Almanya Başbakanı Merkel: Türkiye ile her zaman ortak çıkarlarımız var

Almanya Başbakanı Angela Merkel (AA)
Almanya Başbakanı Angela Merkel (AA)
TT

Almanya Başbakanı Merkel: Türkiye ile her zaman ortak çıkarlarımız var

Almanya Başbakanı Angela Merkel (AA)
Almanya Başbakanı Angela Merkel (AA)

Almanya Başbakanı Angela Merkel, Türkiye ve Almanya'nın her zaman ortak çıkarlara sahip olduğunu belirterek ülkesinde kendisinden sonra gelecek federal hükümetin de bu konuda aynı bakış açısına sahip olacağını söyledi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Almanya Başbakanı Merkel, görüşmelerinin ardından Tarabya'daki Huber Köşkü'nde ortak basın toplantısı düzenledi.
Merkel, görüşmelerde Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri de ele aldıklarını belirterek "Yasa dışı göç konusu çok önemli. Türkiye'ye AB'nin bu konuda vereceği desteğin devam edeceğini de ifade ettim. Suriyeli mülteci ve göçmenler konusunda Türkiye çok önemli çalışmalara imza attı. Aynı zamanda insan kaçakçılarına karşı mücadele konusunda iş birliğimiz sürüyor" dedi.
AB ile Türkiye arasındaki göç mutabakatına ilişkin bir soru üzerine Merkel, "Mülteci anlaşması, AB ile Türkiye arasında bir anlaşma. Almanya aslında bir himayeci olarak burada çalışıyordu. İnsan kaçakçılığını engellemek istiyoruz. AB'nin bu konuda Türkiye'yi desteklemesi bir gereklilik, bir şart" diye konuştu.

"Her zaman ortak çıkarlarımız var"
Kendisinin 16, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ise 19 yıldır iktidarda olması nedeniyle iki liderin uzun süre birlikte görev yaptığı hatırlatılıp Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı nasıl bir siyasetçi olarak tanımladığı sorulan Merkel, bu süreçte Cumhurbaşkanı Erdoğan'la birlikte ikili iş birliğine önem atfettiklerini söyledi.
Türkiye'de çok şeyin geliştiğini, ekonomik sorunlara rağmen standartların yükseldiğini dile getiren Merkel, "Türkiye, NATO'nun bir müttefiki olarak bizim için önemli bir partner. İstanbul'un iki kıta arasında nasıl bir köprü oluşturduğunu kendi gözlerimizle görebiliyoruz" ifadelerini kullandı.
Görev süresinde insan hakları ve bireysel özgürlükler konusunda bazı eleştirilerde bulunduğunu da belirten Merkel, şunları kaydetti:
"Tabii ki çözüm aradık. Farklı bakış açılarımız olabilir. Jeostratejik açıdan birbirimize bağlıyız, bağımlıyız. Taliban konusunda, mülteciler konusunda, Afrika konusunda da detaylı bir şekilde görüştük. Her zaman ortak çıkarlarımız var. Bunu sonraki federal hükümet de bu şekilde görecektir. İki ülke arasındaki ilişkileri tüm geniş kapsamıyla, olumlu ve sıkıntılı yönleriyle birlikte bir sonraki hükümet de aynı şekilde görecektir. Barışımız ve güvenimiz birbirine bağlı."
Merkel, Almanya'nın İstanbul Başkonsolosluğu konutuna komşu olan Huber Köşkü gibi özel bir binada ağırlandığı için teşekkür ederek, "Son yıllarda Türkiye ile çok iyi ilişkiler için el birliğiyle çabaladık, görüş ayrılıklarına rağmen. Bu iyi ilişkileri sürdürmek için karşımızda çok sayıda görev var" dedi.

İki ülke arasında imzalanan iş gücü anlaşmasının 60. yıl dönümünün törenlerle kutlandığını belirten Merkel, aileleri Almanya'ya giden ilk göçmenlerden olan ve bugün ülkeye katkı sunan örnek kişiler arasında Almanya'da yeni tip koronavirüse (Kovid-19) karşı aşı geliştiren biyoteknoloji firması BioNTech'in kurucu ortakları Dr. Özlem Türeci ve Prof. Dr. Uğur Şahin'in de bulunduğunu vurguladı.
Merkel, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la görüşmelerinde, Türkiye'de tutuklu veya yurt dışına çıkış yasağı olan bazı Alman vatandaşlarına ve insan hakları konularına da değindiklerini belirtti.
Almanya Başbakanı Merkel ayrıca Almanya'da ırkçı, yabancı düşmanı olayları takip ettiklerini ve bunlara karşı çıktıklarını dile getirdi.

