin devasa kayıplarından ve Fransa’ya yakın politikacıların ve işadamlarının Cezayir’de hapishanelere atılmasından geriye kalanların da ülke dışına kaçmasından sonra, Fransa gerçekten Cezayir’in elinden kayıp gittiğini düşünüyor.

Hanad: Macron haklı
Diğer taraftan Cezayirli siyaset bilimi profesörü Muhammed Hanad, Macron'un Cezayir rejimi konusundaki tutumunu güçlü bir şekilde desteklediğini açıkladı. Hanad, ‘Cezayirli yetkililerin, her zamanki gibi, Macron'un açıklamalarının ardından kendinden emin bir yönetim olarak görünme fırsatını kaçırdığını’ yazdı. Hanad, “Ne yazık ki, medya profesyonellerimizin ve entelektüellerimizin çoğu da bunu taklit etti. Cumhurbaşkanı Macron'un söylediklerini sakin bir şekilde gözden geçirecek olursak en başta Fransa'daki politikacıların aklından geçenleri dile getirdiği için Macron’a saygı göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. En az yöneticilerimizin bazılarının yolsuzluklarından ve Fransa'yı paraları ve lüks mülkleri için bir sığınak olarak görmelerinden dolayı gördükleri saygıyı göstermeliyiz. Fransa Cumhurbaşkanı, bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir'in siyasi ve askeri bir rejimin himayesinde hafıza dosyasından faydalandığını söyledi! Peki, bu doğru değil mi?” yorumunda bulundu. Hanad'a göre hafıza dosyasından sağlanan yarar, başka bir rant kaynağına ve ne olursa olsun muhalif seslerin bastırılmasına dayanır. Cezayir devletinin, bağımsızlık savaşının sona erdiğinin ilan edilmesinden hemen sonra geçici hükümete karşı yapılan bir askeri darbe üzerine kurulduğunu vurgulayan Hanad, “Darbeciler, iktidarlarını güçlendirmek amacıyla - Macron'un da dediği gibi – Cezayir’in tarihini Fransa nefretine dayandırdılar. Ama bugün, bu nefretin sadece kısır bir propagandadan ibaret olduğunu biliyoruz! Bu nedenle, Fransa Cumhurbaşkanı yanlış bilgi ve propagandaya karşı koymak amacıyla Cezayir savaşının tarihini Arapça ve Berberice olarak yazakları vaadinde bulunmakta haklı” ifadelerini kullandı.

Hanad sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ancak Emmanuel Macron'un, Fransa'nın Cezayir'deki rejimi desteklediği yönündeki genel düşünceyi çürüttüğü çok önemli açıklamaları da var. Cezayir'deki rejimin Hirak (Halk hareketi) nedeniyle yorgun ve kırılgan hale geldiğini belirtti ve askeri bir rejim niteliğinde olduğunu vurguladı. Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun ile olan ilişkisine dikkati çekti ve Cezayir Cumhurbaşkanı’nın, katı bir rejimin tarafından kontrol edildiğini söyledi.”
Macron'un ‘yönetici sınıfına’ vize vermeyi kısıtlayarak ‘hayatlarını kolaylaştırmayacakları’ yönündeki tehdidiyle ilgili olarak ise Hanad şunları söyledi:
“Bu, artık onlardan korkmuyor gibi görünen Fransız yetkililerle haşır neşir olanlara saygısızlık anlamına gelmiyor mu? Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un Cezayir'deki yönetim sistemine ilişkin son açıklamalarından nasıl bir ders çıkarmalıyız? Eğer karşındaki sana saygı duymuyorsa dönüp kendine bir bak, belki de sebebi sensindir!”



