Cezayir’de dini günlerin kutlanmasında farklılıklar, kuşak çatışması ve din dilini yenileme çağrıları

Cezayir’de geçmişe sıkı sıkıya bağlı kalan bir kesim ile küreselleşmeyi savunan başka bir kesim arasında çekişme var.

Din İşleri Bakanı Yusuf Belmehdi, Cezayir’i güçlendirecek dini söylemi anlatıyor (Cezayir devlet televizyonu)
Din İşleri Bakanı Yusuf Belmehdi, Cezayir’i güçlendirecek dini söylemi anlatıyor (Cezayir devlet televizyonu)
TT

Cezayir’de dini günlerin kutlanmasında farklılıklar, kuşak çatışması ve din dilini yenileme çağrıları

Din İşleri Bakanı Yusuf Belmehdi, Cezayir’i güçlendirecek dini söylemi anlatıyor (Cezayir devlet televizyonu)
Din İşleri Bakanı Yusuf Belmehdi, Cezayir’i güçlendirecek dini söylemi anlatıyor (Cezayir devlet televizyonu)

Ali Yahi
Cezayir’deki düzenlenen Mevlid-i Nebi Haftası etkinlikleri, toplumun iki kesimi arasında yaşanan çatışmayı gün yüzüne çıkardı. Birinci kesim geleneklere bağlılığı savunan kişilerden, ikinci kesim ise din adına konuşan şeriatçılardan oluşuyor. Devlet yetkilileri de bu etkinlikler sırasında ülkeyi fitne ve bölünmekten korumak için din dilini yenileme çağrısı yaptı.

İhtilaf ve taassup
Dindeki özel gün ve tarihler bölgeden bölgeye değişirken, dini açıdan önemli sayılan günlerin nasıl değerlendirileceği hususunda ihtilaflar sürüyor. Mevlidi-i Nebi Haftası’nın bu günler arasında özel bir yeri var ve kuşaklar arası çatışmaların yakın gelecekte dini kutlamaların eskisinden farklı şekillerde icra edileceği izlenimini veren değişimlere rağmen önemini korumaya devam ediyor.
Cezayir halkı Hicri yılbaşı, Kurban Bayramı, Aşure Günü, Ramazan Bayramı ve Mevlid-i Nebi Haftası gibi çeşitli dini günleri bidat, şeriat, sekülerlik ve gelenekler arasında bir yerde idrak ediyorlar. Cezayir toplumunda kendini Selefi olarak tanımlayan kesim tarafından taassubi bir boyut kazandırılmaya başlayan bu farklılıklar, söz konusu dini günlerde kendini gösteriyor.

Siyaset ve din arasında
Devlet yetkilileri dini günleri camilerde dini sohbetler düzenleyerek ve Hz. Muhammed için salavat halkaları kurarak idrak ederken, halk ise bu tür günleri ailelerinin arasında yiyecek ve tatlı ikramlarının eşliğinde kutluyor. Aynı zamanda bu tarz günlerde havai fişek fırlatanlara rastlamak mümkün. Halkın bu kutlama şeklini reddeden iki grup var. Birinci grupta siyasiler yer alıyor. Zira siyasilere göre bu kutlamalar halkın mevcut durumdan memnun ve refah içinde olduğu izlenimi verirken, gerçek ise bunun tam tersi. Siyasiler, iktidarı eleştirme ve protesto etmek için bu tür kutlamalardan yararlanmanın daha faydalı olacağı görüşünde. İkinci grupta ise dini çevreler bulunuyor. Bu çevreler, yapılan kutlamaları dinde yeri olmayan bidat uygulamalar şeklinde nitelerken, bunun sebebinin cehalet ve amacının ise hakiki şeriatı atlamak olduğunu savunuyorlar.