Afganistan, Suriye ve Libya konuları ele alındı
Cumhurbaşkanı Erdoğan'la, Afganistan'a insani yardım konusunu da görüştüklerini belirten Merkel, "Birleşmiş Milletler (BM) ile birlikte bu kış Afganistan'da felaketler yaşanmaması için çabalamalıyız. Taliban'la olan görüşmeler hakkında da bilgi aldık. Biz de Afganistan sorumlularımızla bu konuyu ele alacağız" dedi.
Merkel, Suriye'deki duruma ilişkin de yoğun bilgi alışverişinde bulunduklarını dile getirerek, "Maalesef BM himayesindeki anayasa komisyonu çalışmaları çok iyi ilerlemiyor ve İdlib'deki durum da halen gergin" ifadesini kullandı.
Libya konusunda ise Berlin Konferansı'nın devamının Fransa'da düzenleneceğini kaydeden Merkel, "Libya'da en kısa zamanda seçimlerin olması ve kalıcı bir çözüme ulaşılmasını arzu ediyoruz. Bunun için tabii ki Libya'dan yabancı güçlerin çekilmesinin gerekli olduğunu ifade ettim. Sudan'dan veya Suriye'den gelen paralı askerler burada söz konusu. Bu konuda ilerleme kaydedilmesini arzu ettiğimi ifade ettim" diye konuştu.

"Görüş ayrılıklarına rağmen diyaloğumuzu sürdürdüğümüz için teşekkürler"
Merkel, Türkiye'nin atlattığı orman yangınlarıyla Almanya'daki sel felaketinin, iklim konusunun önemine işaret ettiğini belirterek, "Türkiye'nin Paris Anlaşması'nı onaylamış olmasını memnuniyetle karşılıyoruz. G20 Konferansı gerçekleşecek ve Almanya burada Türkiye'yi çevre dostu teknolojilerin geliştirilmesi konusunda destekleyecek" ifadesini kullandı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'la yaptıkları kapsamlı görüşmelerde Yunanistan-Türkiye ilişkilerini de ele aldıklarını aktaran Merkel, şöyle devam etti:
"Almanya, burada istikşafi görüşmelerin sürdürülmesi konusunda ısrarcıydı. Halen burada aşılması gereken bazı sorunlar var. Fakat bunların sadece görüşerek, müzakerelerle, temaslarla başarılabileceğine inanıyorum, insan hakları konusu, Kıbrıs konusu gibi konuları aşma konusunda. Bazı konular uzun soluklu, 16 yıl yeterli değildi. Fakat bu süre içinde başardığımız bazı konular da oldu. İş birliği için, görüş ayrılıklarına rağmen diyaloğumuzu sürdürdüğümüz için çok teşekkür etmek istiyorum."

"Birçok konuyu çözüme kavuşturduk"
Merkel, Türkiye'de tutuklu ya da ceza alan Alman vatandaşları konusunda ilerleme olup olmadığına ilişkin soruya şöyle yanıt verdi:
"Siz de bazı vakaları biliyorsunuz. Tabii ki bazı başarılar da oldu görüşmelerimizde, bazı sorunları çözdük. Fakat yeni vakalar eklendi. Bu nedenle her zaman bu konuda görüşmek gerekiyor. Boşuna görüşmediğimizi düşünüyorum. Birçok konuyu çözüme kavuşturduk. Farklı bakış açıları var. Yani terör suçlamasıyla ilgili ne zaman terörden bahsedebileceğimizle, ne zaman bahsedilemeyeceğiyle ilgili. Fakat genelde görüşmeler başarılıydı diyebilirim."

"AB Zirvesi'nde bu konuları (göç konusu) tekrar görüşmemiz için çaba harcayacağım"
Merkel, Türkiye ve AB'nin göç mutabakatına ilişkin, "(Suriyeliler için) 6 milyarlık (avro) bir miktarın 4,5 milyarını (avro) ödedik. Çok olumlu projeler gerçekleştirildi. Bundan sonra nasıl devam edeceğiz, AB Komisyonunun iç işlerinden sorumlu üyesi Ylva Johansson Türkiye'ye gelmişti ve Konsey bunu kararlaştırdı, parlamentoda bu 6 milyarın ötesinde ödenecek yeni bir dilim kararlaştırıldı" diye konuştu.
Yunanistan'a yasa dışı yollarla giden Suriyeliler konusunun çözüme kavuşamadığını söyleyen Merkel, "AB, on binlerce mülteci kabul etti fakat bu süreç henüz tam işlemiyor" dedi.
Merkel, Almanya ve Türkiye'nin bu konuyu tek başına çözemeyeceğini belirterek, "27 üyesiyle birlikte AB'nin bunu ele alması gerekecek. Önümüzdeki perşembe ve cuma günü AB Zirvesi'nde bu konuları tekrar görüşmemiz için çaba harcayacağım" ifadelerini kullandı.