Mağaralardan sınır ötesi füzelere... Husilerin silah cephaneliğinin öyküsü

Yakın zamanda yayınlanan bir raporda, 25 ülkede tedarik ağları izlendi; ele geçirilen malların yüzde 35’ini Çin menşeli ürünler, yüzde 21’ini ise İran menşeli ürünler oluşturdu. (Reuters)
Yakın zamanda yayınlanan bir raporda, 25 ülkede tedarik ağları izlendi; ele geçirilen malların yüzde 35’ini Çin menşeli ürünler, yüzde 21’ini ise İran menşeli ürünler oluşturdu. (Reuters)
TT

Mağaralardan sınır ötesi füzelere... Husilerin silah cephaneliğinin öyküsü

Yakın zamanda yayınlanan bir raporda, 25 ülkede tedarik ağları izlendi; ele geçirilen malların yüzde 35’ini Çin menşeli ürünler, yüzde 21’ini ise İran menşeli ürünler oluşturdu. (Reuters)
Yakın zamanda yayınlanan bir raporda, 25 ülkede tedarik ağları izlendi; ele geçirilen malların yüzde 35’ini Çin menşeli ürünler, yüzde 21’ini ise İran menşeli ürünler oluşturdu. (Reuters)

Eymen el-Gabivi

Üzerine geçirdiği ilkel bir kamuflaj ve ağzını dolduran yeşil gat bitkisi ile bir Husi milisi, ülkenin meşru yönetimini ve hükümetini tehdit ederek Sana’yı kontrol altına alma yolunda ilerlediklerini söyledi.

Resmî bir askerî üniforma giymeyen bu adam, herhangi bir tabur ya da tugay adına konuşmuyordu. Onun gibi çok sayıda milis, Saada’nın mağaralarında ve dağlarında saklanan liderleri Abdulmelik el-Husi adına konuşuyordu.

Meşru hükümet, resmî askerî üniformaları ve Vatan Kalkanı Güçleri, Amalika Tugayları ile diğer tugaylardan oluşan güçleriyle varlık gösterirken, İran destekli Husiler ortak bir askerî üniforma giymeden ve resmî adlar taşıyan taburlar halinde örgütlenmeden hareket ediyor. Japon yapımı dört çeker araçlarla gruplar halinde ya da bireysel olarak dolaşan bu güçler, söz konusu araçların bir kısmını silahlı araçlara dönüştürmüş durumda.

İşin çelişkili yanı, bu küçük ve ilkel milislerin 2014 yılında, ordu da dahil olmak üzere koca bir devleti yutmuş olması. Husiler, silah zoruyla yalnızca Kuzey Yemen’deki nüfuzlarına göre şekillendirdikleri bir hâkimiyet alanı oluşturdu. Kızıldeniz kıyısındaki Sana’dan Hudeyde’ye uzanan bu alanın ardından, koalisyonun uyanık davranarak meşru yönetime destek vermesi sayesinde engellenseler de nüfuzlarını güneydeki Umman Denizi’ne kadar genişletmeye yaklaştılar.

Silah ve güç konusundaki önceki bazı soruları anlayabilmek için, Arap Baharı sloganlarının yükseldiği 2011 yılına ve savaşın ilk kıvılcımına dönmek gerekiyor.

O dönem, isyancı grupla kurduğu ittifakların günahları olmasaydı belki de cumhurbaşkanlığı sarayında tarihe geçecek olan liderin iktidardan uzaklaştırılmasının zeminini hazırladı. Burada söz konusu kişi, Saada’dan Mukalla’ya kadar Yemen üzerindeki hâkimiyetini 33 yılı aşkın süre boyunca pekiştiren Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih.

Uzun iktidarına yakışır bir son yaşayamayan Salih, 1990 yılında parçalanmış Yemen’in kuzeyini ve güneyini birleştirmişti. Sanki iktidarının sona ermesinin ardından ülkeyi yeniden pek çok parçaya bölmeyi istemiş gibiydi. Nitekim yaşanan da bu oldu. Salih’i iktidardan uzaklaştıran kıvılcım, Husilerin Sana’da iktidara gelmesinin önünü açtı.

