ABD-Taliban görüşmeleri, Taliban’a uluslararası meşruiyet sağlayacak mı?

ABD, müzakerelerin insani meselelere ve Afganların haklarına saygı duymaları için Taliban’a baskı yapılmasına odaklandığını söylerken, ‘yeni bir sayfa’ açılması çağrısında bulunuyor

Taliban, Afganistan’daki yönetimini sağlamlaştırmaya doğru ilerliyor. Uluslararası toplum ise Taliban’ın egemenliğini tanıma konusunda hala kafa karışıklığı yaşıyor (AFP)
Taliban, Afganistan’daki yönetimini sağlamlaştırmaya doğru ilerliyor. Uluslararası toplum ise Taliban’ın egemenliğini tanıma konusunda hala kafa karışıklığı yaşıyor (AFP)
TT

ABD-Taliban görüşmeleri, Taliban’a uluslararası meşruiyet sağlayacak mı?

Taliban, Afganistan’daki yönetimini sağlamlaştırmaya doğru ilerliyor. Uluslararası toplum ise Taliban’ın egemenliğini tanıma konusunda hala kafa karışıklığı yaşıyor (AFP)
Taliban, Afganistan’daki yönetimini sağlamlaştırmaya doğru ilerliyor. Uluslararası toplum ise Taliban’ın egemenliğini tanıma konusunda hala kafa karışıklığı yaşıyor (AFP)

Ahmed Abdul Hakim
Taliban’ın Afganistan’ın kontrolünü ele geçirmesinden ve ABD’nin geri çekilmesini tamamlamasından iki aydan kısa bir süre sonra ABD, Taliban Hareketi ile Katar’ın başkenti Doha’da 9- 10 Ekim günlerinde ilk görüşmelerini yaptı.
ABD’li yetkililer tarafından yapılan açıklamaya göre esas olarak Taliban’a ‘tüm Afganların haklarına saygı duyması, kapsayıcı bir hükümet kurması ve yardım kuruluşlarının yardıma ihtiyacı olan bölgelere ücretsiz erişimine izin vermesi için’ baskı yapmaya odaklanılacaktı.
Washington, Doha toplantılarının, ‘ABD’nin, Taliban yönetimini tanıdığına işaret etmediğini, herhangi bir meşruiyetin, Taliban’ın eylemlerinden kaynaklanması gerektiği konusunda kararlı olduğunu’ gösterdiğini belirtti. Bu bağlamda gözlemciler, ABD’nin Ağustos sonunda ülkeden çekilmesinin tamamlanmasından bu yana ilk kez düzenlenen bu görüşmelerin, Afganistan’daki Taliban yönetiminin ‘kademeli olarak tanınmasına’ yol açıp açmayacağını merak ediyor.

‘Yeni bir sayfa açıldı’
Geçen cumartesi günü hareketin oluşturduğu geçici Afgan hükümeti tarafından bildirilenlere göre Taliban, Katar’ın başkenti Doha’da ABD heyetiyle görüştü. Hükümet, yeni bir sayfa açıldığını söyledi. Taliban hükümetinin Dışişleri Bakan Vekili Emir Han Muttaki, ABD tarafıyla ilk üst düzey doğrudan görüşmelerin ardından, “Başkanlığını yaptığın Taliban hükümeti heyeti, insani yardım ve hareket ile eski ABD Başkanı Donald Trump yönetimi arasında Şubat 2020’de Doha’da imzalanan anlaşmanın uygulanmasına odaklandı” dedi. Muttaki, “Afgan heyet ayrıca, ABD’lileri Afganistan hava sahasının egemenliğine saygı duymaya, işlerine müdahale etmemeye ve Afganistan Merkez Bankası’nın yurtdışında dondurulan varlıkları üzerindeki yasağı kaldırmaya çağırdı” açıklamasında bulundu.
Toplantılar öncesinde ABD Dışişleri Bakanlığı, “Cumartesi gününden itibaren ABD, Afganistan’dan çekilmesinden bu yana Taliban ile ilk yüz yüze görüşmelerini gerçekleştirecek” ifadelerini kullandı. Bakanlık Sözcüsü, “ABD heyeti, Taliban’a kadınlar ve kızlar da dahil olmak üzere tüm Afganların haklarına saygı duyması ve geniş desteğe sahip kapsayıcı bir hükümet kurması için baskı yapacak” dedi. Sözcü, sözlerinin devamında ise “Afganistan, ciddi bir ekonomik gerileme ve olası bir insani krizle karşı karşıyayken, aynı şekilde yardım kuruluşlarının yardıma ihtiyacı olan bölgelere ücretsiz erişimine izin vermesi için Taliban’a baskı uygulayacağız” şeklinde konuştu.
Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Washington heyetinin üyelerinin sayısını veya pozisyonlarını belirtmezken, ABD basınında çıkan haberlere göre üst düzey heyette Dışişleri Bakanlığı, Uluslararası Kalkınma Ajansı ve istihbarat teşkilatlarından yetkililer yer alıyor.
Taliban’ın geçen Ağustos ayının ortalarında başkent Kabil’i ele geçirmesinden bu yana ABD, hareketle temaslarını sürdürdü. Aynı şekilde Washington, hareketin ABD vatandaşlarının ülkeden ayrılmasında büyük ölçüde iş birliği yaptığını belirtti. Ancak ABD’li yetkililere göre Afgan kökenli yaklaşık 100 ABD’li, Afganistan’dan çıkma konusunda hâlâ tereddütlü.
ABD, Kabil Havalimanı’ndan binlerce insanı ülke dışına taşıyan hava köprüsü operasyonu sırasında, ülkeden ayrılmak isteyen Afgan müttefiklerinin tamamını ülke dışına çıkaramadığını kabul ediyor.