"Türkiye'yle iyi ilişkilerimizi sürdürmek istiyoruz"
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Merkel'in 16, kendisinin de 19 yıllık görev süreçlerinde birlikte çalışmalar yürüttüğü Merkel'in Almanya'nın idaresinde başarılı bir sürece imza attığını belirterek, "Belki koalisyon hükümetleri olmamış olsaydı Almanya-Türkiye ilişkileri çok daha farklı bir yere ulaşabilirdi fakat koalisyon hükümetleri de tabii çalışmayı her zaman zorlaştırıyor" sözleri üzerine Merkel, "Koalisyon ortaklarımla çalışmaktan mutlu olmadığım anlaşılmasın" dedi.
Merkel, Alman hükümetlerinin özelliğinin bu olduğunu kaydederek, "Koalisyonlar, bizim yapımıza uygundur. Biz bir başkanlık sistemi uygulamak istemiyoruz. Fakat her şeye rağmen Türkiye'yle iyi ilişkilerimizi sürdürmek istiyoruz" diye konuştu.
Erdoğan'ın, "Zaman zaman şikayetlerinizi bana aktardınız." sözleri üzerine ise Merkel, "Doğrudur, hayat böyle. Fakat buna rağmen güzel" ifadelerini kullandı.

Köln'de cuma günleri ezan okunmasına izin verilmesi
Merkel, Almanya'da İslam ve yabancı karşıtlığının yükselişinin durması için kendisinden sonraki hükümete hangi tavsiyelerde bulunacağına ve Almanya'nın Köln şehrinde cuma günleri ezan okunmasına izin verilmesini nasıl değerlendirdiğine ilişkin soruya, "Bu, Köln Belediyesinin bir kararıydı. Almanya'da din özgürlüğü var ve bu karar bu kapsamda alındı" yanıtını verdi.
Yabancı düşmanlığı, ırkçılık, başka dinlere karşı düşmanlık gibi konularda kararlı tutum sergilediklerini dile getiren Merkel, şunları kaydetti:
"Hiçbir şekilde hoşgörüyle karşılamıyoruz. Başından bunların önünü kesmek istiyoruz. Fakat İslam düşmanlığında, Yahudi düşmanlığında, ırkçılık konusunda çok üzücü olaylar yaşadık. Her Alman hükümeti, eyalet hükümetleri kararlı bir şekilde bunları önlemek için çabalıyor. Bunun için maddi imkanlar da seferber ediliyor, sivil toplum örgütleri de yabancı düşmanlığı ve din düşmanlığı konusunda, hangi dine karşı olursa olsun. İnternetin sağladığı imkanlar nedeniyle de maalesef bu tür olaylar yaşanacak gelecekte."



İran'da yönetimin geleceğine ve Körfez üzerindeki yansımalarına dair üç senaryo

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

İran'da yönetimin geleceğine ve Körfez üzerindeki yansımalarına dair üç senaryo

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

Muhammed eş-Şehrani

Bölgenin siyasi ve askeri gerilimde benzeri görülmemiş bir yükseliş yaşadığı, ABD-İsrail'in İran'a karşı bir askeri saldırı olasılığının arttığı ve İran’ın buna doğrudan yanıt verme tehdidiyle çatışmayı daha geniş bir bölgesel çatışmaya dönüştürebileceği dönemde, Tahran'da yönetimin geleceği ve bunun Körfez güvenliği ve Ortadoğu'nun istikrarı üzerindeki yansımaları hakkında sorular artıyor.

Bu bağlamda, bir dizi siyasi analist yaptıkları açıklamalarda, krizin artık yalnızca askeri bir saldırı olasılığıyla ilgili olmadığını, bunun yerine İran siyasi sisteminin gelecek dönemdeki şekliyle ve hayatta kalma, geçiş veya çöküş için olası üç senaryoyla, her bir sürecin geniş bölgesel ve uluslararası yankılarıyla ilgili olduğunu vurguladı.