“Açtık... Şimdi hem açız hem de korku içinde yaşıyoruz”

Geçtiğimiz ocak ayında Yemen’e gerçekleştirdiğim bir gezi sırasında 70 yaşına ulaşmış bir Yemenliye, Ocak 2011 devriminden bu yana ülkeyi kasıp kavuran süreci sordum. “Farkında olmadan yağmurdan kaçarken doluya tutulduk” yanıtını veren Yemenli sözlerini şöyle sürdürdü: “Salih döneminde açtık ama bugün hem açız hem de korku içinde yaşıyoruz.”

csdfrgthy
Geleneksel kıyafetler giymiş Husi milisleri (Reuters)

Yukarıdaki tablo değerlendirildiğinde, Husilerin ülke içindeki ortaklarını ve coğrafi çevresini tehdit etmek için kullandığı silahların bir bölümünün Salih’ten kalan miras olduğu görülüyor. Buna daha sonra gelen İran kaynaklı silah sevkiyatları ve deniz yoluyla gerçekleştirilen kaçakçılık faaliyetleri de ekleniyor. Bu sevkiyatlar, isimleri genellikle üstü kapalı biçimde anılan müttefikler aracılığıyla ulaştırılıyor.

Husi güçleri, Yemen nüfusunun yüzde 0,9’unu oluşturuyor

Çelişkili olan şu ki, Yemen’in yaklaşık 40 milyonluk nüfusunun yalnızca yüzde 0,9’unu oluşturan Husiler, gayriresmi tahminlere göre savaşçı sayıları 350 bini aşmamasına rağmen askerî bir güç oluşturmayı ve geniş bölgelerde nüfuzlarını dayatmayı başardı.

Bu milislerin tehditleri Yemen’in ve Yemenlilerin sınırlarını da aşarak, meşru hükümetin Mart 2015’te, Salih’in ardından geçiş döneminde cumhurbaşkanlığı görevini üstlenen Abdurabbu Mansur Hadi’ye karşı gerçekleştirilen darbenin ardından yardımına başvurduğu devleti de hedef aldı. Hadi, biri hastalığın, diğeri ise kendisinden sonra parçalanan ülkesine duyduğu derin üzüntünün yol açtığı iki ayrı gurbet yaşadı.

Salih, otuz yıl boyunca silah depolarını Sovyet, Amerikan ve İngiliz yapımı silahlarla doldurdu. İktidarda kaldığı 33 yıl boyunca T-55 ve T-62 gibi Sovyet yapımı tankların yanı sıra zırhlı personel taşıyıcılarına, sahra toplarına ve BM-21 Grad çok namlulu roketatar sistemlerine sahip oldu.

Ancak Şubat 2011 devriminden başlayarak kendisini iktidardan uzaklaştıran herkesten intikam alma arzusuna kapıldı. Sıradan Yemenlilerden, iktidarı dönemindeki yardımcısı Abdurabbu Hadi’ye, ordudan ayrılan Tümgeneral Ali Muhsin el-Ahmer’e ve kendisini deviren harekete katkıda bulunan herkese kadar uzanan bu intikam arzusuyla Husilerin yanında yer almayı ve onlarla yakın bir ittifak kurmayı seçti.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre fikir ve mezhep bakımından kendisinden farklı olan bu grupla kurduğu ittifak, üç yıl sonra başına isabet eden bir kurşunla sona erdi. Eylül 2014’te Sana’nın kontrolünü ele geçirmelerinden 4 Aralık 2017’de Salih’in öldürülmesine kadar geçen süreç, onun bir arazi aracının kasasında cesede dönüşmesiyle noktalandı. Husiler, bedenini kurşun yağmuruna tutmuştu.

Buradan hareketle günümüzdeki silah meselesine bakıldığında, Husilerin Yemen ordusunun tanklar, hafif ve orta sınıf silahlar, ağır makineli tüfekler ve uçaksavarların yanı sıra balistik füze sistemleri ve hükümet güçlerinin envanterinde bulunan hava araçlarından oluşan cephaneliğini devraldığı görülüyor.