Görüşmeler, uluslararası tanınmaya olanak sağlar mı?
Taliban, ülkede 20 yıldır var olan ABD askerlerinin geri çekilmesinin tamamlanmasının ardından Afganistan’daki egemenliğini güçlendirme yolunda ilerliyor. Öte yandan ise Batı, ‘Taliban, sözle değil eylemlerle doğrulamadan’ hareketi tanımayacağı yönünde baskı yaparken, uluslararası toplum da hareketin yönetimini tanıma konusunda hala tereddütlü.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre uluslararası toplum, Taliban’ın 1996 ve 2001 yılları arasında iktidara geldiğinde olduğu gibi katı bir kural benimsemesinden korkuyor. Bu nedenle uluslararası sahnede aktif olan Batılı ülkelerin çoğu, bunun tek taraflı değil, kolektif bir karar olduğunu vurgulayarak, tanımayı ‘Taliban’ın iktidardaki eylemlerine rehin’ tutma gerekliliğinden söz ediyor. Bu durum ise, Afganistan’ın yeni yöneticileriyle temasları sürdürmeye bağlı olan hareketin en yakın uluslararası müttefiklerine (Pakistan, Katar ve Çin) de yansıdı.
Taliban, hakimiyeti için uluslararası tanınırlık kazanmaya ve ‘Afgan kadınlarının okumasına ve çalışmasına izin vermek, insan haklarına ve vatandaşlar için ifade, seyahat ve hareket özgürlüğüne saygı göstermek gibi’, uluslararası toplumu endişelendiren konularda hem içeriye hem de dışarıya her zaman güvence mesajları göndermeye çalışıyor.
Bu uluslararası kargaşanın ortasında, ‘Taliban hareketinin tanınması ve Afganistan’daki yönetiminin meşruiyeti için yerine getirilmesi gereken koşullar’ konusunda henüz bir anlaşma yok. Afganistan’ın geleceği konusunda bölgesel ve uluslararası güçler arasındaki anlaşmazlıklar Batı’da endişe uyandırıyor. İngiliz ‘The Guardian’ gazetesinin haberine göre Kabil’deki ABD boşluğunu dolduracak olan Çin, İran ve Pakistan, Batı çıkarlarını tehdit ediyor?
‘RAND’ kuruluşundan Derek Grossman’ın belirttiğine göre Pekin, Taliban’a güvenemezse Çin’in Taliban’ı tanınmak için uzun süre beklemesi beklenmiyor. Grossman, bu konunun ‘gelecekteki bölgesel düzeni çizenin Washington değil, Pekin olduğu’ fikrini güçlendireceğini söyledi.
Uluslararası tanınma konusu, Afganistan’ın yeni liderleri için hayati önem taşıyor. Çünkü bu adım, Taliban’ı ‘silahlı bir hareket’ olmaktan, Afganistan’ın meşru temsilcisi’ olmaya taşıyacak. Bu durum, hareketin omuzlarından ‘terörizm’ etiketini kaldırmak ve ‘Birleşmiş Milletler (BM) ve diğer uluslararası forumlara üyeliğin yanı sıra ülke içindeki rakipleri karşısında güç kullanma hakkı da dahil’ onu, uluslararası alanda tanınmış tüm haklardan yararlanan meşru bir hükümete dönüştürmek anlamına geliyor. Bu tanıma, aynı zamanda uluslararası açıdan kabul görmüş bir hükümet tarafından çıkarıldığı için, hükümetin içişlerinde yayınladığı yasa ve kararlara uluslararası toplum nezdinde meşruiyet kazandırıyor.
Washington, Doha toplantılarının hiçbir şekilde ABD’nin Kabil’deki ‘Taliban’ yönetimini tanımasına atıfta bulunmadığını vurguladı. Kahire Üniversitesi’nden siyaset bilimci Prof. Dr. İbrahim el-Minşavi, “ABD’nin adımı, Washington’un hareketle temaslarını sürdürmesinin önemini yansıtıyor. Özellikle Batı’nın Afganistan’daki hâkim güç konumunu kaybettikten sonra çok az seçeneği bulunuyor” dedi. Independent Arabia’ya konuşan Minşavi, “Bu durumda siyasi koşullar dikte edilemez” ifadelerini kullandı.
Minşavi, “ABD, onu resmi olarak tanımadan, Taliban hükümetiyle anlaşmak istiyor gibi görünüyor. Bir tanıma şekli olarak görülen bir adımla Doha Anlaşması’nın imzalanmasına rağmen ABD, tanımayı, ‘Taliban hükümetinin kadın hakları konusundaki davranışına ve ABD’nin terörist olarak nitelendirdiği örgütlere izin vermeme taahhüdüne’ bağladı” şeklinde konuştu.
Reuters haber ajansının daha önce aktardığına göre ABD yönetiminden üst düzey bir yetkili, “Toplantı, ulusal güvenlik için hayati önem taşıyan konularda Taliban ile gerçekleştirdiğimiz pragmatik temasımızın bir devamı niteliğindedir” dedi. İsminin verilmesini istemeyen yetkili, “Bu toplantı, tanıma veya meşrulaştırma ile ilgili değildir. Hala meşruiyetin Taliban’ın eylemleriyle kazanılması gerektiği konusunda netiz” ifadelerini kullandı.