Kesişen siyasi analizler, İran rejiminin artık içeriden kuşatıldığına ve ideolojik yapısının açıkça aşındığına, bunun da boğucu ekonomik krizler, hızlanan enflasyon ve artan baskı şeklinde yansıdığına ve bunun artan dış baskılarla eş zamanlı olarak geldiğine işaret ediyor.

Buna karşılık bölgenin, halklarının arzu etmediği bir çatışmanın eşiğinde olduğuna dair Körfez uyarıları artıyor. Çözümün, Ortadoğu'yu daha fazla kaos ve istikrarsızlıktan kurtarmak için akılcılığa öncelik vermekte, diyalog ve müzakerelere geri dönmekte yattığı belirtiliyor.

Stratejik tehlikeler ve bölgesel yansımalar

Bahreynli siyasi Uzman Ahmed el-Huzai, mevcut değerlendirmelerin ABD-İsrail'in İran'a karşı askeri bir harekat düzenleme olasılığının devam ettiğini gösterdiğini, ancak bunun yüksek düzeyde stratejik riskler içerdiğini belirtti. İsrail'in alarm seviyesini en üst düzeye çıkardığını, Tahran'ın ise bir saldırı olması durumunda bölgedeki ABD üslerini ve İsrail'in kendisini hedef alarak doğrudan karşılık vermeye hazır olduğunu açıkladığını ifade etti. Bu faktörlerin, herhangi bir askeri seçeneği, İran sınırlarının ötesine uzanarak Ortadoğu'daki tüm güvenlik dengesini kapsayabilecek geniş bölgesel yansımalarla dolu hale getirdiğini vurguladı.

Harekatın gerçekleşmesinin bölgesel istikrar için son derece tehlikeli sonuçlara yol açabileceğini, çünkü İran’ın, ABD ve İsrail üslerini meşru hedefler olarak değerlendireceğini ifade etti. Bunun da Körfez ile Ortadoğu'nun diğer bölgelerine uzanabilecek kapsamlı bir çatışmaya kapı açacağını açıkça belirtti

Askeri grilimin artmasının diplomatik çözüm şansını baltalayacağına ve İran'daki iç protestoları yoğunlaştıracağına, ayrıca Hürmüz Boğazı'nda seyrüseferi tehdit edeceği için küresel enerji fiyatlarındaki artışın temsil ettiği ekonomik yansımalara yol açacağına da işaret etti. Ancak eğer bir harekattan kaçınılırsa, bölge sürekli bir gerilim ve hazırlık durumunda kalacak ve açık çatışmaya kaymayı önleyebilecek sınırlı bir diplomasi penceresi açık kalacaktır.

İran'ın geleceğine dair senaryolar

Huzai, ABD'nin İran'a saldırıp saldırmamasına bakılmaksızın temel sorunun, önümüzdeki dönemde İran'daki yönetimin biçimi olduğunu belirtti. Bilhassa İran'ın ve genel olarak bölgenin geleceğini anlamak için üç ana senaryo olduğunu ifade etti.

Hamaney liderliğindeki İran rejiminin halkla doğrudan çatışma seçeneğinde ilerlemesi durumunda, bunun günlük yaşamın eşi benzeri görülmemiş bir şekilde militarizasyonu anlamına geleceğini, büyük şehirlerin vatandaşlar ve güvenlik güçleri arasında savaş alanlarına dönüşebileceğini belirtti. Bu kapsamlı baskıya dayalı yönetim tarzının, devlet ile toplum arasındaki güveni aşındıracağını ve ülkenin düşük yoğunluklu iç savaşa benzeyen sürekli bir şiddet sarmalına sürüklenme olasılığını artıracağı değerlendirmesinde bulundu.

Devrim Muhafızları ve milislere aşırı güvenmenin, askeri ve güvenlik kurumları arasında bir rekabet ortamı yaratabileceğine, rejimin bütünlüğünü zayıflatabileceğine ve kontrol edilmesi zor iç bölünmelere karşı savunmasız hale getirebileceğine dikkat çekti.

Bahreynli siyasi analist, bu senaryonun devam etmesinin, istikrarsızlık nedeniyle üretimi ve yatırımları etkileyeceğinden ekonomik ve geçim krizlerini daha da kötüleştireceğini, protestoların omurgasını oluşturan orta ve alt sınıflar üzerindeki baskıyı artıracağını söyledi. Bu durumun hayal kırıklığı ve umutsuzluk duygularını körükleyeceğini ve gençlerin büyük bir bölümünü, örgütlü muhalefet hareketlerine katılarak veya göç ederek daha radikal alternatifler aramaya itebileceğini belirtti.