Yüzde 68... Salih ve Husilerin silahları

Birleşmiş Milletler (BM) Uzmanlar Paneli’nin raporuna göre, Husiler ile Salih’in ittifakı 2015 yılına gelindiğinde tanklar, zırhlı araçlar, topçu sistemleri, çok namlulu roketatarlar ve mühimmatın yanı sıra hava ve füze silahlarını da kapsayan büyük bir askerî güç oluşturdu. Bu cephaneliğin, Yemen’in toplam silah stokunun yaklaşık yüzde 68’ini oluşturduğu tahmin ediliyor.

BM raporları ayrıca, Husilerin Scud-B ve Hwasong-6 (Scud-C) tipi balistik füzelere sahip olduğunu, daha sonraki dönemde ise Burkan-2H füzelerinin ortaya çıktığını belirtiyor.

İran… Operasyon merkezi

Bunlar Salih’ten kalan mirastı. Peki ya onların ilk mürşidi ve inançlarının ilk kıblesi olan İran? BM uzmanlarının hazırladığı rapora göre, Salih döneminin ardından kullanılan İHA’lar İran menşeli.

İngiliz Daily Mail gazetesinin okurlarından birinin, küçük milis grupları hakkındaki bir haberin altına yazdığı alaycı yorum dikkatimi çekti: “Görünüşe göre okuma yazma bilmeyen bu kişiler, füze fırlatma talimatlarını okumayı gayet iyi biliyor.”

sdcfgthy
Sana’daki Husi militanları Humeyni sloganları atıyor. (AFP)

Bu, sürekli gündeme gelen bir soru. Ancak BM raporları ve uzmanları da bu meseleyi göz ardı etmedi. Husilerin dışarıdan yardım almadan gerekli uzmanlığa sahip olmadığını defalarca vurguladılar. Kısa ve orta menzilli balistik füzeler, seyir füzeleri, gemi savar balistik ve seyir füzeleri, İHA’lar, hava savunma sistemleri ve deniz radarları gibi karmaşık sistemleri geliştirme ve üretme kapasitesine ulaşmak, uzman desteği olmadan mümkün değil.

Husilere destek veren, onları eğiten ve savunan çok sayıda uzman ve destekçi bulunuyor. Ancak İran’ın sağladığı yardımları ele alan raporlara göre bunların başında İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) mensupları geliyor.

Bu durum kimse için bir sır değil. Mağaralarda ve dağların arasında varlık gösteren bu grup, DMO tarafından eğitildi ve himaye edildi.

Meşru hükümete ve müttefikine karşı gizli bir ittifak

Yemen’deki meşru yönetimin, müttefiki Suudi Arabistan ile birlikte bugün yalnızca Husilerle mücadele ettiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.

Suudi Arabistan ve meşru yönetim, 25 ülkeye yayılan uluslararası bir ittifak ve kıtalar arası bir tedarik ağıyla karşı karşıya. Bu ağda, en önemli askerî ve teknik destek sağlayıcısı olarak İran öne çıkarken Çin, Husilerin Yemen içinde silah üretmesine yardımcı olan parça ve ham maddelerin başlıca kaynaklarından biri olarak dikkat çekiyor.

Bu konu, dün yayımlanan ‘Kaçakçılardan Tedarik Zincirlerine’ başlıklı yeni bir raporda ele alındı.

Raporda, 25 ülkeye yayılan kaynaklar ve güzergâhlar tespit edildi. 2021-2025 yılları arasında ele geçirilen malzeme ve parçaların yüzde 35’inin Çin, yüzde 21’inin ise İran menşeli olduğu belirtildi.

Çin’in Husilerle ilişkisi ne?

Tahran, DMO ve Kudüs Gücü aracılığıyla en önemli askerî ve teknik destek sağlayıcısı olarak öne çıkarken Çin, Husilerin Yemen içinde silah üretmesine yardımcı olan parça ve ham maddelerin en büyük kaynağı olmakla suçlanıyor.

Raporda, parçaların menşei tespit edilen ülkeler arasında Hindistan, Almanya, Hollanda, Güney Kore, İsviçre, ABD, Tayland ve Vietnam da yer alıyor. Ayrıca Cibuti, Somali ve diğer ülkeler üzerinden uzanan nakliye güzergâhlarına dikkat çekiliyor.