Meksika Devlet Başkanı, Trump'ın Küba'ya uyguladığı petrol ambargosuna diplomatik bir çözüm arıyor

Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (AFP)
Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (AFP)
TT

Meksika Devlet Başkanı, Trump'ın Küba'ya uyguladığı petrol ambargosuna diplomatik bir çözüm arıyor

Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (AFP)
Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (AFP)

Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum dün yaptığı açıklamada, Washington’un Küba’ya petrol sevkiyatını durdurma tehdidine karşı, adanın ihtiyaç duyduğu ham petrol tedarikinin yeniden başlamasını sağlamak için tüm diplomatik kanalları kullandığını bildirdi.

Küba, uzun süredir ekonomik krizin gölgesinde Venezuela’dan petrol tedarik ediyor. Ancak geçtiğimiz ay ABD’nin düzenlediği bir operasyonla Venezuela lideri devrildi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela petrolünü kontrol altına aldığını açıklayarak Küba’nın petrol erişimini engelleyeceğini ve başka ülkeler müdahale ederse gümrük vergisi uygulayacağını duyurmuştu.

Sheinbaum, Küba’ya petrol tedarikini kesme konusunda tereddütlü davrandığını belirterek, bu adımın insani bir krize yol açabileceğini vurguladı. Aynı zamanda, Meksika’yı Trump’ın gümrük vergisi tehdidine maruz bırakmamak için dikkatli hareket ettiğini ifade etti.

Geçtiğimiz pazartesi günü Trump, Meksika’nın Küba’ya petrol ihracını durduracağını açıklamıştı.

Petrol tedarikinin kesilmesi, Küba’nın 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana yaşadığı en ciddi ekonomik krizi daha da derinleştirecek.