Partiler ve kuşaklar arası çatışma
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı haberine göre, Sosyoloji Profesörü Abdulhakim Lakruf, bu kutlamalarda bir kuşak çatışmasının öne çıktığını söyledi. Lakruf, “Cezayirli kimliğini koruyan gelenekler, Fransız sömürgesinin cahil bırakmak ve kimliklerini yok etme çabasıyla eğitim almalarını engellediği dedelerimiz ve evliyalarımız tarafından yıllarca aktarıldı” dedi. Ancak bu gelenekler halihazırda teknoloji ve üniversiteler yoluyla dünyaya açılan şu anki nesil tarafından rağbet görmüyor. Lakruf, “Geçmişe bağlı kalan nesil ile bu geçmişi reddeden ve küreselleşmeyi savunan nesil arasında bir çatışma var. Selefi vaizlerin mevcut bu görünmeyen gerilimin tırmanmasında büyük payı var” ifadesini kullandı.
Fikirlerini sokaktaki sıradan vatandaş için daha cazip hale getirmek adına iktidara muhalefet ederek laikliği gündeme getiren bir kesimin olduğuna dikkati çeken Lakruf, bu kesimin tüketim ürünlerinin fiyatlarındaki aşırı pahalılık, alım gücünün azalması, işsizliğin artması ve çeşitli sorunlardan sürekli konuştuğunu belirtti. Söz konusu kesimin iktidarı sorumlu tuttuğu bu koşullarda kutlama yapmanın doğru olmadığını savunduğunu kaydeden Lakruf, bu söylem sebebiyle insanların dini kutlamalara artık önem vermemeye başladığını ve onlar için ‘soruşturma açma’ çağrılarının bu kutlamalardan önce geldiğini aktardı.

Din dilini yenileme
Cezayir Yüksek İslam Konseyi Buzeyd Boomedin, gençlere ulaşmak ve Cezayir’i fitne ve tefrika lobilerinden korumak için camilerde kullanılan din dilinin, teklif edilecek yeni öneri ve bakış açısıyla yeni bir din diliyle değiştirilmesinin artık bir zorunluluk halini aldığını söyledi. Oluşturulacak yeni dilin sahip olması gereken nitelikleri sıralayan Boomedin, yeni dilin Cezayir milletinin özünü (istikrar ve sınır güvenliği) koruması, mevcut durumdaki gelişmelere uygun ve sadece camilerle sınırlı kalmayıp sosyal medyaya uzanması gerektiğini vurguladı. Boomedin, “Cezayir’de 90’lı yıllar ile Arap Baharı -ki sosyal medyada başka isimlerle de anılıyor- arasında radikalizmin doğası ve terör olgusu bir nevi değişiklik geçirdi. Cezayir dışında faaliyet gösteren internet siteleri, Cezayir merkezli bazı dini, kültürel ve basın siteleriyle işbirliği içindeydi ve bunların stratejik amaçları açıktı. Gençlerin bu sitelerle etkileşim kurması, devlet kurumlarının bu gençlerin nezdindeki imajının zedelenmesinde rol oynuyor” dedi.

Vaziyeti kurtarma umudu
Cezayir Din İşleri Bakanı Yusuf Belmehdi, oluşturulacak yeni din dilinin ülkedeki gelişmelerle uyumlu, gelişmiş ve toplumdaki birlikteliği sağlayabilmesi gerektiğini ifade etti. Bu dengeli din dilinin halk arasında yayılması ve ülkenin ifsat edilmesine yönelik hiçbir çağrının geçişine izin vermemesi gerektiğini kaydeden Belmehdi, reforma ve devlet kurumlarının güçlendirilmesine katılım sağlama çağrısında bulundu. Belmehdi’ye göre bu olumlu din dili, devlet kurumlarının inşasına ve ümitsizlikten uzak tutarak umudu yeşertmeye katkı sağlamalı.