Ayrıca, Hamaney rejiminin ayakta kalmasıyla birlikte artan baskının, büyük güçler için zorlu bir sınav olacağını da ifade etti. Bazı Batı ülkeleri ilave yaptırımlar uygulamaya ve rejimi siyasi olarak izole etmeye çalışacakken, Rusya ve Çin gibi diğer güçler, Batı nüfuzuna karşı koymada stratejik bir ortak olarak rejime desteklerini güçlendirebilirler. Huzai, bu ayrışmanın diplomatik sahneyi karmaşıklaştıracağını ve İran'ı küresel güçler arasında dolaylı bir çatışma arenası haline getireceğini hem içten hem de dıştan kuşatılmış bir ülke yapacağını söyledi.

İkinci senaryoya ilişkin olarak, Huzai, İran rejiminin Hamaney'siz kalması durumunda, liderlik geçişinin ülkenin dini ve siyasi kurumlarının dayanıklılığı için bir test olacağını ifade etti. Uzmanlar Meclisi'nin bu sürecin merkezinde yer alacağını, ancak Devrim Muhafızları'nın etkisinin de bir sonraki aşamayı şekillendirmede çok önemli olmaya devam edeceğini belirtti.

Dini kurum ile askeri güç arasındaki bu dengenin, bir yanda muhafazakâr ve sertlik yanlısı gruplar, diğer yanda reformistler veya pragmatistler arasında iç çatışmalara yol açabileceği gibi, kolektif veya uzlaşmaya dayalı bir liderliğin ortaya çıkmasını da sağlayabileceğine dikkat çekti. Bu çatışmaların, rejimin katı yaklaşımını sürdürüp sürdürmeyeceğini veya halkın öfkesini hafifletmeyi amaçlayan sınırlı bir açılıma doğru ilerleyip ilerlemeyeceğini belirleyeceğini söyledi.

Huzai, Hamaney'in yokluğunun halk tarafından siyasi ve sosyal reform taleplerini yeniden canlandırmak için bir fırsat olarak yorumlanabileceğini belirtti. Ancak, değişimin sadece yeni yüzlerle aynı otoritenin yeniden üretilmesinden ibaret kaldığının ortaya çıkması halinde, bunun güven kaybını derinleştireceğini ve daha organize bir biçimde protestoların yeniden canlanmasına yol açacağını öngördü.

Huzai, üçüncü senaryonun, İran rejiminin çöküşü ile birlikte etnik ve mezhepsel çeşitlilik üzerindeki kontrolünün omurgasını oluşturan merkezi devlet kurumlarının dağılmasını içerdiğini düşünüyor. Bu dağılmanın, birleşik bir vizyondan yoksun, yerel bileşenlerin kendi bölgelerinde otorite kurmak için mücadele etmesiyle birlikte, yaygın bir siyasi ve güvenlik boşluğuna yol açabileceğini, bunun da milliyetçi veya mezhepsel özelliklere sahip yarı özerk oluşumların ortaya çıkmasına kapı açacağını ifade etti.

Ekonomik yansımaların son derece ciddi olacağını, petrol ve doğalgaz üretimi ve ihracatının doğrudan etkileneceğini ve Ahvaz (Arabistan) gibi bölgelerin, bölgesel ve uluslararası enerji çatışmasının odak noktası haline gelebileceğini vurguladı. Belucistan'ın ayrılmasının Pakistan için bir güvenlik ikilemi yaratacağına, bu arada İran Azerbaycanı'nın Azerbaycan Cumhuriyeti ile birleşmesi ile İran Kürdistan'ının daha geniş Kürt projesine entegre edilmesinin geniş çaplı bölgesel gerilimlere yol açabileceğine dikkat çekti. İran rejiminin devrilmesinin, eğer gerçekleşirse sadece içsel bir olaydan ibaret kalmayacağı, Ortadoğu'nun siyasi ve ekonomik haritasını yeniden çizebilecek kapsamlı bir bölgesel kriz olacağını kaydetti.

İran rejimi, dışarıdan kuşatılmadan önce içeriden kuşatılmış durumda

Kuveytli siyasi analist ve Körfez meseleleri araştırmacısı Muhammed Rumeyhi ise İran politikasının “kaydırma politikası” olarak bilinen, yani baskı yoğunlaştığında taktiksel esneklik gösterme politikasına dayandığını öne süren bazı Arap analizlerinin, uzmanlar için artık ikna edici olmadığını belirtti. İran rejiminin bugün dışarıdan kuşatılmadan önce içeriden kuşatılmış olduğunu ve kendi yıkımının tohumlarını kendi yapısında taşıdığını vurguladı.

