Cezayir ile Fransa arasındaki 3 asırlık hesaplaşma

Eski sömürü ülkesi Fransa’nın siyasi gündeminden düşmüyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
TT

Cezayir ile Fransa arasındaki 3 asırlık hesaplaşma

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

Cezayir Cumhurbaşkanlığı ve ordusu, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un hem Cezayir Cumhurbaşkanlığı ve ordusu hem de genel olarak tüm ülke için son derece acı verici olarak kabul edilen açıklamaları nedeniyle öfke içinde... Macron’un açıklamaları, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın iktidarı döneminden bu yana Cezayirlileri, Fransa’nın 19. Yüzyıldaki Cezayir işgali ile bağlantılı geçmişin üzerine sünger çekilip yeni bir sayfa açmaya ve acılarını unutmalarına ikna etmek için çaba sarf ettiği ve Fransa’nın artık sabrının tükendiği yönündeki bir duygunun adeta bir yansımasıydı. Cezayirliler ise, Fransa özür dilemeden ve Fransız liderler işgal sırasında korkunç günahlar işlendiğini kabul etmeden geçmişi unutmayı kesinlikle reddediyorlar.
Macron, iktidara gelmesinden bu yana sürdürdüğü ve ‘geçmişin yaralarını iyileştirmek’ olarak adlandırdığı çaba çerçevesinde geçtiğimiz 30 Eylül’de Cezayir'deki savaşı yaşayanların soyundan gelen 18 genci bir araya getirdi. Macron, gençlerin sorduğu sorulardan birine verdiği yanıtta, “Fransız kolonizasyonundan önce bir Cezayir ulusu var mıydı?” diye sordu. Ayrıca, “Türkler, Cezayirlilere ülkelerini sömürgeleştirdiklerini unutturmayı başardılar” ifadelerini kullanan Macron, bu nedenle, ‘Türkler tarafından Mağrip’te yapılan dezenformasyon ve propaganda ile yeniden yazılan tarihe karşı tarihin yeniden yazılması’ çağrısında bulundu.
Cezayir, Emmanuel Macron’un, hem ülke yönetimi hem de halkı için son derece aşağılayıcı bir anlam taşıyan ‘Fransız kolonizasyonunun, sivil müdahale için Fransa’nın gelişinden önce çadırda yaşayan ve koyun güden Cezayirlilere medeniyet getirmek gibi bir takım avantajları olduğu’ şeklindeki sözlerini büyük bir hassasiyetle karşıladı.
Macron, bununla da kalmadı. Sorunun, Cezayir'in 1962 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir toplumunun derinliklerinde değil, hafızaya bağlı bir rant üzerine kurulmuş siyasi-askeri sistemde” olduğunu söyledi. Cezayir tarihinin yazımının ‘gerçeklere değil, Fransa'ya duyulan nefrete dayandığını’ öne süren Macron, “Cumhurbaşkanı Tebbun ile iyi bir iletişimim var, ama onun çok katı bir sistem tarafından kontrol edildiğini düşünüyorum” dedi. Gözlemcilere göre bu sözler, Cezayir Cumhurbaşkanı Tebbun’un ‘ordu tarafından rehin alınmış olduğu ve aslında iktidarın başı olmadığı’ anlamına geliyor.
Fransa tarafından Cezayir ve Kuzey Afrika'nın Mağrip bölgesindeki diğer ülkelere verilen vizelerin yüzde 50 azaltılması meselesiyle ilgili olarak Macron, kararın, özellikle Paris ve Fransa’nın diğer şehirlerini sık sık ziyaret eden üst düzey yetkilileri kapsayan ‘yönetici çevrelere’ yönelik olduğunu belirtti. Macron, “İktidar çevrelerini, yani kolayca vize almaya alışmış olanları zorlamaya çalışacağız” diyerek Mağripli yönetici sınıfını tehdit etti. Fransa'nın bu kararla yetkililere vermek istediği mesajla ilgili olarak ise Macron, “Yöneticilere, ‘(Fransa'daki) kaçak göçmenleri ve tehlikeli insanları (teröristleri) ülkeden çıkarmak için iş birliği yapmayı reddederseniz, hayatınızı kolaylaştırmayız’ demek istiyoruz” şeklinde konuştu.
Buna karşın Cezayir, Fransa’ya karşı tepki vermekte gecikmedi ve bir takım resmi önlemler aldı. Bu önlemlerin başında Cezayir’in Paris Büyükelçisinin geri çağrılması ve 2013 yılından bu yana aşırılık yanlısı gruplarla mücadele edilen Mali’nin kuzeyinde görev yapan Fransız savaş uçaklarının geçiş güzergahındaki Cezayir hava sahasının kapatılması yer aldı.