Din dilini ideolojilere hizmet etmesine son vermek
Siyasi analist Kemal Marruş, “Din dilinin ideolojilere hizmet etmesine son veren ve asli milli kültürden beslenen bir anlayışla reform yapmak artık zorunlu hale geldi. Cezayir toplumuna yabancı çeşitli mezheplerin etkilerinden uzak kalarak İslam’ın özgün versiyonuna dönmek önem arz ediyor. Ülkemiz, cami minberlerinde veya sosyal medyada kullanılan ılımlı din diliyle Arap ve İslam dünyasında öne çıkan bir okula dönüştü. Bu dil, çalışmaya ve kalkınmaya sevk ediyor ve ulusal söylemle uyumluluk arz ediyor” ifadelerini kullandı.
Marruş, konuşmasının devamında şunları kaydetti:
“Cezayir’i, sosyal medya siteleri ve hatta basın yayın organları vasıtasıyla gençler arasında yayılan çeşitli modern afetlerden korumak için çabaların devam etmesi gerekir. Bu afetler arasında ateizm ve müstehcen görüntülerin yanı sıra ‘Şeytana Tapanlar’ gibi İslam kültürüne yabancı fikirler bulunuyor. Gençleri, Cezayir’e düşmanlığıyla bilinen çevrelerin yaydığı bu afetlerden kurtarmak kesinlikle sosyal medyadan ve camiler ile medya kuruluşları arasında bir ortaklık sözleşmesi imzalamaktan geçiyor. Bu sözleşmenin en önemli ilkeleri, din dili asla ulusal birlikteliğe karşı olmamalı veya Cezayirlilerin sırtına ağır yük yüklememeli, toplumu birleştiren ve safları sıklaştıran dini merciye (Din İşleri Bakanlığı’na) asla karşı olmamalı.”



Gazze’ye yönelik İsrail ablukasını kırmayı hedefleyen yeni bir yardım filosu yola çıkıyor

Küresel Direniş Filosu Yönlendirme Komitesi üyeleri ile Open Arms (Açık Kollar) örgütü temsilcileri, insani yardım filosunun Barselona’dan Gazze’ye hareketine hazırlanılırken düzenlenen basın toplantısına katıldı (Reuters)
Küresel Direniş Filosu Yönlendirme Komitesi üyeleri ile Open Arms (Açık Kollar) örgütü temsilcileri, insani yardım filosunun Barselona’dan Gazze’ye hareketine hazırlanılırken düzenlenen basın toplantısına katıldı (Reuters)
TT

Gazze’ye yönelik İsrail ablukasını kırmayı hedefleyen yeni bir yardım filosu yola çıkıyor

Küresel Direniş Filosu Yönlendirme Komitesi üyeleri ile Open Arms (Açık Kollar) örgütü temsilcileri, insani yardım filosunun Barselona’dan Gazze’ye hareketine hazırlanılırken düzenlenen basın toplantısına katıldı (Reuters)
Küresel Direniş Filosu Yönlendirme Komitesi üyeleri ile Open Arms (Açık Kollar) örgütü temsilcileri, insani yardım filosunun Barselona’dan Gazze’ye hareketine hazırlanılırken düzenlenen basın toplantısına katıldı (Reuters)

Filistinlilere insani yardım ulaştırmayı amaçlayan ikinci bir filonun, bugün (Pazar) İspanya’nın Barselona Limanı’ndan hareket etmesi planlanıyor. Girişim, İsrail’in Gazze Şeridi üzerindeki ablukasını kırmayı hedefliyor.

Akdeniz’e kıyısı bulunan limandan, tıbbi malzemeler ve diğer insani yardımlarla yüklü yaklaşık 30 teknenin “Küresel Direniş Filosu” kapsamında yola çıkması bekleniyor. Filoya, Gazze’ye uzanan güzergâh boyunca daha fazla teknenin katılması öngörülüyor.

dervf
Gazze’ye doğru yola çıkmaya hazırlanan insani yardım filosuna ait bir teknede, Yeni Zelanda hükümetine İsrail’e yaptırım uygulama çağrısı yapan bir pankart asılı görülüyor. Girişim, İspanya’nın Barselona kentinde gerçekleşti (Reuters)

İsrail ordusu, aynı organizasyon tarafından geçen yıl Ekim ayında Gazze’ye ulaşmaya çalışan yaklaşık 40 tekneyi durdurmuş, İsveçli aktivist Greta Thunberg ile birlikte 450’den fazla katılımcıyı gözaltına almıştı.

“İnsani koridor açılması”

Gazze’nin tüm giriş-çıkış noktalarını kontrol eden İsrail, bölgeye yönelik yardım akışını engellediği yönündeki iddiaları reddediyor. Ancak Filistinliler ve uluslararası yardım kuruluşları, Ekim ayından bu yana yürürlükte olan ve yardımın artırılmasını da içeren ateşkes anlaşmasına rağmen, bölgeye ulaşan yardımların hâlâ yetersiz olduğunu belirtiyor.