Rumeyhi, halkların ideolojiden ziyade sosyoloji tarafından yönetildiğini açıklayarak, kalıcı rejimlerin, gözden geçirme, hesap verebilirlik ve değişime uyum mekanizmalarına sahip rejimler olduğunu belirtti. Bunların, kendisini mutlak doğru gören ve liderliğinin ilahi olarak yetkili kılınmış olduğuna inanan teokratik bir siyasi rejimde eksik olduğunu, bu nedenle herhangi bir gözden geçirme veya taviz vermenin son derece zor olduğunu ifade etti.

Yine Velayet-i Fakih teorisinin pratikte aşındığını ve İran halkına hizmet sunma veya fayda sağlama konusundaki iflasının, kontrolden çıkmış enflasyon, para biriminin değerindeki keskin düşüş ve baskıcı yönetimin genişlemesiyle birlikte ortaya çıktığını söyledi. İran halkının sokaklara dökülmesinin, mutlaka askeri olmayan dış baskılarla birlikte, rejimin çöküşüne yol açabileceğine dikkat çekti.

Rumeyhi rejimin çöküşüne dair korkulara ilişkin olarak, bu kaygıları önceki rejimlerin devrilişinden önce dile getirilenlere benzeterek, halkların kendi liderlerini üretebileceğini ve İran'ın alternatif bir lider üretebilecek nitelikte bir sosyal ve siyasi sınıfa sahip olduğunu vurguladı.

Bölgedeki istikrarsızlığın temelinin, bu rejimin iç baskı ve Irak, Lübnan, Yemen ve hatta Suriye'de devlet kurma çalışmalarını engelleme politikalarından kaynaklandığını ifade etti. Rejimin varlığını sürdürmesinin daha fazla vahşete yol açacağı ve ilahi yardımın yanında olduğu iddiasında bulunacağı, bunun da bölge için en tehlikeli senaryo olan yayılmacı politikalarını genişletmesi anlamına geleceği konusunda uyardı.

Bölge tehlikeli bir çatışmanın eşiğinde ve tek seçenek diyalog

Öte yandan, Ummanlı yazar ve siyasi analist Ahmed bin Salim Batmira, bölgedeki durumun son derece kritik aşamadan geçtiğini ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin ve halklarının arzu etmediği bir çatışmaya doğru ilerlediğini söyledi. Bölgedeki tüm ülkeler için felaket sonuçlar doğuracağı göz önüne alındığında, bilge kişilerin olası bir savaşı durdurmak için harekete geçeceği umudunu dile getirdi.

Batmira, mevcut aşamanın, özellikle de bu yılın, Venezuela'da yaşananlar, Ukrayna'daki savaşın devam etmesi, İsrail'in Gazze, Batı Şeria ve Lübnan'da gerilimi artıran uygulamaları ve Suriye'ye yönelik müdahalelerinin devam etmesi, ayrıca Şarm el-Şeyh konferansının sonuçlarının uygulanmaması gibi uluslararası ve bölgesel krizlerin iç içe gelmesi nedeniyle, bölge ve dünya için en zorlu dönemlerden biri olacağını açıkladı.

Ortadoğu'yu başlangıcının ve sonunun tahmin edilmesinin zor olduğu belirsiz bir dönemin beklediğini belirtti. İsrail müdahaleleri gölgesinde Suriye'deki durumun endişe verici olduğunu, aynı şekilde Lübnan'da devam eden gerilimin, yoğun medya kampanyaları ve İran'ı hedef alan Amerikan askeri hazırlıklarıyla aynı eş zamanlı olarak geldiğini kaydetti. Tüm bunların bölgenin güvenliği ve istikrarı üzerinde doğrudan etkileri olacağını, İsrail'in ise bilhassa uluslararası hukuku ihlal eden Somaliland bölgesini tanıma kararının ardından, artan emelleri göz önüne alındığında, bu yüksek tansiyondan en çok fayda sağlayan ülke olacağını vurguladı.

Ummanlı siyasetçi, çözümün müzakere masasına dönüş ve ABD ile İran arasında nükleer sorunu çözmek için ciddi bir diyalogda yattığına inanıyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre caydırıcılık ve güç dilinin çözüm olmadığını vurgulayan Batmira, yıkımın, siyasi, ekonomik ve sosyal istikrarsızlığın etkilerinden hâlâ muzdarip olan Irak ve Libya'da olduğu gibi, bir ülkede başlayıp diğer ülkelere yayılan geçmiş senaryoların tekrarlanmaması konusunda uyarıda bulundu.