Fransa’daki seçim süreci
Bu yeni bölünme sürecinde en çok dikkat çeken ise Fransa'da seçim tarihi yaklaşırken, sanki Fransa’da seçimler, Cezayir konuk olarak davet edilmeden yapılamazmış gibi Fransa ve Cezayir arasındaki gerilimin artması oldu. Bu gerilim de çoğunlukla (Cezayir'in bağımsızlık savaşında Fransa adına savaşan Müslüman Cezayirliler) Harkiler ve (Cezayir’de doğup Fransa kolonizasyonu sırasında Fransızlarla iş birliği yapan ve bağımsızlığın kazanılmasından sonra Cezayir’den ayrılarak Fransa’ya yerleşen Cezayirliler) Kara Ayaklar gibi tarihi dosyaların yeniden hararetli tartışmalarda gündem olmalarıyla oluyor. Bu nedenle çoğu gözlemci Macron'un açıklamalarını önümüzdeki Nisan ayında yapılması planlanan Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimleri gündemiyle ilişkilendiriyor.

“Machiavelli mantığı”
Cezayirli gazeteci yazar Abdulali Zevagi, konula ilgili Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:
“Fransa Cumhurbaşkanı’nın rezil açıklamaları, kulağa boğazlanmış bir horozun böğürtüleri gibi geliyor. Çünkü adam ikinci kez kazanmayı hedeflediği yeni bir cumhurbaşkanlığı döneminin eşiğinde. Makyavelli mantığındaki bu amaç, onu nezaketten ve diplomatik geleneklerden soyutlamış durumda. Tarih, Fransa’nın Cezayir ile ilişkilerindeki tüm bu aşırılığı hatırlıyor. Bu şekilde küstahça sözler sarf ediyor ve tarihin derinliklerine iniyor. Belki de bu sözler ona bazı seçmenlerin sempatisini kazandıracaktır. Elbette burada göçmenlere düşman olan ve beyaz ırkın üstünlüğü savunan ve İslam karşıtlığı yanılsamasıyla yönlendirilen sömürgeci geçmişe özlem duyan aşırı sağcı kitleyi kastediyoruz. Bu, son yıllarda tüm Avrupa ülkelerinde yeniden canlanan bir eğilim ve bu kasıtlı bir adım gibi görünüyor. Macron, bunu uygulamak için kademeli bir politika benimsedi. Vatanına ve halkına ihanet eden ve onlara karşı Fransa'nın yanında savaşan harkilerden resmi olarak özür diledi.”

Zevagi sözlerini şöyle sürdürdü:
"Fransa’nın cumhurbaşkanları, her seçim döneminde Fransa-Cezayir ilişkilerindeki çetrefilli dosyalara başvururlar ve bazı detayları farklı derecelerde sunarlardı. Ancak mevcut cumhurbaşkanı izin verilen tüm sınırların ötesine geçti. Cezayir'e karşı hâlâ ataerkil bir bakışla, 1962 yılı öncesindeki sömürgesiymiş gibi bakan bir sömürge ideolojisi sürdürüyor gibi görünüyor.  Gerçekten de Macron, Fransız siyasi elitlerinin gizli kapaklı inandıklarını yüksek sesle dile getirdi. İki ülke arasındaki ilişkilerdeki gerçek sorunu gözlerimizin önüne serdi. Fransız elitlerinin tutum ve tepkilerini oluşturan ana güdüyü ortaya çıkardı. Sömürge fikri, Cezayir’i arka bahçesi ve ekonomisinin atardamarlarından biri olarak gören Fransızların karakterinde kök salmıştır. Bu da Fransızların tedavi edilemeyen kronik bir hastalığıdır. "

“Medeniyetten yoksun bölge”
Cezayirli gazeteci yazar, değerlendirmesinde şunları da dile getirdi:
“Fransa’nın, Cezayir’i işgali büyük bir yalana dayanıyordu. Hala da öyle... Öyle görünüyor ki Cumhurbaşkanı Macron’da bu yalana tam bir teslimiyetle inanıyor. Vardığı sonuç, Fransa’nın acımasız barbar istilasından önce Cezayir'in medenileştirilmesi gereken medeniyette yoksun bir yer olduğudur. Ama bunu kafalarını keserek, aç bırakarak, yerlerinden ederek ve onlara karşı vahşi katliamlar gerçekleştirerek yaptılar. Oysa hiçbir sömürgeci güç böyle bir şey yapmadı. “
Zevagi’ye göre ‘Macron'un Cezayir’de askeri bir rejimin olduğuna atıfta bulunması, orduya yönelik sert eleştirileri ve siyasi-askeri rejimin Cumhurbaşkanı Tebbun’u kontrol etmekle suçlaması, hezeyan dolu açıklamaları, rastgele veya belli bir tarafa yöneltilmiş mesajlar, Cezayir’de Fransız tarafının aleyhine gerçekleşen bir iç değişimi yansıttığı’ açıkça görülüyor. Macron’un açıklamalarının iki ülke arasındaki ilişkilerin gelecekteki aşamalarını belirlemenin temel taşı olmaya devam ettiğini söyleyen Zevagi, “Çünkü bu açıklamalar, her Cezayirli için büyük bir anlam ifade eden Cezayir ulusunun varlığını ve ruhunu hedef aldı. Cezayirli yetkililerin açıklamaları, devletin tutumu ve sosyal medya kullanıcılarının Fransa Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarını kınayan paylaşımları bu durumu ortaya çıkardı. Tarihi gerçeklerin ortaya çıkarılması, Fransa ile ilişkilerin kesilmesi ve Fransa’nın Cezayir’deki ekonomik ve kültürel çıkarlarının engellenmesi ve Fransa ile ilişkilerin, Cezayir'i geri kalmışlığından ve hem ekonomik hem de sosyal durgunluğundan kurtaracak her derde deva olarak görülmemesi talepleri yaygın bir şekilde dile getirildi” şeklinde konuştu.