Game of Thrones dizisindeki rolüyle tanınan İrlandalı oyuncu Liam Cunningham, filoya destek veren isimler arasında yer alıyor. Reuters’a değerlendirmede bulunan Cunningham, teknelerde taşınan yardımların, devletlerin uluslararası hukuk kapsamında yerine getirmesi gereken yükümlülüklerin gönüllüler tarafından üstlenildiğini gösterdiğini belirterek, bunu “bir başarısızlık göstergesi” olarak nitelendirdi.

vfvf
Gazze’ye insani yardım ulaştırmayı amaçlayan filo, İspanya’nın Barselona Limanı’ndan hareket etmeye hazırlanıyor (Reuters)

Dünya Sağlık Örgütü ise, devletlerin silahlı çatışmalar sırasında dahi uluslararası insancıl hukuk kapsamında insanların sağlık hizmetlerine güvenli erişimini sağlamakla yükümlü olduğunu vurguluyor.

Filonun organizasyon komitesinde yer alan Filistinli aktivist Saif Ebu Keşk, Reuters’a yaptığı açıklamada, “Bu görev, yardım kuruluşlarının bölgeye ulaşabilmesi için bir insani koridor açmayı amaçlıyor” ifadelerini kullandı.

Geçen yılki filoya katılan İsviçreli ve İspanyol aktivistler, İsrail güçleri tarafından gözaltında tutuldukları süre boyunca insanlık dışı koşullara maruz kaldıklarını öne sürerken, İsrail Dışişleri Bakanlığı sözcüsü bu iddiaları reddetti.


İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırısında aynı aileden altı kişi hayatını kaybetti

 İsrail’e ait bir Apache helikopteri Lübnan üzerinde uçarken işaret fişekleri ateşliyor. (Reuters)
İsrail’e ait bir Apache helikopteri Lübnan üzerinde uçarken işaret fişekleri ateşliyor. (Reuters)
TT

İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırısında aynı aileden altı kişi hayatını kaybetti

 İsrail’e ait bir Apache helikopteri Lübnan üzerinde uçarken işaret fişekleri ateşliyor. (Reuters)
İsrail’e ait bir Apache helikopteri Lübnan üzerinde uçarken işaret fişekleri ateşliyor. (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın yerel medyadan aktardığına göre, İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırısında aynı aileden altı kişi hayatını kaybetti.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı (NNA), güneydeki Sur ilçesine bağlı Marub köyüne düzenlenen saldırıda ‘altı kişinin şehit olduğunu’ duyurdu. Saldırının, yedi kişiden fazla nüfusa sahip bir ailenin yaşadığı bir evi hedef aldığı belirtildi.

NNA ayrıca, İsrail güçlerinin Bint Cubeyl’de kalan mahallelere sızma ve kontrol sağlama girişimlerini sürdürdüğünü, bölgede şiddetli çatışmaların yaşandığını ve İsrail tarafının ağır kayıplar verdiğini aktardı.

Açıklamada, İsrail topçusunun kentin çevresini, giriş noktalarını ve yakın köylerin kenar bölgelerini yoğun şekilde bombaladığı da ifade edildi.

İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarını sürdürdüğü, bu operasyonlarda Hizbullah unsurlarının hedef alındığını açıkladığı ve söz konusu faaliyetlerin İran ile ABD arasındaki ateşkesin bir parçası olmadığı yönündeki tutumunu koruduğu belirtildi.

İran ise Lübnan’daki askeri operasyonların durdurulması gerektiğini savunuyor.

İsrail ordusu, dün geceden bugün sabah saatlerine kadar Hizbullah’a ait roket fırlatma rampalarını vurduğunu açıkladı. Bugün Beyrut’un güney banliyölerinden yükselen dumanlar görülürken, İsrail’in sınıra yakın yerleşimlerinde ise Lübnan’dan gelen roket tehdidi nedeniyle hava saldırısı sirenleri çaldı.


İslamabad ateşkesi umut yarattı, ama asıl soru hâlâ ortada: İran’ın vekil güçleri ne olacak?

Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)
Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)
TT

İslamabad ateşkesi umut yarattı, ama asıl soru hâlâ ortada: İran’ın vekil güçleri ne olacak?

Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)
Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)

Enver el-Ansi

Ortadoğu'daki savaşın iki hafta, hatta bir gün veya bir saatliğine de olsa durması iyi bir şey; ancak ABD ve İran arasında Pakistan arabuluculuğuyla varılan ateşkes görüşmelerinin şartları ve koşullarıyla ilgili birçok ayrıntı belirsizliğini koruyor. Tahran'ın müzakere için önerdiği noktalar ve Washington'un bunlara ilişkin tutumu etrafındaki tartışma ve ihtilafın boyutu ne kadar olursa olsun, bu her savaşın sonunda ve her barış görüşmesinin başlangıcında veya geçici bir ateşkes anlaşmasının başlangıcında bilinen, beklenen ve alışılmış bir olaydır.

Uluslararası alanda geniş çapta memnuniyet uyandıran ateşkes duyurusunun ardından, ilgili başkentlerdeki konuşmalar öncelikle İslamabad'daki müzakerelere odaklandı. Bu müzakereler İsrail'in güvenliğini ve ABD'nin çıkarlarını güvence altına alacak şekilde temel olarak Tahran'ın nükleer ve füze programları üzerinde çalışacaktır. İran'ın bölgedeki vekil güçleri konusuna ise değinilmeyecek yahut bu konu ABD ve İran arasında görüşülüp kararlaştırılacak ayrı, ek bir konu olarak değerlendirilecektir.

Bu arada, Tel Aviv, anlaşmanın Lübnan cephesini kapsamadığını ve onun İran cephesinden ayrı olduğunu vurgulamakta gecikmedi. Washington ise İsrail ordusunun ateşkes duyurusundan sonraki sabah Lübnan'a kanlı ve şiddetli hava saldırılarına devam etmesine rağmen, bunun Tahran ile müzakere edilen ateşkesin bir parçası olduğunu yineledi. Ateşkes duyurusunun ertesi gününün sabahından itibaren bunun altını çizdi.

Ne var ki Washington, Tel Aviv, Tahran ve hatta arabulucular Pakistan, Mısır ve Türkiye’nin Tahran ile vekilleri arasındaki ilişkinin geleceği hakkında sessiz kalmaları, Irak ve Yemen'deki bu “vekiller” meselesinin ciddiyetine rağmen çözümsüz kalması veya daha sonra iç süreçler veya ertelenmiş çeşitli anlaşmalar yoluyla ele alınacağı yönünde soruları ve hatta korkuları gündeme getiriyor. Bu konudaki sessizlik, tüm çatışma dosyalarının aynı anda masaya getirilmesinin İslamabad müzakerelerini karmaşıklaştıracağı ve Washington ile Tel Aviv için en önemli iki konu olan Tahran'ın nükleer ve füze programları hakkındaki görüşmeleri dallandırıp budaklandıracağı korkusundan kaynaklanıyor olabilir.

Hadiselerin genellikle sonuçlarına göre değerlendirildiği ve sonuç hakkında tahminlerde bulunmak için erken olduğu doğru olsa da, öncüllerin pratik ve mantıksal olarak sonuçları önceden gösterdiği daha da doğru. Dolayısıyla vekiller meselesinin kapsamlı, tarihi bir anlaşmanın bir parçası olmayacağı açıkça görünüyor

 Lübnan cephesi

İsrail'in sadece Beyrut'un güney banliyölerinde değil, Lübnan genelinde askeri harekâtını sürdürme ısrarı göz önüne alındığında, Tahran'ın Hizbullah'a İsrail'e karşı tek taraflı ateşkes direktifi vermesi boşuna olabilir. Bu, 14 gün olması gereken ateşkes sırasında İran'ın nükleer ve füze programlarıyla ilgili olarak Pakistan başkentinde veya Washington'da Lübnan ve İsrail arasında ne müzakere edileceğinden bağımsız bir durumdur.