Raporda adı geçen ülkeler menşeli parçaların bulunması ya da sevkiyatların bu ülkelerin topraklarından geçmesi, söz konusu ülkelerin hükümetlerinin Husileri silahlandırmaya dahil olduğunu kanıtlamaz. Ancak bu durumun aksinin de kanıtlanması gerekiyor.

Raporda en açık biçimde ortaya konulan husus ise İran’ın rolü ve Husilerle bağlantılı tedarik ve kaçakçılık ağları.

Tanıklıklar ve kanıtlar...

Yaklaşık 150 tanıklık ve derinlemesine görüşmeye dayanan araştırma raporu, güvenlik ve istihbarat alanlarında görev yapan üst düzey yetkililerin de aralarında bulunduğu uzmanlar ve gizli kaynaklardan elde edilen bilgileri içeriyor. Rapora göre Husiler, son on yılda askerî kapasitelerini geliştirerek sınırlı silah donanımına sahip bir gruptan, 2 bin 600 kilometreye kadar uzaklıktaki hedefleri vurabilen füze ve İHA kullanan bir güce dönüştü. Bu süreçte, Yemen içinde daha fazla silah üretmelerini sağlayan uluslararası tedarik ağından yararlandılar.

İran ve arkasındaki destek sayesinde grup, Ekim 2023 ile Ekim 2025 arasında Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’ndaki ticari ve askerî gemilere yönelik 115’ten fazla karmaşık saldırı düzenleyebildi. Ayrıca İsrail yönüne füzeler ve İHA’lar fırlattı.

Peter Salisbury, Henry Thompson ve Veena Ali Khan tarafından hazırlanan rapora göre araştırmacılar, Mart 2024 ile Kasım 2025 arasında deniz kuvvetleri, gümrük birimleri, sınır muhafızları ile Yemen’deki, bölgesel ve uluslararası güvenlik kurumlarının gerçekleştirdiği 140’tan fazla sevkiyat ele geçirme operasyonunu kapsayan bir veri tabanı oluşturdu.

xsdefrgt
Kaçak yollarla ülkeye sokulan silahlar, Husi milislerinin eline parça parça geçiyor ve daha sonra grubun kontrolündeki bölgelerde yeniden birleştiriliyor. (ABD Donanması)

Veriler, 2024 ve 2025 yıllarında Husilere gönderilirken ele geçirilen malzemelerin yüzde 80’inden fazlasının tamamlanmış silah sistemlerinden ziyade silah üretiminde kullanılan parçalar ve ham maddeler olduğunu ortaya koydu.

Rapora göre, 2021-2025 yılları arasında kayıtlara geçen malzemelerin yüzde 35’ini Çin menşeli ürünler oluştururken İran menşeli ürünlerin oranı yüzde 21 oldu.

Raporda ayrıca, 2025 yılında Aden Limanı’nda bazı sevkiyatlara el konulduğu belirtildi. Bunlar arasında, ağustos ayında ele geçirilen ve İHA’lara ait parçalar ile gelişmiş üretim ekipmanları içeren 44 konteynerlik bir sevkiyat da bulunuyordu.

Rapora göre, yerli üretimin gelişmesi ve kaçakçılık güzergâhlarının çeşitlenmesi, yalnızca silah sevkiyatlarının engellenmesini yetersiz kılıyor. Bu nedenle tedarik ve finansman ağlarının işleyişini bozmak amacıyla daha kapsamlı bir uluslararası koordinasyon sağlanması çağrısında bulunuluyor.

Daha açık bir ifadeyle, Yemen’in meşru yönetimi ve ona bağlı güçler, yalnızca okuma yazma bilmeyen bir avuç Husi savaşçıyla karşı karşıya değil. Uluslararası tedarik ağlarından ve dışarıdan sağlanan teknik uzmanlıktan yararlanan, aynı zamanda taraftarlarını seferber etmek için ideolojik bağlılığa ve dinî vaatlere başvuran bir grupla mücadele ediyorlar.