Batmira, tüm tarafların “zarar yok, zarar gören yok” ilkesini destekleyen anlamlı bir diyaloğa girmesinin gerekliliğini vurgulayarak, bölgede güvenlik ve barışın hakim olmasını umduğunu ifade etti. Ayrıca İran'ı, potansiyel bir Amerikan müdahalesini uygulamaya geçmeden önce önleyebilecek Arap ve İslami öneri ve görüşlere yanıt vermeye çağırdı.

İran üzerindeki artan uluslararası baskı

Iraklı siyasi analist Raad Haşim, mevcut durumun iniş çıkışları ve her iki tarafın da durumu daha kompleks hale getirecek kartlara sahip olması nedeniyle, bir tarafta İran diğer tarafta Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasında bir çatışmanın sonuçlarını ve olasılıklarını tahmin etmenin son derece zor olduğunu belirtti.

Olayların, İran'a yönelik baskıyı kademeli olarak artırmaya doğru ilerlediğini, bunun amacının, İran'ı öncelikle nükleer programının kısıtlanması, balistik füze programının sınırlandırılması ve menzillerinin belirlenmesi, ayrıca bölgedeki milislere verilen desteğin durdurulması ve rejimin politikalarına karşı çıkan protestoculara yönelik şiddetin sona erdirilmesi gibi çözülmemiş konularla ilgili uluslararası talepleri kabul etmeye zorlamak olduğunu açıkladı.

İran'ın bu talepleri kabul etmemesinin daha sert yaptırımlara yol açacağını belirten Haşim, özellikle ABD ve İsrail'in savunma ve önleme kapasitelerini güçlendirmeleri göz önüne alındığında, uluslararası iradeye karşı gelmeye devam etmenin, nihayetinde hayati önem taşıyan güç merkezlerini hedef alan silahlı bir mücadeleye yol açabileceği konusunda uyardı.

Amerikan caydırıcılık planının hesaplanmış ve kontrollü parametreler dahilinde gerilimi artırmasının muhtemel olduğunu, ancak bu yaklaşımın İran'ın “kolunu bükme” politikasını reddetmesi ve Tahran'ın “denklik temelinde” muamele görme isteğiyle çatışabileceğini, İran'ın kartları yeniden karmayı gerektirse bile meseleleri seçici olmadan eş zamanlı olarak çözmekte ısrar ettiğini açıkladı.

Son olarak, uyarı süresinin sona ermesinin İran'a artık erteleme veya çözümleri geciktirme konusunda fazla alan bırakmadığını belirtti. Amerikan yönetiminin, acil ve gecikmesiz bir şekilde çözülmesi gereken meseleleri çözmek için esnek veya ağırdan alan bir yaklaşımı benimsemeyi artık kabul edilemez bulduğunu kaydetti.


Trump, Minneapolis protestolarının ardından İsyan Yasası'nı devreye sokmakla tehdit etti

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

Trump, Minneapolis protestolarının ardından İsyan Yasası'nı devreye sokmakla tehdit etti

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, İsyan Yasası’nı yürürlüğe sokmakla tehdit etti. Söz konusu yasa, acil durumlarda ordunun ülkede düzeni sağlamak için görevlendirilmesine izin veriyor. Trump, bu adımı, Minnesota eyalet yetkililerinin Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Ajansı (ICE) personeline yönelik saldırıları durdurmaması halinde atacağını belirtti.

Trump, Truth Social hesabından yaptığı paylaşımda, “Minnesota’daki yozlaşmış siyasetçiler yasaya uymaz ve profesyonel kışkırtıcılar ile isyancılar ICE personeline saldırmayı sürdürürse, İsyan Yasası’nı devreye sokacağım” ifadesini kullandı. Geçtiğimiz hafta bir ICE çalışanı bir kadını öldürmüş ve olay geniş çaplı protestoların fitilini ateşlemişti.

Trump, özellikle Ulusal Muhafızlar gibi yedek askeri güçleri kendi güvenliği açısından risk olarak gördüğü durumlarda kullanmasıyla ilgili olumsuz mahkeme kararlarının ardından, son aylarda bu adımı defalarca gündeme getirdi, ancak şimdiye kadar uygulamaya geçirmedi.