Fransa’yı seven Cezayirliler var
Öte yandan Cezayirli siyaset analisti Abdulvahhab Lekevari, Facebook hesabından yaptığı paylaşımda Macron'un açıklamalarını ve neden olduğu öfkeyle ilgili şunları yazdı:
“Macron, hafıza dosyasından beslenen bir siyasi-askeri rejimden bahsetti. Bu egemen iktidarımızın çok doğru bir tanımıydı. Macron, Cezayir halkının Fransa'dan nefret ettiğini söyledi. Fakat bu doğru değil. Fransa'dan gerçekten nefret eden Cezayirlilerin olmasının yanında aynı zamanda Fransa'yı seven önemli sayıda Cezayirli de var. Cezayirlilerin Fransa’dan nefret etmediğinin kanıtı, her gün Fransa’ya umut yolculuğuna çıkan düzensiz göçmenlerdir. Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın 2003 yılındaki sel felaketinin ardından başkentin Bab el-Vad semtini ziyareti sırasında binlerce Cezayirlinin Chirac’ın adını söyleyerek vize talep ettiklerini de unutmadık.”

Lekevari sözlerini şöyle sürdürdü:
“(Macron), ‘Fransız işgalinden önce bir Cezayir ulusu var mıydı?’ diye sordu. Sorusunun cevabı için Cezayir ulusal hareketinin simgesi, Cezayir devletinin Kurucu Meclisinin ve Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükümeti'nin ilk başkanı Ferhat Abbas’a kadar gitti. Cezayir ulusunu mezarlıklarda aradı, ancak bulamadı.”
Macron’un akıllı ve hırslı bir politikacı olduğunu, tarih de dahil olmak üzere tüm kartlarını ikinci  kez cumhurbaşkanlığını kazanabilmek için kullandığını söyleyen Lekevari, “Özetle, yoksul Cezayirliler hâlâ kimliklerini ve tarihlerini aramaya dalmış durumdalar. Bu ulusun gerçek başlangıcını sorgulamak için tarihle gülünç bir şekilde savaşmak yerine Fransa’dan kurtuluş mucizesinin tarihi olan 5 Temmuz 1962'yi modern Cezayir ulusu için muzaffer bir başlangıç ​​olarak benimsemeleri yeterliydi” ifadelerini kullandı.
Sudanlı yazar Tayyib Salih tarafından 1960’lı yılların ortalarında yazılan ve kimlik meselesi üzerine kurulu ünlü roman ‘Mevsimu'l-Hicre ile'ş-Şemâl’den (Kuzeye Göç Mevsimi) alıntı yapan Lekevari, “Kitap sömürgeciler için şunlar söyleniyor; ‘gelişleri bizim anlattığımız gibi bir trajedi ya da onların tasvir ettiği gibi bir nimet değil, zamanla bir efsaneye dönüşecek melodramatik bir eylemdi. Neden evimize geldiklerini bilmiyorum. Bu, bugünümüzü ve geleceğimizi zehirlediğimiz anlamına mı geliyor? Er ya da geç evlerimizden çıkacaklar. Ancak burada demiryollarını, buharlı gemileri, fabrikaları, hastaneleri ve okulları olacak. Onların dilini hiç bir suçluluk yahut memnuniyet hissetmeden konuşacağız. Sıradan insanlar gibi olacağız. Ve eğer bizler birer yalansak, kendi uydurduğumuz yalanlarız.’”

Cezayir, Fransa’nın elinden kayıp gitti
Cezayirli yazar Abdulcebbar Bata da Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Macron, 4 yıl önce seçim kampanyası sırasında Cezayir'e geldiğinde açıkça ziyaretinin Fransa’nın Cezayir’deki tarihindeki ve geleceğindeki rolü açısından yaptığını söyledi. Ayrıca Cezayir'in sömürgeleştirilmesi insanlığa karşı bir suç olduğunu ifade etti. Bunları söyleyen kişi ile Fransız işgalinden önce bir Cezayir ulusunun varlığını sorgulayan kişinin aynı olması akıl almaz bir durum.  Kendi yarattığınız milletin varlığında ve geleceğinde asla sizden vazgeçemeyeceği de ortadadır. Macron’un ruh haline ve değişken zihniyetine göre yaptığı açıklamalar, bizi tam bir çelişkiye ve gerçeği bulmak için derinlemesine bir okuma yapmaya itiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın dediği gibi, Macron'un zihinsel noktada bir tedaviye ihtiyacı olmayabilir. Fakat önceki tüm Fransız cumhurbaşkanlarının aksine, çıkışlarında ve son açıklamalarında kendisini bu anormalliğe itenin ne olduğu bulmak için Macron’u içeriden ve dışarıdan çevreleyen tüm faktörler incelenebilir.
Bata’ya göre özellikle yeni Cezayir yönetiminin kendileriyle yapılan anlaşmaları yenilemeyi reddetmesinin ardından Cezayir’i bir daha geri dönmeksizin terk eden Fransız şirketlerinin devasa kayıplarından ve Fransa’ya yakın politikacıların ve işadamlarının Cezayir’de hapishanelere atılmasından geriye kalanların da ülke dışına kaçmasından sonra, Fransa gerçekten Cezayir’in elinden kayıp gittiğini düşünüyor.