Lübnan'daki durum son derece zor; bu küçük, bitkin ülke Hizbullah ve devlet arasında bölünmüş durumda. İsrail, Lübnan ile ilgili kararlarının, ABD Başkanı Donald Trump yönetimindeki müttefikleriyle olan genel çıkarlarından ayrı, kendi özel meselesi olduğunu ısrarla vurguluyor ve Trump yönetimi de bunu hep kabul etmiştir. Hatta ABD, İsrail'e baskı yapamayacağını veya İsrail'in güney Lübnan, işgal altındaki Golan Tepeleri sınırında bulunan güney Suriye’ye komşu olan kuzey sınırlarında yüksek ulusal güvenlik ve stratejik çıkarları olarak gördüğü konularda kendisine müdahale edemeyeceğini de itiraf etmiştir. Kaldı ki Trump yönetimi, İsrail'in Golan Tepeleri'ni ilhak etmesini ve Tel Aviv'in bu bölge üzerindeki egemenliğini zaten tanımıştır.

Görünüşe göre İsrail, İran silahlarının bu sınır kapısından kaçak bir şekilde Hizbullah'a ulaştırılmasını durdurma bahanesiyle, Lübnan-Suriye sınırındaki Masna Sınır Kapısı’nı tekrar tekrar hedef alıp kapatma konusunda kararlı olmaya devam edecektir.

İsrail Başbakanı'nın hükümetinin, Washington'da iki taraf arasındaki eşi benzeri görülmemiş görüşmelerin ortasında bile, Lübnan'da Hizbullah'ı ortadan kaldırma planlarına devam edeceğine şüphe yok. Bunun için çeşitli bahaneler öne sürüyor ve bunların başında da Netanyahu'nun bakış açısına göre, Lübnan hükümetinin güneyde, Bekaa Vadisi'nde ve başka yerlerde ordusunun kontrolünü genişletme gücü olmadığını kanıtlamış olmasıdır.

Irak'ta da durum en az bu kadar vahim görünüyor; Bağdat'taki “federal” hükümetin, Tahran'a son derece sadık olan ve ülke genelinde geniş bir etkiye sahip Şii fraksiyonlar üzerinde hiçbir kontrolü yok gibi görünüyor. Hatta Bağdat, bu fraksiyonların bazılarının Irak'ın askeri ve güvenlik kurumlarının meşru ve ayrılmaz bir parçası olduğunu ısrarla savunuyor.

İran'ı desteklemek amacıyla Bağdat, Basra ve Kürdistan Bölgesi'ndeki Amerikan üslerine ve çıkarlarına karşı bu fraksiyonların düzenlediği saldırılar sırasında durumun nasıl iç içe geçtiğini ve Amerikalıların nasıl karşılık verdiğini gördük. Yine Tahran, Irak'ın egemenliğini açıkça ihlal ederek, Süleymaniye şehri ile başka yerlerdeki İranlı Kürt muhaliflerin mevzilerini bombalamaktan da çekinmedi; bu, Irak ile son derece yakın ilişkileri olan bir ülke için açık bir ihlaldir.

Aynı zamanda, Irak hükümeti de Amerika Birleşik Devletleri ile olan ilişkilerine ilişkin yükümlülüklerinden muaf değildir; nitekim ABD, geçen yıl 11 Kasım'da yapılan seçimlerden bu yana Koordinasyon Çerçevesi’nin İran yanlısı adayı Nuri el-Maliki'nin başbakan olarak atanmasını engellemektedir.

Yemen'deki Husi ikilemi

İran ile ittifak halindeki Yemen'deki Husi milis grubuna gelince, İran Devrim Muhafızları'nın Yemen'in batı kıyısındaki ve İran'ın ABD ve İsrail ile olan çatışmasında kullanmakla defalarca tehdit ettiği Babul Mendeb Boğazı'nda geride kalan en tehlikeli kolunu temsil eden bu silahlı örgütün geleceğiyle ilgili pozisyonlar halen belirsizliğini koruyor.

Lübnan hükümetinin Hizbullah ile başa çıkmakta yetersiz kalması gibi, meşru Yemen hükümeti de, özellikle kontrolü altındaki sorunlu bölgelerde koşulları normalleştirmeye odaklanması ve Husi karşıtı güçlerin hissettiği hayal kırıklığı göz önüne alındığında, Husiler ile herhangi bir siyasi veya askeri yolla başa çıkmakta daha da güçsüz görünüyor.