Sheinbaum dün yaptığı açıklamada, Meksika’nın bu hafta Küba’ya insani yardım göndereceğini ve Washington ile petrol sevkiyatını da kapsayan bir anlaşmaya varmak için görüşmeler yürüttüklerini söyledi. Sheinbaum, “Trump’ın tehdit ettiği gümrük vergilerinin kapsamını inceliyoruz ve tüm diplomatik kanalları kullanıyoruz. Bu konuda henüz bir anlaşmaya varılmış değil” şeklinde konuştu.

Venezuela petrolü, Küba için hayati bir öneme sahipti; ada, karşılığında Venezuela’ya doktor, öğretmen ve diğer profesyoneller göndermekteydi.


Washington ve Tahran: Diplomasi için bir fırsat mı, yoksa saldırıdan önceki son durak mı?

ABD Donanması'na ait MH-60C Seahawk helikopteri, 30 Ocak 2026 tarihinde Arap Körfezi'nde gece uçuşu operasyonu sırasında USS McFaul gemisine iniş yapmaya hazırlanıyor. (ABD Donanması – AFP)
ABD Donanması'na ait MH-60C Seahawk helikopteri, 30 Ocak 2026 tarihinde Arap Körfezi'nde gece uçuşu operasyonu sırasında USS McFaul gemisine iniş yapmaya hazırlanıyor. (ABD Donanması – AFP)
TT

Washington ve Tahran: Diplomasi için bir fırsat mı, yoksa saldırıdan önceki son durak mı?

ABD Donanması'na ait MH-60C Seahawk helikopteri, 30 Ocak 2026 tarihinde Arap Körfezi'nde gece uçuşu operasyonu sırasında USS McFaul gemisine iniş yapmaya hazırlanıyor. (ABD Donanması – AFP)
ABD Donanması'na ait MH-60C Seahawk helikopteri, 30 Ocak 2026 tarihinde Arap Körfezi'nde gece uçuşu operasyonu sırasında USS McFaul gemisine iniş yapmaya hazırlanıyor. (ABD Donanması – AFP)

Gözlerin cuma günü Umman'ın başkenti Maskat’ta yapılması beklenen toplantıya çevrildiği bir dönemde, ABD-İran krizi nadiren kesişen iki paralel hatta ilerliyormuş izlenimi veriyor: ‘savaşın eşiği ve uzlaşmanın eşiği’. Taraflardan gelen mesajlar, çatışma yönünde kesin bir karar alındığına işaret etmese de diplomasinin artık ‘doğal bir süreç’ olmaktan çıktığını ve masaya oturmadan önce masanın şartları üzerinde bir bilek güreşinin yaşandığı ‘baskı altındaki bir sınav’ haline geldiğini ortaya koyuyor.

Bu çerçevede, ABD uçak gemisi yakınlarında bir İran insansız hava aracının (İHA) düşürülmesi olayı, sahadaki en küçük bir hesap hatasının müzakere sürecini tamamen rayından çıkarabileceğine dair ‘pratik bir uyarı’ niteliği taşıdı. Olay, İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı sürat teknelerinin Hürmüz Boğazı çevresinde bazı gemilere yönelik tacizlerde bulunduğuna dair haberlerle eş zamanlı yaşandı. Bu durum, Tahran’ın -kritik siyasi eşiklere yaklaşıldığında başvurduğu- deniz güvenliği üzerinden ‘maliyeti yükseltme’ stratejisini yeniden gündeme getirdi.

vdd
Tahran'ın merkezindeki Valiasr Caddesi'nde asılı olan ABD karşıtı bir afiş (AFP)

Ancak dikkat çekici olan, bu gelişmelerin şimdiye kadar müzakere takviminin iptaline yol açmamış olması. Aksine Beyaz Saray görüşmelerin ‘halen planlandığı gibi’ süreceğini belirtirken, ABD Başkanı Donald Trump, görüşmelerin nerede yapılacağını netleştirmeden, ABD’nin ‘İran’la şu anda müzakere halinde olduğunu’ söyledi. Yer ve format konusundaki bu kasıtlı belirsizlik, Axios ve diğer bazı medya kuruluşlarının aktardığı üzere, Tahran’ın toplantının İstanbul’dan Umman’a alınmasını ve daha önce bölgesel ülkelerin gözlemci olarak katılımının gündemde olduğu görüşmenin, yalnızca ABD-İran arasında ikili formatta yapılmasını talep etmesiyle örtüşüyor.