Hanad: Macron haklı
Diğer taraftan Cezayirli siyaset bilimi profesörü Muhammed Hanad, Macron'un Cezayir rejimi konusundaki tutumunu güçlü bir şekilde desteklediğini açıkladı. Hanad, ‘Cezayirli yetkililerin, her zamanki gibi, Macron'un açıklamalarının ardından kendinden emin bir yönetim olarak görünme fırsatını kaçırdığını’ yazdı. Hanad, “Ne yazık ki, medya profesyonellerimizin ve entelektüellerimizin çoğu da bunu taklit etti. Cumhurbaşkanı Macron'un söylediklerini sakin bir şekilde gözden geçirecek olursak en başta Fransa'daki politikacıların aklından geçenleri dile getirdiği için Macron’a saygı göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. En az yöneticilerimizin bazılarının yolsuzluklarından ve Fransa'yı paraları ve lüks mülkleri için bir sığınak olarak görmelerinden dolayı gördükleri saygıyı göstermeliyiz. Fransa Cumhurbaşkanı, bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir'in siyasi ve askeri bir rejimin himayesinde hafıza dosyasından faydalandığını söyledi! Peki, bu doğru değil mi?” yorumunda bulundu. Hanad'a göre hafıza dosyasından sağlanan yarar, başka bir rant kaynağına ve ne olursa olsun muhalif seslerin bastırılmasına dayanır. Cezayir devletinin, bağımsızlık savaşının sona erdiğinin ilan edilmesinden hemen sonra geçici hükümete karşı yapılan bir askeri darbe üzerine kurulduğunu vurgulayan Hanad, “Darbeciler, iktidarlarını güçlendirmek amacıyla - Macron'un da dediği gibi – Cezayir’in tarihini Fransa nefretine dayandırdılar. Ama bugün, bu nefretin sadece kısır bir propagandadan ibaret olduğunu biliyoruz! Bu nedenle, Fransa Cumhurbaşkanı yanlış bilgi ve propagandaya karşı koymak amacıyla Cezayir savaşının tarihini Arapça ve Berberice olarak yazakları vaadinde bulunmakta haklı” ifadelerini kullandı.

Hanad sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ancak Emmanuel Macron'un, Fransa'nın Cezayir'deki rejimi desteklediği yönündeki genel düşünceyi çürüttüğü çok önemli açıklamaları da var. Cezayir'deki rejimin Hirak (Halk hareketi) nedeniyle yorgun ve kırılgan hale geldiğini belirtti ve askeri bir rejim niteliğinde olduğunu vurguladı. Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun ile olan ilişkisine dikkati çekti ve Cezayir Cumhurbaşkanı’nın, katı bir rejimin tarafından kontrol edildiğini söyledi.”
Macron'un ‘yönetici sınıfına’ vize vermeyi kısıtlayarak ‘hayatlarını kolaylaştırmayacakları’ yönündeki tehdidiyle ilgili olarak ise Hanad şunları söyledi:
“Bu, artık onlardan korkmuyor gibi görünen Fransız yetkililerle haşır neşir olanlara saygısızlık anlamına gelmiyor mu? Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un Cezayir'deki yönetim sistemine ilişkin son açıklamalarından nasıl bir ders çıkarmalıyız? Eğer karşındaki sana saygı duymuyorsa dönüp kendine bir bak, belki de sebebi sensindir!”



Bir insan hakları örgütü, İsrail ordusunun Filistinli bir bebeğin öldürülmesiyle ilgili açıklamalarını yalanladı

Fahd Ebu Heykel, geçen cuma günü İsrail askerleri tarafından öldürülen henüz bebek olan oğlu Sam'ın cesedini taşıyor (AP)
Fahd Ebu Heykel, geçen cuma günü İsrail askerleri tarafından öldürülen henüz bebek olan oğlu Sam'ın cesedini taşıyor (AP)
TT

Bir insan hakları örgütü, İsrail ordusunun Filistinli bir bebeğin öldürülmesiyle ilgili açıklamalarını yalanladı

Fahd Ebu Heykel, geçen cuma günü İsrail askerleri tarafından öldürülen henüz bebek olan oğlu Sam'ın cesedini taşıyor (AP)
Fahd Ebu Heykel, geçen cuma günü İsrail askerleri tarafından öldürülen henüz bebek olan oğlu Sam'ın cesedini taşıyor (AP)

İsrail merkezli insan hakları kuruluşu B'Tselem tarafından dün akşam yayımlanan yeni bir video, birkaç gün önce El Halil'de Filistinlilerin bulunduğu sivil bir araca İsrail askerleri tarafından ateş açıldığı anları ortaya koydu. Olayda, annesinin kucağındaki 7 aylık Sam Ebu Heykel hayatını kaybederken, askerlerin ateş açtıktan sonra yaralılara herhangi bir yardımda bulunmadığı belirtildi.