Yemen’de iki DMO mensubu öldürüldü

Yemen hükümetini destekleyen koalisyon güçlerinin düzenlediği hava saldırıları, operasyonlarla ilgili rapor ve açıklamalarda belirtildiği üzere, silahlandırma ve eğitim alanlarında İran’ın sağladığı desteğe dair işaretler ortaya koydu.

Geçtiğimiz ağustos ayında Yemen’deki çatışmalarda, iki DMO mensubunun yanı sıra İranlı ve Iraklı üç uzmanın hayatını kaybettiği açıklanmıştı.

Silahların popülizmi

Örgütün geçmişi ve yürüttüğü savaşta dikkat çeken noktalardan biri, Filistin ve Tufan adlı füzelerinde olduğu gibi, silahlarına isim vererek taraftarlarının ve destekçilerinin duygularına hitap etmeyi iyi bilmesi. Jerusalem Post gazetesine göre Filistin adıyla bilinen füzenin tasarımı, İran’ın Şahab-3 füzesinin geliştirilmiş bir versiyonu olan Kadir füzesini temel alıyor.

Dolayısıyla Husilerin silahları yalnızca askerî işlevleriyle sınırlı kalmıyor; aynı zamanda grubun kapasitesini bölgesel meselelerle ilişkilendiren ve onu Yemen sınırlarını aşan daha geniş bir mücadelenin parçası olarak sunmaya çalışan bir propaganda aracına dönüşüyor.


Arap Enerji Fonu Yatırım ve Ortaklıklar Başkanı Şarku’l Avsat’a konuştu: Yatırım varlıklarının yüzde 54’ü Suudi Arabistan’da

Suudi Arabistan’daki Arap Enerji Fonu (TAEF) Genel Merkezi (TAEF’in internet sitesi)
Suudi Arabistan’daki Arap Enerji Fonu (TAEF) Genel Merkezi (TAEF’in internet sitesi)
TT

Arap Enerji Fonu Yatırım ve Ortaklıklar Başkanı Şarku’l Avsat’a konuştu: Yatırım varlıklarının yüzde 54’ü Suudi Arabistan’da

Suudi Arabistan’daki Arap Enerji Fonu (TAEF) Genel Merkezi (TAEF’in internet sitesi)
Suudi Arabistan’daki Arap Enerji Fonu (TAEF) Genel Merkezi (TAEF’in internet sitesi)

Arap Enerji Fonu’nun (TAEF) Yatırım ve Ortaklıklar Birimi tarafından yönetilen toplam varlıklarının yaklaşık yüzde 54’ü Suudi Arabistan’da bulunuyor. Yeni yatırım fırsatlarını değerlendiren TAEF, Suudi Arabistan ve bölge genelinde veri merkezleri ve bunlarla bağlantılı altyapı, petrol ve gaz sahalarına yönelik hizmetler ile yakıt ve petrol ürünleri depolama tesislerini kapsayan alanlarla ilgileniyor.

TAEF Yatırım ve Ortaklıklar Başkanı Maheur Mourali, Riyad’da düzenlenen Dünya Enerji Kongresi kapsamında Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan enerji sektörünün bölgede en cazip pazarlardan biri olduğunu belirtti. Mourali, bunun yalnızca pazarın büyüklüğünden değil, aynı zamanda Vizyon 2030 çerçevesinde yaşanan yapısal dönüşümlerden, sanayi ve altyapı yatırımlarındaki genişlemeden ve enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesinden kaynaklandığını ifade etti.