Tahran ve oyunun kurallarını değiştirme

İran’ın toplantının yeri ve formatının değiştirilmesini talep etmesi, protokole ilişkin bir ayrıntıdan ziyade, aylar süren askeri, siyasi ve ekonomik baskının ardından görece zayıf bir konumdan girilecek müzakereler öncesinde ‘psikolojik dengeyi yeniden kurma’ girişimi olarak değerlendiriliyor. Zira çok taraflı müzakerelerde ‘itibarın korunması’ daha zor hale gelirken, açık bir reddin maliyeti de yükseliyor.

Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü’nde araştırmacı olan Patrick Clawson, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, meselenin özünü şu cümleyle ortaya koydu: “Trump bir anlaşmayı güçlü biçimde istiyor ve söylemlerinde dile getirdiğinden çok daha azıyla yetinmeye razı olabilir.” Ancak Clawson’a göre zaman faktörü diplomasinin en büyük düşmanı. Görüşmeler kısa sürede somut sonuç üretmezse, Trump güç seçeneğine yönelebilir. Clawson, 2025 yılında yaşananları hatırlatarak, Trump’ın İran’a anlaşma için 60 gün süre tanıdığını, bu sürenin sonunda anlaşma sağlanamayınca İsrail’in 61’inci günde saldırı düzenlediğini söyledi.

Clawson, Trump’ın odağının yeniden nükleer dosyaya kaydığını; bunun, anlaşma üretmeye en elverişli alan olduğunu belirtti. Ancak füze programı, vekil güçler ve iç protestolar gibi dosyaların çözümsüz kalmasının, Trump’ı askeri seçeneğe itebileceği ya da görüşmelerin, saldırı hazırlıkları sürerken yalnızca bir ‘oyalama’ işlevi görebileceği uyarısında bulundu.

Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü’nde İran uzmanı olan Alex Vatanka ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, sürecin ‘henüz sona ermediğini’ savunuyor. Vatanka’ya göre bunun temel nedeni, tarafların kontrolsüz biçimde genişleyebilecek açık bir savaşı istememesi.

Vatanka, Trump’ın dosyayı kapatmasını sağlayacak ve ‘zafer gibi sunulabilecek’ bir başarıya ihtiyaç duyduğunu, şu ana kadar da ‘rejim değişikliği’ seçeneğini benimsediğine dair açık sinyaller vermediğini söyledi. Bu durumun, İran’ın ‘tam teslimiyetine’ varmayan bir anlaşma ihtimali için alan açtığını belirten Vatanka, buna karşın beklenti çıtasının dikkatle ayarlanması gerektiği uyarısında bulundu. Washington’un ‘açık bir teslimiyet’ dayatmasında ısrar etmesi halinde, İran’ın Trump’ın geri adım atacağı ya da savaşın rejimin ayakta kalmasına ve kendini yeniden toparlamasına yetecek kadar kısa süreceği hesabıyla, savaşı göze alabileceğini ifade eti.

Darbeyi önlemek mi, yoksa davranışı değiştirmek mi?

Bu noktada, Demokrasileri Savunma Vakfı’ndan (FDD) David Daoud’un Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede ortaya koyduğu kritik ayrım öne çıkıyor. Daoud’a göre müzakerelerin başarısı, ‘başarının nasıl tanımlandığına’ bağlı. Eğer başarı, askeri bir çatışmanın ya da ABD saldırısının önlenmesi anlamına geliyorsa, bunun gerçekleşme ihtimali ‘oldukça yüksek’. Zira Trump’ın ve danışmanlarının çoğunun içgüdüsü, Ortadoğu’daki askeri angajmanı azaltma yönünde; İran da rejimin iç dengesini sarsabilecek bir saldırıdan kaçınmak istiyor. Ancak başarı kriteri, İran’ın bölgesel davranışlarında ‘kalıcı bir değişiklik’ sağlanması (milis gruplara finansmanın durdurulması, füze programının sona erdirilmesi ya da nükleer dosyanın tamamen kapatılması gibi) olarak belirlendiğinde, Daoud’a göre başarı ihtimali ‘düşük’. Çünkü bu araçlar, rejim ayakta kaldığı sürece vazgeçilmeyen ideolojik bir mantığın parçası. Daoud, bu çerçevede Tahran’ın fırtınayı atlatmak için ‘geçici ya da sınırlı’ tavizler verebileceği, risklerin azalmasıyla birlikte ise aynı politikalara geri dönebileceği sonucuna vardı.

fvfv
ABD Senatörü Lindsey Graham, pazartesi günü ABD Başkanı Donald Trump ile birlikte çekilmiş ve üzerinde ‘İran'ı Yeniden Büyük Yap’ yazan bir şapka tuttuğu fotoğrafını paylaştı.