Görüntüler, cuma günü meydana gelen olayla ilgili İsrail ordusunun ilk açıklamasındaki iddialarla çelişiyor. Ordu, askerlerin kendilerine doğru hızla ilerleyen bir aracı fark etmeleri üzerine ateş açtığını öne sürmüştü. Ancak B'Tselem tarafından yayımlanan görüntülerde aracın, iki İsrail askerine yaklaşırken hızını düşürdüğü ve durduğu görülüyor.

B'Tselem, videonun El Halil'in Tel Rümeyde Mahallesi'nde aile ziyaretinden dönen Ebu Heykel ailesine ateş açıldığı anları belgelediğini belirtti.

Kuruluşa göre olay, aile reisinin yol üzerinde bekleyen askerleri fark ederek aracın hızını yavaşlatması ve durmaya hazırlanması sırasında meydana geldi. O sırada annesinin arka koltukta kucağında bulunan bebek Sam, başından vuruldu ve kısa süre sonra hayatını kaybetti. Açılan ateş sonucu bebeğin babası ve annesi de yaralandı. Anne halen hastanede tedavi görüyor.

B'Tselem açıklamasında, "Ateş açılmasının ardından silahı kullanan asker ve yanındaki diğer asker olay yerinden ayrıldı. Aracı kontrol etmediler ve ağır yaralanan bebeğe ya da annesine herhangi bir ilk yardım sağlamadılar" ifadelerine yer verdi.

Fahd Ebu Heykel, telefonunda İsrail işgal askerleri tarafından el Halil’de (Hebron) öldürülen 7 aylık oğlu Sam'in fotoğrafını gösteriyor (AP).Fahd Ebu Heykel, telefonunda İsrail işgal askerleri tarafından el Halil’de (Hebron) öldürülen 7 aylık oğlu Sam'in fotoğrafını gösteriyor (AP).

Yayımlanan görüntülerde, İsrail askerinin ateş açtığı sırada aracın yavaşladığı ve durmak üzere olduğu görülüyor. Aracın askerlerden belirli bir mesafede bulunduğu ve onlara yönelik herhangi bir tehdit oluşturmadığı iddia ediliyor. Görüntülerin devamında ise babanın, başından yaralanan bebeğini kucağına alarak kanamayı durdurmaya çalıştığı görülüyor.

Videoda ayrıca, oğlunu kucağında taşırken yaralanan annenin de aracın yanında yol kenarında oturduğu görülüyor.

Olayda İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu baba ve anne yaralanırken, 7 aylık Sam Ebu Heykel yaşamını yitirdi.

Kardeşimi öldürdüler

Olayın ardından konuşan bebeğin büyükannesi Feryal Ebu Heykel, "Bize doğrudan ateş açtılar. Herhangi bir tehlike ya da bunu gerektirecek bir durum yoktu" dedi.

Gelininin "Oğlum, oğlum!" diye bağırdığını anlatan büyükanne, bebeğin kanlar içinde kaldığını söyledi.

Ailenin her zamanki gibi yolda ilerlediğini belirten Feryal Ebu Heykel, "Yavaş gidiyorduk. Yaklaşık 10 metre ileride askerleri gördüm. Ön koltukta oturuyordum ve her şeyi gördüm. Bir anda silah sesi duyuldu. Bunun bize durmamız yönünde yapılmış bir uyarı atışı olduğunu düşündüm" ifadelerini kullandı.

Yedi aylık Sam Fahd Ebu Heykel, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan el Halil’de, içinde bulundukları araca İsrail askerinin ateş açmasından birkaç dakika sonra babasının kollarında görülüyor (B'Tselem videosu- Reuters)Yedi aylık Sam Fahd Ebu Heykel, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan el Halil’de, içinde bulundukları araca İsrail askerinin ateş açmasından birkaç dakika sonra babasının kollarında görülüyor (B'Tselem videosu- Reuters)

Daha sonra sürücü koltuğundaki oğlunun ellerini kaldırarak herhangi bir tehdit oluşturmadığını göstermeye çalıştığını söyleyen büyükanne, "Ancak kurşun eline isabet etti, elini delip aracın içine girdi. Ardından gelinimin çığlığını duydum. Büyük bir şok yaşadık. Araçtan inerek yardım istemeye başladım. Askerler olay yerinden ayrıldı ve bize hiçbir yardımda bulunmadı. Takviye ekipler gelip bizi hastaneye götürene kadar orada yalnız kaldık" dedi.

Feryal Ebu Heykel, 11 yaşındaki torununun daha sonra kendisine, "Babaanne, küçük kardeşimi öldürdüler" dediğini ifade etti.