İran ile ittifak halindeki Yemen'deki Husi milis grubuna gelince, İran Devrim Muhafızları'nın Yemen'in batı kıyısında geride kalan en tehlikeli kolunu temsil eden bu silahlı örgütün geleceği halen belirsizliğini koruyor

Yemen, uzun zamandır Husi milislerinin Güney Arap Yarımadası ve Kızıldeniz bölgesindeki küresel barış ve güvenliğe yönelik tehdidinden şikayetçidir. Ancak, BM Güvenlik Konseyi'nde Yemen dosyasından sorumlu Amerika Birleşik Devletleri ve daha sonra ondan bu görevi devralan İngiltere, bu şikayetlere hep kulak tıkadı. Dahası Washington ve Londra, Husi milis grubuyla askeri çatışmalar sırasında bazı hatalar yaşandığı, Amerikan ve İngiliz silahlarının kötüye kullanıldığı gerekçesiyle, Yemen'deki meşru hükümeti destekleyen Suudi Arabistan liderliğindeki Arap koalisyonuna ekipman, mühimmat ve lojistik destek teminini kısıtlama ve durdurma kertesine varmıştır. Bu arada, Husi milisleri İran ve Lübnan'daki Hizbullah'tan giderek artan miktarda silah, mühimmat ve askeri uzmanlık desteği almaya devam etmiştir.

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre İngiliz hükümetinin yanlış değerlendirmeleri, Aralık 2018'de Yemen hükümetine ve Arap koalisyonuna İran destekli milislerin elinden Hudeyde Limanı’nı geri almak için ilerleyen güçlerini durdurmaları yönünde baskı yapması ve Husilerin açıklandığı andan itibaren manipüle ettiği Stockholm Anlaşması'nı dayatmasıyla doruk noktasına ulaştı.

dvefvb
Husi destekçileri Kudüs Günü'nü anmak için Yemen'in Sana şehrinde 28 Mart'ta düzenledikleri gösteriden bir kare (Reuters)  

 Bugün, ABD ve İsrail'in yanı sıra arabulucu ve komşu ülkeler, Tahran ile müzakere ederken İran'ın vekil güçlerinin geleceğine sorumlu bir şekilde yaklaşmalıdır. Zira bu vekil güç projesi, esasında Tahran'ın ajandasına hizmet etmek için herkesi hedef almak üzere İran tarafından tasarlanmıştı. İran sürekli olarak “direniş ekseni” olarak adlandırdığı ülkelerde milyonlarca insanı yerinden ederek, ülkeleri ve başkentleri devirerek, devletleri zayıflatarak, savaşlar başlatarak, yüz binlerce insanı öldürüp yaralayarak bölgeyi istikrarsızlaştırdı.

On yıllardır milyarlarca dolar yatırım yaptığı bu vekiller projesi, kısmen de olsa bu vekillerin bulunduğu ülkeler için içsel bir sorun teşkil ediyor olabilir. Ancak büyük bir kısmı, ideolojisi, kökeni, silahları, milisleri ve etkisiyle tamamen İran'a özgüdür. Tahran ve onunla müzakere yürütenler gerçekten komşularıyla ve dünyayla kalıcı ve nihai bir barış istiyorlarsa, bu konuya değinmelidirler. Bu konu, İslamabad müzakereleri sırasında – sonrasında değil - Tahran'dan kesin olarak talep edilmesi gerekenlerin merkezinde yer almalıdır.

Bu vekiller projesi, İran'ın sözde nükleer programı ve füze programı kadar tehlikelidir; son programın birçok bileşeni şu anda Irak, Lübnan ve Yemen'deki İran yanlısı grupların ve milislerin elindedir. Hizbullah'ın elindeki füzelerin ve insansız hava araçlarının İsrail'e önemli ölçüde zarar verme, aynı zamanda İsrail'e, Lübnan'a karşı sürdürdüğü açık saldırganlığı ve acımasız, yıkıcı savaşı için bir bahane sağlama konusundaki etkinliği bunun bir kanıtıdır.