TAEF’in petrol ve gazla bağlantılı hizmetler, petrokimya sanayisi, enerji altyapısı, lojistik ve depolama hizmetleri başta olmak üzere çeşitli sektörlerde önemli fırsatlar gördüğünü kaydeden Mourali, yenilenebilir enerji, merkezi soğutma sistemleri, su yönetimi ve enerji verimliliği çözümleri gibi enerji sistemindeki dönüşümle bağlantılı alanların da bu fırsatlar arasında yer aldığını söyledi.

sdfergth
Arap Enerji Fonu (TAEF) Yatırım ve Ortaklıklar Başkanı Maheur Mourali (TAEF Basın Ofisi)

Mourali, fonun organik büyüme veya satın almalar yoluyla faaliyetlerini genişletme kapasitesine sahip şirketlere ve operasyonel platformlara yatırım yapmaya odaklandığını belirtti. Bu yaklaşımın, Suudi Arabistan pazarından hareketle bölgesel ölçekte faaliyet gösteren şirketlerin kurulmasını desteklemeyi amaçladığını ifade etti.

Önümüzdeki dönemin, uzun vadeli sermaye sağlayabilen kurumsal yatırımcılar için önemli fırsatlar sunacağını belirten Mourali, şirketlerin büyümesini ve rekabet gücünü artıracak sektörel uzmanlığın ve stratejik ortaklıkların da bu süreçte belirleyici olacağını kaydetti.

Mourali’nin verdiği bilgilere göre, TAEF’in toplam varlıkları 2026’nın ilk yarısı sonunda yaklaşık 14 milyar dolara ulaştı. Yıllık bazda yüzde 16 büyüme kaydeden TAEF’in bu performansının, mali yapısının sağlamlığını ve finansman ile yatırım faaliyetlerini genişletmeyi sürdürme kapasitesini yansıttığı belirtildi.

Veri merkezleri

Yapay zekâ ve veri merkezlerinin yaygınlaşmasıyla bağlantılı yatırım fırsatlarına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Mourali, bu uygulamaların hızla büyümesinin önümüzdeki yıllarda elektrik talebini artıran başlıca etkenlerden biri olacağını söyledi. Veri merkezlerinin yüksek elektrik kapasitesine, güvenilir ve kesintisiz enerji arzına, ayrıca gelişmiş soğutma çözümlerine ve enerji tüketiminin yönetimine ihtiyaç duyduğunu belirtti.

ferghy
 Arap Enerji Fonu (TAEF) Genel Merkezi’nden (TAEF’in internet sitesi)

Mourali, dijital altyapı, yapay zekâ ve bulut bilişim alanlarındaki yatırımların arttığı Suudi Arabistan’da bu eğilimin özel önem taşıdığını vurguladı. Yatırım fırsatlarının yalnızca veri merkezleriyle sınırlı olmadığını belirten Mourali, elektrik üretimi, yenilenebilir enerji, enerji depolama sistemleri, soğutma, elektrik altyapısı ve su yönetimi dahil olmak üzere bu merkezlerle bağlantılı tüm değer zincirinin fırsatlar sunduğunu kaydetti.

Veri merkezleri ve bunlarla bağlantılı altyapıya yatırım yapmanın, TAEF’in Suudi Arabistan ve bölgedeki stratejik odak alanlarından biri olduğunu belirten Mourali, bu alanda hâlihazırda çeşitli fırsatların değerlendirildiğini ve geliştirildiğini, gerekli süreçler ile onayların tamamlanmasının ardından bunların kamuoyuna duyurulacağını ifade etti.

Yeni yatırımlar

Mevcut yatırımlar ve olası anlaşmalar konusunda ise Morali, TAEF’in enerji sektöründe ve bu sektörle bağlantılı alanlarda faaliyet gösteren şirketlerin büyümesini desteklemeyi, altyapıyı geliştirmeyi ve enerji güvenliğini güçlendirmeyi hedefleyen yatırımlarla Suudi Arabistan ve bölgedeki varlığını artırmayı sürdürdüğünü belirtti.

Mourali, TAEF’in 2026 yılının başında uçaklara yakıt ikmali ve madeni yağ dağıtımı alanlarında faaliyet gösteren APSCO şirketine önemli bir yatırım yaptığını duyurduğunu hatırlatarak, bu anlaşmanın TAEF’in güçlü pazar konumuna ve büyüme ve genişleme potansiyeline sahip şirketlere yöneldiğini gösterdiğini ifade etti.