Feryal Ebu Heykel, el Halil’de İsrail işgal askerleri tarafından öldürülen 7 aylık torunu Sam'e veda ediyor (AP)Feryal Ebu Heykel, el Halil’de İsrail işgal askerleri tarafından öldürülen 7 aylık torunu Sam'e veda ediyor (AP)

Olayın ardından İsrail ordu sözcülüğü tarafından yapılan açıklamada, ilk incelemenin yaralanan kişilerin siviller olduğunu ortaya koyduğu belirtildi.

Açıklamada, "İlk soruşturma, yaralananların olayla ilgisi olmayan siviller olduğunu göstermiştir. Olay incelenmektedir ve sonuçlar değerlendirilmek üzere ilgili makamlara sunulacaktır. İsrail ordusu masum kişilerin zarar görmesinden üzüntü duymaktadır" denildi.

B'Tselem Genel Direktörü Yuli Novak ise yaptığı açıklamada, "Son iki buçuk yıl içinde İsrail, Gazze Şeridi ve Batı Şeria'da 20 binden fazla çocuğun ölümüne neden oldu" ifadelerini kullandı.

Novak, uluslararası toplumun İsrail'e sağladığı cezasızlık ortamının ve İsrail sisteminin askerler ile yerleşimcilere tanıdığı dokunulmazlığın, Filistinlilere yönelik öldürücü eylemlerin normalleşmesine yol açtığını savundu.

Filistinlilerin İsrail kontrolü altındaki yaşamlarının tamamen değersizleştirildiğini öne süren Novak, bunun yedi aylık bir bebeğin hayatını kaybettiği bu olayda da görüldüğünü söyledi.


Rapor: Casuslukla suçlanan şahsın firarı, İsrail-Hizbullah arasındaki gölge savaşı gündeme getirdi

İsrail ordusunun 27 Nisan 2026'da yayınladığı ve Lübnan'ın güneyindeki Hizbullah altyapısının imha edildiğini gösterdiğini söylediği videodan, (AFP)
İsrail ordusunun 27 Nisan 2026'da yayınladığı ve Lübnan'ın güneyindeki Hizbullah altyapısının imha edildiğini gösterdiğini söylediği videodan, (AFP)
TT

Rapor: Casuslukla suçlanan şahsın firarı, İsrail-Hizbullah arasındaki gölge savaşı gündeme getirdi

İsrail ordusunun 27 Nisan 2026'da yayınladığı ve Lübnan'ın güneyindeki Hizbullah altyapısının imha edildiğini gösterdiğini söylediği videodan, (AFP)
İsrail ordusunun 27 Nisan 2026'da yayınladığı ve Lübnan'ın güneyindeki Hizbullah altyapısının imha edildiğini gösterdiğini söylediği videodan, (AFP)

İsrail'in geçen mart ayında Beyrut'un güney banliyölerine yönelik askeri saldırılarının yoğunlaştığı günlerde, bölge sakinleri panik içinde kaçışırken, bir kişi Lübnan'ın en hassas güvenlik dosyalarından birinde kaderini değiştirecek bir fırsat yakaladı.

Şarku’l Avsatın AP’den aktardığına göre kaos ortamından yararlanan şüpheli, Hizbullah'a bağlı bir hücrede tutulduğu yerden kaçmayı başardı. Ardından başkente hâkim tepeler üzerinden ilerleyerek Beyrut'un diplomatik bölgesi olan Baabda'ya ulaştı. İddialara göre burada Ukrayna Büyükelçiliği binasına girdi ve o andan sonra izini tamamen kaybettirdi.

O tarihten bu yana şüphelinin nerede olduğu bilinmiyor. Lübnan güvenlik çevrelerinde dosya, yerel, bölgesel ve uluslararası unsurların iç içe geçtiği açık bir istihbarat mücadelesinin parçası olarak değerlendiriliyor. Bu süreçte Hizbullah'ın, İsrail bağlantılı olduğu öne sürülen casusluk ağlarını takip etme çabalarını artırdığı belirtiliyor.

Lübnan makamlarının Halid el-Aidi olarak tanıdığı kişinin, Suriye kökenli Filistinli bir mülteci olduğu ve aynı zamanda Ukrayna vatandaşlığı taşıdığı ifade ediliyor. Lübnan güvenlik güçleri tarafından daha önce gözaltına alınan Aidi'nin, İsrail bağlantılı olduğu şüphelenilen bir istihbarat planına dahil olmakla suçlandığı, söz konusu planın ülke içinde bombalı saldırılar ve suikastlar gerçekleştirmeyi hedeflediğinin öne sürüldüğü bildirildi.

Üst düzey Lübnanlı yargı ve güvenlik kaynaklarına göre, kaçışın ayrıntıları ve askeri mahkemedeki dava süreci dar bir çevrede ele alındı. Hizbullah'ın siyasi yetkilileri dosyaya ilişkin bazı bilgileri paylaşırken, diğer resmî kurumlar sessiz kalmayı tercih etti.