Bu ayrım, aynı zamanda Amerikan basınında görüşmelerin iki ayrı hatta bölünmesi ihtimaline dair yürütülen tartışmaları da açıklıyor: ‘bir yanda nükleer dosya, diğer yanda ise füze programı ve vekil güçler gibi daha geniş başlıklar’. Ayrıca bölgesel arabulucuların, diplomasinin olası bir saldırı öncesinde zaman kazanma aracına dönüşmesinden duyduğu kaygılara işaret ediyor. Nitekim geçen yıl haziran ayında planlanan bir toplantı öncesinde düzenlenen saldırı, bu endişeleri güçlendiren bir örnek olarak hatırlatılıyor. ABD iç siyasetinde ise bazı çevreler daha sert bir çizgi izlenmesi gerektiğini savunarak, ‘gerçek anlaşmanın’ dosyalar üzerinden pazarlık değil, rejimin kendisinin değiştirilmesi olduğunu öne sürüyor.

Bu iki yaklaşım arasında ABD yönetimi ise gri bir alanda konumlanıyor: Müzakerelerde elini güçlendirmek için askeri baskıyı artırırken, savaşın maliyetinden kaçınmak amacıyla diplomasi kapısını da açık tutuyor.

Vekil güçler için test

Vekil güçler meselesi herhangi bir müzakere sürecinde teorik bir başlık olmaktan çıkmış durumda. Bu bağlamda Bağdat ve Lübnan’daki Hizbullah, İran’ın dolaylı nüfuzunu hesaba katmayan her türlü uzlaşının ne denli kırılgan olabileceğine dair iki somut örnek olarak öne çıkıyor. Irak’ta Nuri el-Maliki’nin, Washington ile yaşanan açık tartışmalar ve ABD’den gelen geri dönüşüne ilişkin uyarılara rağmen adaylıktan çekilmeme konusundaki ısrarı ile Lübnan’da Hizbullah’ın silahlarını koruma yönündeki tutumu, Tahran’ın nükleer dosyanın kendi bölgesel etkisi pahasına yönetildiğini hissetmesi halinde, kolları üzerinden yeniden sertleşebileceğine işaret eden göstergeler olarak okunuyor. Bu durum, Maliki ya da Hizbullah’ın ‘doğrudan araçlar’ olmasından kaynaklanmıyor. Asıl mesele, İran nüfuzunun sınandığı anlarda, Tahran’ın nükleer bir anlaşma karşılığında etki alanlarını pazarlık konusu yapmaya ne ölçüde hazır olduğunun ya da bu tür bir pazarlığı en başından reddedip reddetmediğinin hızla açığa çıkması.

Cuma günkü toplantıdan ne gibi sonuçlar çıkabilir?

En gerçekçi senaryoda, taraflara zaman kazandıracak sınırlı bir ilk mutabakat öngörülüyor: zenginleştirmenin dondurulması veya aşamalı denetim düzenlemeleri karşılığında baskının hafifletilmesi ya da ekonomik ve insani bir kanalın açılması, daha zorlu dosyaların ise sonraya bırakılması. Bu çerçevede, Brookings Enstitüsü araştırmacısı Michael E. O’Hanlon’un Şarku’l Avsat’a yaptığı yorum basit ama karamsar bir çerçeve sunuyor. O’Hanlon, müzakerelerin ciddi şekilde yürütüleceğine şüpheyle yaklaşsa da ‘umudu yitirmemek gerektiğini’ vurguladı.