TAEF’in stratejisinin, küresel altyapı fonları, uluslararası stratejik ortaklar veya yerel iş gruplarıyla iş birliği içinde şirketlerde etkili azınlık hisseleri edinmeye dayandığını belirten Mourali, güçlü yönetim ekiplerine ve üstün operasyonel deneyime sahip şirketlere öncelik verdiklerini kaydetti.

TAEF’in rolünün yalnızca sermaye sağlamakla sınırlı olmadığını vurgulayan Mourali, şirketlerin operasyonel kapasitelerini desteklediklerini, coğrafi olarak genişlemelerine ve faaliyetlerini geliştirmelerine yardımcı olduklarını söyledi.

gtrnty
Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdulaziz bin Selman, TAEF’in yeni kurumsal kimliğinin tanıtım töreninde (Suudi Arabistan Enerji Bakanlığı)

Mourali, TAEF’in değerlendirdiği fırsatlar arasında enerji ihracatının esnekliğini ve sürekliliğini destekleyen altyapının, petrol ve gaz sahalarına yönelik hizmetlerin, yakıt ve petrol ürünleri depolama tesislerinin yanı sıra geniş anlamıyla enerji hizmetlerinin bulunduğunu belirtti.

Bu fırsatların farklı inceleme, değerlendirme ve müzakere aşamalarında olduğunu ifade eden Mourali, TAEF’in gerekli süreçleri tamamlayıp onayları aldıktan sonra yeni yatırımlarını duyurmayı hedeflediğini söyledi. Mourali, bu yaklaşımın varlık kalitesine ve uzun vadede sürdürülebilir değer yaratılmasına odaklanan seçici bir yatırım stratejisine dayandığını kaydetti.

Çok taraflı bir kalkınma finans kuruluşu olan TAEF, 1974 yılında petrol ihraç eden 10 Arap ülkesinin katılımıyla kuruldu ve 1975 yılında faaliyetlerine başladı. Merkezi Riyad’da bulunan TAEF, Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki enerji sektörü projelerini borç finansmanı çözümleri, hisse yatırımları ve danışmanlık hizmetleri aracılığıyla finanse ediyor.

TAEF, 2023 yılında adını ve kurumsal kimliğini Arap Enerji Fonu olarak değiştirmeden önce Arap Petrol Yatırımları Şirketi (APICORP) adıyla faaliyet gösteriyordu.


Koalisyon: Necran bölgesinde keşif helikopterinin düşmesi sonucu iki subay şehit oldu

Yemen'de Meşruiyeti Destekleme Koalisyonu Sözcüsü Tümgeneral Pilot Türki el-Maliki (Şarku’l Avsat)
Yemen'de Meşruiyeti Destekleme Koalisyonu Sözcüsü Tümgeneral Pilot Türki el-Maliki (Şarku’l Avsat)
TT

Koalisyon: Necran bölgesinde keşif helikopterinin düşmesi sonucu iki subay şehit oldu

Yemen'de Meşruiyeti Destekleme Koalisyonu Sözcüsü Tümgeneral Pilot Türki el-Maliki (Şarku’l Avsat)
Yemen'de Meşruiyeti Destekleme Koalisyonu Sözcüsü Tümgeneral Pilot Türki el-Maliki (Şarku’l Avsat)

Yemen'de meşruiyeti destekleme güçlerinden oluşan Meşruiyeti Destekleme Koalisyonu Sözcüsü Tümgeneral Pilot Türki el-Maliki, bugün (pazar) yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan Ulusal Muhafızları'na ait AH-6i tipi keşif helikopterinin teknik arıza nedeniyle Suudi Arabistan topraklarında, Necran bölgesinde düştüğünü ve kaza sonucu kullanılamaz hale geldiğini bildirdi.

El-Maliki, “Kazanın sonucunda helikopterde görev yapan iki subaydan oluşan hava mürettebatı şehit oldu” dedi.