Aidi'nin ortadan kaybolması, siyasi açıdan da hassasiyet taşıyor. Ülkeden çıkışında herhangi bir kolaylaştırma ya da iş birliği olduğunun kanıtlanması halinde, olayın Lübnan hükümeti üzerinde siyasi sonuçlar doğurabileceği ve Hizbullah'ın tabanında tepkiye yol açabileceği belirtiliyor. Bu durumun, zaten karmaşık bir siyasi atmosferden geçen ülkede yeni gerilimlere neden olabileceği değerlendiriliyor.

Bu arada resmi bir Lübnan belgesine göre, Ukrayna Büyükelçiliği mart ayında Aidi'nin kaçışının ardından ülkeden ayrılmasının kolaylaştırılmasını talep etti. Ancak Lübnan Genel Güvenlik Müdürlüğü, hakkında çıkarılan yargı kararlı yakalama emrini gerekçe göstererek bu talebi reddetti. Olayla ilgili olarak ne Ukrayna tarafından ne de İsrail dış istihbarat servisi Mossad'dan herhangi bir açıklama yapıldı.

Konuya yakın bir Ukraynalı yetkili ise Aidi'nin Beyrut'taki büyükelçilikte bulunmadığını söyledi. Ancak Kiev'in ülkeden çıkış sürecine müdahil olup olmadığı veya kendisine herhangi bir destek sağlayıp sağlamadığı konusunda yorum yapmadı.

Karmaşık istihbarat ağları

Gelişmeler, İsrail adına faaliyet gösterdiği düşünülen geniş çaplı casusluk ağlarına ilişkin tartışmaların arttığı bir dönemde yaşanıyor. Uzmanlar, bu ağların insan kaynakları ve gelişmiş gözetleme teknolojileri sayesinde hassas güvenlik çevrelerine sızabildiğini belirtiyor.

Güvenlik raporlarına göre İsrail, son yıllarda Hizbullah'a karşı bir dizi dikkat çekici operasyon gerçekleştirdi. Bunlar arasında örgütün tedarik zincirine sızılması ve Eylül 2024'te uzaktan patlatılan tuzaklı haberleşme cihazlarının örgüte ulaştırılması da bulunuyor. Söz konusu saldırılarda onlarca kişinin hayatını kaybettiği bildirildi. Bundan önce de Hizbullah'ın üst düzey isimlerini hedef alan hava saldırıları düzenlenmişti.

Uzmanlara göre bu operasyonların birikimli etkisi, örgütün yapısı içinde derin bir istihbarat sızmasına işaret ediyor. Hizbullah üzerine çalışan araştırmacılar da bu değerlendirmeyi destekleyerek, söz konusu sızmaların İsrail'e üst düzey yöneticileri yüksek hassasiyetle hedef alma imkânı verdiğini ifade ediyor.

Lübnan'da karşı operasyonlar

Buna karşılık Hizbullah ve Lübnan makamları son dönemde şüpheli casusluk ağlarına yönelik operasyonlarını yoğunlaştırdı. İsrail'le iş birliği yapmakla suçlanan onlarca kişi hakkında hüküm verilirken, başka dosyalar ise askeri yargı önünde soruşturulmaya devam ediyor.

Yargı kaynaklarına göre bazı sanıklar, Hizbullah'a ait tesisler ve konumlar hakkında hassas bilgiler vermeleri karşılığında para aldı. Bazılarının ise sosyal medya üzerinden devşirildiği öne sürülüyor.

Mahkemelerde görülen davalar arasında, daha sonra hedef alınan bazı noktalara ait koordinatları İsrail tarafına ilettikleri iddia edilen önemli sanıkların dosyaları da bulunuyor. Bu durum, güvenlik sızmasının boyutuna ilişkin iç tartışmaları daha da alevlendirmiş durumda.

Kayboluş, tabloyu daha da karmaşık hale getiriyor

Aidi'nin akıbetine ilişkin anlatımlar farklılık gösterse de Lübnanlı güvenlik kaynakları, onun ülkeyi terk etmiş olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu değerlendiriyor. Ancak nihai varış noktası veya Suriye'ye ya da başka bir ülkeye gidip gitmediği henüz doğrulanmış değil.

Bu gelişme, Lübnan hükümeti ile Hizbullah arasında savaş ve İsrail'le yürütülen müzakere dosyaları konusunda görüş ayrılıklarının yaşandığı son derece hassas bir dönemde meydana geldi. Bu nedenle olayın, ülkedeki siyasi bölünmeyi daha da derinleştirebileceği belirtiliyor.

Gözlemcilere göre soruşturma kapsamında ortaya çıkabilecek yeni bilgiler; ister dış destekle ister içeriden yardım alınarak gerçekleştirildiği iddia edilen kaçış senaryolarını doğrulasın, Lübnan'ın siyasi ve güvenlik ortamını doğrudan etkileyebilir ve devlet ile Hizbullah arasındaki ilişkileri daha da karmaşık hale getirebilir.