Özetle, cuma günü yapılacak toplantı, krizin fitilini taktiksel anlamda söndürebilir, yani olası bir saldırıyı önleyebilir; ancak cuma sonrası ne olacağı sorusuna cevap vermeyebilir: Hedef şu an savaşın önlenmesini sağlayacak bir anlaşma mı, yoksa İran’ın bölge ile ilişkilerini uzun vadede yeniden şekillendirecek bir anlaşma mı? Bu iki hedef arasındaki boşluk genellikle deniz kazaları, vekil güçler üzerinden testler ve her tarafın gücü tavize dönüştürme ya da tavizi sürdürülebilir bir siyasi ateşkese çevirme kabiliyeti ile dolduruluyor.


Rusya’ya çalışmaya giden Afrikalılar, Ukrayna cephesine gönderiliyor: Cehennem gibi

CNN'in irtibata geçtiği (soldan sağa) Charles Njoki, Patrick Kwoba ve Francis Ndarua, Rusya safında savaşan Afrikalılardan (CNN)
CNN'in irtibata geçtiği (soldan sağa) Charles Njoki, Patrick Kwoba ve Francis Ndarua, Rusya safında savaşan Afrikalılardan (CNN)
TT

Rusya’ya çalışmaya giden Afrikalılar, Ukrayna cephesine gönderiliyor: Cehennem gibi

CNN'in irtibata geçtiği (soldan sağa) Charles Njoki, Patrick Kwoba ve Francis Ndarua, Rusya safında savaşan Afrikalılardan (CNN)
CNN'in irtibata geçtiği (soldan sağa) Charles Njoki, Patrick Kwoba ve Francis Ndarua, Rusya safında savaşan Afrikalılardan (CNN)

Rusya'ya çeşitli iş fırsatları için giden Afrikalılar, kendilerini Ukrayna cephesinde buluyor. 

CNN'in irtibata geçtiği Afrikalılar, kendilerine şoförlük veya güvenlik görevliliği gibi işler teklif edildiğini, yüksek maaş vaatleri sunulduğunu söylüyor. 

Ancak Rusya'ya vardıklarında askeri sözleşme imzalamaya zorlandıklarını, yeterli eğitim almadan cepheye gönderildiklerini öne sürüyorlar. Kenya, Gana, Nijerya ve Uganda gibi ülkelerden Rusya'ya giden kişilerden bazıları pasaportlarına el konduğunu, ülkeden ayrılamadıklarını iddia ediyor.

Amerikan medya kuruluşunun görüştüğü Afrikalıların neredeyse tamamı ülkelerine dönmek istediğini söylüyor. Irkçılık, psikolojik baskı ve ağır kayıplara dikkat çeken bu kişiler, cephede Afrikalıların daha riskli görevlere gönderildiğini öne sürüyor.

Haberde, sosyal medyaya servis edilen videolarda Afrikalı askerlerin Rus ordusundaki deneyimlerinden olumlu şekilde bahsettiği de belirtiliyor. Bu videolarla genellikle genç Afrikalı erkeklerin hedef alındığı yazılıyor. 

Kenyalı Patrick Kwoba da sosyal medya paylaşımlarından etkilenerek Rus ordusuna başvuru yapmış. Orduda güvenlik görevlisi olup çatışmaya gönderilmeyeceğini düşündüğünü belirten Kwoba, Ukrayna cephesinde geçirdiği 4 ayı "cehennem" diye niteliyor. 

Bir saldırıda yaralanıp izin aldığı sırada Kenya'nın Moskova Büyükelçiliği'ne ulaşarak ülkesine dönebildiğini söyleyen Kwoba, Rus ordusuyla sözleşmesini bitirenlerin bile serbest bırakılmadığını iddia ederek şunları söylüyor:  

Rus ordusuna adım attın mı ya kaçarsın ya ölürsün. Rusya'ya gidip sağ salim geri dönmek imkansız. Sözleşmesini tamamlayanları bile kalmaya zorluyorlar.

Ukrayna'nın Kenya Büyükelçisi Yuriy Tokar ise Rus ordusunda savaşan yabancıların Ukrayna açısında düşman kabul edildiğini vurgulayarak, Afrika ülkelerine bu insan akışını durdurma çağrısı yaptı.

Ukrayna istihbaratının değerlendirmesine göre, 2022'de patlak veren savaşın başından bu yana 36 Afrika ülkesinden 1400'den fazla kişi Rus ordusuna alındı. 

Rusya Savunma Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı, CNN'in iddialara ilişkin yorum taleplerine yanıt vermedi.

Independent Türkçe, CNN, BBC