18. ve 19. yüzyıldan kalma yasaları kapsayan İsyan Yasası, federal hükümete ‘ABD içindeki hukukun uygulanması için orduyu kullanma yetkisi’ tanıyan bir acil durum mekanizması olarak öne çıkıyor.

su7ı8
ABD Gümrük ve Sınır Muhafaza Birimi (CBP) görevlileri, Minnesota eyaletinin Minneapolis kentinde protestocularla karşı karşıya geldi. (Reuters)

Söz konusu yasa, ordunun ABD vatandaşlarına karşı kullanılmasını yasaklayan Posse Comitatus Yasası’nı devre dışı bırakma yetkisi de tanıyor.

İsyan Yasası, en son 1992 yılında Başkan George H. W. Bush tarafından yürürlüğe konmuştu. O dönemde, California Valisi’nin talebi üzerine Los Angeles’ta, bir yıl önce siyahi sürücü Rodney King’e uygulanan polis şiddeti sonrası beraat eden iki polis nedeniyle yaşanan eşine az rastlanır isyanları bastırmak amacıyla kullanılmıştı.

7 Ocak’ta, 37 yaşındaki Amerikalı kadın Renee Nicole Good, Minneapolis’te aracında ICE personelinin yürüttüğü bir operasyonu engelleme protestosu sırasında vurularak hayatını kaybetti. Operasyon, şehirde geniş çaplı gözaltılar yapmak üzere çok sayıda federal ajan konuşlandırılarak gerçekleştirilmişti.

Bu olay, kuzey ABD’nin bu büyük şehrinde bir dizi protestoya ve federal kolluk kuvvetleri ile gerginliğe yol açtı.

Geçen hafta Demokrat yerel yetkililer, Trump yönetimini sert şekilde eleştirerek, söz konusu federal ajanların şehirden geri çekilmesini talep etti.

adfrgty
Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, Minneapolis'te tahrip edilmiş bir ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Ajansı (ICE) aracının fotoğrafını gösteriyor. (Reuters)

Süregelen gerginlikler sırasında, çarşamba gecesi Minneapolis’te bir ICE görevlisi, Venezuelalı bir erkeği bacağından vurdu. Olay, protestocular ile polis arasında yeni çatışmalara yol açtı.

Dün öğleden sonra, şehirde federal bir bina yakınında polis ile protestocular arasında bir başka gergin karşılaşma yaşandı; ancak önceki günkü çatışmalar kadar şiddetli değildi.

Trump’ın en yakın danışmanlarından biri olan Stephen Miller, Fox News kanalına yaptığı açıklamada, Demokrat milletvekillerini federal polise karşı ‘kasten şiddetli bir isyanı kışkırtmakla’ suçladı.

Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt de muhalefetin ‘nefret dolu söylemlerini’ kınadı ve bazı medya kuruluşlarını ‘iş birliği yapmakla’ itham etti.


Barak: ABD, Suriye’deki tüm taraflarla yakın temas hâlinde

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barak, 22 Temmuz’da Beyrut’ta Reuters’a verdiği röportajdan bir kare (Reuters)
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barak, 22 Temmuz’da Beyrut’ta Reuters’a verdiği röportajdan bir kare (Reuters)
TT

Barak: ABD, Suriye’deki tüm taraflarla yakın temas hâlinde

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barak, 22 Temmuz’da Beyrut’ta Reuters’a verdiği röportajdan bir kare (Reuters)
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barak, 22 Temmuz’da Beyrut’ta Reuters’a verdiği röportajdan bir kare (Reuters)

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barak, cuma günü yaptığı açıklamada, Şam yönetimine bağlı güçler ile Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında yaşanan son çatışmaların ardından, Washington’un ülkedeki tüm taraflarla yakın temasını sürdürdüğünü bildirdi.

Barak, sosyal medya platformu X’te yaptığı paylaşımda, ABD’nin Suriye’de tansiyonu düşürmek, gerilimin tırmanmasını önlemek ve Suriye hükümeti ile SDG arasında yeniden müzakere sürecine dönülmesini sağlamak için 24 saat esasına göre çalıştığını ifade etti.

Kuzeydoğu Suriye’nin geniş kesimlerini kontrol eden SDG, 10 Mart’ta Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile bir anlaşma imzalamış ve buna göre sivil ve askerî tüm kurumlarını yıl sonuna kadar devlet kurumlarıyla birleştirmeyi kabul etmişti. Ancak tarafların, anlaşmanın uygulanması konusunda şu ana kadar kayda değer bir ilerleme sağlayamadığı belirtiliyor.