İran ve Lübnan: Ortadoğu çatışmasında birbirine bağlı iki cephe

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki sahil kenti Sur'daki bir mahalleyi hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki sahil kenti Sur'daki bir mahalleyi hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
TT

İran ve Lübnan: Ortadoğu çatışmasında birbirine bağlı iki cephe

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki sahil kenti Sur'daki bir mahalleyi hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki sahil kenti Sur'daki bir mahalleyi hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, İran ve Lübnan'la yürütülen müzakere süreçlerini birbirinden ayırmaya çalışıyor. Ancak analistlere göre Tahran'ın iki dosyanın birbirine bağlı olduğu yönündeki ısrarı, iç içe geçmiş çatışmaları kontrol altına alma çabalarını zorlaştırırken, Washington bu konuda şu ana kadar sınırlı başarı elde edebildi.

İran'la savaş, 28 Şubat'ta ABD ve İsrail'in ortak saldırısıyla başladı. Ardından Lübnan'daki Hizbullah'ın İsrail'e yönelik saldırıları, İsrail'in Lübnan'a karşı geniş çaplı bir askerî harekât başlatmasına yol açtı.

Trump yönetimi bir yandan İran'la anlaşmaya varmayı, bölgesel savaşın genişlemesini önlemeyi, enerji piyasalarında istikrarı sağlamayı ve Hürmüz Boğazı'ndaki gerilimi kontrol altında tutmayı hedeflerken, diğer yandan İsrail Lübnan'daki askeri operasyonlarını sürdürüyor.

Buna karşılık Tahran, İsrail ve ABD ile savaşın sona erdirilmesine yönelik herhangi bir anlaşmada Lübnan dosyasının da yer almasını talep ediyor.

İran ile İsrail arasında hafta sonu yeniden çatışmalar yaşandı. Her ne kadar sınırlı ölçekte gerçekleşse de bu gelişme, 8 Nisan'da yürürlüğe giren kırılgan ateşkesin ardından dikkat çekti. Tahran, İsrail'in Hizbullah'ın kalesi olarak görülen Beyrut'un güney banliyölerine düzenlediği saldırılara karşılık verdiğini açıkladı.

Trump'ın, savaşın sona erdirilmesine yönelik çabaların sekteye uğramaması için İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yu karşılık vermemeye çağırdığı belirtildi. Trump son günlerde savaşın sona ermesine yönelik anlaşmanın yakın olduğunu ifade etmişti. Ancak buna rağmen İsrail karşı saldırılar düzenledi.

Lübnan, 2 Mart'ta Hizbullah'ın İran'ın dini lideri Ali Hamaney'in öldürülmesine tepki olarak İsrail'e roket saldırıları düzenlemesiyle bölgesel savaşın içine çekildi.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre o tarihten bu yana İsrail'in Lübnan'a yönelik yoğun bombardımanlarında 3 bin 600'den fazla kişi hayatını kaybetti. İsrail ayrıca ülkenin güneyindeki geniş alanları da kontrol altına aldı.

Dış İlişkiler Konseyi'nden Elisa Ewers, Trump'ın iki müzakere sürecini birbirinden ayırma girişiminin "büyük ölçüde başarılı olmadığını" söyledi.

Ewers, "İran, Lübnan'ın herhangi bir ön müzakere sürecinin parçası olması yönündeki talebini sürdürerek Başkan Trump'ın kararlılığını test ediyor" dedi. Ayrıca Tahran'ın, Trump'ın İsrail saldırılarına desteğini sürdürüp sürdürmeyeceğini de görmek istediğini belirtti.

İran'ın aynı zamanda Hizbullah'ın askeri ve siyasi kapasitesini mümkün olduğunca korumaya çalıştığını ifade etti.

Çelişki

Washington, İsrail ile Lübnan arasında dört tur görüşmeye ev sahipliği yaptı. Bu görüşmeler, iki ülke arasında onlarca yıl sonra gerçekleştirilen ilk doğrudan müzakereler oldu.

ABD yönetimi başından itibaren İran ve Lübnan dosyalarının birbirinden ayrı tutulmasında ısrar etti. Ancak ilan edilen ateşkes anlaşmalarının kısa sürede ihlal edilmesi veya reddedilmesi nedeniyle görüşmeler şu ana kadar savaşı sona erdirmeyi başaramadı.

Analist Trita Parsi'ye göre Tahran, "bölgesel istikrarın İran'ın ve müttefiklerinin güvenliğinden ayrı düşünülemeyeceğini" göstermeye çalışıyor.

Öte yandan Trump ile İsrail Başbakanı Netanyahu arasındaki görüş ayrılıklarının da giderek belirginleştiği ifade ediliyor. İki liderin öncelikleri arasında farklılıklar bulunduğu belirtiliyor.

Dış İlişkiler Konseyi'nin eski başkanı Richard Haas ise mevcut tabloda bir "paradoks" bulunduğunu belirterek, ortaya çıkabilecek bir anlaşmanın Washington ile Tel Aviv arasında görüş ayrılıklarına yol açabileceğini söyledi.

Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nden Mona Yacubyan ise İran ve Lübnan dosyalarının birbiriyle bağlantılı olmasına rağmen ayrı kanallardan ilerlemeye devam edeceğini öngördü.

Yacubyan'a göre bu bağlantı, karşılıklı gerilimin azalmasından çok, bir cephede başlayan gerginliğin başka bir cepheye sıçramasına ve beklenmedik gerilimlere yol açma potansiyeli taşıyor.